Protege Moi 的个人资料QUIJOTESCO照片日志列表更多 工具 帮助

日志


2月16日

Yeni Bir Sayfada Sana Bakmak

Herşey yapilabilir
Bir beyaz kağıtla
Uçak örneğin uçurtma mesela
Altına konulabilir
Bir ayağı ötekilerden kısa olduğu icin
Sallanan bir masanın
Veya siir yazılabilir
Süresi ötekilerden kısa
Bir ömür üzerine...
 
Bir beyaz kağıda
Herşey yazılabilir
Senin dışında
Güzelliğine benzetme bulmak zor
Sen iyisimi sana benzemeye çalış
Herşeyden,
Bir gülden bir ilk bir sonbahardan sor
Belki tabiattadır çaresi
Senin bir çiçeğe bu kadar benzemenin
Ve benim
Bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim
Anlarım bitkiden filan
Ama anlatamam
Toprağın güneşle konuşmasını
Sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla...
 
Sen bana ışık ver yeter
Bende filiz çok
Köklerim içimde gizlidir
Gelen, giden, açan, soran, bere, budak yok
Bir şiir istersin
"İçinde benzetmeler olan"
Kusura bakma sevgilim
Heybemde sana benzeyecek kadar
Güzel bir şey yok...

Uzun bir yoldan gelen
Tedariksiz katıksız bir yolcuyum
Yaralı yarasız sevdalardan geçtim
Koynumda bir beyaz kağıt boşluğu
Herşeyi anlattım
Olan olmayan acıtan sancıtan
Bilsem ki sana varmak içindi
Bütün mola sancıları
Bütün satabilize arkadaşlıklar
Daha hızlı koşardım
Severadım gelirdim
Gözlerinin mercan maviliğine...

Sana bakmak
Suya bakmaktır
Sana bakmak
Bir mucizeyi anlamaktır
Sağa sola bakmadan yürüdüğüm yollar tanıktır
Aşk sorgusunda şahanem
Yalnız kelepçeler sanıktır
Ne yazsam olmuyor
Çünkü bilenler hatırlar
Hem yapılmış hem yapma çiçek satanlar
Bahçıvanlar değil tüccarlardır
Sen öyle göz
Sen öyle toprak ve güneş ortaklığı
Sen teninde cennet kayganlığı iken
Sana şiir yazmak ahmaklıktır...

Bir tek söz kalır
Dişlerimin arasından
Ben sana gülüm derim
Gülün ömrü uzamaya başlar
Verdiğim bütün sözler
Sende kalsın isterim
Ben sana gülüm derim
Gül sana benzediği için ölümsüz
Yazdığım bütün şiirler
Sana başlayan bir kitap için önsöz...

Sana bakmak
Bir beyaz kağıda bakmaktır
Herşey olmaya hazır
Sana bakmak
Suya bakmaktır
Gördüğün suretten utanmak
Sana bakmak
Bütün rastlantıları reddedip
Bir mucizeyi anlamaktır
Sana bakmak
Allah'a inanmaktır...


Yılmaz Erdoğan


12月5日

Tour Eiffel (Eyfel Kulesi)

Eyfel Kulesi, Paris'in ünlü demir kulesi. Kule, aynı zamanda tüm dünyada Fransa'nın sembolü halini almıştır. İsmini, inşa eden mühendis Alexandre Gustave Eiffel'den alır. En büyük turizm cazibelerinden biri olan Eyfel Kulesi, yılda 6 milyon turist çeker. 2002 yılında toplam ziyaretçi sayısı 200 milyona ulaşmıştır.

Tarihçe

Eyfel Kulesi 1887 ile 1889 yılları arasında Gustave Eiffel'in firması tarafından, Fransız Devrimi'nin 100. yıl kutlamaları çerçevesinde inşa edilmiştir. Aslında kulenin mimarı Gustave Eiffel değil, İsviçreli Maurice Koechlin 'in siparişi üzerine tasarlayan Stephen Sauvestre'dir. Meslektaşı Emile Nouguier ile beraber ilk tasarımları yapmıştır. Kulenin, 7.739.401 Frank 31 Sent tutan inşaat masrafları, Gustave Eiffel'in tahminlerinin 1 milyon frank üstündedir. 1889 yılındaki açılış tarihden önceki 5 ayda 1,9 milyon kişi ziyaret edince, yıl sonuna kadar toplam masrafın 3/4'ü çıkartılmıştır. Böylelikle Eyfel Kulesi, daha başından, kazanç sağlayan bir şirket görünümüne bürünmüştü. 3.000 işçi 26 ay boyunca 18.038 adet demir parçayı 2,5 milyon perçinle bir araya getirdi. Hiç ölüm vakası yaşanmamış olması, o günün şartlarında şaşırtıcı bir durumdur.

Ancak bu arada kule, onu bir utanç lekesi olarak gören Paris halkının tepkisini de çekmiştir. Bazı sanatçılar devasa bir sokak lambasına benzetirken, bir fabrika bacası gibi Paris'in görsel itibarını zedeleyeceğini ileri sürmüşlerdir. Böylelikle devrin sanatçı ve edebiyatçı çevresinde bir kampanya başlatılmış, bu kampanya süresince ünlü sanatçıların imzaladığı bildiriler dağıtılmıştır. Bugün ise Eyfel Kulesi, Dünya'nın en güzel mimari yapılarından biri olarak kabul edilir. Parisliler onu Demir Bayan olarak adlandırırlar.

İlk başlarda Eiffel, Kule'ye sadece 20 yıl için müsaade almıştı. Dolayısıyla, 1909 yılında kulenin sökülmesi gerekiyordu. Ancak kule, iletişim için çok uygun yüksekliğe ulaştığından ve yeni yüzyılda Atlantik ötesi haberleşmeye imkân tanıdığından, kalmasına izin verildi.

Teknik özellikler

 

Eyfel Kulesi 300 m yüksekliktedir. Zirvesindeki televizyon vericileri 27 m daha yükseklik kazandırır. Günümüzde yaygın olarak kullanılan çelik yerine demirden inşa edilmiş, özel teknikler sayesinde günümüze kadar sağlam olarak gelmiştir.

200.000 metrekare alanda bulunan Eyfel Kulesi her 7 yılda bir, 60 ton boya ile boyanır. Bu çalışmada 25 boyacı görev yaparken, çalışma 15 ay sürer. Bu işlem sırasında 1.500 fırça, 5.000 zımpara kağıdı ve 1.500 iş tulumu tüketilir. Ayrıca güvenlik maksadıyla toplam 50 km güvenlik halatı, 20.000 metrekare koruyucu ağ kullanılır. Boyama maliyeti yaklaşık 3 milyon avro tutar. Zaman içinde kulenin rengi kırmızımsı kahveden, sarımsı kahveye, daha sonra kestane kahvesinden bugünkü bronz tonuna dönüşmüştür. Kule 3 renk tonunda boyanır. En açık renk zirvede kullanılırken, en koyusu zeminde kullanılır.

Kulede intihar olayları da yaşanmaktadır. Şu ana kadar 400 kişi bunu gerçekleştirmiştir. Zamanla, intiharların önüne geçmek maksadıyla platformların çıkış noktalarına demir parmaklıklar yerleştirilmiştir.

22 Temmuz 2003 tarihinde, kısa devre sonucu, kulenin zirvesinde, hemen en üst ziyaretçi platformunun üstünde yangın çıkmıştır. Yangın bir saat gibi bir sürede kimse yaralanmadan söndürülmüştür.

Manzara platformları

 

Kamuya açık platformlar 57 m, 115 m ve 276 m yükseklikte bulunur.

Ziyaretçiler, üç asansörle kuzey, batı ve doğu kanatlarından ilk iki platforma ulaşır. İlk ve ikinci katlarda lokantalar mevcuttur. Ayrıca ilk katta, Eyfel Kulesinin tarihinin anlatıldığı bir sergi bulunur. En üst platforma ulaşmak isteyen bir ziyaretçi, ikinci katta aktarma yapar ve başka bir asansöre geçer. En üst platform hem çatılı hem de üstü açık bir alana sahiptir.

Kulenin açılışından sonra, ilk platforma kadar 50 yolcu taşıyan iki hidrolik asansör kullanıma girmişti. Bunlar için gerekli hidrolik presler 16 sütuna monte edilmişti. Kuzey kanadından başka bir asansörle ikinci kata ulaşılıyordu. 2. Dünya savaşı sırasında, işletim sistemindeki hasarlar sebebiyle bunlar devre dışı kalınca, Adolf Hitler kuleye yaya olarak çıkmak zorunda kalmıştı.

1983 tarihinde ikinci ve üçüncü katlar arasına, 1000 tonluk yürüyen merdivenin yerini alan, 4 yeni turuncu asansör monte edildi. Yürüyen merdiven 654 basamaklı ve 3 m genişliğindeydi.


 

P A R I S

Paris, Fransa'nın başkenti ve Île-de-France bölgesinin merkezidir ve Seine nehri'nin üzerine kurulmuştur. Tüm dünyada anıtları, sanatsal ve kültürel yaşamı ile tanınmış (bilinen) olan Paris aynı zamanda dünya tarihinde önemli bir şehir (kent) olmakla birlikte, başlıca ekonomik ve politik merkezler arasında yer almakta ve uluslararası taşımacılığın geçiş noktalarından birini oluşturmaktadır. Moda ve lüksün dünya başkentidir ve "Işık Şehir" (Ville de Lumière) diye de anılmaktadır (bilinmektedir.)

2004 yılında Paris şehir sınırları içindeki nüfusun 2.153.600 kişi olduğu INSEE (Institut national de la statistique et des études économiques - Ulusal istatistik ve ekonomik çalışmalar enstitüsü) tarafından tahmin edilmektedir. [1] 20. yy.'da şehir sınırlarının dışına taşarak büyümüş ve banliyöleriyle birlikte 2007'da 12,1 milyonluk nüfusa ulaşmıştır. [2]. Paris şehrinin özlü sözü Latince "Fluctuat nec mergitur" yani "Sallanır ama batmaz" (Fransızca:« Il est battu par les flots sans être submergé »). Şehrin armasındaki "Scilicet" yani gemiyi anlatmak için kullanılır. Bu gemi Ortaçağ'da şehri yöneten güçlü "Gemiciler" (Nautes) ya da "Su tüccarları"nın kurduğu birliği sembolize eder. Şehrin koruyucusu, 5. yy.'da Attila'yı şehri yıkmaması için ikna ettiğine inanılan Azize Geneviève'dir.

Paris adının kaynağı [değiştir]

Paris adını Galya halklarından Parisiilerden almaktadır. "Paris" aslında Romalıların "Lutetia" yerine kullandıkları "Civitas Parisiorum" (Parisiilerin şehri) adının zamanla değişmesi sonucu oluşmuştur. Paris aynı zamanda şehrin etrafındaki yöreye de ("Parisis") verilen isim olmuştur. Cormeilles-en-Parisis ve Fontenay-en-Parisis gibi şehirlerin isimlerinde buna rastlanır.

Bu adın kaynağı tam olarak bilinememektadir. Paris bölgesinde çokça bulunan taş ocaklarına istinaden Galce "kwar" (taş ocağı) kelimesinden geliyor olabilir. Başka etimolojilerde önerilmiştir. Pierre Hubac ve Cheikh Anta Diop'a göre, Parisiilerin adı Mısır tanrıçası İsis'ten gelmektedir çünkü Paris bölgesinde İsis'e adanmış birçok tapınak ya da Eski Mısır dilinde "per Isis" bulunmaktaydı. Bir efsane de Paris adını dalgalar altında kalıp denize batan efsanevi Ys şehriyle birlikte anar. Maurice Druon "Paris de César à Saint Louis" (Sezar'dan St.Louis'ye kadar Paris) adlı kitabında Paris adının Galce "par" (gemi) sözcüğünden geldiğini iddia eder. Şekli gemiye benzeyen, su üzerine kurulmuş, geçimini suya borçlu olan ve ismini de belki sudan almış olan bir şehir. Bir ada olan Lutèce'in refahı "gemiciler" tarafından sağlanıyordu ve bu gemicilerin sembolü olan gemi de şehir armasını oluşturmuştur.

Tarihöncesi

Seine nehri kıyılarında yapılan teraslama çalışmaları sırasında bulunan oymataş el aletlerinin gösterdiği gibi Paris kent alanı yaklaşık 40.000 yıldır insanlar tarafından yerleşim alanı olarak kullanılmaktadır.

En önemli arkeolojik bulgular 12nci bölge'de 1991 yılında ortaya çıkartılan Paris bölgesindeki en eski kalıcı insan yerleşimine ait kalıntılardır. Bercy'de yapılan altyapı çalışmaları sırasında MÖ 4.000 ile 3.800 yılları arasında avcılık dönemine ait Seine nehrinin eski kıyısında yerleşik bir köyün izlerine rastlanmıştır. Bu kalıntılar çok önemli arkeolojik değere sahip olan birçok tahtadan oyma kayık, topraktan çanak çömlek, ok ve yaylar, kemşk ve taştan aletlerdi.

Diğer buluşlar da 14ncü bölge ile 13ncü bölge arasındaki sukemerleridir.

Antik Çağ

 

Tarihöncesi yerleşimlerle Galya-Roma dönemi arasında olup bitenler hakkında pek bir şey bilinememektedir. Tek emin olunan nokta Sezar'ın birlikleri ülkede dolaşırken bölgenin hâkimlerinin hala Parisiiler olduğudur. Bazıları Parisiilerin Paris'i kurmasının tarihi olarak MÖ 250 ile 200 yılları arasını göstermektedir ancak önemli kanıtları yoktur. MÖ 52 yılında Jül Sezar'ın teğmeni Labienus Paris şehrini ele geçirdiğinde Romalılar tarafından "Lutetia" (Fransızcası: Lutèce) diye adlandırılmıştır. Galya'nın başkenti görevini Lugdunum (Lyon) şehri yapmaktaydı. O zamanki Galya şehrinin tam olarak nerede yerleştiği konusunda kesin bilgi yoktur. Uzun süre buranın île de la Cité'de olduğu düşünülmüştür ancak metro çalışmaları nedeniyle baştan aşağı bu adada kazı çalışmalrı yapılmış ve hiçbir ize rastlanmamıştır. Galya şehri île Saint-Louis'de ya da bugün artık karşı kıyı ile birleşmiş olan ve Bièvre nehri'nin yarattığı delta üzerinde bulunmuş olan bir adada da bulunmuş olabilir. Çok tartışılan başka bir varsayıma göre ise ilk kurulan Galya köyünün Nanterre'deki Valérien tepesi'nden çok uzak olmadığı yönündedir.

Roma şehri 1. yy.'da nehrin sol kıyısına kurulmuştur. Şehrin Saint-Germain Bulvarı'ndan Val-de-Grâce'a ve rue Descartes 'tan jardins du Luxembourg'a kadar uzandığı düşünülmektedir. Lutèce şehri bir cardo (Roma şehirlerinde kuzey-güney doğrultusundaki ana cadde) olan rue Saint-Jacques çevresinde dik kesen sokaklardan oluşan bir şehir yapısıyla yerleşmişti. Roma şehirlerinde olduğu gibi forum, hamamlar, tiyatro, arena ve nekropol bu şehirde bulunmaktaydı.

Orta Çağ

Paris şu andaki adını 5. yy.'da alır ve Romalılar'a karşı elde ettiği zaferin ardından Frankların kralı Merovenj Hanedanından I. Clovis 508 yılında Paris'e yerleşerek burayı başkenti yapar. Nehrin sağ kıyısına 6. yy.'dan itibaren bir kilisenin kurulduğu dikkat çeker: Saint-Gervais kilisesi (günümüzde Hôtel de ville 'in arkasında bulunmaktadır. 9. yy.'da Saint-Gervais ve Saint-Germain-l'Auxerrois kiliselerinin (günümüzde Louvre'un yakınında bulunmaktadır) çevresinde koruma amaçlı duvarlar inşa edilmiştir. Nehrin sol kıyısı 885 yılında Vikingler tarafından tamamen yokedilmiştir. Taht 987 yılında Capet hanedanına geçti. Paris, Orleans şehri ile birlikte bu hanedanın kişisel serveti içinde yer alıyordu. Bu hanedanın atası I. Eudes şehri Vikingler'e karşı savunmasıyla ünlenmiştir.

Güncel

Fransa’nın başkenti Paris….Rüya ve romantizm şehri diye tabir edilse de çoğu kez…Burası insanın kendini unutmaya, belki de kendini bulmaya başladığı bir şehir. Ville de Lumière yani Işık Şehir de deniliyor bu kente. Seine nehrinin kuzey ve güney diye ayırdığı bu kent, tarih boyunca Avrupa’nın en önemli sanat, politika, din, eğitim ve ticaret merkezi olmayı başarmış.19. yy’da Baron Haussmann tarafından yeniden yaratılan Paris saat yönünde daireler şeklinde sıralanan 20 bölgeyle farklı bir yaşam sunuyor sanki. Tüm dünyanın yolunun kesiştiği, en azından yaşamda bir kez de olsa yolunun geçtiği ya da “yolum buradan geçmeli” dediği büyülü bir kent burası.

Sanat & Kültür

Paris tarihe yolculuktan öte tarihin içinde yaşatıyor insanı. Eski Romalı Lutetia 'nın  kalıntıları ,büyük ortaçağa ait manastırlar , Gotik şaheserleri , klasik mimarlık , Napoleonic zamanlardan koleksiyonlar ve daha pek çok tarihsel önemi olan eserlerin merkezi Paris. Şehirde 180’in üzerinde müze ve çok sayıda abide bulunuyor. Resimlerin uluslararası üne sahip  koleksiyonları , heykeltıraşlık ve süslü sanatlar , azizlerin resimlerine ait amblemler, bir devrin ruhunu yansıtan semboller çağdaş bir mirasın zenginliğinin verdiği ilhamı yaşatıyor insana.Paris tek kelimeyle geçmişi ve bugünü buluşturan bir sanat merkezi.

Müzeler şehri

Paris’te 180’nin üzerinde müze bulunuyor.Bunlardan en ünlüleri ise Louvre Müzesi ve Orsay müzesi.Leonardo Da Vinci, Raphael, Monet, Rodin, Delacroix ve Picasso’nun eserleri Paris’in ünlü müzelerinde sergileniyor. Paris’te sanat hayatın vazgeçilmez bir parçası gibi.Hemen her sokakta bir müzeye, sergiye, sinemaya, tiyatroya rastlamak mümkün. Tarih öncesi dönemleri kapsayan sanat eserlerinden, uzay çağının hayaliyle yaratılmış eserlere kadar tüm Paris sanatın bir parçasını taşıyor. Paris’te müzeler haftanın bir günü ücretsiz, bazı müzeler haftanın bir günü 24 saat, bazıları ise haftasonları açık.

Eiffel Kulesi’nden Paris’e doğru

Her insanın hayatında en az bir kez görmeyi hayal ettiği şehirlerden biri Paris. Eiffel Kulesi’nden Paris’e bakınca sanki tüm dünyanın hakimi gibi hissediyor insan kendini. 1889 Yılında Fransız İhtilalinin 100. yıl dönümü anısına yapılan 1050 ft yüksekliğindeki bu kule, şehrin rüya kapısının anahtarı gibi.  Notre Dame de Paris, tanrının evi. Yapımına MS. 1163’de başlanan ve MS 1345 yılında tamamlanan gotik katedral, bugün tanrıya yapan 6 bin kişinin barınabileceği bir mabet. Saint Germain des Pres / Quartier Latin - Latin Quarter, Jean Paul Sartre ve Café Flore’de yazan Simone de Beauvoir, ile Boris Vian ve Raymond Qeneau ile 1950’lerin existansiyalizmi ile hatırlanmaktadır. Koruma altına almak üzere bir tarihsel koruma birliği yaratılmış olmasına rağmen, kitap dükkalarının ve sinemaların yerini lüks butiklerin “işgali” (son 30 yıldan fazla) almaktadır ve hala bu bölgede kitapçılar ve sinemalar da durmaktadır. Montmartre ve Sacred Heart Kilisesi (Montmartre et le Scrée coeur), yapımına XIV’üncü Kral Louis döneminde başlanan ve yoksullaşan askerlere ve Fransız ordusunun gazilerine hizmet etmek üzere bir konak olarak tasarlanan bir yer olan Invalides Paris’in tüm gerçeğini yansıtıyor. Ayrıca tüm Parislilerin gezindikleri olağanüstü bir meydan olan Places des Vosges’te dolaşmakta ayrı bir keyif veriyor insana.

Champs Elysees Bulvarı

Champs Elysees ve Zafer Anıtı Arch of Triumph ( Champs  élysées et l'Arc de Triomphe
Champs Elysees ) “ dünyanın en güzel bulvarı” lakabını muhtemelen sadece, Place de la Concord’dan başlayıp ve Grand Palais’de sona eren aşağı kısım ile hak etmiştir. Bulvarın geri kalan kısmı özellikle çok pahalı dükkanları ve restoranları ön plana çıkarmaktadır . Bulvarın sonunda yer alan Zafer anıtına yürümek ve Napolyon’un zaferine adanan 50 metre yüksekliğindeki yapı da mutlaka görülmeli.

Paris & Moda

Paris dünya modasının da kalbinin attığı bir şehir. Paris moda tasarimcilarinin yasadigi ve ilham aldigi bir kent. Dolayisiyla, hangi milliyetten olursa olsun dunyaca taninan bir cok modaci burada yasiyor ve calisiyor. Modacilarin en yeni kreasyonlari da ilk defa kendi Studyo-Butiklerinde sergileniyor.Chanel, Comme Des Garcons, Kenzo, Emprio Armani, Carven, Christian Dior, Escada, Gıvency, Pierre Cardin ve daha pek çok ünlü markanın merkezi Paris. Alışveriş merkezlerini gezmek ise saatler alabiliyor. Benlux Paris, Carrousel du Louvre, Samaritaine, Bon Marche Rıve Gauche, Galerie Marchande des Champs-Elysees, C& A, Printemps Haussmann kesinlikle gezilmesi gereken alışveriş merkezleri. Şehirdeki alışveriş merkezlerinin hemen hepsinde sürekli yenilenen sanat sergilerini de gezmek mümkün.


Çılgın & Eğlence &  Paris

Paris;  restoran, cafe ve barların merkezi sayılabilecek bir şehir. Şehirdeki restoranların sayısı 25 binin üzerinde. Fiyatlar sanıldığı kadar yüksek de değil. Montmartre, sağ tarafın kuzey bölgesindedir. Parke taşlı sokakları, sarmaşık kaplı küçük evleri ile Montmartre küçük bir köye benziyor. Bastille bölgesi çevresi ise Paris’in ünlü café ve klüplerine ev sahibi durumunda. Nehrin Sol tarafı ise sağ tarafa göre daha bir çılgın. Caddelerin ve sokakların pek çoğu trafiğe kapatılmış. . St. Germain bölgesindeki Café’ler ise çok popüler. Montparnasse Picasso’nun, Giacometti ve diğer sanatçıların evi olarak biliniyor. St. Germain’e çok yakın olan Montparnasse sinemalar ve ünlü pastanelerle çevrelenmiş durumda.

Işık şehir

Paris Fransa'nın başkenti ve Île-de-France bölgesinin merkezidir. Seine nehri'nin üzerine kurulmuştur. Tüm dünyada anıtları, sanatsal ve kültürel yaşamı ile tanınmış olan Paris aynı zamanda dünya tarihinde önemli bir şehir olmakla birlikte, başlıca ekonomik ve politik merkezler arasında yeralmakta ve uluslarası taşımacılığın geçiş noktalarından birini oluşturmaktadır. Moda ve lüksün dünya başkentidir ve "Işık Şehir" (Ville de Lumière) diye de anılmaktadır.2004 yılında Paris şehir sınırları içindeki nüfusun 2.144.700 kişi olduğu INSEE (Institut national de la statistique et des études économiques - Ulusal istatistik ve ekonomik çalışmalar enstitüsü) tarafından tahmin edilmektedir. 20. yy.'da şehir sınırlarının dışına taşarak büyümüş ve banliyöleriyle birlikte 1999'da 11,1 milyonluk nüfusa ulaşmıştır. Paris şehrinin özlü sözü Latince "Fluctuat nec mergitur" yani "Sallanır ama batmaz" (Fransızca:« Il est battu par les flots sans être submergé »). Şehrin armasındaki "Scilicet" yani gemiyi anlatmak için kullanılır. Bu gemi Ortaçağ'da şehri yöneten güçlü "Gemiciler" (Nautes) ya da "Su tüccarları"nın kurduğu birliği sembolize eder. Şehrin koruyucusu, 5. yy.'da Attila'yı şehri yıkmaması için ikna ettiğine inanılan Azize Geneviève'dir.

Tibet

Genel Bakış

Kısa adı Tibet olan Tibet Özerk Bölgesi, Çin’de kurulan 5 özerk bölgeden biri. Nüfusunun esas kısmını Tibetlilerin oluşturdukları bir etnik özerklik birimi olan Tibet, Çin’in güneybatı sınırında ve Qinghai-Tibet Yaylası’nın güneybatısında yer alıyor. Güney ve batıdaki yaklaşık 4 bin kilometre uzunluğundaki sınır boyunca Burma, Hindistan, Bhutan, Sikkim ve Nepal’le komşu olan Tibet, 1 milyon 220 bin kilometrekareyi geçen alanıyla Çin’in toplam yüzölçümünün yaklaşık yüzde 12.8’ini oluşturuyor.

  Rakımı 4 binin üzerinde olan Tibet Özerk Bölgesi, Qinghai-Tibet Yaylası’nın esas kısmını oluşturarak “Dünyanın damı” olarak adlandırılıyor. Tibet Özerk Bölgesi’nin 2 milyon 600 binlik nüfusunun yüzde 96’sını oluşturan 2 milyon 500 bin kişi Tibetli. Tibet, kilometre başına ortalama 2 kişilik nüfus yoğunluğuyla Çin’de en az nüfusa ve en düşük nüfus yoğunluğuna sahip eyalet düzeyindeki bölge olma özelliğini taşıyor.

 
Coğrafi yapı
 

      Kendine özgü bir dizi doğal özellikleri taşıyan Qinghai-Tibet Yaylası, tüm dünyadaki yaylalar arasında önemli bir konuma sahip olup “yer küresinin üçüncü kutbu” olarak da adlandırılıyor. 
  Qinghai-Tibet Yaylası’nın böyle tanımlanması, yüksek rakımı ve buna bağlı soğuk ikliminden kaynaklanıyor. 4000 metreden fazla bir yükseklikte bulunan yaylanın etrafında yüksek sıradağlar, üzerinde de çok sayıda yüksek dağ bulunuyor. Yaylanın rakımı 4500 metre olan göbeğinin yıllık ortalama hava sıcaklığı 0oC’nin altındadır. Burada yılın en sıcak günlerinde bile hava sıcaklığı 10oC’yi geçmez. 

  Qinghai-Tibet Yaylası’nın oluşumu, dünyamızda bugüne en yakın dönemde yaşanan en şiddetli ve geniş çaplı yerküre kabuğu hareketi olan Himalaya dağ oluşumu hareketine sıkı biçimde bağlıdır. Kar sınırının üzerinde, deniz seviyesinin 6000-8000 metre üzerinde olan birçok yüksek dağ tepessine ev sahipliği yapan Qinghai-Tibet Yaylası, dünyadaki en genç yayla olmakla birlikte Asya’daki birçok büyük nehrin kaynağı konumundadır.
Tarihçe ve mevcut durum
 


      Qinghai-Tibet Yaylası’nda yaşayan Tibetlilerin ataları, milattan önceki yıllardan itibaren Çin’in iç kesiminde yaşayan Han milliyetiyle temas halindeydiler. Qinghai-Tibet Yaylası’nda daha önce dağınık olan kabileler, uzun bir tarih dönemi içerisinde adım adım birleşti ve şimdiki Tibet etnik grubunu oluşturdular.

  M.S 7. yüzyılın başlarında Çin’in orta kesiminde 300 yıldır süren bölünmüşlük sona ererken, Tibet etnik grubunun kahramanı Sonzan Ganbu, merkezi Lahsa olan Tibet Krallığı’nı kurdu. Sonzan Ganbu, dönemin Tang hanedanının ileri üretim teknikleri ile siyasi ve kültürel değerlerini benimsedi ve Tang Hanedanı yönetimi ile siyasi, ekonomik, kültürel ve diğer alanlarda son derece dostane ilişkiler sürdürüyordu.

  Tibet bölgesi, 13. yüzyılın ortalarında Çin haritasına resmi olarak katıldı. Bundan sonra Çin’in merkezi yönetiminin birkaç kez el değiştirmesi ve farklı hanedanlar tarafından yönetilmesine rağmen Tibet, hep merkezi hükümetin yönetimi altında bulunmuştur. 

  1644 yılında kurulan Qing hanedanı, Tibet’te daha sıkı bir yönetim uyguladı ve merkezi hükümetin Tibet’teki yönetimini daha sistemli ve hukuka dayalı hale getirdi. 1727 yılında Qing hanedanı, merkezi hükümet adına Tibet’teki yerel yönetimini denetleyen Tibet Bakanı’nı bölgeye atadı. 

  1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti kuruldu. Merkezi Halk Hükümeti, Tibet’in geçmişi ve mevcut durumunu dikkate alarak barışçı kurtuluş çizgisini izledi. Merkezi Halk Hükümeti, Tibet halkının iradesi doğrultusunda bölgede demokratik reform gerçekleştirerek feodal kölelik sistemini ortadan kaldırdı. Tibet’te yaşayan 1 milyon toprak kölesi ve köle kurtuluşa kavuştu, köle sahiplerinin özel mülkiyeti olarak satılmaktan, hediye edilmekten, değiştirilmekten, borç ödeme yerine verilmekten ve köle sahipleri tarafından zorla çalıştırılma kaderinden kurtuldu, kişisel özgürlüklere sahip oldu ve yeni toplumun efendisi konumuna geçti. Reformu izleyen birkaç yıllık istikrarlı gelişmeden sonra Eylül 1965’te Tibet Özerk Bölgesi kuruldu. 

Genel etnik oluşum
 


      Tibet Özerk Bölgesi, Çin’de Tibetlilerin en yoğun olarak yaşadığı bölgedir. Çin’deki Tibetli nüfusun yüzde 45’ini barındıran Tibet Özerk Bölgesi’nde Han, Hui, Menba, Luoba, Naxi, Nu ve Dulong dahil 10’dan fazla etnik grup, kuşaklar boyunca yaşıyor ve Menba, Luoba ve Naxi etnik gruplarına ait etnik özerk nahiyeler bulunuyor.

Tibet etnik grubu 
 


      Tibet’in nüfusunun büyük bir çoğunluğunu oluşturan Tibet etnik grubunun dili, Han-Tibet Dil Ailesi’ne bağlı Tibet-Burma Dil Grubu’nun Tibetçe Dil Kolu’na ait. Esas olarak tarım ve hayvancılıkla geçinen Tibetlilerin şehirlerde yaşayan kısmı, genellikle zanaat, sanayi ve ticaretle uğraşırlar.

  Budizm’in Tibet mezhebine inanan Tibetliler, sıcakkanlı, açık sözlü, şarkı ve danslara da yatkın insanlardır. Kulağa son derece hoş gelen Tibet şarkıları, genellikle danslar eşliğinde söylenir. Tibetliler, genelde ipekli ya da pamuklu kumaşlardan yapılan uzun kollu kısa gömlekler giyerler. Tibet erkekleri gömlek üzerine bol kesimli palto giyerlerken Tibet kadınları, kolsuz paltolar giyer, bellerine de ip bağlarlar. Evli kadınlar ise bellerine gökkuşağını andıran desenlerde önlük de ilave ederler. Erkek ya da kadın her Tibetli’nin saç örgüsü vardır. Takılara da düşkün olan Tibetlilerin giyim ve süsleri, bölgeden bölgeye farklı özellikler de taşıyor. Tibetlilerin esas yemekleri kavrulmuş yabani arpa veya bezelye unundan yapılan, Zanba denilen pidedir. Yağlı veya sütlü çay ile yabani arpadan yapılan alkollü içkiyi seven Tibetliler, kuzu ve dana etlerine de düşkünler. Eski dönemlerde ölüleri toprağa gömen Tibetliler arasında bugün ölüleri kartallara yedirme, yakma ve nehirlere atma adetleri yaygındır.

Menba etnik grubu 
 


      Tibet Yaylası’nda yaşayan eski bir etnik grup olan Menbaların büyük bir kısmı, Tibet Özerk Bölgesi’nin güneyindeki Menyu bölgesinde toplu halde yaşarken, az sayıdaki diğer kısmı ise Motuo, Linzhi ve Cuona ilçelerine dağılmış durumdadırlar. Tarıma dayalı bir yaşam sürdüren Menbalar, aynı zamanda hayvancılık, ormancılık, avcılık ve zanaatla da uğraşırlar. Kadın veya erkek her Menba, kırmızı paltolar giyer, koyu sarı veya siyah şapka takarlar. Menba kadınları bilezik, küpe ve diğer süsler takarlarken Menba erkekleri, bellerinde bıçak bulundururlar. Alkollü içkilere ve burunlarına tütün çekmeye de düşkün olan Menbalar, pirinç, mısır ve çavdar yerler. Genellikle Budizm’in Tibet mezhebine inanan Menbaların bazıları ilkel batıl inançlara da inanırlar. Menbalar ölüleri suya atar, toprağa gömer, yakar ya da kartallara yedirirler.

Luoba etnik grubu
 


         Tibet Özerk Bölgesi’nin güneydoğusunda bulunan Luoyu bölgesinde toplu halde yaşayan Luoba etnik grubu, esas olarak tarımla geçinir ve bambuyla elişleri yapmaya yatkındırlar.

    Luoba erkekleri, göbeğe kadar uzanan yün şallarını, ayı derisinden yapılan şapkaları ve söğüt dallarından yapılan kaskları takmayı severler. Luoba kadınları ise yuvarlak yakalı kısa kollu bluzları, dize inen dar etekleri giyerler, bacaklarına da kumaş sararlar. Luoba etnik grubundan insanlar, mısırın yanı sıra bazen pirinç ve çavdar da yerler.

 

Tibet Budizmi ve Lama Tapınakları
 

      Tibet Budizmi, Çin’de yaşayan Tibetli ve Moğol vatandaşlar arasında yaygındır. Halk arasında Lama Dini olarak adlandırılan Tibet Budizmi, tarihte Hindistan ve Çin’in iç kesiminden gelen Budizm inancının yöredeki eski dini inançlarla kaynaşmasıyla oluşan ve Tibet’in yöresel özelliğini taşıyan Budizm dininin bir koludur. 
  Çin’deki Budizm ile Hindistan’daki Budizm’in çift etkisi altında kalan Tibet Budizm’e ait tapınaklar, genelde Han etnik grubunun saraylarına göre inşa edilmişti. Geniş alanları kapsayan, görkemli görünen ve son derece ince işçilik içeren bu tapınakların başlıca temsilcileri arasında Lhasa’daki Potala Sarayı, Zeban Tapınağı ve Qinghai eyaletindeki Tar Tapınağı yer alıyor.

  Tibet Budizmi’ne ait tapınaklarda, özellikle bu mezhebin gizemliliği öne çıkıyor. Tapınaklardaki salonlar yüksek ve derin, renkli perdelerle doludur. Salonlardaki sütunlar renkli yün battaniyelerle sarılır. Salonların içi de genellikle karanlıktır. Tapınakların dış görüntüsü, birbirine zıt renklerden oluşur. Genellikle kırmızıya boyanan tapınakların duvarlarında beyaz ve kahverengi kuşaklar vardır. Beyaz olan salonlar ve pagodalarda siyah pencereler bulunur. Bu renkler arasındaki zıtlık, yapıların gizemliliğini ön plana çıkarır.

Tibetlilerin dini gelenekleri


          Tibet halkı, dini inanç özgürlüğüne tümüyle sahiptir. Tibet Özerk Bölgesi’nin nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan Tibetliler ve Menba, Luoba ve Naxi etnik gruplarından insanlar Tibet Budizmi’ne inanırlarken, bölgede yaşayan birçok insan Müslüman ya da Katoliklik’tir. Tibet Özerk Bölgesi’nde bugün Tibet Budizmi’ne ait 1700’den fazla dini mekanda yaklaşık 46 bin din adamı yaşıyor. Ayrıca bölgede yaklaşık 3 bin Müslüman yaşıyor ve onlara ait dört cami var. Bir Katolik kilisesi ise bu dine inanan yaklaşık 700 kişiye dini hizmet veriyor. Tibet’te her türlü dini faaliyetler normal olarak sürerken, farklı dinlere inanan vatandaşların dini ihtiyaçları yeteri derecede karşılanıyor, dini inanç özgürlüğüne de gereken saygı gösteriliyor. 

       Tibetlilerin örf ve adetleri, saygıyla korunuyor. Tibet grubuna ve diğer bütün etnik gruplara mensup vatandaşlar, kendi örf ve adetlerine göre yaşama ve sosyal faaliyetlerde bulunma hak ve özgürlüğüne sahipler. Kendi geleneksel giyim, yemek ve konut kültürünü sürdüren bu vatandaşlar, çağdaş toplumun medeni ve sağlıklı yeni davranış kurallarını da benimsiyorlar. Tibet Özerk Bölgesi’nde Tibet takvimine göre yeni yıl, Sagodava Bayramı, Wangguo Bayramı ve Xuedun Bayramı gibi geleneksel bayram kutlamaları ile tapınaklardaki dini törenler korunup sürdürülürken, Çin’in ve dünyanın bazı yeni bayramları da kutlanıyor. 

Tangka
 

        Tibet dilinde kumaş, ipek veya kağıt üzerinde yapılan nakış veya resim anlamına gelen Tangka, Tibet etnik grubuna özgü bir resim türüdür.

    Tangka için kullanılan kumaşların başında keten, pamuk veya ipek gelir. Anlatılanlara göre, Tang hanedanı döneminde Tibet’e giden Wencheng Prensesi, dokumacılık gibi teknikleri de bölge halkına tanıtmış. Tangka için kullanılan kumaşlar bu tür tekniklerin Tibet’te yaygın olarak kullanıldığını gösterdi. 

    Tangka’da kullanılan boyaların hepsi, şeffaf olmayan madeni ve bitkisel boyalarla hayvanlardan edinilen tutkallar ve sığır safrasının karışımından oluşur. Bilimsel yöntemlerle hazırlanan bu oluşumlar ve Tibet yaylasındaki kuru iklim, Tangka resimlerinin yüzyıllar geçmesine rağmen yenisini aratmayacak parlak renklerini korumasına neden oluyor. 

    Tangka resimlerinde başta dini konular olmak üzere toplumun her yönü anlatılıyor.

 

Tereyağlı Çiçek Heykelleri
 

          Tereyağlı Çiçek Heykelleri, yağlı heykeller olarak da adlandırılıyor. Tereyağlı Çiçek Heykelleri’nin konuları, Budizm’in dini hikayeleri, Budizm’in kurucusu Sakyamuni’nin hikayeleri, tarih hikayeleri, rivayetler ve operalarda anlatılan hikayeler gibi geniş konuları kapsıyor. Heykellerin şekilleri ise güneş, ay, yıldız, çiçek, ot, kuş, hayvan ve bina ile her türlü Budist din adamları, vezirler ve generaller gibi insan figürlerinden oluşuyor. Gerçekçilik yöntemiyle yapılan bu heykeller, son derece canlı görünüyor ve yüksek sanatsal değer taşıyor.

       Tereyağlı Çiçek Heykelleri, boyutları ve kullanım amaçlarına göre ibadet amaçlı orta ve küçük ölçekli heykeller ile sergi amaçlı büyük heykeller olmak üzere ikiye ayrılır. İbadet amaçlı heykeller, ince işçiliği, parlak renkleri ve zengin çeşitleriyle biliniyor ve mutlu bir ortamı oluşturmayı hedefliyor. İbadet yerlerinde genellikler onlarca veya yüzlerce olarak bir arada toplanan küçük heykeller, görenleri hayran bırakıyor.

Tibet Operası
 

        Tibet dilinde “peri ablalar” anlamına gelen “Ace Lhamo” veya kısaltılmış haliyle “Lhamo” olarak adlandırılan Tibet operası, Tibetliler’in uzun bir geçmişe sahip geleneksel operasıdır. Çeşitli alt gruplara ayrılan Tibet operası, Tibet etnik grubunun özgün kültürel kimliğini ortaya koyuyor. “Wencheng Prensesi”, “Nosan Prensi” gibi sekiz klasik gösteri programı, özgün müziği ve şarkıları, rengarenk maskeleri ve kostümleri, Tibetlilerin zengin kültürel birikimini temsil eden eserler olarak kabul ediliyor. 
 Halk dansları ve şarkılarıyla hikaye anlatan bir sanat türü olan Tibet Operası, 15. yüzyılda yaşayan Drupthok Thangthong Gyalpo adlı bir Budist rahibi tarafından yaratılmıştır. Başlangıçta dini hikayelere dayalı bu opera türü, sayısız halk sanatçılarının katkılarıyla sürekli zenginleşti. Günümüzde Tibet Operası, senaryosu, koreografisi, belirli rollere özgü şarkı şekli, kostüm ve maskeleri, korosu ve bandosu olan bir sanat dalı haline geldi. 

 

       Tibet bölgesinin her yerinde halk sanatçıları tarafından kurulan Tibet Operası toplulukları görmek mümkün. Köylerdeki meydanlarda gösteri yapan opera toplulukları, civardaki bütün insanlar tarafından hep büyük ilgiyle izleniyor. 

 

 
TEŞEKKÜRLER WIKIPEDIA

 

 



Kızılderililer (1)

Kızılderili, Kuzey Amerika yerlilerine verilen genel isimdir.

İlk Amerikalılar [değiştir]

Buzul Çağı’nın en şiddetli döneminde, M.Ö 34.000 - M.Ö 30.000 yıllarında, dünyadaki suyun önemli bir bölümü büyük kıtasal buz katmanları halindeydi. Bunun sonucunda, Bering Denizi bugünkü düzeyinden yüzlerce metre daha aşağıdaydı ve Asya ile Kuzey Amerika arasında, adına Beringia denilen, bir kara köprüsü oluştu. Beringia’nın en geniş döneminde 1.500 kilometre kadar olduğu sanılıyor. Nemli ve ağaçsız bir tundra olan bölge, otlar ve diğer bitkilerle kaplıydı ve bu da ilk insanların yaşamak için avladıkları büyük hayvanları çekiyordu.

Kuzey Amerika’ya ilk erişen insanlar, yeni bir kıtaya ayak bastıklarını hemen hemen kesinlikle bilmiyorlardı. Herhalde, atalarının binlerce yıldır yaptığı gibi Sibirya kıyılarında av peşinde koşuyorlardı ve sonra da kara köprüsünü aşmışlardı.

M.S ilk yüzyıllarda, bugün Arizona’da Finiks kentinin bulunduğu yöreye yakın yerleşim birimlerinde, top oynamak için alanların ve Meksika’da bulunanlara benzeyen piramit biçimli kümbetlerin yanı sıra kanal ve sulama sistemleri kuran Hohokumlar yaşıyordu.

 

Şükran Günü'nün Anlamı

1620'lerde Avrupa'dan yerleşim için ilk kez May Flower (Mayıs Çiçeği) gemisiyle ABD’ye gelen Pilgrimler (yerleşimci ve hacı) ilk geldiklerinde aylarca süren yolculuklarından dolayı yorgun, hasta ve açtırlar. Kızılderililer onları karşılar ve yiyecek verir, hindi avlamasını, mısır ekmesini öğretirler. Üç yıl sonra İngiliz Vali William Bradford büyük bir yemek hazırlar ve Kızılderililer’i çağırır. Kızılderililerin şefi Massoit 90 kişiyle bu törene katılır.

O günden sonra her hasat sonrasında yemek geleneği sürer. 1863’de Başkan Abraham Lincoln Şükran Günü’nün ulusal bayram olmasını önerir, ancak bu öneri Kongre’de 1941’de karara bağlanır ve her yılın kasım ayının son perşembesi Şükran Günü olarak ulusal bayram ilan edilir.

İlk yerleşimciler Seminoller, Çerokiler ve Mişuki kabileleri ile karşılaştılar. İspanyol kaşifler ise Kaliforniya'da Soson, Payitu, Kahula, Mevuk ve diğer bazı kabilelerle karşılaşmışlardır. 19. yüzyılda, Avrupalı kaşifler batıya doğru göç ederken Kızılderili kabileleri kendi topraklarından sürmüşlerdir. Bu dönem batıda Apaçi, Siyu ve Komançi ve diğer kabilelerle yapılan utanç verici savaşlar dönemidir. Bu savaşlardan geriye kalan çok az sayıda yerli ise, Rezervasyonlar (kızılderililer için ayrılmış araziler) olarak bilinen küçük bir alanda yaşamaya mecbur edilmişlerdir.

Bugün ABD'de hükümet tarafından resmen tanınan 554 Kızılderili kabilesi vardır.

Kızılderililer 1952 yılına kadar Rezervasyon denilen toplama kamplarında yaşamışlardır. 1626 yılında Hollandalıların satın aldığı New York'ta günümüzde 85.000'den fazla Kızılderili yaşamaktadır.

Toplama Kampları [değiştir]

Amerika’da ilk kızılderili yerleşim bölgeleri, 1840’lı yıllarda oluşturuldu. O yıllarda, Avrupa kökenli Amerikalılar, ülkenin batı bölgelerine yerleşmek için kızılderili kabilelerini de önlerine katarak ilerliyordu. Kızılderililer, doğup büyüdükleri toprakları terk etmek ve “rezervasyon” adı verilen, anavatanlarından çok daha küçük bölgelere yerleşmek zorunda bırakıldı.

Günümüz ABD'sinde Kızılderililerin yaklaşık % 85'i rezervasyonların dışında yaşamaktadır[kaynak belirtilmeli] ve her büyük kentin kendi Kızılderili toplumları vardır. Amerika’da 300’den fazla kızılderili yerleşim bölgesi bulunmaktadır.

Ekonomi

ABD'de ekonomik olarak 3 büyük kabile bulunmaktadır: Misissippi Choctawlar (5 bin kişi. kumarhane, hoparlör işleri yapıyor) Oklahoma Choctawlar (35 bin kişi. Kumarhane, benzin istasyonu ve oteller zincirleri var) ve Oklahoma Chickasawlar (200 bin kişi).

Amerikan Bayanlar Ulusal Basketbol Birliği'nde (WNBA) tek bağımsız takım, sahibi bir Kızılderili kabilesi olan Konektikıt San. Konektikıt eyaletinin Mohegan Kabilesi 2003'te Orlando Miracle kulübünü satın aldı ve Konektikıt'a taşınan takım artık maçlarını Mohegan Sun adlı devasa kumarhane ve eğlence kompleksindeki salonda oynamaya başladı. O zamana kadar her WNBA profesyonel takımı bir NBA kulübüne aitti.

Rezervasyon bölgeleri dışındaki ilk yatılı okulda 1879'dan 1918'e kadar okuyan yaklaşık 10.000 Kızılderili çocuk; medenileştirilme hedefi ile kendi yerli dillerini konuşan ve kültürlerinin diğer yönlerini korumaya çalışan öğrencilerin cezalandırmaya dayandığı bir ortamda yetiştirilmişlerdir.

Kanadalı araştırmacı Ethel G. Stewart, 250 bin nüfuslu Navaho kabilesinin Orta Asya Türkleri'nin konuştuğu Atabaşkan dilini konuştuğunu gösterdi.

ABD Yayılmacılığı Altında Yok Olan Kabilelerin Ürünlerde Yaşayan İsimleri

Amerikalılar ise tüm dünyaya pazarladıkları ürünlerinden birkaçına Kızılderili kabileleri isimleri vermiştir. Örnek olarak;

  • Cherokee: Chrysler tarafından üretilen bir Jip
  • Apache: ABD Hava Kuvvetleri tarafından üretilen bir Helikopter markası, bir bilgisayar donanım ürünleri üreten marka, bir server ismi
  • Comanche: ABD Hava Kuvvetleri tarafından üretilen bir Helikopter Markası
  • Chevrolet: Dünyanın önde gelen spor otomobil üreticilerinden bir ABD firması.
  • Corvette: Chevrolet markasının bir modeli.
  • Pontiac (Ünlü Kızılderili Şefi): 80’li yılların ABD kaynaklı en meşhur spor araba markalarından biri
  • Chayanne: Porsche’nin ilk kez ürettiği Jip’e verdiği isim
  • Fox: ABD’de bir TV kanalı
  • Kentucky: Kökeni; Iroquois Kızılderililerinin kullandıkları dilde “ken-tah-ten” sözcüğünden gelen ve “Yarının Ülkesi” anlamına gelen kelime. Aynı zamanda tüm dünyaya yayılmış bir restoranlar zincirinin ismidir. (Kentucky Fried Chicken).''

Kızılderili ve Türk Dillerinde Kullanılan Ortak Kelimeler

Bazı örnekler:

Kızılderili lehçelerinde Türkçe
Tepek Tepe
Yatkı Ev, yatılan yer
Dodohişça Dudak
T-sün Uzun
Yu Su, yu-mak, yıkamak
Lı-ık Vatan, ili
Tete Dede
Tamazkal Hamam, temiz kal
Hogan Kerpiç ev, Hopan
Kuşa Kuş
Missigi Mısır
Türe Türe, Töre
Hu Hu, Hu hu(Selam)
Yanunda Yanında
Aş-köz Yemek
İldiş Dişleme
Atış-ka Ateş
Tapa Tuba

Koloni Dönemi ve Kızılderililer

Avrupalı kaşifler Amerika'ya geldiğinde, Amerika'da yüzlerce farklı kabile bulunmaktaydı. Bu kabilelerden bir çoğu ortak bir dili ve kültürü paylaşıyorlardı. Önce İspanyol asıllı denizciler İspanyol Kraliçesi adına bu topraklara ayak basmış daha sonra başta İngiltere olmak üzere diğer Avrupa sömürgeci devletleri de aynı rotayı izleyerek Amerika'ya askerlerini, kaşiflerini göndermişlerdir. Avrupalı beyaz adamın şiddet düşkünlüğünden haberdar olmayan yerliler onları sevinçle karşılamış, ellerindeki altın vs. gibi şeyleri onlarla paylaşmak istemişler ancak sömürge güçlerinin baskısı hatta katliamı altında soykırıma uğramışlardır.

Kaynaklar

1:(Erken iç Asya Tarihi- Prof. Dr. Sinor- S. 102)” (Tanrının Türkleri- Cilt.1- S.314- Semih Tufan Gülaltay)

2. H. Cemil Tanju-Tunç derililer. S.106 (Age.s.316)

3. Süleyman Nazif, Hz.İsa'ya Açık Mektup, -Eski ve Yeni Harflerle- Lamure, 2006 (Kitabın ilk baskısı 1924 tarihinde eski Türkçe harflerle yapılmıştır)

TEŞEKKÜRLER WIKIPEDIA

Çingeneler (2)

Orta ve Doğu Avrupa

Türkiye

Türkiye'de ise 500.000 dolayında Roman olduğu tahmin edilmektedir. Türkiye'de yoğun olarak yaşadıkları yerlerin başında Trakya'da, Çanakkale, Edirne, Tekirdağ ve İstanbul gelir.

Osmanlı'da Çingeneler

Osmanlı İmparatorluğu’nda da Rumeli topraklarında yaşayan Romanlar ayrı yönetim sayılmışlardı. Çingene Sancağı olarak adlandırılan bu yönetim biriminde, Romanlar'ın yönetsel, mali ve askeri işleri düzenlenirdi [22]

İspanya

Fransa

İngiltere The United Kingdom

Kuzey Amerika

Latin Amerika

Ortadoğu

Finlandiya

Terminoloji

Anadolu Türkçesi ve yayıldıkları bölgelerde Roman halkına çeşitli isim ve sıfatlar takılmıştır. Sıfatlar daha çok yapılan meslekle ilgili olup özellikle Balkan yarımadasında gümüşçü, demirci, kalaycı, nalbant, müzisyen, kaşık yapımcısı, madenci terimlerinin yerel dillerde karşılıklarıdır. Aşağıdaki listede ise isimler yer almaktadır: [23]

Türkçe terminoloji
 
  • romen [izmir]
  • çingene (bergama]
  • cingan (Ilgın, Konya)
  • bala (Ilgın, Konya)
  • elekci (Ilgın, Konya)
  • cingen (Konya)
  • cingan (Espiye, Eynesil)
  • ċingan (Sürmene)
  • çingan (Maçka)
  • çincane (İkizdere)
  • çingân (Akçaabat)
  • çingit “göçebe, çingene” (Amasya, Samsun)
  • cingane “yaramaz, haşarı”
  • cıngan (Şalpazarı, Giresun)
  • cingen, cingit (Samsun-Bafra)
  • Poşa, Boşa (Artvin)[24]
  • abdal (K. Maraş)
  • cingan (Şereflikoçhisar-Ankara)
  • esmer vatandaş, kara kuvvetleri (Edirne)
  • dom ( Van,Hakkari) [25]
  • roman (çingeneler)
  • RUMLI "cıngeneler"

Dünya dillerinde

Etimoloji

Roman kelimesi, Roman dilinde rom "koca" kelimesiyle ilişkilendirilmekte olup Sanskrit rama (रम) ramaṇa (रमण) aynı anlama gelmektedir. Türkçe'de Roman halkını tanımlamak için kullanılan Çingene kelimesi ise Yunanca tsinganos (τσιγγάνος) kelimesinden ödünçlenmiştir. Kelimenin kökeni Eski Yunanca Αιγύπτοι (Modern Yunanca γύφτο) "Mısırlı" anlamındadır. Eski Yunanlılar Roman halkının Mısır kökenli olduğuna inandığından bu tanımı kullanmaktaydı. Batı dillerinde kullanılan gypsy terimi bu kelimeden gelişmiştir. İlginç bir benzerlik olarak Osmanlı ve Anadolu Türkçesi'nde Roman halkını tanımlamak için kullanılan diğer bir terim olan Kıpti'nin Mısır halklarından birisinin adı olmasıdır.[26]

Notlar

  1. ^ [1]
  2. ^ Patrin Web Journal
  3. ^ Bulgaria - Minorities
  4. ^ 2001 census.
  5. ^ 2001 census
  6. ^ CIA Factbook on Finland.
  7. ^ 500,000 1980'lerde Hungary - Minority Groups Library of Congress Country.
  8. ^ http://www.domresearchcenter.com/population/popiran.html
  9. ^ kaynak 2002 census
  10. ^ Polonya: 15,000–50,000 1990'lardaPoland - Gypsies Library of Congress Country study.
  11. ^ http://www.vatican.va/roman_curia/pontifical_councils/migrants/pom2003_93S/rc_pc_migrants_pom93S_figueiredo.html]
  12. ^ Population by ethnicity figures. World Bank([2]) and International Association for Official Statistics ([3]) estimate that there are between 1 and 2 million Roma in the country.
  13. ^ Russia - 2002 seçimleri 182.766 Roman ]
  14. ^ CIA Factbook on Slovakia.
  15. ^ 1988, Spain - The Gypsies Library of Congress Country
  16. ^ International Romani Studies Network: "Reaching the Romanlar - A Feasibility Study Report", Istanbul, 2006, p. 13. Bak.[4]
  17. ^ template:cite web kullanımında hata: Parametreler url ve başlık tanımlanmalı.
  18. ^ The 2001 Ukrainian census recorded 47,587 Roman
  19. ^ Öztürk, a.g.e. s. 281
  20. ^ Öztürk, a.g.e. s. 281
  21. ^ Herman Berger. Çingene Mitolojisi. s. 5
  22. ^ Marushiakova, E., Popov, V. Osmanlı Imparatorluğu’nda Çingeneler. Istanbul: Homer, 2006
  23. ^ Özhan Öztürk. [5]Karadeniz: Ansiklopedik Sözlük. 2. Cilt. Heyamola Yayıncılık. İstanbul. 2005. ISBN 975-6121-00-9. s.280-281]
  24. ^ Anadilleri Ermenice olup Doğu Anadolu'da yaşamaktadırlar.Bkz. Öztürk. a.g.e. s. 281
  25. ^ Romanlar, Kürtlerin ötekileri Domlar
  26. ^ özhan Öztürk. Karadeniz Ansiklopedik Sözlük Öztürk, s. 280

TEŞEKKÜRLER WIKIPEDIA

Çingeneler (1)

Romanlar veya halk arasındaki tabirle Çingeneler Hindistan'ın Pencap-Sind nehir havzası boyunca Pakistan ve Afganistan'ın da içinde bulunduğu bölgelerden 1050 civarında İran ve Anadolu üzerinden dünyaya yayılmış Hint-Avrupa kökenli halkın adıdır.

Tarihçe

Roman halkının vatanlarını neden terketmek zorunda kaldıkları bugün bile yanıtsız kalmaktaysa da tarihçiler üç teori ortaya sürmektedir:

  • Mahmut Gazi’nin Sindh ve Penjap’ı işgali sırasında 500.000 Hintliyi esir aldığı bilinmekte olup, Hindistan’ı fetheden Müslümanların, Romanları köle olarak alıp ülkelerine götürülmesi en yaygın teoridir.
  • En düşük kast olduğu sanılan Romanların, Müslüman fatihlere karşı paralı asker olarak olarak kullanılmış olabilirler ki, yenilginin ardından göç etmek zorunda kalmış olabilirler.[19]
  • Firdevsi’nin Şehnamesi’ne göre MS 420 yılında vatanlarını terkedip dünyaya yayılan 12.000 kişilik Luri halkı eğer Romanlarsa dünyaya yayılmalarının Hinditan'ın işgali ile ilişkisi olamaz.[20]

İlk kez 1505'te İrlanda'da, 1514'te de İngiltere'de nüfus kayıtlarına geçirildiler. Aynı tarihlerde, Avrupa'nın birçok ülkesinde gezgin çalgıcı ve falcılardan oluşan bazı göçebe toplulukların kayıtlarına rastlanır. Günümüzde Romanlar dünyanın dört bir yanına dağılmış olarak yaşarlar. Büyük bölümü Avrupa'nın güney kesiminde toplanmıştır. 19. yy.ın sonlarına doğru Kuzey Amerika'ya da göç etmişlerdir. Romanlar yaşadıkları her ülkede değişik adlarla anılırlar.

Romanlar, dünyanın en renkli göçebe topluluklarından biridir. Büyük bölümü yerleşik hayata geçmiştir. Türkiye'de yoğun olarak yaşadıkları yerlerin başında Trakya'da, Çanakkale, Edirne, Tekirdağ ve İstanbul gelir.

Romanlar'ın büyük bölümü gelenek, göreneklerini ve topluluklarının yönetim biçimlerini korumuştur. İlk olarak 19. yy.da Avrupa'da, sayıları 10-100 aile arasında değişen Çingene toplulukları şefler seçmeye başladı.

Roman sözcüğü yerleşik düzeni olmayan göçebe insanları çağrıştırır. Oysa Romanlar'ın çok azı günümüzde göçebedir. Bazıları kendi istekleriyle göçebeliği bırakmış, yaşadıkları ülkenin yaşam biçimini benimsemişlerdir. Roman olmayanlarla evlenen Romanlar da vardır.Bazı ülkelerde de yerleşik yaşama zorlanmışlardır.Soykırıma uğramışlardır.

Yarı göçebe, yarı yerleşik bir topluluğun sayımının yapılması güç olduğu için Romanlar'ın kesin nüfusu bilinmemektedir. Bununla birlikte bugün dünyada 3-4 milyon dolayında Roman olduğu tahmin edilmektedir. Türkiye'de ise 500.000 dolayında Roman olduğu tahmin edilmektedir.

Nisan 1971'de, Romanlar'ın sorunlarını tartışmak üzere Londra yakınlarında ilk Uluslararası Roman Kongresi toplanmış olup bu kongreye atfen, 1990'dan itibaren 8 nisan Dünya Romanlar Günü olarak kutlanmaktadır.

Gruplar

Yayıldıkları coğrafyaya göre Roman halkını üç ana bölümde inceleyebiliriz [21]

  • 1. Kalderaşlar
    • a. Lovariler
    • b. Boyhalar
    • c. Luriler
    • d. Çurariler
    • e. Türko-Amerikanlar
  • 2. Gitanolar
  • 3. Manuşlar
    • a. Valsikanlar
    • b. Pimontesiler
    • c. Gaygikanlar

Dilleri

Romani Hint-Avrupa dil ailesinin Hint-İran kolundan olup Sanskritçeyle benzerlikler göstermektedir. Romanlar kendilerine Rom derler. Rom, Çingenece'de (Romani dili) erkek ya da koca anlamına gelir. Bu dilin, eski ve artık ölü bir Hint dili olan Sanskritçeden (diğer Hint dilleri gibi) türediğinden sanılmaktadır. Bununla birlikte sözcük dağarcığında Yunanca, Türkçe ve Farsça sözcükler de vardır. Anayurtlarının Hindistan olduğu sanılmakla birlikte, Romanlarîn kökeni hâlâ tartışma konusudur. Tarihleri ile ilgili kayıt yoktur. Çoğu, yaşadıkları ülkenin dilini konuşur. Romanca ile yaşadıkları yörede konuşulan dilin karışımı bir lehçe konuşanlar da vardır. Örneğin, Fransa'dakilerin bir bölümü ve Almanya'daki Romanlar Romani ve Almanca karışımı bir dil konuşurlar. İngiltere ve Fransa'dakilerin başka bir bölümünün ise İspanyolca ile karışık bir lehçesi vardır. Bundan dolayı Roman Dili konuşulduğu yerlere göre farklılıklar gösterir. yerleşik bölgelerde dili o yöreye göre meğil vermiştir

Hayat Tarzları  

Barışçı, sanatsever, yaşam filozofu insanlardır. Kendilerine özgü yasaları vardır ama genellikle yaşadıkları toplumun dinsel inançlarını benimserler. Öte yandan, kutsama, düğün ve ölü gömme törenlerinde kendi gelenek ve törelerini sürdürürler.

Doğudan getirdikleri metal işleme ve yeni sayılabilecek demir, kalay teknikleri sayesinde Avrupa'da endüstri devriminin hazırlayıcısı olmuşlardır. Yaşam felsefelerinde maddeye önem vermedikleri için, genellikle gelir düzeyleri düşüktür.

Eskiden göçebe yaşamlarına uygun işler yaparlardı. Kadınlar falcılık yapar, dilenir ya da dans ederdi. Erkekler ise çalgı çalar, kap kacak lehimciliği, kalaycılık, hayvan ticareti, hayvan eğiticiliği gibi işlerle uğraşırlardı. Geçmişte atlarla çekilen arabalarla yapılan göçlerde artık kamyon ya da karavanlar kullanılmaktadır. Eski uğraşlarının yerini ise, meyve toplama, asfalt dökme, kullanılmış araba ticareti, sirklerde hayvan bakıcılığı ya da eğiticiliği, hurda maden ve antika eşya alım satımı gibi işler almıştır. Birçok Roman müzik ve dans sanatını zenginleştirecek katkılarda bulunmuştur. Bazı ünlü İspanyol gitaristler ve flamenko dansçıları Roman ya da yarı Roman'dır. Romancanın yazılı bir dil olmayışı yüzünden edebiyat yapıtları yoktur.

Romanlar'ın göçebe yaşamları yerleşik toplumlarınkinden çok farklıdır. Bu yüzden çoğu zaman, yerel halk tarafından hırsızlık, büyücülük, çocuk kaçırma gibi eylemlerle suçlanmışlardır. 1554'te İngiltere'de Roman olduğu söylenen herhangi bir kişinin asılması işten bile değildi. Hemen hiçbir yerde istenmeyen Romanlar, birçok ülkeden sürülmelerine karşın, bir süre sonra bu ülkelere geri dönmeyi başarırlardı. II. Dünya Savaşı'nda Yahudiler gibi Romanlar da Almanlar tarafından büyük bir kıyıma uğratıldılar. 200.000 -800.000 arasında Roman çoluk çocuk aşağı ırktan oldukları gerekçesiyle Macaristan, Polonya ve Çekoslovakya'daki Nazi kamplarında yok edilmiş bu katliam Roman halkı tarafından porajmos "parçalanmak" olarak adlandırılmıştı. Günümüzde de Romanlar yaşadıkları bütün ülkelerde ayrımcılığa tabi tutulmaktadır.

Coğrafi Dağılım

 

Romanlar, dünyanın en renkli göçebe topluluklarından biridir. Büyük bölümü yerleşik hayata geçmiştir.

Romanlar'ın büyük bölümü gelenek, göreneklerini ve topluluklarının yönetim biçimlerini korumuştur. İlk olarak 19. yy.da Avrupa'da, sayıları 10-100 aile arasında değişen Çingene toplulukları şefler seçmeye başladı.

Roman sözcüğü yerleşik düzeni olmayan göçebe insanları çağrıştırmaktaysa da günümüzde Romanlar'ın çok azı göçebedir. Bazıları kendi istekleriyle göçebeliği bırakmış, yaşadıkları ülkenin yaşam biçimini benimsemişlerdir. Roman olmayanlarla evlenen Romanlara da artık rastlanmakta olup pek çok ülkede yerleşik yaşamaya zorlanmışlardır. Yarı göçebe, yarı yerleşik bir topluluğun sayımının yapılması güç olduğu için Romanlar'ın kesin nüfusu bilinmemektedir. Bununla birlikte tüm dünyada 3-4 milyon dolayında Roman olduğu tahmin edilmektedir.

Kara Kedi, Ak Kedi (Black Cat, White Cat)

Crga Pitic ve Zarije... iki eski dost. Biri çöp toplayarak köşeyi dönmüş bir çingene babası, diğeri bi çimento şirketi sahibi.. Uzun yıllardır birbirlerini görememelerine karşın dostluklarında en ufak bir azalma yoktur.

Zarije'nin oğlu Matro, girmek istediği bir karaborsa işi için kendi babasından istemeyeceği parayı Çrga'dan ister. Sebep olarak da babasının ölümünü gösterir. Bu haber yaşlı ve yorgun Çrga'yı derinden etkiler. Eski dostunun mezarını ziyaret onun boynunun borcudur. Matro ise Çingene gangsterlerinin ele başısı Dadan'la ortak olmaya karar verir. Büyük bir ahlaksız olan Dadan, Matro'yu aldatır. öte yandan Dadan'ın her istediğini yapan Matro, Dadan'ın kız kardeşi ile kendi oğlunun evlenmesine de ses çıkaramaz. Oysa oğlu Zare başka bir kızı, Dadan'ın kardeşi Afrodita ise başka bir erkeği sevmektedir. Aşık olmadan evlenmek ise bir Çingenenin en son yapacağı bir şeydir...
 
Başroller: Bajram Severdzan, Branka Katic
Yönetmen: Emir Kusturica
Kategori: Drama
Ekran: 16:9 Geniş Ekran (Wide Screen),1:85:1
Diller: Fransızca: Dolby Digital 5.1, Sırpça: Dolby Digital 5.1
Alt yazı: Fransızca, Türkçe
Yapımcı Firma: Özen Film
 
bcwc

Çingeneler Zamanı (Time of the Gypsies)

Perhan Romanya'da büyükannesiyle yaşayan yeniyetme bir çingenedir. Çingenelerin doğayla bütün ve kendilerine has atmosferinde, Perhan da biraz kendi iç dünyasında biraz da kızarkadaşının aşk ateşinin içinde yaşamaktadır. Genç çingene, duygu yoğunluğu yaşadığında nesneleri uzaktan hareket ettirebilmektedir de.

Mafyatik işler peşindeki Ahmed, ondan yararlanmak için Perhan'ı kendisiyle birlikte şehre gelmeye ve yaşadığı yeri terketmeye ikna eder. Perhan bu yeni hayata tek bir şey için katlanır: yeterince para biriktirmek ve sevdiklerine geri dönüp evlenebilmek. Bir yandan da bacağından ameliyat olmak için onlardan ayrılan kızkardeşini bulmayı ummaktadır.

Yönetmen Emir Kusturica'ya uluslararası alanda tanınma getiren ve Cannes'da coşkuyla taçlandırlan bu ilgi çekici yapım, aynı zamanda tamamı çingene dilinde çekilen ilk film özelliğini de taşıyor. Müzik, dram, hayal, bildiğiniz tüm Kusturica bileşenlerini barındıran bir yapım.

Tür : Dram
Yönetmen : Emir Kusturica
Senaryo : Emir Kusturica , Gordan Mihic
Görüntü Yönetmeni : Vilko Filac
Müzik : Goran Bregovic
Yapım : 1988, İngiltere / İtalya / Yugoslavya , 142 dk.


Oyuncular

Davor Dujmovic (Perhan) , Bora Todorovic (Ahmed) , Ljubica Adzovic (Büyükanne) , Husnija Hasimovic (Merdzan) , Sinolicka Trpkova (Azra) , Zabit Memedov , Elvira Sali (Danira) 
 

tog

11月29日

Acil Şifalar (Yılmaz Erdoğan)

bahçe kapısından sızdılar...
aralık kalmış neresi varsa hayatımın...
bünyede bastırılmamış ne kadar isyan varsa oradan.
daha asitli bir yalnızlık için dilek tutuyorum şarkılara,
sıradaki benim şansıma diyorum; haberler başlıyor birden,
benden hazin biçimde bahseden.
kumsalların istenmeyen kaç kum tanesi varsa
önde gideniyim her tazyikli akışta.
zayii makamında bestelenmiş yazılar kaldı avluda.
gitme diye yalan bile söylerim,
yerini söylerim ne saklamışsam kal diye!
bu yaz'ı serin tutalım diye çıplak tenlerde,
geceyarısı tatlı bir soğukluk olsun diye her sevişme,
aramızdaki her üryan gelişme!
hem gidenedir bu şiir
hem gelecek olana....
O da biraz oyalanıp gider nasılsa!
hep haberler başlayacak biliyorum,
hangi şarkıyı seçsem şansıma.

şimdi şifa niyetine giriyorum sulara mavisine değil denizin sade Tuzuna.

11月23日

Sınır ötesi operasyon ve Kürt sorunu

Kürt sorunu, tarihsel olarak, uzun yıllardır var olan bir sorun. Ama şu da doğru: Sorunun kimlik, sosyolojik, siyasal, sosyal adalet ve kültürel boyutlarıyla daha yeni yeni ilgilenmeye başlıyoruz.

Bugün Türkiye'de siyasi gündemi ve toplumsal yaşamın her alanını PKK terörizmi ve terörizme karşı mücadele belirliyor. Terörizme karşı mücadele olgusu ve süreci de, bir taraftan sınır ötesi askeri operasyon, diğer taraftan da Kürt sorunu tartışmalarını içeriyor. Türkiye, çok karmaşık, çok riskli ve çok katmanlı bir sorun ve süreçle karşı karşıya. Bu süreçte, kendimizi tepkici milliyetçiliğin gerisinde bir alanda konumlandırmalı ve insan odaklı ve çokboyutlu bir strateji izlemeliyiz. Son günlerde, her ne kadar Türkiye'nin ülke içi toplumsal barışı bağlamında endişe ve korku içinde olsak da, terörizme karşı mücadelede insan odaklı ve çokboyutlu strateji olasılığını artıran gelişmelerin yaşandığını da gözlemliyoruz.

Üç önemli gelişme
Önce Başbakan Erdoğan'ın başarılı geçtiğini söyleyebileceğimiz ABD ziyareti ve bu ziyaretin ortaya çıkardığı iki önemli sonuç: Bir taraftan, Başbakan Erdoğan tarafından "Türkiye'nin Irak'ta emperyal hedefler içinde olmadığı, sadece PKK'ya karşı mücadele temelinde sınır ötesi askeri operasyonu düşündüğü" söyleminin dünya kamuoyuna net bir biçimde açıklanması, diğer taraftan, bu ziyarette askeri operasyonun başarılı olması için ortaya konulan "anlık istihbarat temelli askeri müdahale" yöntemi. Her iki sonuç da bize Türkiye'nin, hem sınır ötesi askeri operasyon yoluyla Irak bataklığına ya da tuzağına çekilme riskinin bilincinde olduğunu hem de bu riski doğru diplomatik ve stratejik tercihler yaparak azaltma çabasında olduğunu gösteriyor. İkinci olarak, Fikret Bila'nın, 1990'lardan bugüne PKK'ya karşı mücadelede üst düzey görev almış askerlerle yaptığı görüşmeleri içeren yeni kitabı Komutanlar Cephesi'nin özeti denebilecek mülakatlar dizisinin Milliyet gazetesinde yayımlanmasıyla ortaya çıkan, çok önemli bir yöntemsel/siyasal saptama: 1990'lı yıllarda PKK'ya karşı yapılan mücadelede askeri başarının siyasal başarıya dönüşmesinde anahtar olan koşulda, diğer bir deyişle Kürt kimliğine sosyolojik ve kültürel olarak yaklaşımda yaşanan ciddi eksiklik. Fikret Bila'nın mülakatlar dizisinden çıkan bu önemli sonuç bize şu gerçeği gösteriyor: Terörizme karşı mücadele çok katmanlıdır ve sadece güvenlik sorunu olarak düşünülmemelidir. Bu anlamda da ekonomik, siyasal, kültürel katmanları içinde bir kimlik sorunu olarak yaşanan Kürt sorununda insan odaklı bir demokratik çözüm önerisi ve iradesi geliştirilemediği sürece siyasal başarı mümkün değildir.
Fikret Bila'nın mülakatlar dizisinden çıkan bu sonucu destekleyen üçüncü gelişmeyse, son dönemlerde dozu hızla artan bir tepkici milliyetçi söylemle siyaset yapan CHP lideri Deniz Baykal'ın, sınır ötesi askeri operasyon ve Kürt sorunu üzerine yaptığı sürpriz niteliğindeki açılımdı. Terör sorununun sadece sınır ötesi operasyonla çözülemeyeceğini vurgulayan Baykal, askeri operasyonel başarı kadar, Kuzey Iraklı Kürtlerin desteğini kazanmanın da başarı için çok önemli olduğunu vurguluyor ve bu bağlamda da bir dizi öneri geliştiriyor. Bu öneriler, Kuzey Iraklı üniversite okuma düzeyine gelmiş Kürt gençlerin Türkiye'de ODTÜ ve İTÜ gibi önemli üniversitelere gitme olasılığından bu bölgede Türkiye'nin görüşlerinin aktarılacağı BBC türü yayıncılığın yapılmasına, bölgeye su yardımı yapılmasından bu bölgeyle ekonomik işbirliğinin geliştirilmesine katkı sağlayacak yeni gümrük kapılarının açılmasına kadar, farklı ekonomik, kültürel ve insani önerileri içeriyor. Baykal'ın bu açılımının arkasından Fikret Bila'ya verdiği mülakatta yaptığı (Milliyeti 13, 11, 2007) "Türkiye Kürt düşmanı değildir" saptaması da, kendisinin terör sorunuyla Kürt sorunu ayrışmasını yaptığını ve terörizme karşı mücadelede askeri müdahaleden daha çok "yumuşak güç" yoluyla başarıya ulaşma yöntemine yöneldiğini gösteriyor.

Beş ayda ne değişti?
Bu noktada kısa bir parantez açıp iki noktanın altını çizmek gerekiyor. Bunlardan birincisi, Derya Sazak'ın (Milliyet, 10, 11, 2007) Baykal'ın yaptığı açılımı yorumlarken doğru ve önemli olarak altını çizdiği nokta. Uzun zaman değil yaklaşık beş ay önce aynı Baykal, yaptığı açılımın tam tersi bir stratejiyle, dolayısıyla "sert güç, şahin askeri strateji ve Kürt kimliğine tepkici milliyetçilikle yaklaşma ekseni"nde girdiği 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde partisini ciddi başarısızlığa uğratmıştı. Bu anlamda bu beş ayda ne değişti de Baykal, yumuşak gücün ve insani durumun önemini anladı sorusu sorulmalı. Bu soru bize, Türkiye'de siyaset yapma eyleminin, ülkenin iyi yönetimi için vizyon ve politika üretme temelinde değil, aksine ne kadar anlık ve çıkar temelli olduğunu gösteriyor. İkinci ve bence seçim kaybetmekten daha da önemli nokta, Baykal'ın izlediği tepkici milliyetçi, şahin bakış açısının, Türkiye'de bugün yaşadığımız gerilime, toplumsal kutuplaşmaya ve geleceğe karşı duyulan korku ve endişe duygusuna ciddi katkı vermiş olmasıdır. Bu bağlamda da, Baykal'ın tepkici milliyetçiliği, kendi partisini küçültmekten öte, ahlaki ve etik temelde Türkiye'nin bugünkü sorunlu ve endişeli ruh halinin oluşmasına neden olan unsurların başında geliyordu, ki bu yönüyle de affedilmeyecek bir seçim stratejisiydi.
Bununla birlikte, Baykal'ın bugün öne sürdüğü açılım, inandırıcılığı zayıf olmakla birlikte, Türkiye'nin terörle mücadelesinde insani olanın ve yumuşak gücün ön plana çıkartılmasına ve farklı kimlikler arasında düşmanlık duygusunun değil, tam aksine birlikte yaşama olasılığının gerçeklik kazanmasına verebileceği katkı temelinde desteklenmelidir.
Son günlerde yaşadığımız bu üç önemli gelişme bize, terörizme karşı mücadelenin akıl temelli ve yumuşak gücü önemseyen bir yolla yapılması gerekliliği üzerinde, devlet ve siyasi aktörler arasında bir eğilimin olduğunu gösteriyor. Akıl temelli, insan odaklı ve çokboyutlu düşünme zor ama gereklidir. Bu satırları yazarken, bir dostum telefonla arayıp Şırnak'ta Gabar Dağı'nda çıkan çatışmalarda yine askerlerimizin şehit olduğunu söyledi. Bu da yine acılara yol açacak, yine tepkici milliyetçi söylemleri besleyecek, yine akıl temelli düşünmenin zorluğunu ortaya çıkartacak.
Ama çözüm için, tepkimizi ve acımızı terörizme karşı mücadelede başarılı sonuç almaya dönüştürmeliyiz. Bu da, bu mücadelenin iki önemli ayağını çok ciddi tartışmamızı gerekli kılıyor. Birinci ayak, PKK'ya karşı yapılacak sınır ötesi operasyonda nasıl tuzağa düşmeden ve bataklığa çekilmeden başarılı olunabilir sorusuna vereceğimiz yanıttır. Doğru yanıt, sınır ötesi operasyonlarda askeri-stratejik ve lojistik başarı kadar, Kuzey Irak'la ilişkileri yumuşak güç temelinde geliştirmeyi içeriyor. Türkiye'yle bu bölge arasındaki ekonomik, kültürel ve diplomatik ilişkileri daha da geliştirmek, PKK ile Kuzey Irak Kürtleri arasında Türkiye'nin bölgede algılanması bağlamında ciddi bir ayrışma, farklılaşma yaratabilir ve böylece PKK olgusunun bu bölgede izole olması sağlanabilir. Terörizme karşı mücadelenin ikinci ve en önemli ayağı da, Türkiye'nin son 20 yılında çok ciddi insan kayıplarına, insan trajedilerine ve siyasal, ekonomik, kültürel sorunlara yol açan, bu niteliğiyle de Türkiye'de demokratikleşme ve toplumsal barışın önündeki en büyük engel olan Kürt sorunu üzerine kapsamlı ve akıl temelli düşünmeyi ve tartışmayı içeriyor.
Doğrudur, Kürt sorunu, tarihsel olarak, uzun yıllardır var olan bir sorundur ama aynı derecede doğrudur ki,-bu saptamayı Fikret Bila'nın üst düzey askeri görevlilerle yaptığı mülakatlar dizisinden çıkartabiliyoruz-, bu sorunla sorunun taşıdığı kimlik, sosyolojik, siyasal, sosyal adalet ve kültürel boyutlarıyla, daha yeni yeni ilgilenmeye başlıyoruz. Kürt sorununu yeni yeni tartışmaya başlıyoruz. Farklılıklar arası birlikteliğin, birarada ve beraber yaşamanın, ancak insan odaklı, demokratik müzakere ve farklılığa karşı eleştirel sorumluluk ilkeleriyle, Kürt sorununu tartışmamız durumunda olasılık kazanacağını daha yeni yeni anlıyoruz.
Son gelişmelerden ortak payda olarak çıkartabileceğimiz teröre karşı mücadelede, devlet ve siyasi aktörler içinde insana, yumuşak güce ve akıltemelli yaklaşıma yönelmeyi destekleyelim.
E. FUAT KEYMAN: Koç Üni. / Radikal2

Haftanın Albümü

Bu haftanın albümü,  gitarda Wolfgang Muthspiel ve davulda Brian Blade işbirliği olan ve bu yıl içersinde Material Records’dan yayınlanan Friendly Travelers..

Günümüzün en iyi caz gitaristleri arasında gösterilen Avusturya’lı gitarist Wolfgang Muthspiel ve ismini Jashua Redman, Brad Mehldeu, Wayne Shorter ile olan işbirlikleri ile hatırlayabileceğiniz Brian  Blade’in, bu yıl içersinde yayınladıkları Friendly Travelers albümü; çağdaş caz janrına dahil edilme yatkınlığına rağmen, müzisyenlerin klasik müzik ve rock etkilenimlerinin rahatça gözlemlenebileceği bir albüm.

Muthspiel’in gitarından salınan bitmek tükenmek bilmeyen melodik yapı, klasik müzik geçmişinin altını çizen  arpejler, rocktan Barok döneme uzanan anımsatıcı unsurlarla; Brian Blade’in usta davulculuğunu gözlemleyebileceğiniz bu albümde, Brian Blade 2 parçada da gitar çalıyor..

Kısaca müzisyenlerin geçmişine değinmek gerekirse;  Gary Burton Quintet’in -Pat Merheny’nin gruptan ayrılmasıyla 12 yıl boyunca boş kalan- gitar sandalyesini doldurmak üzere davet edilmesiyle kariyerinde önemli adımlar kaydeden Wolfgang Muthspiel; Paul Motian, David Liebman, Django Bates, Peter Erskine, the Vienna Art Orchestra ve Steve Arguelles ile olan çalışmalarıyla jazz dünyasında hatırı sayılır bir yer edindi.Kompozitor, kemancı ve gitarist Muthspiel’in başarısı, 1994’te Musician Magazine tarafından Avrupa’nın en iyi 10 caz gitaristi arasında gösterilmesi ile pekiştirilmiş oldu. Jazz Dergisi için kendisi ile gerçekleştirilen röportajda henüz konservatuarda okuduğu sıralarda, caz hakkında hiç bir fikri olmadan doğaçlama çalmaya başladığını söylüyor Muthspiel. Brian Blade ise Joni Mitchell, Bill Frisell, Norah Jones, Emmylou Harris ve Bob Dylan gibi isimlerle olan çalışmalarıyla popüler müziğin; vokal caz’dan folk’a, klasik rock’tan doğaçlamaya uzanan bir çok kulvarında yetkinliğini kanıtlamış gibi..

İkilinin bu albümle müzik dünyasında bir çığır açma gibi bir kaygıları yok; bugüne değin olan birikimlerini, sarmalayıcı melodiler,  duru eşlikler ve aslından uzaklaşmayan doğaçlamalarla dinleyiciyle paylaşıyorlar.. Albümde sampleların ve loopların sıkça kullanımı, ikilinin müziğinin niceliksel açıdan bir orkestra zenginliğine yakınlaşmasına olanak sağlıyor.  On bir parçadan oluşan albümde, sessizliğin adeta bir enstrüman gibi ustaca kullanımı ise, albümün yetkinliğine işaret eder gibi. 

“Heavy song” albümün en dikkat çekici parçası denilebilir, ancak parçanın yoğunluğuna bağlanıp, albümün kalanına gereken ilgiyi esirgememek gerek, çünkü her bir parça her ziyarette daha da güzelleşen diyarlar gibi.


 

Messian’ın müziği için şöyle diyor Wolfgang Muthspiel: “Her iyi müzikte  bestecinin ve icracının ötesine geçen ruhani bir yan vardır. Bir sanatçı olarak gerçekten istediğinizi üretirken egonuzun eserin önüne geçmemesi önemli bir durum, çünkü iyi müzik her zaman senden büyük oluyor..” Friendly Travelers albümü, ikilinin bu bakışının bir yansıması.
11月21日

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e Açık Mektup

T.C. Cumhurbaşkanlığı Makamına,                                   

19 Kasım 2007

 

Sayın Abdullah Gül,

T.C. Cumhurbaşkanı,

 

Birleşmiş Milletler’in iklim değişikliği ile görevli resmi kuruluşu IPCC, acilen radikal tedbir alınmazsa, dünyanın hızla ölüme sürüklendiğini ortaya koyan son raporunu 17 Kasım 2007 tarihinde dünyaya yayımladı. Sizin de gayet iyi bildiğiniz gibi, geçen ay Nobel Barış Ödülü’nü ABD eski başkan yardımcılarından Al Gore ile paylaşan kuruluşun bünyesinde, dünyanın önde gelen bilim insanlarından 2,500’ü aşkın sayıda insan görev yapıyor. Bu bilim insanlarının, kendi ülkelerinin temsilcileriyle birlikte kaleme aldığı ve BM üyesi hükümet temsilcilerinin tümünün onayladığı rapor, küresel ısınma yüzünden dünya denizlerinde görülen asitlenmenin belki de 20 milyon yıldan beri görülmemiş büyüklükte bir kimyasal değişmeye doğru gittiğini tespit ediyor. Öyle ki, karbon salımları hemen durdurulabilse dahi, denizlerin normale dönmesi için on binlerce yıl geçmesi gerekecek.

 

Rapora göre, küresel iklim değişikliği, denizlerdeki tüm hayat dokusunu tamamen altüst edecek ve bu korkunç gelişme halihazırdaki küresel ısınmayı çok daha vahim hale getirecek. Âni ve geri döndürülmez bir gelişme olarak, yeryüzündeki canlı türlerinin üçte birini yok edecek. İlaveten, tarım hasatını her yerde büyük kesintilere uğratarak yeryüzünün dört bir yanında kıtlık ve açlığa yol açacak.

 

BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, raporu dünyaya ilan ederken, küresel ısınmanın gittikçe hızlanmasını “dehşet verici” olarak nitelemekte ve başta ABD ve Çin olmak üzere dünyanın siyasi karar alıcılarını hemen harekete geçmeye, Endonezya’nın Bali şehrinde yapılacak zirvede Kyoto Protokolü’nün yerine, ondan çok daha güçlü bir bağlayıcı antlaşma üzerinde görüşmeye çağırıyordu.


IPCC Başkanı, iklim bilimci Rajendra Pachauri, tehlikeli iklim değişikliğini önlemek üzere herhangi bir umut besleyebilmemiz için Kyoto’nun çok ötesine geçen radikal indirimler yapmak için sadece 8 yılımız kaldığını açıklıyordu.

 

Sayın Cumhurbaşkanı,

Esasen, bu konuda dünyanın iklim uzmanları arasında tam bir fikir birliği mevcut olduğu görülüyor. Atmosfere boca edilen ve küresel ısınmaya yol açan kirletici “sera gazları”nın sadece 1970’ten bu yana yüzde 70 artış gösterdiği, bunun sadece 35 yılda 0.6 derece sıcaklık artışına yol açtığı, atmosferdeki CO2 miktarının son 650 bin yılda görülmemiş bir seviyeye çıktığı da raporun tespitleri arasında yer alıyor. BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Yürütme Sekreteri Yvo de Boer de, başta Çin, birçok ülkede kömür yakıtlı yeni elektrik santrallerinin yapıldığını, bu santraller bir kez yapıldıktan sonra, onları sökmenin ve iklimin kontrolden çıkmasını önlemenin çok daha zor olacağını, bu yüzden de yeni bir uluslararası anlaşmaya varmanın “inanılmayacak kadar acil” olduğunu vurguluyor. Dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden biri, belki de birincisi olan ve NASA Goddard Enstitüsü Başkanlığı’nı yürüten Dr. James Hansen’in uyarısı da tamamen aynı yönde:

 

“ABD Enerji Bakanlığı, her yıl atmosfere gitgide daha fazla CO2 boca edeceğimizi belirtiyor: Burada sadece ilave CO2 değil, bir yıl önce atmosfere atılan CO2’den daha fazlası kastediliyor. Bu yolu izlemeye on yıl bile daha devam etmek, çok çarpıcı iklim değişiklikleri olacağını garanti eder. Bu da başka bir gezegen demektir: Kuzey Kutbu’ndaki buzsuz denizleri, tüm sahillerde fırtınalara ve yükselen deniz seviyelerine bağlı olarak durmadan tekrarlanan faciaları, tatlı su kıtlığı ve bölgesel iklim bozulmaları ile belirlenen bambaşka bir gezegen...”

 

Dr. Hansen’in bu sorunla baş etmek için yapılması gerekenler konusunda birinci önerisi şu: Kömür yakıtlı yeni enerji santrallerinin yapılmasına bir moratoryum getirilmesi şart. Yani, CO2 yakalama ve depolama teknolojisini geliştireceğimiz güne kadar, tüm santrallerin yapımının askıya alınması gerekiyor. Hansen’e göre, dünya bu teknolojiye muhtemelen beş - on yıl içinde sahip olacak. Ama, bunu başaramazsak, kömür yakıtlı santrallerin üstünden buldozer geçirilmesi gerekeceği de açık. Karbondioksitin iyice tehlikeli seviyeye çıkmasını engellemenin tek yolu bu; çünkü, yalnızca petrol ve doğalgaz tüketimimiz bile bizi tehlikeli seviyeye çok yaklaştırmaya yetiyor zaten. Dr. Hansen, ömürleri 50 - 75 yıl olan eski teknolojiye dayalı santralleri, ömürleri içinde bile kullanamayacaksak, kurmanın akla ve mantığa uygun olmadığını söylüyor. Üstelik, enerji verimliliği alanındaki büyük potansiyelimizden yararlanırsak, yeni enerji santrallerine zaten ihtiyacımız olmayacak.

 

Günümüz bilim dünyasının üzerinde tam bir ittifaka vardığı konu, dünyanın birleşip küresel ısınmaya karşı acil tedbirler almasının şart olduğu. Bu tedbirlerin zamanında alınmasının ekonomik büyümeyi olsa olsa yılda binde bir oranında yavaşlatacağı, hatta muhtemelen büyümeyi ve istihdamı artıracağı da  IPCC raporunda belirtiliyor. Acil tedbirler arasında belki de en önemlisi, alternatif enerji kaynaklarına bir an önce yönelmek. IPCC raporları, düşük karbon hedeflerine ulaşmak için dünya çapında nükleer santrallerde üretilen güç payının sadece yüzde 2 artmasının bile yeteceğini, yani yeni reaktör yapılmasına gerek olmadığını belirtirken, başka uzman raporları, bunun dahi gerekli olmadığını ortaya koyuyor. Yani nükleer güç santralleri, tanesi 3 milyar dolar gibi yüksek maliyet dezavantajının yanı sıra, temel ihtiyaca cevap vermekten de hayli uzak görünüyor .

 

Ama, Sayın Cumhurbaşkanı, nükleer güç olanağı, bizim çok önemli bir başka olguyu kavramamızı sağlıyor; o da kömür yakıtlı yeni elektrik santrallerinin getirdiği ölümcül tehlikedir. Dünyadaki pek çok uzmanın belirttiği gibi, bir nükleer santralin gayet önemli riskleri mevcut. Ama öte yandan, kömür yakıtlı yeni elektrik santrallerinin riski yoktur; onların dünyaya yıkım getireceğinin garantisi vardır. Dünyanın önde gelen uzmanları artık bu konuda hemfikir.

 

Eğer bizler, küresel ısınma tehlikesiyle mücadele etme konusunda gerçekten bir şansımız olmasını istiyorsak, enerji tasarrufu ve yenilenebilir enerji (rüzgâr, güneş, hidrolik, jeotermal vb.) dışında bir seçeneğimiz olmadığını kabul etmek zorundayız. Bu, aynı zamanda, gelecek nesillerin ve henüz doğmamış kuşakların haklarını korumak, onlara yaşanabilir bir gezegen devredebilmek bakımından da elzem görünüyor. Yani, insanlığın en temel değerlerinden biri, belki de birincisi olan adaletin sağlanabilmesi için elzem olan bir gerçeğin kabulü söz konusu. Bu, bence, insan varlığı olarak temel sorumluluğumuzdur.

 

Sayın Cumhurbaşkanı,

 

TBMM’de 9/11/2007 tarihinde kabul edilen, 5710 Sayılı “NÜKLEER GÜÇ SANTRALLARININ KURULMASI VE İŞLETİLMESİ İLE ENERJİ SATIŞINA İLİŞKİN KANUN”, genel olarak Türkiye’de nükleer güç santrallerinin kurulmasını teşvik etmekle, özellikle de ölümcül kömür yakıtlı santralleri teşvik eden, hatta bunlara 15 yıl alım garantisi veren “YERLİ KÖMÜR YAKITLI SANTRALLARIN TEŞVİKİ” başlıklı GEÇİCİ 2. MADDESİ ile yukarıda izah etmeye çalıştığım temel bilimsel verilere aykırıdır.

 

Bunun yanı sıra, söz konusu kanun ve onun geçici 2. maddesi, çocuklarımızın, torunlarımızın ve onlardan sonra gelecek kuşakların yaşama haklarını ihlal etmekte, bir anlamda ülkenin ve dünyanın geleceğini ipotek altına almaktadır. Dünya bilim topluluğunun bizlere sunduğu verilerin ve hepimizin içinde mevcut olan adalet duygusunun ışığında, temsil ettiğiniz makamın gereği olarak sahip olduğunuz anayasal yetki ve sorumluluklara dayanarak, söz konusu kanunu  bütünüyle yeniden görüşülmek üzere TBMM’ye iade edeceğinize güven duyduğumu belirtir, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı adına sunulmuş bir dilekçe niteliğindeki bu mektubumu dikkatlerinize saygılarımla arz ederim.

 

Dr. Ömer Madra

 

Açık Radyo Yayın Yönetmeni,

İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi

İklim ve Çevre Konusunda Önemli Raporlar

Ömer Madra:  IPCC’nin son yayımladığı rapor, AB İlerleme Raporu, Tarama Raporu ve Meclis gündemindeki sözleşmelerle ilgili oldukça önemli gündem konularımız var.

Semra Cerit Mazlum: AB İlerleme Raporu maalesef sadece çevre boyutuyla değil, genel olarak biraz arka sıralarda kaldı, gündemin öteki konuları dolayısıyla. O nedenle göz atmak yararlı olacak diye düşünüyorum.

Öncelikle IPCC’nin raporu kendi başına çok önemli, çünkü bu son rapor artık. Bu, IPPC’nin Dördüncü Değerlendirme Raporu’nun politikacılar için hazırlanan özeti, bütün bulgularının harmanlanıp sentezlenip politikacılar için rehber haline getirildiği bir bir rapor. Daha önceki 3 raporun bulgularını bir araya getiriyor bu dördüncü sentez raporu. 3 ayrı çalışma grubu var IPCC’nin içerisinde: bunlardan birincisi temel bilimler boyutuyla iklim değişikliğindeki gelişmeleri, değişmeleri ortaya koyuyor; İkinci çalışma grubu etkiler, uyum ve kırılganlık boyutunu belirliyor, çalışıyor; Üçüncü çalışma grubu da iklim değişikliğinin azaltılması durdurulması için alınması gereken önlemleri, izlenecek yolları ve bunun maliyeti ile ilgili çalışmalar ve durdurulması gereken düzeylerle ilgili saptamalar yapıyor. Bu sentez raporu da her üç çalışma grubunun raporlarında ortaya konulan bulguların kapsamlı bir şekilde ve birbirleriyle bağlantılı bir şekilde bir araya getirilmesi amacını taşıyor. Dolayısıyla pek çok okuyucu için, hem politikacılar hem akademisyenler hem de bu alanda çalışan kişiler için bu sentez raporu daha kapsamlı bir malzeme sunuyor.

Bu hafta yayınlanan bölüm, politikacılar için özet kısmıydı, bu hükümetler arası toplantı sonrasında öncelikle politikacılar için bir özet kısmı çıkıyor, o yayımlanmış oldu. Medyada da bu politikacılar için özet kısmından bilgiler yer alıyordu.

ÖM: Bu raporun ana hedefi, önümüzdeki ay, yanılmıyorsam 3 Aralık’ta, Endonezya’nın Bali kentinde başlayacak olan son toplantıda, 2012’de sona erecek olan Kyoto’nun yerine, 2012’den çok önce, hemen, radikal başka bir antlaşma yapılması için bir ön rapor niteliği de taşıyor aynı zamanda.

SCM: Evet zamanlaması öyle denk geliyor, hemen Bali’den önce bu raporun çıkmış olması o toplantılar için de mesaj anlamı taşıyor. Planlanan da zaten bu zamanda tamamlanması yolundaydı bu dördüncü değerlendirme raporunun. Böyle denk gelmesi özellikle önemli. Daha önceki aşamalardan da biliyoruz ki, Taraflar Konferansı öncesinde üçüncü rapor da bu şekilde tamamlanmıştı, ikinci rapor da, önemli bir rehber niteliği taşıyor Taraflar Konferansı’nda alınacak kararlar için. Pek çok boyutuyla bir kere daha önceki 3 çalışma grubunun raporlarının bulgularını çarpıcı bir şekilde ve politika yapmaya rehber olacak şekilde ortaya koyuyor bu rapor.

Önceki programlarda enerji yatırımlarıyla ilgili ihtiyaçtan şu andaki gibi trendlerin devam etmesi durumunda gerekli olan ya da yapılması planlanan enerji yatırımlarından bahsetmiştik, rapor da bunu bir kere daha dile getiriyor. Yine rapordaki bulgulara göre, şu andaki büyüme beklentileri, eğilimleri, nüfusla ilgili gelişmeler ve ilgili öteki alanlardaki değişkenler dikkate alındığında, hiçbir şeyin değişmediğini düşünecek olursak, 2005-2030 arasında çok büyük enerji yatırımları yapılacağı saptaması yapılıyor ve bunun yaklaşık tutarının 20 trilyon dolar ve hatta belki de bundan daha fazla olabileceği öngörülüyor. Bu şu açıdan önemli; raporun da belirttiği gibi, bugün yapılacak bu yatırımlar ya da 2005-2030 arasında yapılacak bu yatırımlar, uzun vadede emisyon trendleri üzerinde de belirleyici bir etkiye sahip olacak. Dolayısıyla yapılacak olan bu 20 trilyon dolar ya da daha fazla miktardaki yatırımın daha dikkatli şekilde yapılması gerektiği uyarısında bulunuyor rapor.

ÖM: Bir de bu yatırımlara erken girişilmesi halinde bunun çok da küçük miktarlarla halledilebileceğini, ekonomik büyüme hızını da yavaşlatmayacağını hatta belki arttırabileceğini söyleyen umutlu tarafları da var.

SCM: Bunu özellikle çeşitli yerlerde dile getiriyor rapor, erken önlem alınmasının hem riski azaltacağını hem de ekonomik büyüme üzerindeki maliyet etkilerini sınırlayacağını, küçülteceğini söylüyor, bunu tekrar tekrar  dile getiriyor. Bu enerji kaynaklı emisyonların, karbondioksit emisyonlarının da 2030’da 2005 düzeylerinde stabilize edilebilmesi için, bu sözü edilen miktar içerisinde yapılması gereken ek yatırımların, ihmal edilebilirle %5 arasında değişen bir miktar tutacağını söylüyor rapor. Öteki bölümlerinde de sizin söylediğiniz gibi, indirim önlemlerinin, sera gazı kısma önlemlerinin erken başlamasının, milli gelir üzerinde, küresel düzeyde artı yönde de etkisi olabileceğini söylüyor. Bu tabii ki indirim önlemlerinin ne zaman başladığına bağlı. Eğer daha erken başlarsa ve daha planlı bir şekilde başlarsa bu artı yönde de olabilir, yani korkulduğu ve söylendiği gibi, ülke ekonomilerini ve dünya ekonomisini olumsuz yönde etkileme olasılıklarının düşük olacağı kestiriminde de bulunuyor.

ÖM: Bu en çok üzerinde durulması gereken noktalardan biri belki de, çünkü bu küresel büyümenin %1’inin 1/10’u kadar maliyete belki mal olur, ama şimdi hareket edilir ve rasyonel yatırımlar yapılırsa. Bu hiçbir şey değil, hatta 30 yıl sonra da bir kaç ay önce dolmuş olacak kota, yani bir şey fark etmeyecek.

SCM: Evet, çok büyük farklar gerçekleşmiyor, bu konuda yapılan başka akademik çalışmaların bulguları da o yöndeydi. Yalnızca hiçbir şey yapılmadığı durumda gerçekleşecek ekonomik büyüme ile, emisyon önlemlerinin alınarak gerçekleşecek büyüme arasında bir kaç aylık fark olacağı,  bir kaç aylık gecikme ile aynı duruma gelinebileceği söyleniyor. Ekonomi üzerindeki yıllık yüklerin ise binde 1 düzeylerinde olabileceği kestirimi var. Bunlar tabii ki politikacılar için de dikkate alınması gereken ve bugüne kadarki söylemi de tersine çevirmeyi gerektiren bulgular. Özellikle önemli tabii ki. Ancak,  bu raporun Bali için kullanılması ve oradaki tartışmalara temel olması beklenirken, politikacıların bu raporu ceplerine atıp hiç gündeme getirmeyecekleri yönünde kaygılar da var. Fakat bunun çok gerçekleşmesi ihtimali yok, mutlaka Bali’de tartışmalar sırasında gündeme gelecek. Fakat başka kaygıların etken olması beklenebilir; tartışmaların ilerlememesi, 2012 sonrasına ilişkin sonuç doğurucu kararların çıkmaması açısından özellikle OPEC’in tutumu önemli. Geçen hafta OPEC’in de toplantısı vardı biliyorsunuz, orada da iklim değişikliği gündeme geldi, Yürütücü Sözleşme Sekreteri orada da konuştu. OPEC’in sorunun değil çözümün parçası olması gerektiğini bir kere daha hatırlattı. Fakat OPEC ülkelerinin de şöyle bir kaygısı var; başta Suudi Arabistan olmak üzere, dünya çapında alınacak bu iklim değişikliği önlemlerinin, kendi gelir kaynaklarına zarar vereceğinden endişe duyuyorlar; çünkü iklim değişikliğinin azaltılması demek, daha az fosil yakıt kullanılması demek, o da onların petrol ihracatını ve gelirlerini daraltacak bir etken olarak görülüyor.

ÖM: Özellikle en çok kirleten şirketlerden birinin, Southern adlı şirketin, Bush’un en büyük destekçisi olduğu ortaya çıkmış mesela,. IPCC’nin raporunda ilgi çekici noktalardan bir tanesi de, küresel iklim değişikliği ve küresel ısınmayla mücadele etmek için mutlaka bir karbon vergisi konması gerektiği, hem de her şeye, yani uçak biletlerinden, akkor ampullere kadar, hem teşvik hem de engelleyici etken olarak vergi konulması gerektiği. Bu çok önemli tabii, onu da yapmıyor hükümetler çünkü.

SCM: Böyle bir verginin küresel düzeyde uygulanabilir şekilde konması lazım, bunun için bir sistem kurulması gerekiyor; bütün ülkelerin, en azından protokole taraf olan ülkelerin bu vergi sisteminin içinde kalabilmesi lazım. Küresel vergilendirme sisteminin birbiriyle uyumlaştırmasını gerektiriyor bu. Aslında adaleti de sağlayacak olan, üstelik rekabeti de olumsuz etkilemeyecek, hem de ülkelerin karşılaşacakları ekonomik yükler açısından dengeyi de gözetecek bir sistem bu. Başka önerileri de var raporun. Fakat dediğiniz gibi, en önemlisi ve en etki doğuracak olan önlem bir karbon vergisi ya da emisyon vergisi konulması yönünde bir düzenleme yapılması. Teknolojik olanaklardan da söz ediyor rapor, ama bu galiba bu daha kapsayıcı olması açısından önem taşıyor ve üzerinde durulması gereken seçeneklerden bir tanesi. Raporun politikacılar için özet kısmının yalnızca şöyle bir eksikliği var, okuyabildiğim kadarıyla; üçüncü çalışma grubunun, yani iklim değişikliğinin azaltılması çalışma grubunun raporunda, emisyonların mutlaka durdurulması gereken düzeylerle ilgili daha kesin öneriler yer alıyordu. Bu sentez raporunun politikacılar için özet kısmına bunlar daha az belirgin bir şekilde taşınabilmiş.

ÖM: Galiba Amerikalılar arada çok müdahale etmişler rapora bu tedbirlerin konmaması için.

Avi Haligua: Diyorlar ki, “iklim değişikliği varsa var, tamam” -orayı geçmişler artık- “ancak ne kadar etkili olacağı belli değil, bu konuda bilim insanlarının çok çeşitli görüşleri var, bunu bilemedikçe de ne kadar karbon kısmamız gerektiğini bilemeyeceğimizden...” diye devam eden bir karşı çıkış.

SCM: Tabii Amerika açısından şaşırtıcı, çünkü öteki üç raporun politikacılar için özet kısmında, hükümetler arası müzakerelerde daha geri planda kalmayı tercih etmişlerdi. Çin filan daha ön plana çıkmıştı, onların eleştirileri ve raporda yer almasını isteyip istemedikleri konuları tartışma yaratmıştı. Amerika bu son sentez raporunda daha ön plana geçmeyi tercih etti ve sizin özetlediğiniz gibi olumsuz yönde oldu bu. Bu dördüncü raporun iklim değişikliği ile ilgili bilimsel çalışmalara her şeyden daha önemli katkısı, belirsizliklerin azaltılmış olması. Bence rapor da bunu ortaya koyuyor ve defalarca söylüyor.

ÖM: Tayin edici önemde, bana göre de tam da sizin söylediğiniz gibi ortada artık, tartışacak hiçbir şey yok; “küresel iklim değişikliği şimdi ve burada” diyorlar. Üstelik 8 yıldan bahseden çok önemli saygın bilim insanları ve yöneticiler var; yani, 8 yıl içinde önlem aldık aldık, yoksa çok geç olacak. Hatta bu yıl ve önümüzdeki 2 yıl, Kyoto’nun yerine konacak antlaşma açısından tayin edici ve kritik  önem taşıyor. Raporda bu konuda çok büyük bir netlik var.

SCM: Önlem almamanın yaratacağı belirsizliklerin, hem doğa üzerindeki etkileri açısından hem de maliyetler açısından daha yüksek zararları olacak. Gereken yatırımlar, gereken değişiklikler, ekonomik açıdan daha yüksek miktarlara çıkabilecek. Bu rapor, bunu hem uydulardan elde edilen verilerle, hem de gözlemler yoluyla saptamışken, belirsizliklerin azaldığını, bu alanın daha bilinir olduğunu söylemişken, bu son aşamada belirsizlikleri bahane etmek, tabii yine Bali’ye yönelik bir adım olarak değerlendirilebilir. Üçüncü çalışma grubunun raporunda, emisyon yoğunluklarının stabilize edilmesi gereken düzeylerle ilgili olarak 450-550 ppm arasındaki düzey, uyumun ve azaltmanın daha mümkün olduğu bir aşama olarak belirlenmişti. Ağustos’ta da, Kyoto’nun 3.9 maddesi çerçevesinde yürütülen geçici çalışma grubunun toplantısında, bu seçenek daha çok ön plana çıkmıştı. Yani uluslararası önlemlerin, konsantrasyonların 450-550 ppm arasında k kalmasını sağlayacak şekilde tasarlanması gerektiği sonuç kararlarına yansıtılmıştı. Sentez raporunun bu bölümü bu sefer oraya hiç referansta bulunmuyor, yalnızca genel yapılan sınıflandırmalar arasında kalmasına işaret ediyor.

ÖM: Esas itibariyle, önümüzdeki  Bali ve ondan sonraki görüşmelerin çok büyük önemi olduğunu da belirtiyor.

IPCC raporunun ardından, biraz da AB İlerleme Raporu’ndan ve Tarama Raporu’ndan bahsedebilir miyiz?

SCM: Tabii. İki ayrı belge var elimizde, bunlardan bir tanesi AB İlerleme Raporu, öteki de Tarama Raporu. AB’nin bu raporlarını Türkiye’nin politikası açısından izlemek önemli, Türkiye politika yapıcılarının da izlemesi özellikle önemli. Arka planlarda kalmış olmakla birlikte, Çevre Bakanlığı düzeyinde olumlu yönde bazı çalışmalar yapılıyor. Türkiye’nin AB ile ilişkisi açısından 9. plan Çevre Özel İhtisas Komisyonu şunu söylüyor; “Türkiye’deki çevre politikasının ve çevreyle ilgili reformların başlıca itici gücü haline geldi AB” diyor. Yani öteki uluslararası gelişmelerden bağımsız bir şekilde, onlarla etkileşim içinde olmakla birlikte, AB başlıca sürükleyici güç durumunda şu anda çevresel reform konusunda, çevre yönetiminin iyileştirilmesi konusunda. Dolayısıyla, karşılaştırılma yapılan bir sistem haline gelmiş durumda. Türkiye için de, yörüngeyi belirleyen, çevre konusunda nereye gideceğini belirleyen önemli bir destek durumunda. Bu nedenle İlerleme Raporu’nun ve Tarama Raporu’nun önemli olduğunu düşünüyorum. Uluslararası anlaşmalar, küreselleşme, dünya piyasasına uyum sağlamak gibi amaçlarla bir takım düzenlemeler yapılıyor Türkiye’de, ama onların hiçbiri AB ile yarışamıyor, bunu Meclis’ten geçen düzenlemelerden de anlayabiliyoruz. Gerek yasalar, gerek yönetmelikler ve Meclis tarafından kabul edilen uluslararası anlaşmalar, hepsinin gerekçelerine baktığımızda, AB’ye uyum sürecinin başlıca etken olduğunu, uyum sürecini sağlayabilmek için anlaşmaların kabul edildiğini görüyoruz. Bu belki bir ölçüde sevindirici, reform sürecine ivme kazandırıyor AB, fakat bunun asıl olarak içsel dinamiklerden kaynaklanmıyor olması açısından da endişe verici. AB’nin motor etkisi kaybolduğunda, Türkiye’de çevresel reform açısından da bir duraklama yaşanacağı yönünde endişe de yaratabilecek olan bir durum bu. İlerleme Raporu’na bakarsak, önceki yıllara göre biraz daha iyimser, olumlu bir tablonun olduğu söylenebilir, en azından kullanılan dilde. Bu genel olarak raporun bütünüyle de ilişkili olarak böyle, daha olumlu bir tutum sergilenmiş Türkiye’nin gösterdiği bir senelik gelişme karşısında. Çevre bölümü de aynı şekilde benzer bir dil kullanılıyor. Genel olarak şunu söylüyor rapor; “bazı konularda, özellikle yönetim kapasitesi konusunda bazı ilerlemeler kaydedildi, ama çevrenin öteki alt sektörlerinde benzer şeyler söylemek mümkün değil. Örneğin mevzuatta, hava kalitesinde, kimyasallarla ilgili olarak, gürültü ve atıklarla ilgili olarak sınırlı da olsa bir ilerleme söz konusu. Fakat endüstriyel kirlilik ve risk yönetimi alanlarında hiçbir ilerleme söz konusu değil” diyor.

ÖM: Öyle mi? Bu önemli.

SCM: Evet, Türkiye’nin kirleterek büyüme eğiliminden, bu yapısal döngünün içerisinden çıkmakta zorlandığını gösteriyor bize. Mevzuatın aktarılması konusunda da genel olarak pek bir temel iyileşmenin söz konusu olmadığını söylüyor rapor. Bunun yanında bazı olumlu gelişmelere de işaret ediyor, örneğin UÇES’in kabul edilmiş olmasından söz ediyor.

ÖM: Nedir o?

SCM: UÇES, AB Entegre Çevre Uyum Stratejisi. Türkiye’nin 2006 yılında hazırlamış olduğu bir rapor bu. Bu kendi başına önemli bir rapordu, ara ara söz ettik aslında bu raporun söylediklerinden, bu stratejinin ortaya koyduğu hedeflerden. Yüksek Planlama Kurulu’nda kabul edilmiş olmasına vurgu yapıyor UÇES’in. AB’nin bu tarama sürecinde Türkiye’den istediği önemli bir gereği yerine getirmek için hazırlanmış bir stratejiydi. Çevre yönetimi, mevzuatın aktarılması, bunun kaynakları ve takvimi konusunda genel bir çerçeve ortaya koyuyor bu ulusal uyum stratejisi. Bu açıdan müzakere sürecinde belirleyici, etkileyici olacak olan bir strateji bu. İlerleme Raporu da buna değiniyor. Fakat UÇES’in de kendi içinde bazı eksiklikleri var, örneğin müktesebatın içinde yer alan bazı konularda takvim koymuyor, onlardan hiç söz etmiyor ki iklim değişikliği bunların başında geliyor. UÇES, pek çok öteki alt sektörle ilgili olarak takvim koyarken, hedef belirlerken iklim değişikliği ve Kyoto Protokolü konusunda sessiz kalmayı tercih etmiş durumda. Böyle bir eksiklik söz konusu.

Tarama Raporu’na baktığımızda ise, Türkiye’nin kendisini nerede konumlandırdığıyla ilgili bir saptamayla başlıyor bu rapor. Çevre konusundaki müktesebatın kabul edilmesinde bir sorunla karşılaşmayacağını söylemiş Türkiye. Yani katılım aşamasına gelindiğinde, Türkiye sorunsuz bir şekilde çevre müktesebatını üstlenebilecek AB’nin. Bu şekilde bir beklenti var. Fakat böyle olmakla birlikte, bazı konularla ilgili olarak hiçbir bilgi verilmemiş tarama sürecinde Komisyon’a. Yani hangi konularda neler yapılacağı söylenirken, bunlardan bazıları hakkında bilgi verilmemiş. Örneğin uluslararası anlaşmalar bunların başında geliyor. Özellikle endüstriyel kirlilik ve çevreyle ilgili bilgi, çevre yönetimine katılımla ilgili konular bunların başında yer alıyor.

ÖM: Türkiye AB’ye yeterince bilgi vermiyor sonucu çıkıyor öyle mi?

SCM: Evet, hangi tarihte hangi anlaşmaya katılacağı soruluyor Türkiye’ye. Bazı anlaşmalarla ilgili olarak böyle bir tarih verilmiyor. Bunu zaten UÇES’ten de görebiliyoruz. Yaz aylarında çıkan, Türkiye’nin kendisinin ortaya koyduğu bir AB uyum programı vardı hatırlarsanız, Dışişleri Bakanlığı’nın duyurmuş olduğu, 2013’e kadar hangi reformların yapılacağı konusunda; orada ‘Çevre’ bölümüne bakıldığında da bir suskunluk söz konusu bazı uluslararası anlaşmalarla ilgili olarak. Özellikle Türkiye’nin uluslararası ilişkilerini etkileyecek olan bazı uluslararası anlaşmalar konusunda hiçbir tarih verilmediğini görüyoruz. UÇES’in kapsamının 2023’e kadar uzandığını düşündüğümüzde, böyle çok uzun vadeli bir süreç öngörülüyor demek ki. Hatta Türkiye’nin geçiş süreci isteyebileceği konular arasında yer alıyor diyebiliriz bunlara.

Şunları da söylemek mümkün ayrıca bu Tarama Raporu’yla ilgili olarak: Öncelikle Kyoto Protokolü’nden söz edelim; Türkiye’nin Kyoto Protokolü’ne taraf olmadığını hatırlattıktan sonra  şunu söylüyor İlerleme Raporu, birinci yükümlülük döneminde, yani 2008-2012 arasında Türkiye’nin bir hedef alması gerektiğini söylüyor. Aynı zamanda 2012 sonrası müzakerelere hazırlanması, 2012 sonrası anlaşmanın içinde yer almak üzere müzakerelere katılması gerektiğini söylüyor. Bunun yanında Bali’de yapılacak toplantının da konusunu oluşturan Kyoto’nun 3.9 maddesindeki müzakereler, yani 2012 sonrasına ilişkin müzakerelere öncelikle gözlemci olarak ve taraf olarak da katılması gerektiğini söylüyor bundan sonraki aşamalarda. Belki şunu da belirtmek lazım; Kyoto’ya taraf olup olmamanın, çevre sektöründeki müzakerelerin açılıp açılmamasına bir koşul olması konusu da söz konusu, böyle bir tartışma yapıldığı anlaşılıyor. Fakat şimdilik böyle bir ön koşul konmamış durumda Türkiye’ye. Genel olarak Tarama Raporu’nun diline baktığımızda, bu eksikliğe işaret edip Türkiye’nin katılması gerektiğine geçiyor, örneğin Ceza Kanunu’nun değiştirilmesi gibi bir önkoşul haline getirilmemiş durumda Kyoto Protokolü. Fakat AB’nin taraf olduğu bütün uluslararası anlaşmalara, -bunlar müktesebatın parçası olduğu için- Türkiye’nin de mutlaka taraf olması, uyum sağlaması yönünde bir uyarı söz konusu. Kyoto Protokolü dışında, Sınır Ötesi Çevresel Etki Değerlendirmesi, Rotterdam Sözleşmesi, Stockholm Sözleşmesi ve BM Avrupa Ekonomik Komisyonu çerçevesinde kabul edilen öteki uluslararası anlaşmalar, örneğin Uzun Erimli Hava Kirliliği Sözleşmesi’nden kaynaklanan protokoller var; bütün bunların da dahil edildiği bir beklenti bu. Uluslararası anlaşmaların öncelikle kabul edilmesi gereken yükümlülükler olduğunu söylüyor hem Tarama Raporu hem İlerleme Raporu.

ÖM: Türkiye’nin uluslararası antlaşmalardan doğan yükümlülüklerini yerine getirmekte bir hayli direndiği gibi bir sonuç çıkıyor diyebiliriz herhalde.

SCM: Evet böyle bir özet yapabiliriz. Uyum sürecinde çevre konusunda başlıca iki konuda sorun ortaya çıkacağı anlaşılıyor; bir tanesi sizin biraz önce dikkat çektiğiniz endüstri sektörünün uyumu, ikincisi de uluslararası anlaşmalar. Bunların ikisi birbirine bağlı zaten, endüstrinin uyum sağlamakta zorlandığı konulardan bir tanesi de müktesebatın parçası olan uluslararası anlaşmalar.

ÖM: Kömür santralleri ile ilgili kanun, yani nükleer kanunu da uygulanırsa...

SCM: İlerleme Raporu’nda onlarla ilgili de bölümler var; AB’nin geçen baharda yaptığı gibi, enerji verimliliği ve yenilenebilir enerjiyle ilgili olarak hedef koyması gerektiğini söylüyor Türkiye’ye.

ÖM: En önemli eksiklik de hedef konmaması olarak gözüküyor.

SCM: Çevre Kanunu’ndaki değişiklikleri olumlu görüyor, fakat denetimin yetersizliğinden bahsediyor bu raporlar. Ben sanayi sektöründen bazı kişilerle yaptığım görüşmelerde şöyle bir şikâyetle karşılaşıyorum; Türkiye bu uyumu sağlıyor, ama denetim yapılamadığı için kendi içinde bir dengesizlik oluşuyor Türkiye’de. Bazı sektörler, özellikle ihracat yapan sektörler, AB ile bağlantılı olarak, daha fazla çevreyi koruma önlemleri alırlarken, çevre yönetim standartlarını uygulamaya çalışırlarken, öteki sektörlerde böyle bir uyum sağlanmıyor. Dolayısıyla hem iç pazarında hem de ihracatta bu şirketler arasında dengesizliğe yol açıyor. Bu reform yapmaya, kendi çevre standartlarını iyileştirmeye çalışan sanayi kuruluşlarında caydırıcı oluyor, yani onlar piyasada rekabet edemeyecekleri kaygısıyla, bu çevre önlemlerini yeterince hızlı üstlenemiyorlar. Bu nedenle Türkiye’nin çevre yönetim yapısını güçlendirerek, özellikle denetim alanında güçlendirerek rekabet boyutunda da dengeyi sağlayabilmesi lazım. Reformların hızını da etkileyecek olan bir süreç bu. Bu, dikkate alınması gereken uyarılardan bir tanesi gibi geliyor bana.



(19 Kasım 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

11月17日

Mahfi Eğilmez: Varoluşçuluk

Varoluşçuluk

Mahfi Eğilmez

26/06/2005

20'inci yüzyılın en önemli filozoflarından olan Jean Paul Sartre'ın (Nobel Edebiyat Ödülü, 1964) doğumunun 100. yılı dolayısıyla eserleri yeniden basılmaya ve felsefi düşünceye katkıları yeniden yorumlanmaya başladı. Sartre denilince akla varoluşçuluk geldiği için de bugünlerde bu felsefe akımı Sartre'la birlikte yeniden gündeme oturdu.
Varoluşçuluk akımının babası Danimarkalı filozof Sören Kierkegaard'dır (1813-1895.) Kierkegaard, tanrıya inanan ve inanmayan olarak ikiye ayrılan varoluşçuluğun tanrıya inanan grubunun temsilcilerindendir. Tanrıya inananlar kadar inanmayan varoluşçuları da derinden etkilemiş bir yazardır. Örneğin Carl Jaspers, Kierkegaard'ı aslından okuyabilmek için Danimarkaca öğrenmiştir.
Sanayi devriminden itibaren gelen ve 20'inci yüzyılda doruk noktasına çıkan insanın, önce çevreye, sonra topluma ve en sonunda da kendisine yabancılaşması olgusunun yarattığı bunalımlar için çıkış noktaları aramak, varoluşçuluğun temel taşını oluşturuyor. Varoluşçuların tanrı tanımaz kesiminden gelen Sartre'ın 1938 yılında yazdığı ilk roman olan 'Bulantı' 'Özgürlüğün Yolları' adlı dörtlemenin ilk kitabı) bu felsefenin önemli kilometre taşlarından birisidir. Sartre'ın varoluşçuluğu tanımlayışı da tanrı tanımazlığına dayanır: 'Varoluş, özden önce gelir.' Yani insan önce varolur, sonra özünü kendisi oluşturur. Bunu yaparken de karşılaşacağı şeyleri kader gibi bahanelerle tanrıya ya da başkalarına yükleyemez. İnsan, bir şekilde varolur, bundan sorumlu değildir, çünkü o, elinde olan bir şey değildir, tümüyle bir rastlantıdır. Ama ondan sonrası artık onun sorumluluğu altındadır. Özünü doğru oluşturamazsa sorumluluğu kendisine aittir. İnsan, hiçbir bahaneyle bu sorumluluktan kaçamaz. Bulantı'nın baş kahramanı Roquentin'e göre varolmanın hiçbir zorunlu nedeni yoktur, tamamen bir tesadüfe dayalıdır, o yüzden herşey nedensizdir.
İş bu noktaya kadar gelince karşımıza inanılmaz bir bunalım felsefesi çıkar. Çünkü başarısızlıkta ya da herhangi bir olumsuzlukta sorumluluğu başkasına atıp faturayı kadere kesmek bir anlamda kurtuluştur. Bu imkânı elinden alınmış olan birey karşılaştığı her sıkıntıda bunu kendi sorumluluğuna dahil edince bu kurtuluş imkânından uzaklaşmış olur. Bu, öylesine ağır bir sorumluluktur ki insan üzerinde müthiş bir bunalım yaratır. Buralara gelince insan bu kez elinde olmayan varoluşuna karşılık elinde olan varoluşa son verme eylemini aklına getirir. Varoluşçuların bir bölümünün intihar felsefesine kafa yormaları bundandır. İntihar acaba bu kadar ağır bir sorumluluğun yarattığı bu kadar ağır bir bunalımdan kurtuluşun reçetesi midir? Bu sorunla belki de en fazla uğraşmış olan varoluşçu, bir başka Fransız filozof olan Albert Camus'dür (Nobel Edebiyat Ödülü, 1957.) Camus, başyapıtı olan 'Yabancı'da uzun uzadıya bu bunalımı ele alır. Bir hiç uğruna idama mahkûm olam Mersault, hiçbir şeye hatta idama mahkûm olmasına bile aldırmamaktadır. Annesinin o gün mü yoksa bir önceki gün mü öldüğünü bile hatırlamaz. Öylesine bunalımlar içinde ve öylesine her şeye boşvermiştir ki idama mahkûmiyeti bir çeşit intihar gibidir.
Tanrı tanımaz varoluşçuluk akımı, bu dünyadaki sorumluluğunu kadere yıkmaya alışmış olan insanları birden kendi sorumluluklarıyla karşı karşıya getiriverir ve bundan kaçamayacaklarını gösterir. Yine benzer biçimde düşünce zincirine öbür dünya olmadığına ilişkin halkayı da ekleyince bu dünyadaki sıkıntılarını kadere yükleyip bunların öbür dünyada giderileceğine inanan insanın elinde üç seçenek kalır: İntihar veya bütün bu sorumluluğu üstlenip yaşadığı sürece savaşmak ya da her şeye boşverip günü yaşamak.
1968'de başlayıp dünyayı baştanbaşa saran yaklaşımın altında yatan felsefe varoluşçuluktur. Felsefe ortak olmakla birlikte kimileri bunu her şeye boşvermek biçiminde, kimileri de her şeyi ciddiye alıp kendi kaderini oluşturmak biçiminde anlamışlardır.

Psikanaliz ve Sonrası

Psikanaliz ve Sonrası
Engin Gençtan
Metis Yayınları

İkinci Dünya Savaşı’nın bitimini izleyen yıllarda Avrupa’da başlayan ve varoluşçuluk adını alan bir düşünce akımı hızla gelişti ve sonra dan Amerika’ya yayıldı. Alman işgaline karşı Fransız direnişinden kaynaklanan bu akımın en ünlü sözcüleri Jean-Paul Sartre ve Albert Camus idi. Her öncü akımda olduğu gibi varoluşçuluk da önceleri farklı gruplardan gelen kişiler tarafından benimsenmişti. Sanatçılar, yazarlar, din adamları, aydınlar ve üniversite öğrencilerinin yanı sıra yeni modaları ve akımları izleme ve benimseme alışkanlığında olan kişiler ya da toplum düzeninden hoşnut olmayan tepkici gruplar için bu yeni akım çeşitli ve farklı anlamlar taşıyordu. Kısa bir sürede yayılması sonucu varoluşçuluğun kendi içinde bölünmesi, yanlış yorumlandığı ve klişeleştirildiği için giderek yozlaşması beklenebilecekken, tam karşıtı bir gelişmeyle, başta psikiyatri olmak üzere çağdaş düşünceyi önemli ölçüde etkileyen canlı bir güç olarak günümüze kadar varlığını sürdürebildi.

Gerçekte bu akımın belirli bir isim ve tanımla ortaya çıkışından çok önce yaşamış ve yapıt vermiş birçok yazar varoluşçuluğun öncüleri olarak kabul edilirler. 1855 yılında 42 yaşında ölen ve yapıtları ancak yirminci yüzyılın başlarında ilgi görmeye başlayan Danimarkalı yazar Soren Kierkegaard bu öncülerin ilki sayılır ve günümüzde yapıtlarına varoluşçu akımın kutsal amtları gözüyle bakılır. Geçmişten Nietzsche
ve Dostoyevski , daha çağdaş olanlardan ise Buber, Jaspers, Kafka ve Tillich bu akımın birer parçası sayılırlar.

Martin Heidegger (1899-1977), Edmund Husserl’in öğrencisiydi. Yüzyılımızda varoluşçu felsefenin kurucusu olarak kabul edilir. 1927 yılında yayımlanan Sein und Zeit (Olmak ve Zaman) adlı kitabında, varoluş felsefesiyle fenomenolojiyi birleştirme girişiminde bulunmuştur. Ontoloji adı verilen Heidegger felsefesi, insanı “dünya için de varoluş” olarak ele alır. Bu yaklaşıma göre insanın varlığı, dış dünyayı oluşturan diğer varlıklarla karşılıklı ilişki durumunda olan bir özne olarak açıklanamaz. Insanın varoluşu ve dünyası tek ve aynı şeydir. Insanlar düşünmeye başladıkları günden itibaren sürekli birtakım “durumlar” içine “düşerler”.

Heidegger’e göre bu durumlar varoluşun mekan boyutunu oluşturur.Varoluşun zaman boyutu ise geçmiş kuşaklardan aktarılan kültürel olgularla ilintilidir. Bu nedenle insanın yaşantısı ile neler yapabileceğinin bazı sınırları da vardır. Ancak bu, yolların kapalı olduğu anlamına gelmez. Bir insanın o andaki durumu da onun geleceğe yönelik yaşamını ve düşüncelerini sınırlamaz. Insanın içinde bulunduğu durum çevresindeki diğer varlıkları da içerir. Ancak insanın yaşamakta olduğu durumlar cansız ve fiziksel gerçekler değildir. O anda yaşadıklarını ve geleceğe yönelik isteklerini de içerir. Bir duvar, duvarın ötesinde olmak isteyen insan için bir engel, kendisini savunmak isteyen bir diğeri için koruyucudur. Durumlar, belirli bir oranda, o andaki gerçeği yansıtırlar. Ama aynı gerçek, insanın karşılaşmak ya da kaçınmak istediği ancak henüz var olmayan olayları, yani gelece ği de içerir. Bir başka deyişle, içinde yaşanan zaman boyutu, gerçekte geçmiş ve geleceği de kapsayacak bir biçimde yayılır ve yaşanır. Bir insan kendisi için sayısız soyut imkanlar düşünebilirse de “otan tik” imkanlarının neler olduğunu, dikkatini duygularına yoğunlaştı rarak belirleyebilir. Yaşanan duyguların algılanmasından kaynaklanan eylemler, insanın o anda bulunduğu yerden öteye hareket edebilmesini sağlar.

Jean-Paul Sartre (1905-1980), 1956 yılında, yaşam sürecine “varoluş” (existence) adını vermiş ve varoluşun mantıksal tanımlamalara indirgenemeyeceği görüşünü savunmuştur. Sartre varoluşu, klasik felsefede tanım anlamına gelen ‘öz’ (essence) sözcüğünün karşıtı olarak kullanmıştır. Tanımlar insanlar tarafından yapıldığından, insanlar birtakım tanımlamalara indirgenemez. Hiç kimse yalnızca bir yazar ya da bir işçi olarak tanımlanamaz. İnsanı tanımlamak, onu statik bir durumda tutmak ve bir nesneye indirgemektir.

Bununla anlatılmak istenen, insanın sürekli bir değişim içinde olduğu değil, statik bir durumda olduğunda bile bu durumu yine kendisinin gerçekleştirebileceğini vurgulamaktır. Dolayısıyla, değişmek gibi değişmemek de bir yaşam sürecidir ve böyle bir süreç, tanımlamalardan öte boyutları içerir.

Merleau-Ponty (1908-1961), bedenin, varoluşun ve yaşantının bir boyutu olduğunu vurgulamıştır. Ancak bedeni, fizyologların tanımladığı anlamda değil, “dış olaylarla birlikte var olan” ve bazı kav ramlarla tanımlanması imkansız bir olgu olarak ele almıştır. Kendi sinden önceki varoluşçu filozoflar, fizyolojinin bedeni bazı kesin tanım ve kurallara indirgemesine karşı çıkmanın dışında, insan bedeninden pek söz etmemişler ve bedeni fizyolojinin çalışma alanına terk ederek bu konuya değinmekten kaçınmışlardı. Merleau-Ponty’ nin bir diğer önemli katkısı da yaşantının “belirsizliğini” ve “birden fazla anlam taşımasını” vurgulamış olmasıdır. Yaşantı, bilimsel kavramların çizdiği kesin çizgilerle açıklanması olanaksız bir olgudur. Yaşam ve beden, bilimin kesin kavramları ve kuralları çerçevesinde tanımlanmaz. Tam karşıtı, bilimsel tanımlar bedensel yaşamdan kaynaklanır.

Yukarıda sözü edilenlerin dışında pek çok düşünür, varoluşçu felsefeye katkıda bulunmuşlarsa da konuyu, varoluşçu psikiyatrinin gelişimine ışık tutan başlıca görüşlerle smırlamak zorundayız. Varoluşçu filozofların yapıtları güç okunur ve kolayca yanlış anlaşılabilir.

“Varoluş” sözcüğü de paradoksal soyutlamalara kolayca yol açabilir. Çünkü bu deyim, sözlerle anlatılabilecek olandan öte bir anlam taşır. Bir insanın ne düşündüğünün değil, ne olduğu ve ne yaşadığının vurgulanması gereği unutulduğunda varoluş sözcüğü de anlamını yitirir.

VAROLUŞÇULUK VE ÖLÜM 3

Nobel ödül komitesince Camus 'ün politikasının daha fazla kabul görmüşlüğüne ve Sartre'ınkinden daha çekici olarak yo­rumlanmasına, ve muhtemelen onun kadar nezaket ve namuslu­luğu ve duru kararlılığı cezbeden başka hiçbir yazar olmamasına rağmen, Henri Peyre, Camus'ün kitapları ve onun hakkında yazı­lanlar üzerinde yaptığı incelemede Sisifos Mitini ve Başkaldıran İnsanı "için sadece çelişik değil, aynı zamanda zihin karıştırıcı ve kanımca sığ ve ham" derken çok haklıdır. ( H.Peyre,. 'Comment on Camus" WginiaQuart.Rev..34(4)623629, automn 1958.)

 

Camus iki felsefik eserinden birincisine, Sisifos Mitine fevka­lade kahince bir ifadeyle başlar [3,sayfa 21]:"Gerçekten ciddiye alınabilecek tek felsefik sorun vardır, ve o da intihardır". Ardın­dan dünyanın saçma olduğunu söyler. Biraz sonra da " dünya­nın saçma olduğunu söyledim ama fazla acele ettim.Dünya hiç mantıklı değil.tüm söylenebilecek budur.Fakat saçma bu akıldışılıkla insan yüreğinde yankılar yapan açıklığa karşı duyulan özle­min çarpışması değil midir? Saçma, dünyaya olduğu kadar insa­na da bağlıdır". Bu nokta daha deyimsel ve sağlıklı bir hale bü­tün şeyleri anlaşılır kılmak için duyulan açlık gerçekten saçmadır veya daha hassasça kiçotçadır, diyerek getirilebilir. Fakat Camus "bildiklerimle  ve  sadece   onlarla  yaşayıp   yaşayamayacağımı merak ediyorum" [3,sayfa 40] demesine rağmen saçmayı rapsodik bir coşkuyla ele alır. Bu "saçma mantık'tan [sayfa 31] tabii ki bu saçma üzerine sözeden özel mantıktan, eğer böyle bir söyle­min özel mantığı olabilirse sözaçar. Ardından dünyanın saçmalı­ğına inanmış veya daha doğrusu insan eylemlerinin saçmalığına veya kişotçalığına inanmış anlamına gelen saçma akıldan ;özellikle " Chestov için mantık yararsızdır, fakat mantığın ötesinde baş­ka birşey vardır. Saçma bir akıl [yani Camus] için mantık yarar­sızdır ve mantığın ötesinde hiçbir şey yoktur."[3, sayfa 35] diye­rek sözeder. 'Yararsız" sözcüğü de "sınırlı" veya "mutlak olma­yan" anlamına kesinlikten yoksun olarak kullanılmıştır. Biraz öte­de [3,s.35]: "Saçma Tanrıya götürmez. Belki bu kavram şu şaşır­tıcı ifadeyi kullanma tehlikesini göze alırsam daha açık hale gele­bilir: Saçma Tanrısız bir günahtır." Stilindeki ve düşünüş şeklin­deki gevşeklik şaşkınlık vericidir. "Günahın ne anlama geldiği hakkında hiçbir açıklama yapmamıştır, ve Camus, her ne kadar bizi şaşırtamadıysa da içboşaltıcı olan bu müphem cümlesinden açıkça çok hoşnuttur. Bu kitabında -ve Başkaldıran İnsan'da- Nietzsche'den bu kadar sık alıntı yapan bir yazar olarak, Camus'den en azından Tanrıyı dünyamızın resmine dahil etmemekle, Nietzsche'nin iddia ettiği gibi insanın "saflığını"geri verip vermediği­miz, günahı ardımızda bırakıp bırakmadığımız sorusunu ortaya getirmesi beklenirdi.

 

Kierkegaard, Jaspers, ve Chestov sözkonusu olduğunda, Ca­mus mantıkdışının teması varlıklar [sic (sic aykırılığa dikkat çekmek için kullanılan bir deyim.)] tarafından kavrandığı şekliyle, kendini yadsırken bulunan ve kaçıran akıldır derken çok haklıdır. Fakat,"saçma limitlerini kateden berrak bilinçtir" diye ek­lerken saçma üzerine tüm bu kahince tartışmaların vazgeçilebilir olduğu açık hale gelir ve Camus, dinin özünün mutlak bir bağım­lılıktan oluştuğu düşüncesine karşı Freud tarafından yapıları iki tümcelik eleştiriye açıklık yerine karışıklık getirir: "Dinin özünü oluşturan bu duygu değil, ona tepki olan, bu duyguya bir çare arayan bir sonraki adımdır. Kim daha ileri gitmez, kim daha alçak ­gönüllüce insanoğlunun evrende oynadığı rolün anlamsız bölümüne çekilirse, tam zıttına sözcüğün en gerçek anlamında din­siz olan odur. "(The Future of İllusion [5], 6. bölüm, 1927 de ya­zılmıştır. Sisifos Mitinden onbeş yıl önce) Aynı zamanda Nietzsche'nin kitaplarına da nüfuz etmiştir.

 

Ancak Nietzsche özellikle Zarahusra'nm [14] birinci bölümü­nün sondan bir önceki kısmında ve "İdollerin Alacakaranlığı" nda [14,183.sayfadan 186.sayfaya kadar] "Özgür ölümü" kutlamaya kadar gitmiştir:

 

"...genellikle özgür olmayan bir ölüm, uygun ol­mayan zamanda bir ölüm, korkağın ölümü genellikle en rezil ko­şullardaki ölümlerdir. Yaşam sevgisinden dolayı değişik bir ölüm arzulanmalıdır: Özgür, bilinçli vetuzaksız." Nietzsche'nin düşün­celeri açıktır. Fakat akrabaları onu bir yıl taşıdıklarında ayakta ölmediyse bile çökmüştür.

 

Camus'ün intihara karşı olan delilleriyse sık ve bulanıktır. [3,sayfa 53 ve devamı]:"İntihar zıplayış gibi uç noktanın benim­senmesidir. Herşey biter ve insan kendi esas tarihine döner. İnti­har bir anlamda saçmayı sona erdirir. O saçmayı aynı ölüme gömer...Esas olan uzlaşmadan kişinin arzusu dışında ölmesidir. İn­tihar bir yadsımadır. Camus "meydan okuma" istemektedir.Ca­mus daha sonraki çalışması "Başkaldırı" dakinden [4]ki oradaki başkaldırı yazınsal anlamda biz yerine geçmektedir daha az olma­mak üzere tam anlamıyla vazetmekte ve öğütlerini edebi açıdan hatalı genellemeler şeklinde sunmaktadır. "Başkaldırı x'i yapar" demek, "ben x'i yaparım, senin de yapmanı isterim." demektir. Si­sifos Mitinde de Camus aynı şekilde" saçma akıl" ve "saçma man­tıken arkasına sığınmaktadır.

 

İntihar kah "boyuneğme", kah yadsıma"dır.Gerçekte bazen boyuneğme, bazen yadsımadır.arasıra da ikisi birden meydan okumaya oyuneğme,umutların yadsınmasıdır. Nietzsche'nin "özgür ölüm"ü; yolların olumlanması, herhangi bir insanın kendi yaşamını ve onunla birlikte bütün dünyayı kabullenmesi, kendini

 

oluşturmanın şenlikli gerçekleşmesiyle birlikte bu güne kadar sürdürdüğümüz fakat bugün tüketmiş olduğumuz yaşamın da­ha fazla yapacak hiçbir şeye ve ek güne ihtiyaç duyulmayacak kadar kabullenilmiş olduğu,buna rağmen sonsuza dek aynı olay­ların dev aralıklarla yeniden meydana gelmesi durumunda tekrar ve tekrar neşe içinde yaşanacağı anlamına gelir.

 

Camus'ün Sisifos Mitin'vn birinci kısmı çok anlamlı ve uygun bir biçimde "Saçma Mantıklama" başlığını taşır. Kötü kehanet so­na doğru açıkça ortaya çıkar; "Saçma bu noktada aydınlatmakta­dır, gelecek yoktur" [3, sayfa 58]. "İnsanın hiçbir yere sığınma­dan yaşayıp yaşayamayacağı, işte beni ilgilendiren tek şey bu" (sayfa 60). Çağdaş yaşam koşulları insanların çoğunluğuna aynı deney inceliğini ve aynı derin deneyi kabul ettiriyor.Bireyin do­ğuştan katkısını,kendisine "verilmiş olanı" da gözönünde bulun­durmak gerekir elbet. Ama bu konuda bir yargıya varamam ve bir daha burada kuralımın dolaysız açıklığa uymak olduğunu söylemeliyim" (sayfa 61). Özetle, doğal olarak insanlar aynı derin deneyimlere sahip değildir, gene de basit dürüstlük adına bunun böyle olduğunu varsaymak zorundayız.

 

Aşırı antipatik gözükmesine rağmen, Camus'ün daha sonra­ki sayfada ne söylediğine bakalım!

 

...Burada aşırı basitleyici olmak gerekir. Yaşadıkları yılların sayısı aynı olan iki insana, hep aynı deneyler toplamını sağlar dünya. Bunun bilincinde olmak bize düşer. Yaşamını, başkaldırısını, özgürlüğünü duy­mak, elden geldiğince fazla duymak fazla yaşamaktır. Açıklığın ege­men olduğu yerde, değerler ölçeği gereksiz hale gelir. Daha da basitleştirici olalım [3. sayfa 62].

 

Allah aşkına neden "aşırı basitleştirici" olalım, "neden daha da basitleştirici" ? Aynı sayıda yıl yaşamış iki insan her zaman aynı miktar deneyime sahip olmaz, birisi olanların daha da farkında.diğeri kısmen kör olabilir. Yaşam önümüzden kayan, bazen seyret­tiğimiz bazen uyuduğumuz bir film değildir. Kimisi hastalıkların ızdırabını yaşar, görür, sever, umutsuzluğa düşer, çalışır, başarı­sızlık ve başarıyı tadar; kimisi sefaletin sessiz sessiz alaca karanlığında, eğitimsiz bilinciyle öldürücü rutine zincirlenmiştir. Keza Camus, Nietzsche'nin deyimini kullanırsak, insanın kendini bir ölçüde deneyimlerin içinde oluşturduğunu,kiminin güvenceyi, ki­minin tehlikeyi seçtiğini gözardı eder. Ve sonuçta Camus deneyi­min ve aklın kovasına düzgün bir hızla saniye saniye diyelim akıtılan damlalara benzediğini, ve sanki sekans önemli değilmiş gibi yazar; sanki Kral Lear"\ on yaşında görmeyle otuz yaşında görme birmiş gibi.

 

Kaldığımız yerden alıntımızı sürdürelim.

...Tek engelin, tek kazanamamanın erken ölüm olduğunu söyleye­lim. Böylece de saçmayı kavramış insanın gözünde (bunu istese bile), hiçbir coşkunluk, hiçbir tutku, hiçbir özveri, kırk yıllık bilinçli bir hayatla altmış yıl üzerine serilmiş bir duru görüşlülüğü eşit kılamaz. Delilik ve ölüm bunlar onun onarılmaz durumlarıdırlar... Yirmi yıllık yaşamın ve deneyimlerin yerini hiçbir şey dolduramaz. Sürekli olarak bilinçli kalan bir ruhun önünde şimdiki zaman ve şimdiki zamanların birbirini kovala­ması, saçmayı kavramış insanın ülküsü budur işte [3 sayfa 63-64].       j

 

Camus kendi saçma .gerçekten saçma insanına; deneyimle­ri emmeyi, toplamayı, istif etmeyi arzulayan ve bir yığın oluştur­sun da ne olursa olsun-ne kadar fazla o kadar iyi- diyen insanı­na kucak açıyor. Keşke kendisini düşüncelerinin niteliği hakkın­da bu denli kandırmasa ve kitabının ikinci denemesinde kendisi­ni "berrak gören ve umudu bırakmış biri" olarak tanımlamasaydı. Sonuç olarak Camus'ün hayran olunacak "Yabancı" ve "Düşüş'ü "Başkaldıran İnsan'dan ve burada tartışılandan üstündür. Ca­mus çok ince bir yazardır, fakat felsefeci değildir.

 

5

 

Camus' ün bulanıklığı Hölderlin'in [7] bir şiirini çağrıştırmaktadır:"Nur einen Sommer". Heidegger bu şair için deneme üzeri­ne deneme yazmış olup.sonunda bu desteyi de kitap haline ge­tirmiş, fakat şairin düşüncelerini Heidegger'in sevdiklerinden, hem daha iyi hem daha açık anlatan bu şiir üzerine bir denemesi yoktur.

 

Bir tek yaz büyük güçler bahşet bana ve Tam olmuş bir şarkı için bir tek güz ki, doymuş olsun, oyunum tatla,

 yüreğim daha arzulu ölebilsin. Bir ruh yaşar, ilahını yakalayamaz Doğru, aşağı dünyada dinlenemez. Fakat bir kez önünde eğildiğim, nedir.

Kutsal şiirim tümlendi, o halde Hoşgeldin gölgeler dünyasının sessizliğine! Ben hoşnutsam da lirim değil, Bana eşlik et, aşağıya. Bir kez, ben Yaşadım Tanrılar gibi, fazlası gereksizdir.

"Uyumsuz İnsan"da gördüğümüz gibi Camus "Delilik ve ölüm birbirinden ayrılamaz" der. Hölderlin bu şiiri yazdıktan kısa bir süre sonra delirmiştir. Şiirin anlatmak istediğini, bir başkası değilse bile.Camus tutmamıştır.Sözkonusu olan: sadece yaşa­mın yirmi yılının ikamesi değil,ondan öte birşeydir; "Bir kez ben yaşadım Tanrılar gibi, fazlası gereksizdir."

 

Bu nokta Sartre tarafından da gözardı edilmiştir. Doğrusu, ölümün bir insanın yaşamına bir anlam verebilme şansını orta­dan kaldırdığını, ve -hatalı bir şekilde- ölümün "tüm olanakların yoksanması" olabileceğini düşünüyordu. Çocuklukta değilse bile.çok sonraları herkes ölümün amanına bağlı olduğu duygusu taşır. "Fakat bir kez önünde eğildiğim nedir, kutsal şiirim tümlen­di", bir kez ölümün karşısında, ölümle yarışta benim olan ve bir başkasının bu kadar iyisini gerçekleştiremeyeceği bir projeyi ba­şardım mı, görünüm değişir; yarışı ve ölüme karşı zaferi ben ka­zanmış olurum. Ölüm ve delilik için artık çok geçtir.

Şiirin ışığı altında şairin daha sonraki çıldırışını görürüz. Nietzsche gibi Hölderlin için de ölümün kendilerini alıp götürmesin­den önceki bir kaç yıllık delilik fazla birşey ifade etmez; işi ta­mamlamışlardır. Kesinlemek için şöyle diyelim; diğerleri kendileri­ni ölü bir yaşamın bekçisi kılmışlar ve onu kendi ışıklarına göreyorumlamışlardır; fakat biz yaşarken aynısını yapmaya başlarlar­sa bizim savunmamız yokolur. Bu sonlu yaşamlardan daha az olmamak üzere sonluluğun, sonlu çalışmaların bedelidir diyeme­yiz. İnsan Tanrının ebedi olduğunu söyler, fakat teologlar ve mü­minlerin kendile.ini sonsuzun bekçisi kıldıklarını ve O'nun arka­sından değilse bile yüzüne karşı yorumlarını sunduklarını zor in­kar eder.

 

Ve Heidegger? Gerçekten eksik mi söylemektedir? Daha ön­ce ve daha kapsamlı olarak, Freud tarafından daha veciz ve insa­ni bir şekilde, Tolstoy tarafından çok daha canlı bir şekilde ifade edilmiş olan,bir çok insanın ölümün kesinliğine karşı çıkamayacağı.ergeç öleceği basmakalıp sözünü anımsatır. 1.Dünya Sava­şı bitmeden önce açıkça ölümden veya ona ilişkin birşeyden korkmak bir cesaret olarak algılanabiliyordu, fakat 1920'lerden beri Angsf'ı(endişe)kabul etmek modadır. Ki ölümünü, endişe ka­bul eden bir insan, deneyiminde yaşamından birşey yapmak için güçlü bir istek bulsun, bazı gerçekleştirrneleriyle kendini ölüm korkusundan sıyırsın ve Heidegger'in onaltı kitapta söylediğin­den daha iyi bir şekilde Hölderlin'in söylediği gibi "o halde hoş­geldin" deme iznini kendisine sağlasın.

 

Kierkegaard ve Nieztsche çağlarına meydan okudular ve Nietzschevari bir deyimle "zamansız" ve "yetim" doğmuştular. Hei­degger'in ünüyse tam aksine onun büyük zamancılığına dayanı­yordu. Kendi kuşağının büyük felsefecilerinden çok önce çağı­nın ilgi alanı konularına el atmıştı. Nesrinin aşırı güçlüğü açısın­dan bakıldığında, yazarın özgün deneyiminin açıkça ortaya koya­madığı bilgisine -insanın bu dünyadaki tümden yalnızlığının bilin­cine varması denebilir- nüfuz edebilen bir okuyucu Heidegger'de "hepsi saçma" diye omuz silkmiş olduklarından daha fazasının olduğunu duyumsar.Fakat sorun üzerine konuştuğu ol­guyu aydınlatıp aydınlatmadığı veya ondan önce yapmış olanlar­dan daha iyi yapıp yapmadığıdır. Yanıtıysa kesin bir şekilde ön­cellerinden daha iyi bir şekilde yapmak bir yana hiç de aydınlatıcı olmadığıdır.

 

Son bir örnek vermek gerekirse, Danton'un Ölümü [1] ve VVoyzeck [2] adlı oyunların yazarı George Büchner (1813-1837) ve ünlü Alman oyunlarından biri olan Prens Friedrich von Homburg da [13], Heinrich von Kleist (1777-1811) sadece Heidegger'i öngörmemişler, içebakış açısından onu çok aşmışlardır. 1.Dünya Savaşından, bir yüzyıl önce, Prusya ordusunda subay olan Kleist, prensin ölüm karşısında korkusunu betimleme ve sahneye getirme cesareti göstermiştir -prens ölüme mahkum edilmiş bir generaldir-. Fakat aynı oyunda prensin endişeyi yeni­sini gösteren son sahnede prens en ufak bir endişe taşımaksızın kurşuna dizilmeye hazırdır. Gözleri bağlanır, Dostoyevski'yi ve Sartre'ın Duvar adlı hikayesinin sonunu çağrıştıran bir şekilde bağışlanır.

 

Ölüm karşısında insan davranışları hakkında daha iyi bilgi sahibi olmak isteyenler Hölderlin, Kleist, Büchner ve egzistansi­yalist felsefe alıştırmalarından daha çok şey öğrenirler. Gerçekte Heidegger ve onun dümen suyunda gidenlerin korku verici ter­minolojisi çok sayıda önemli ayrımı gözden uzaklaştırmıştır. Bun­ların dördünden sözedeceğim.

 

Birincisi, dünyanın belli başlı dinleri ölüme karşı değişik tavır­ları yüreklendirmişlerdir. ilk Hıristiyan şehitlerinin bir kısmı korku­suzca, ebedi mutluluk umuduyla ölmüşlerse de, Hıristiyanlık ge­nelinde büyük etkisini insanları ölümden korkutma yolunda kul­lanmıştır. Budha'nın tavrı tümüyle değişiktir.Aydınlanma deneyi­minden sonra bütün endişe aşılır ve Hıristiyanlığın korkunç ölüm hikayelerine karşı açık bir antitez oluşturur.

İkinci olarak,hayatiyet ölüme karşı tavrı nereye kadar etkiler; egzistansiyalistler hastalar ile askerler arasındaki farkı veya yor­gunluğun etkisini ele almamışlardır. Bu bakış açısından, Malraux'nun "İnsanlık Durumu" Heidegger'den daha ilginçtir. Son bö­lümü ölüme karşı değişik tavırların incelenmesinden daha başka birşey değildir.

Üçüncüsü öldüğümüz zaman dünyanın herkes için sonu­nun gelmiş olacağının kesinleşmesi durumunda ölüme karşı tavrımızın hangi ölçüde değişeceğidir. Yani mutlak olarak yitireceği­miz hiçbir şey yoktur.

Sonuncu olarak, hiçbir egzistansiyalist, ölüm karşısında tüm farkı getiren ayrımı ele almış değildir. Nietzsche "The Gay Science"\n 290. kısmında [14, sayfa 98 ve devamı] demiştir ki:"Bir tek şey için gereklidir. Bir insanın kendi kendisiyle hoşnutlu­ğu elde etmesi için şiir ve sanatla.ancak ondan sonra görmeyi tü­müyle hakeden insan olur. Kim ki kendisinden hoşnut değildir, hep intikama hazırdır, dolayısıyla biz diğerleri onun çirkin bakışla­rı bulunduğumuz sürece onun kurbanı olacağız. Çirkin bakışlarsa insanı kötü ve iç sıkıntılı kılar". Veya Hölderlin'in söylediği gibi •YAŞAYAN KENDİ GÖKSEL DOĞRUSUNA ULAŞMAMIŞ RUH.AŞAĞIDAKİ DÜNYADA RAHAT ETMEZ". Fakat yaşamını birşey kılmış insan, ölümü endişesiz karşılar. "Bir kez ben yaşa­dım Tanrılar gibi fazlası gereksizdir".

 

REFERANSLAR

1.Büchner,G.:"Danton's Deathi,"J.Holmstrom (tr.),E. Bentley (ed.).The Modern Theatre.Doubleday Company,lnc.,Anchor Books New York, 1957, vol.5.

 

2.Büchner, G.:'Woyzeck,'T.Hoffman(tr.),E.Bently (ed.), The Modern Theatre, Doubeday Company, Inc., Anchor Books, NewYork, 1955,vol.1.

3.Camus,A.: The Myth of Sisyphus and Other Essays, J.O'Brien (tr.), Alfred A. Knopf, I ne, New York, 1955.

 

4.Camus, A.: The Rebel: An Essay on Man in Revolt, A. Bower (tr.).AIfred A.Knopf, Inc.Vintage Books, New York,1956.

 

5.Freud, S.: Gesammelte Schriften (12 vol),lntemationaler Psychoanalytischer Verlag.Leipzig, 1924.

 

6.Heigegger, M.: Sein und Zeit: Erste Halfte, Max Niemeyer Verlag, Halle, 1927.

 

7.Hölderlin,F.: An Die Parzen (To the Fates).1798.

8.lnoguchi, R., T. Nakajima, with R. Pineau: The Divine Wind: Japan's Kamikaze Force in World War II. Copyright 1958 by the United States Naval Institute, Annapolis, Md.

 

9.Kaufmann, W. (ed.): Existentialism from Dostoevsky to Sartre, Meridian Books, Inc., New York, 1956.

 

lO.Kaufmann, W.: Critique of Religion and Philosophy, Har­per Brothers, New York,1958

 

11.Kaufmann,W.:From Shakespeare to Existentializm: Studi­es in Poetry, Religion, and Philosophy, The Beacon Press, Bos­ton, 1959.

 

12 .Kierkegaard, S.: The Concept of Dread,W.Lowrie (tr.), Princeton University Press, Princeton, N. J., 1940.

13. Kleist, H. von: The Prince of Homburg.J.Kirkup (tr.),E. Bentley (ed.), The Classic Theatre, Anchor Books, New York, 1959, vol.2.

 

14.Sartre, J.P.: Being and Nothingness, Hazel Barnes (tr.), Philosophical Library, Inc., New York, 1954.

 

15. Tolstoi,LN.:'The Death of Ivan llyitch" The Works of Lyof N.Tolstoi,Charles Scribner's Sons, New York, 1904, vol, 14.

VAROLUŞÇULUK VE ÖLÜM 2

Varlık ve Zaman'm ikinci ve son kısmını ol usturan, altı başlık­tan ikincisi "Varoluş'un ve Ölümlü Oluşun Olabilir Bütünselliği (Das mögliche Ganzsein Des Daseins und das Sein zum Tode)" başlığını taşır. 235 inci sayfanın başında bir önceki bölüm de de­ğinmiş olduğumuz Kierkegaard tartışmasıyla ilgili şu dipnotu bu­luyoruz: "Endişe kavramıyla ilgili olanı hariç.O'nun yazınsal söy­lemleri, teorik çalışmalarına nazaran daha fazla felsefiktir."

 

Şu sonuca varmak için Heidegger enine boyuna tartışır [Sayfa 39 ve 253] "Ölüm kendini bir yokoluş, daha ziyade hayat­ta kalanlar tarafından yaşanmış bir yokoluş olarak tanımlatır. Şüphesiz ki nesnenin korkudaki gibi somut olması gerekmez; bir olay veya bir durum olabilir. "Bununla birlikte bu sağlar. "Say­fa 254 deki bir dipnotta şunu ekler: "LN.Tolstoy, ban İlyitch'in Ölümü adlı hikayesinde "herkes ölecek" sözünün paramparça ol­ması ve çökmesi olgusunu sunmuştur."

 

Şüphesiz, Tolstoy'un hikayesi Heidegger'in tartışmasının te­mel esiniydi. "İvan İlyitch'in Ölümü" 16] vurgulayıcı kıssadan hissesiyle muhteşem bir kitaptır. Yaşamı alabildiğine boş, değersiz çevresindeki toplumun diğer üyelerinden, özellikle de meslektaş­ları ve karısından daha fazla olmamak üzere ve amaçsız bir üye­sinin hikayesi biçiminde topluma yapılmış sağlam bir saldırıdır. Hepsi kendilerinin de bir gün öleceklerinin kesinliğini ciddiye al­maksızın amaçsız yaşarlar, kendilerine ve birbirlerine "herkes öle­cek" derler. Kitaptaki en ilgi uyandıran kişi, bir gün kendisinin de ölmek zorunda olduğunu farkeden,sabırla ve severek İvan'a yar­dım etmek için elinden geleni yapan zavallı bir mujiktir. Kitabın son sayfalarında İvan yaşantısının boşluğunu farkederek, hastalığının sadece rahatsız bir karaciğer veya apandisit değil, geride amaçsız bir yaşam bırakarak ölmek olduğunu anlar ve yaşamı­nın boşluğunu aşar.Yalan davranışlarına bahane bulmayı bırakır ve "Bu andan itibaren üç gün boyunca durmayacak olan çığlıkla­rı başlar". Fakat bu üc gün boyunca başkalarının sorunlarıyla ilgi­lenmeyi, karısı için üzülmeyi öğrenir ve ilk defa sever. Şimdi "Ölümün yeri ışıktı!...Ne sevinç!" Ölüm dehşetini kaybetmişti.

 

Heidegger'in ölüm hakkındaki düşünceleri büyük ölçüde İvan İlyitch'in Ölümü üzerine kapalı bir yorumdur. "Ölümü dü­şünmek bile toplum tarafından alçak bir korku olarak kabul edili­yordu... Kimse ölüm endişesine karşı cesaretin yükselmesine izin vermez." Terbiye ivan'in çığlık atmasına izin vermez. Her za­man yakında iyileşeceği imgesini vermek zorundadır. Ölmek üze­re olduğunu kabul etmek onun için ayıptır. Fakat sonunda terbi­yeyi yadsıma cesaretini gösterir ve çığlık atmaya başlar. "Bu ka­dar yüksek bir kayıtsızlığın gelişmesi, muktedir oluşuyla ilişkisi kopmuş varoluşu özüne yabancılaştırır." (6, sayfa 254). Kendisi­ni kandırıcı kayıtsızlığını bir kenara bırakınca, İvan kendisine dö­ner, sevme kapasitesine ulaşır ve gerçek olmayan, yabancılaş­mış, özgün olmayan yaşamının kendisine hıyanetini geride bıra­kır. Başka hiçbir yerde, Tolstoy'un öyküsünde olduğu kadar, "Ölümlü olmak özünde endişe" değildir. (6, sayfa 256).

 

Herkesin İvan ilyitch gibi olmadığını söylemek, Tolstoy'u eleştirmek demek değildir.Kendim bir istisna oluşturmakla birlikte.benim kuşağımın tümü milyonlarca genç insan iİkinci Dünya Savaşı sı/asında, bir gün ölmek gerektiğinin canlı kesinliğini iç­tenlikle yaşadılar. Bunların çoğu "geriye pek zamanım kalmadı, fakat bir kez olsun yaşamak istiyorum, belki bir hafta, belki de en fazla bir kaç ay" diyerek evlendiler. Ve Heidegger'in kuşağı da (1889'da doğmuştur) aynı deneyimi Birinci Dünya Savaşında ya­şadı. Tolstoy'un Hıristiyan olmayan, sevgisiz, ikiyüzlü dünya id­dianamesi insanlık için doğru bir tanımlama olarak kabul edile­mez. "Ölümlü olmak özünde endişedir" de doğru olmamasına rağmen bunun aksini savlayan her türlü görüş, kendini kandırma ve "ölüm endişesine karşı cesaret" yokluğu gerekçeleriyle yadsınabilir.

Bu noktada, bazılarımız, Birinci Dünya Savaşının etkisi altın­da, Heidegger'den önce, tek bir hikayeye bu kadar bel bağlama­yan bazı başka düşünürlerin ölüm üzerine düşünmüş olup olma­dığını merak etmeye başlamış olabilir. Gerçekten 1915'de Freud(5) "Savaş ve Ölüm üzerine Zamana Uygun Düşünceler" adı al­tında iki deneme yayınlamıştır. "Ölümle İlişkilerimiz" adını verdiği ikinci denemenin ilk iki sayfasından alıntı yapacağım Heidegger Freud'a atıfta bulunmadığı gibi, bilinç üzerine dipnot bibliyograf­yasında Freud'un bu konudaki en son tartışmalarına bile yer ver­mez. (6, Sayfa 272). Hiedegger'in bilinç tartışmalarında Fre­ud'un analizlerinden habersizliği affedilebilir olmamasının yanın­da, yazdıkları Freud'un tezinin başında kısaca söylediğinin çok kötü bir biçimde ve dolambaçlı bir tekrarıdır:

 

... Savaş ölümle daha önceki ilişkilerimizi bozdu. Bu ilişki samimi değildi. Eğer bizi birisi dinlese idi, tabii ki, ölümün tüm yaşamın zorun­lu sonu olduğunu, her birimizin kendi ölümünü doğaya borçlu olduğu­nu ve bu borcu ödemeye hazırlanması gerektiğini, kısaca ölümün do­ğal, yadsınmaz ve kaçınılmaz olduğunu ilan etmeye hazır olduğumuzu sanırdı. Halbuki, gerçekte farklıymış gibi davranırdık. Ölümü bir yana it­meye, onu yaşamdan ayırmaya açık bir eğilim gösterdik. Ölüm için mutlak bir sessizlik sürdürmeye çalıştık. Daha da ötesi herhangi bir şe­yi düşünen ölümü düşünür anlamına gelen bir atasözümüz bile vardır. Tabii kendisininkini. Daha da ilerisi kişi için kendi ölümü hayal ötesidir ve ne zaman buna kendimizi zorlasak gerçekte seyircilikten öte bir var­lığımız olmadığını anlarız. Psikoanalitik ekolün yargısına ileri sürmeye cüret edebiliriz; nihayetinde kimse kendi ölümüne inanmaz. Veya (ki bu da aynısı); bilinçdışında, her birimiz ölümsüzlüğümüze inanırız. Baş­kalarının ölümüne gelince, kültürlü bir insan olarak, ölüme mahkum bi­risi bizi duyabilecekse olası üzerine konuşmaktan sakınırız. Sadece ço­cuklar bu kuralı bilmez... Düzenli olarak ölümün rastgele nedenselliği­ni, tersliğini, hastalığı, bulaşıcılığı, ileri yaşı vurgular, böylece ölümü bir zorunluluktan bir kazaya indirgeme eğilimimizi sergileriz. Kendiliğin­den ölen birisi için özel bir şekilde davranır, çok zor işi başarmış birisine duyduğumuza benzer bir hayranlık duyarız.Hakkındaki eleştirileri durdururuz, haksızlıklarını affeder şu deyişi söyleriz: de mortuis nil nişi bene (hiçbir ölü kötü değildir) Mezarı başında öleni öven şeyler söyle­nir ve bu deyişin doğru olduğunu düşünürüz. Artık ölenin ihtiyaç duy­madığı düşüncelerimizi gerçeklerin üstüne, hatta bazılarımızın yaptığı gibi, yaşayanlarla ilgili düşüncelerimizin de üstüne yerleştiririz.

Bu anlatının sade,dolaysız açıklığı, belagatsız insancıllığı ve mizahı, deneye doğrudan çağrışımı Heidegger'in şişirmelerine çarpıcı bir zıtlık oluşturmaz. Heidegger'in, Kierkegaard ve Nietzsche ihmal edilerek, profesör ve öğrencileri, görmezden geli­nen bu olgu üzerine tartışmaya kışkırttığı zaman zaman söylen­miştir. Heidegger'in uyarışında, tartışma, olgu üzerine değil, ken­di terimleri ve karanlık deyişleri üzerine yoğunlaşmıştır. Ölüm, endişe, bilinç ve ilgi, varoluş, sunmaklık, bırakılmışlık jargonun bir parçası haline gelmiş diğer benzerleriyle birlikte binlerce defa kullanılmıştır. Buna rağmen hipotezlerden konuşmuş olmamak için, tartışma konusunda kesin iddialarda bulunmadı.

Ölüm hakkındaki görüşleri italikle yazılmış aşağıdaki iddialı metinde doruğa ulaşır (6, Sayfa 266):

 

...İleriye doğru koşuş, varoluşa kendinde yokolma seçeneğini su­narak onu kendi olmak olanağının eşiğine getirir, bununla birlikte tutkusal ölüm özgürlüğü içinde, herhangi birisi olmak yanılsamasından ken­dini kurtarmak, varoluş için varlığı yadsınmaz, endişe dolu bir olgu hali­ne gelir.

 

(Burada italikle yazılanlar orjinalinde kalın yazıyla yazılmış­tır.) Şüphesiz ki birgün ölmeliyim olgusunun kabulü (düşüncele­rimde ölüme doğru koşuşum) zorunlu olarak bana verilmiş sınır­lı zaman başkaları (adsız onlar) korkusuyla harcarkenki israfı ha­tırlatabilir ve böylece kendi varlığımın çoğunu burada ve şimdi kılmanın güçlü dürtüsü haline gelir. Fakat Heidegger'in düşünce­lerini sözcüklere yapıştırması veya düşüncelerini kelimelerin dışı­na sıkıştırması veya buradaki gibi garip deyişlerle ifade etmesi alışkanlığı kendisi ısrar ettiği halde Varlık ve Zaman üzerine ko­nuştuğu, yazdığı, öğrettiği öğrencilerinden hiçbirini ana noktayı kavramaya ve bunun gibi sorular sormaya cesaretlendirmiş de­ğildir: Ölümünün kesin ve yüreklice kabulü Heidegger'in ısrar et tiği gibi her zaman endişe olgusunu beraberinde getirir mi?

 

Bu noktada kendisini çok etkilemiş Hıristiyan yazarlara fazla­sıyla dayanmaktadır: Hepsinden öte, bu durumda Kierkegaard ve Tolstoy'a ve belki de Jacob Böhme'ye {of The İncarnation of Jesus Christ, bölüm II,Başlık 4, kısım 1 ve altı Theosofik Nokta, bölüm 1) "D/e Veltalter" da "her canlı yaratığın temel duygusu­nun endişe olduğunu" ileri süren Schelling'e. Heidegger'da Schelling'in Grundempfindung'u Grundbefindlichkeit olur, çıkar.

 

Brezilya Başkan"ı Vargas'ın intiharından önce halkına yazdı­ğı mektubu ele alalım. Şöyle bitmektedir:

 

.......... Brezilya'nın yağmalanmasına karşı savaştım. Halkın yağma­
lanmasına karşı savaştım. Yalın kılıç savaştım. Nefret, kötüleme, iftira
benim ruhuma tesir etmez. Size yaşamımı verdim.Şimdi ölümümü su­
nuyorum. Geriye hiçbir şey kalmıyor. Huzur içinde ebediyetin yoluna
adım atıyor yaşamımı tarihin değerlendirmesine bırakıyorum." (
New Yorfc Herald Tribune, August 25,1955)

 

"Divine Wind" (8) adlı eserde yeralan Isao Matsua adlı, inti­har görevi için eğitilmiş Japon uçucunun ana babasına yazdığı mektubu ele alalım:

 

........... Lütfen kutlayın beni. Ölüm için çok güzel bir fırsat. Pırıl pırıl

parlayan ağacından düşen çilek örneği öleceğim...Bir erkek gibi ölme­mi sağlayacak bu şansa ne kadar değer verdiğimi anlatamam. Teşek­kürler size, ana ve babacığım, yirmiüç yıl boyunca baktığınız ve doğru­ları gösterdiğiniz için. Hediye ölümümün benim için yaptıklarınızı kıs­men ödeyeceğini umut ediyorum.

 

Veya David Hume'un, bir ölüm döşeği konuşması bekleyen Hıristiyan arkadaşlarının canını sıkan, hepten endişe yokluğunu ele alın.

 

Veya Sokrat'ın ölüm karşısındaki sakinliğini. Veya Sokrat hayranı stoik bilgelerin ondokuz yaşında sakin intiharlarını.

 

Veya eski Romalıları.

 

 

Heidegger'in endişe üzerine konuşmaları insanların korktuk­larının kabulünün birden bir moda haline geldiği 1920 lerin Almanyasının bir belgeseli olarak okunmalıdır. Remarque'ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Vo/c'unda (1929) bu yeni dürüstlüğün antimilitarizmi amaçladığı açıkça gözükür ve aynı amaçla Arnold Zvveig'in büyük hikayesinin sonunda; "Çavuş Grischa (1928) "ba­ğırsakları bok çıkardfdiye bağırır. Kalıplaşmış olanı görmezden gelmek ve bazılarının ölümle karşılaştıklarında korktuklarını ve bunların bir kısmının vurulduklarında pantolonlarına doldurdukla­rını kabul etmek cesaretse de Heidegger'e bu tür gözlemleri ge­nel doğrularmış gibi şişirmek düşmüştür.

 

Şeyleri o kadar saldırgan bir dil şekline sokmuştur ki, ivedi­likle kesin karşıt örneklerle çürütülememiş, mısralarına karşı alı­nan tavırlar aşağıdaki dört ana tipten biri olmuştur.

 

1. İnsanların çoğunun yaptığı gibi bazıları onu hiç okuma­mış ve tanımamıştır.

 

2.     Bazıları onu biraz okumuş aşırı zor bulmuş, ve kabahati kendisinde bulmuştur. Ve doğaldır ki ileri sürdüklerinin insanla­rın değil varlığının (kendisinin de sık sık vurguladığı gibi) antro­polojik değil varlıkbilimsel  gerçekleri olması  söylediklerinden
abartılmasına yolaçmıştır.

 

3.       Bazıları onu okur.zor bulur.direnir, öğrenmeye yıllarını harcar .Bu tür yıllar süren incelemeden sonra kim ne yapabilir?
Felsefe öğretmeni olur, yatırımını öğrencilere Heidegger'i anlata­rak korur, "benim de anlamadığım daha çok şey var, ama hayatı­mı biraz daha fazla anlamaya vereceğim" türü yorumlarla olası iti­
razları engeller.

 

4.       Amerikan entelektüelleri arasında şimdilerde çoğalmaya başlayan başka bir tip, Heidegger'i okumamış fakat onun hakkında bazı şeyler ve etkilerini duymuştur; dolayısıyla onun büyük bi­
ri olduğunu kabullenmiştir.

 

Eğer varsa onun yapıtlarını okuyan çok az kişi vardır, onlar da ona saygı duymazlar çünkü eleştiricil okuyucuların çoğu onu okumak için anlarını harcamaya değmediğini hemen keşfederler.

Sartre "Varlık ve Hiçlik" de ölüm üzerine kendi kendisiyle yaptığı tartışmada Heidegger'e önemli bir eleştiri getirmiştir [15]. Heidegger sadece kendi ölümüne doğru koşmanın kendi azami­sine, özgün varoluşuna yolaçacağını savunmuştur. Çünkü ölüm "kimsenin başkası yerine yapamayacağı birşeydir...ölme göster­miştir ki ölüm ontolojik olarak her zaman bensizden ve varoluş­tan oluşmuştur." Ve aynı anlamda daha başka cümleler [6, sayfa 240]. Sartre'ın haklı olarak gösterdiği gibi bu ölümü farklı kılma­maktadır [15, sayfa 533 ve devamı]. Kimse benim yerime uyuya­maz, kimse benim yerime nefes alamaz. Benim olarak kabul edi­len her türlü deneyim "kimsenin benim yerime yapamayacağı birşey"dir. Yaşantımın büyük bir kısmını özgün olmayan bir kipte geçirebilirim, bu durumda bunu veya şunu yapan kimsenin ben olup olmaması kesinleyici bir farklılık yaratmaz; bu kipte kurşu­nun bana mı veya bir başkasına mı isabet ettiği ilk onun mu, be­nim mi öldüğüm farketmez. Fakat farkeder tavrını benimsersem; bu, dünyadaki tüm farklılıkları bana anlamlı hale getirir, bu du­rumda bu tavrı ölüm için benimsediğim tavırdan daha az olma­mak üzere.şu tekil kadına olan sevgi deneyimim bağlamında da,yazdığım şu tekil kitap bağlamında da, kendi görüşüm, işiti­şim, duyuşum veya tanıklığım bağlamlarında da sürdürürüm. Sartre'ın dediği gibi [15, Sayfa 535] "Kısaca, benim ölümümü özel kılan kişileştirici hiçbir hassa yoktur. Oldukça çelişik olarak.ancak ben, kendimi öznelliğin perspektifine oturttuğum za­man benim ölümüm haline dönüşür."

 

Sartre Heidegger'in "Ölüme doğru olma" kavramının tümü­nü eleştirerek devam eder. Kendimizin öleceğini bilsek bile bu­nun ne zaman olacağını asla bilemeyiz; halbuki yaşamın anlamı sözkonusu olduğunda tüm farkı yaratan ölümün zamanıdır.

 

...Gerçekten bir yandan görevimizi tamamlamadan ölme veya öbür taraftan gerektiğinden fazla yaşama gibi her türlü olumsallığımız vardır.Bundan dolayı azimle kurulmuş bir akord örneği, Sofokles'e su­nulduğu gibi, ölümümüzün bize sunulması çok zayıf bir olasılıktır. Böylece ölümümüzün ve buna bağlı olarak yaşamımızın karakterini sade­ce olumsallık belirler, bu durumda ölüm en fazla.en sonuna kadar bek­lenilmeyen bir melodinin sonuna benzer: onu kendim için belirlerkenki şans faktörü ondan her türlü armonik son özelliğini uzaklaştırır...Bu du­rumda Sofokles'in ölümü gibi bir ölüm azimle kurulmuş bir akorda benzeyecek, fakat birşey olmayacaktır, aynen bir alfabeden dökülen ve bir kelime oluşturmayan harfler gibi. Bu durumda projelerimin göbeğin­de sürekli olarak olumsallığın ortaya çıkması benim olanağım olarak değil.ancak tersine tüm imkanlarımın yoksanması, artık kendisi benim olanaklarımın bir parçası olmayan bir yoksanma olarak algılanabilir [15, sayfa 5].

 

Balzac'ın Les Chouans'ı yazmadan önce öldüğünü varsayalım; bazı melun entrika romanları yazarı olarak kalacaktı. Bu durumda bu genç adamın tüm beklentisi, büyük bir adam olma beklentisi anında her türlü anlamını yitirir; ne inatçı ve kendini beğenmiş körlüğü.ne de kendisinin gerçek değeri.çünkü karar verilecek birşey yok...Bu tavrın ni­hai değeri her zaman belirsiz kalır;hatta eğer tercih ederseniz.bütün (tavrın bazı özel türleri, beklentiler, değerler)hepsinin aniden saçmalı­ğa dönüştüğünü düşünebilirsiniz.Böylece ölüm hiçbir zaman yaşama anlamını veren birşey değildir; tersine, prensip olarak ondaki tüm an­lamları götüren birşeydir [15,sayfa 539].

 

Bitmiş bir yaşamın tek karakteristiği bir başkasının kendisini ona bekçi kıldığı bfr yaşam olmasıdır [15,sayfa 541].

 

İntihar da bir çıkış yolu değildir, demektedir Sartre. Anlamı geleceğe göre değişir. "Eğer isabet ettiremezsem" daha sonra in­tiharımı korkaklık olarak yargılamayacak mıyım? Olaylar bana başka çözümlerin mümkün olduğunu göstermeyecek mi? İnti­har yaşantımın saçmalığa batmasına yolaçan bir saçmalıktır [15, Sayfa 541].

 

En sonunda Sartre sorar: Heidegger'in ölüme doğru olma kavramını yadsıdığımız zaman,kendisinden sorumlu olduğumuz varlığımıza özgürce anlam verme imkanını sonsuza dek terketmiş mi oluyoruz? Tam zıttı. Sartre Heidegger'in ölüm ve sonun kesin özdeşliğini yadsır ve derki:

 

...Eğer ölümsüz olsaydık bile insan gerçeği sonlu olacaktı, çünkü insan kendisini insan olarak seçerken kendisini sonlu kılar. Gerçekten sonlu olmak, kendini böyle seçmek demek başkalarını dışlayan tek olanağa doğru kendini yansıtarak kendini kendine tanıtmak demektir. Öz­gürlüğün gerçek eylemi, bu durumda sonluluğun kabulü ve yaratımı­dır. Eğer kendimi kılıyorsam, kendimi sonlu kılarım ve böylece yaşantı­mı da tekil kılmış olurum [15, Sayfa 545].

 

Keza, Sartre ayrıca birçok oyununda ve benim Dostoyevski den Sarîre'a Varoluşçuluk [9] adlı çalışmamda da yeralan ve tar­tışılan Duvar adlı yapıtında insanların ölüme karşı tavırlarını ele al­mıştır. Fakat bu çalışmanın küçük hacminde onun çoğunlukla beğeniyedeğer oyun ve öykülerini ele alamayız. Yukarıdaki dü­şüncelerin değerlendirmesine geçmeden, öncelikle Camus'ü ele alalım.

 

4

VAROLUŞÇULUK VE ÖLÜM 1

VAROLUŞÇULUK VE ÖLÜM

WALTER KAUFMANN

Varoluşçuluk bir doktrin değil, bilakis doktrinlere az eya çok karşı, felsefik düşünceye en uygun başlama noktasını birkaç uç deneyimde bulan, birkaç yazın ve düşün adamının çalışmalarının toplamına verilen bir etikettir. Hareketin başlatıcısı Kierkegaard, Hegel sistemini alaya almış, yazdığı, Korku ve Titreme (1843), Endişe Kavramı'm (1844) mutsuz bir eser olan Ölüm Rahatsızlığı (1849) izlemiştir. Üç çeyrek yüzyıl sonra Jasper, Dünya Görüşünün Psikolojisi (Psychology of Weltanschauungen)'ûe (1919) ölüm ve suçu da içeren uç durumlara {Grenzsituationen) merkezi bir bölüm ayırmıştır. Fakat egzistansiyalizm sadece geniş anlamıyla uç deneyimlerle değil de, bunların ötesinde ölümle içiçeliğiyle de anılıyorsa bunu öncelikle önemli yapıtı olan Varlık ve Zaman' in (1927) canalıcı 32 sayfasını ölüme ayıran Heiddegger'e borçludur. Daha sonra Sartre, Varlık ve Hiçlik'öe (1943) ölüm üzerine bir bölüm yazmış ve Heidegger'i eleştirmiştir; ve Camus felsefik sayılabilir iki eserinden birini intihara (Sisyphus Efsanesi, 1942) diğerini cinayete (Başkaldıran İnsan, 1951) tahsis etmiştir.

 

Ölümü tartışmanın ortasına getiren Heidegger'dır. Kısmen yaklaşmanın eksantrikliği nedeniyle.ondan etkilenen tartışma, sık sık ölüme atıf yapılsa da aydınlatıcı olmaktan uzak olup, olgunun kendisi yerine Heidegger'in terminolojisi etrafında dönüp durmuştur. Bu nedenle egzistansiyalizm ve ölüm üzerine bir tartışma Heidegger'le başlar; öncelikle onun yaklaşımı üzerinde biraz durmanın varoluşçuluğun da kavranmasına önemli katkısı olur.Heidegger'in temel eseri Varlık ve Zaman tasarlanan eserin herbirinin üç uzun kısma sahip, iki ana bölümden meydana geleceğinin belirtildiği ve "Risalenin Ana Hatları" ile son bulan 40 say falık bir Giriş ile başlar."Birinci Yarı" adı altında yayınlanan eser birinci bölümün ilk iki kısmını içerir. İkinci yarı hiç yayınlanmamıştır.

 

Yayınlanan iki kısımdan birincisi "Varoluşun Temel Çözümlemesine Hazırlık" başlığını taşır. Varoluş (Dasein, Beingthere) şey ve hayvan karşıtı olarak, insan varlığını belirten Heidegger'in bir terimidir. Heidegger'in merkezi ilgi alanı "Varlığın Anlamı"dır; fakat bunun aslında özellikle insan varlığı için "Bazı varlıkların varlığının kipi"olduğunu (sayfa7) söyler. Giriş bölümünde, varlığın anlamı "Varoluş'un analizi" yoluyla keşfedilmelidir, savını işler. Bu ona göre varlık konusunda eski Yunan düşünürlerinden beri süregelen kördüğümü -bu kördüğüm hiç değilse Aristo'dan beri varlık yerine varlıkların tartışılmasından kaynaklanmaktadır-çözecek tek yoldur. Varlığa bir yaklaşım sağlayabilmek şeylerin değil varlığın kipinin (mode) incelenmesine bağlıdır, ve bize en açık olan varlık kipi kendi varlığımızdır: Varoluşumuz. Buradan Heidegger olgubilimsel bir çözümleme sunmayı önerir ve fenomolojik okulun kurucusu Husserl'e olan şükranlarını belirtir (özellikle 38.sayfa). Gerçekten, Varlık ve Zaman ilk Husserl'in Jahrbuch für Philosophie und phenomenologische Forschung''unda görülür.

 

Her seferinde Yunanca sözcüklerinin kökleri üzerine güven vermeyen tartışmalardan geçerek bir altbaşlığını "Olgu Kavramı", diğerini "Logos Kavramı" diye ayırdığf Bir Sorgulamanın Olgubilimsel Yöntemi" bölümündeki hiç de olgubilimsel olmayan yöntem tamâmiyle Heidegger'e özgüdür. Sonunda fenomolojinin anlamının"kendisinin, kendisi gösterir gibi, kendisini kendisinden gösterdiği şekilde görülmesine izin vermek" şeklinde formüle edilebileceği sonucuna varır. (Das was sinch zeight, so wie es sich won ihm selbst her zeigt, von ihm selbst her sehen lassen). Ve ilave eder; "Fakat bu yukarıda söylenen şeyleri kendileri olduğu gibi "özdeyişinden hiç de farklı değildir. "Bu Husserl'in özdeyişidir. Heidegger yedi sayfalık kuşkulu deliller, tartışmalı etimolojiler, aşırı keyfi ve karanlık yaratı ve formüllerle acaip bir yol dan; bırakın dört kelimeyle dile getirilebilecek bir şeyi gerçekten daha önce ifade edilmiş bir şeyi söylemektedir.

 

Varlık ve Zaman'da yaratıl?" üslubunun esasıdır... "Varoluşsal varoluşlann (Existenzialien) karakteristikleri. Bunlar keskin bir şekilde varoluşsal olmayan varlık belirlenmelerinden, ki bunlar varlık kategorileridir, kesinlikle ayrılmalıdır" (sayfa 44). Varoluşlar ve kategoriler varlığın iki temel olası özelliğidir. Bunlara tekabül eden varlıklar iki farklı ilksel soru kipini talep ederler. Varlıklar ya Kim (Varoluş) veya Hangi (En geniş anlamıyla ele alınabilir varlık) sorusuna yanıt verirler (sayfa 45).

 

Bu tuhaf tümceler olmasa kitap sadece daha az karanlık olmakla kalmayacak; Avrupa ve Amerika üniversite seminerlerindeki son bulmaz tartışmalara gerek olmayacak ve kitapta 438 sayfa yerine 100 sayfaya inecekti, önemli bir bölümüne gerek olmayacaktı. Heideggerin uzun tekrarlamalar ve yaratılarda bulunmaktan kaçınması, kısa kesmek için yeterliydi.

 

Kierkegaard öğretmence tavırları alaya alıp, kendi uç deneyimlerinde yoğunlaşmışken; Nietzsche akademik havaları hiç tanımamışcasına suç, bilinç ve ölüm üzerine yazarken Heidegger; Kierkegaard ve Nietzsche'nin sorunsallarını aşırarak, onları öyle bir şekilde tartışmıştır ki bir karşılaştırma yapılsa Hegel ve Aquinos bile onun yanında akademi dışı kalırlar. Aşağıdaki dipnot oldukça özgündür. "Yz.1919 / 20 Kş. yryl'dan beri konferanslarında kuşatan dünyanın çözümlenmesiyle birlikte varoluşsal olgusallığın yorumlanmasını defalarca ifade etmiştir" (sayfa 72). Husserl her zaman "E.Husserl" Kant "I.Kant" olarak yazılmış ve köleleri de görev aşkıyla ustalarını "M.Heidegger" olarak belirtmiştir.

 

Zaman zaman geçen "Bu düşünceler hakkında detaylı nedenler... II.Kısmın 2. bölümünde verilecektir" gibi hiç bir zaman gün yüzü görmeyecek bölümler üzerine Kierkeggard nasıl da yorum yapmak isterdi (sayfa 89). Onbir sayfa sonra "Burada Deskartçılığın tamamlanmış eleştirisi, ve temelde daha şimdiden kabul edildiği gibi, dünya varlıkbilimi kendi felsefik haklarını güven altına alabilir. Buna bağlı olarak şu noktalar gözönüne serilmeli dir (bknz.Kısım I,Bölüm 3). 'Yazık ki, bu bölümde hiçbir zaman yayınlanmayacak^; fakat devamındaki dört soruyu okumak, bu eksikliğe derin bir üzüntü duymaktan kişiyi alakoyar. İkincisine bakın: Neden dünyevi varlıklar ontolojik bir başlık olarak sahneye atlayarak, atlanmış olguların yerini almışlardır?" (Bu, varlık yerine neden varlıklar tarşılagelmiştir) demektir. Heidegger bir şairdir ve terminolojisi Nietzsche'nin bir aforismasını akla getirmektedir (14) : "Şair, düşüncelerini ritmin taşıyıcılığında cümbüşle sunar, çünkü çoğu zaman yürüyemez" (sayfa 59).

Şimdiye kadar nakledilenler daha az barok bir dile kolayca çevrilebiliyorsa da aşağıdaki italikle yazılmış anlayışın açıklaması daha birçok karanlık ifadenin bir örneği olabilir. Hiç bir başka tanınmış felsefik çalışma bu denli diğer Alman düşünürlerle karşılaştırılmayacak derecede çok, normal karakterli yazının iki misli italik içermez. "Anlayış, kendi kendisine varolabilenin varoluşsal varlığıdır, fakat öyle ki bu varlık kendi varlığının neredeliğini kendisi ile ortaya koysun."(Verstehen ist das existenziale Sein des eigenen Seinkönnens das Daseins selbst,so zwar, dass dieses Sein an ihm selbst das Woran des mit ihm selbst Sein erschliesst)". Bunu takip eden cümle bütün olarak okunuyor. "Bu varoluşun yapısı şimdi daha keskin olarak kavranmalı ve ifade edilmelidir." Daha da mı?

Heidegger'in ölüm hakkındaki tartışması, yayınlanan iki bölümün ikincisinin başında ele alınmıştır. Bu tartışmanın anlaşılabilmesi için ilk bölümün iki anahtar kavramına kısaca değinilmesi yerinde olacaktır. Bunlardan birincisi Das Man, Heidegger'in en mutlu yaratışıdır. Almanca Man kelimesi "herkes günün birinde ölecektir" veya "kimse bunu yapmamalıdır" daki herkes, kim sözcüklerine denk düşmektedir, (İngilizce "one'). Bundan dolayı İngilizce'ye bazan "herkes" (public) veya"adsız Onlar"(anonymous they) şeklinde çevrilmesi anlaşılabilir. Fakat Heidegger ayrıca kendisi anlamına gelen "Man selbst" (İngilizce "one şelf") ile de bir çok tümce kurmuş olup, bundan dolayı İngilizce'ye Das Man'ı "the one",olarak çevirmek tercih edilmelidir. "Kimse" gündelik yaşamlarımızın özgün olmayan varoluşu üzerinde hüküm süren bir despottur.

 

Tarih ve Zaman'vn sözetmeye değer ikinci kavramı Kierkegaard'ın üzerinde önemli bir çalışma yaptığı Angst kavramıdır Kierkegaard'ın kitabı İngilizce'ye The Concept of Dread (12) (Dehşet Kavramı) olarak çevrilmesine rağmen,nesneler üzerinde odaklanmış olan korkudan ayrılan bu duyguyu İngilizce'ye "Anxiety" (Türkçe'ye endişe) olarak çevirmek aradaki önemli kontrastı göstermenin muhtemelen tek yoludur. Endişede söylediğimiz gibi hiçbir şey ve nesneden korku sözkonusu değildir. "Endişenin nedeni yeryüzünde böyle varolmaktır". "Endişenin nedeni dünya-içeri (in-worldly) bir varlık olmamaktır". Tehdit edenin hiçbir yerde olmaması, endişenin ayırıcı temel özelliğidir. "Endişenin ne olduğu "hiçbirşey ve hiçbir" olmamasıyla açıklanır" (sayfa 186). Ve izleyen sayfada Heidegger italikle "Endişe hissettiği endişesi oluşumunun yeryüzünde kendisi olarak varolmakta bulur. " diye yineler.

 

Bu, şüphesiz kuşkuludur. Şu, bir gerçek ki insanoğlu arada sırada korktuğu şeyi tanımlayamadan endişeyi yaşar; fakat Heidegger bu vakaların hiçbirinde veya çoğunda insanoğlunun korkusunun nedeninin yeryüzünde" "kendisi" veya "böylesine" olmaktan kaynaklandığını göstermemiştir. Daha da ötesi neden korktuğunu bilmeden endişe duyan insan üzerine yapılan araştırmaların, neden endişenin nedeninin şu veya bu olduğunu göstermeyebileceğinin açıklamasını vermedi. Gerçekten bazılarımız zaman zaman umarsız yalnızlık ve terkedilmişlik duygusuna kapılmamıza rağmen bu tür sorular yeretmez.

 

Çeşitli endişe şekilleri olabilir, kişi bunların bir kısmında suçluluk duygusu ve suçlulukla birleşmiş olasılıklara karşı duyulan korkularının, önemli rol oynayacağını keşfedebilir. Kierkegaard tarafından ileri sürülen bu düşünce Heidegger de sadece aşağıdaki gibi laf arasında geçer; "varoluşta endişe, varolabilmek için varolmak olarak ortaya çıkar, yani kendisini seçmek ve kavramak özgürlüğü için özgür olması gibi. Endişe, varoluşu kendi olası varlığının enüst özgünlüğü olan, her zaman mevcut özgür oluşuyla karşılaştırır" (sayfa 188).

 

Heidegger'e göre "korku" özgün olmayan bir endişe türü olup, endişenin açığa çıkmasını önler (sayfa 189). "Endişenin psikolojik olarak harekete geçmesi varoluşun endişeyi kendi Varlık alanında hissetmesiyle mümkün olur" (sayfa 190). Aynı sayfanın sonundaki bir dipnot "endişe ve korku olgusu istinasız ayırdedilmiştir" diye aslı olmayan bir iddiayla başlar ve önemsemeden "endişe olgusunun analizinde Kierkegard oldukça derine nüfuz etmiştir" gibi küçültücü bir ifade kullanır.

 

Aslında Kierkegaard, iyi ya da kötü Heidegger'in ayrımını da­ha önceden sezinlemiş ve endişeyle "hiçbirşey" kavramı arasın­da bağlantı kurmuştu (12, sayfa 38): "Hiçbirşey ne gibi bir etki üretir? Endişe'yi yaratır... Kişi endişe kavramını psikolojide ele alındığı şekilde hemen hemen hiç görmez ve bu nedenle endişe­nin belli birşeye atıfta bulunan korku ve benzeri kavramlardan farklı olduğuna dikkati çekmeliyim, halbuki olabilirlikten önce ge­len olabilirlik gibi, endişe özgürlüğün gerçekliğidir."Sayfa 39 da Kierkegaard endişe ile "Hiçbirşey" arasındaki bağı hiç değilse kıs­men, bir Danimarka deyiminden esinlendiğini belirtir. Daha ileride(sayfa 53'de), Schelling'in sık sık endişeden konuştuğundan bahseder ve sayfa 55 de şu özdeyişi sunar."Endişe özgürlüğün başdönmesidir."

 

Korku ve endişe arasındaki ayrım, Psikanaliz'e Genel Giriş'\n (1917) Endişe başlıklı konferansında (5) Freud tarafından da yapılmıştır. "Endişe durumla ilgili olup, nesneyi yoksarken, korku özenle dikkatini nesneye yöneltir". Heidegger'in aksine, Freud'un ayrımı, nesnenin hiç mi olmadığını yoksa varolduğu halde dikkatin onun üzerinde odaklanmamış mı olduğu konusu­nu aydınlatmaz. Şüphesiz ki korkuda nesnenin somut olması ge­rekmez; bir olay veya gelişme olabilir.

 

Heidegger'in endişe konusundaki tartışması endişe varlığın otantik veya otantik olmayan olanaklarını ortaya çıkararak toplu­mun (anonymous One) hakimiyeti altında bırakılan kişiyi tek basına ya da daha doğrusu tamamen yalnız hissettirerek günlük yaşamdan koparır, iddiasıyla sona erer. Daima benim olan Varo­luşumun bu temel olanakları, Varlığın başlangıçtan beri ve bü­yük ölçüde &.msıkı sarılmış olduğu dünya içeri varlıklar tarafın­dan engellenmeden kendilerini Varoluşta olduğu gibi endişede de ortaya koyar.

 

2

 

11月16日

Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk)

Varoluşçuluğu tanımlamak için, sözcüğün kendisinden işe başlamak gerekir. Bu yeni türetilmiş sözcük "varoluş" (existence) isminden, ilkin "varoluşsal" (existentiel) ve varoluşla ilgili "existential" sıfatları türetilerek ve daha sonra "culuk" son eki eklenerek ortaya çıkmıştır. Varoluşculuk, varoluşun önceliğini ya da ilkinliğini benimseyen bir kuramdır.

Varoluşçuluğun sözlük anlamına bakacak olursak; insanın varoluşunu, somut gerçekliği içinde ve toplumdaki bireyselliği açısından göz önüne alan felsefi öğretidir.

Varoluşçuluk felsefesinde, insanın varoluşu anlaması söz konusudur. İnsanın kendini gerçekleştirmesi, insan varoluşunun rastlantılar içinde oluşu, güvensizliği ve güçsüzlüğü söz konusudur. Güçsüzlüğü ve hiçliği içinde insan, ölüme mahkum bir varlık olarak insanın varoluşu, hiçlik karşısında insanın varoluşu, insan varoluşunun halisliği (authentique) ve bu halis olmaya çağrı, özgürlüğü içinde insanın varoluşu, topluluk içinde kaybolmuş insanın, tek insanın kendisini bulması, kendi olması, doğruluk ve ahlaklılık karşısında sahici davranışı-tutumu; bütün bu sorunlar söz konusudur varoluşçuluk felsefesinde. Ayrıca "insan, evreni aşabilir mi aşamaz mı?" "aşarsa nereye dek varır bu aşma?" gibi sorunlar söz konusudur.

Yığınlaşma içinde tek-insan, birey, gittikçe kendi özelliğinden, kendi kişisel özgürlüğünden çözülme, kopma durumuna geçiyor. Tek insan kayboluyor. Kitle içinde sıradan bir insan oluyor. Tek kişinin kişisel sorumluluğu gittikçe herhangi bir parti, bir ortaklık, bir dernek, herhangi bir kolektif düzen içinde ortadan kalkıyor.

Modern insan, bir devlet hastanesinin doğum kliniğinde dünyaya geliyor, oradan yuvaya, yuvadan okula, sonra da ya bir fabrika ya bir büroya geçiyor. Modern insan artık kendi yaşamını sürdürmüyor. Ölümü bile kendinin değil çoğu kez.

Bu gelişme nedensiz değil. İlkin, bütün yurttaşların eşit hak istemesi, başta gelen bir nedeni bu gelişmenin. Hiçbir üstünlüğe, hiçbir olağandışıya katlanılamıyor artık. Bunların hepsi bir kalemde siliniyor. Bir başka nedeni: güçlü olma isteği, güce erişme isteği. Tek kişi güçsüz kalmıştır günümüzde. Ama herkes "dayanışarak" toplu hale gelirse, yenilmez bir güç oluyor. Bir başka neden de, ekonomik bakımdan güven altında olma çabası. Ekonomik çöküntülerden, paranın inip çıkmasından, tek kişi, varoluş savaşımında yorgun düşmüştür. Yaşamını güven altına alabilmek için kitleleşme yoluna girmiştir. Böylece her alanda bir toplumsallaşma bir merkezleşme gittikçe artıyor. Giderek çoğunlukla insanlar ekonomik güvenliliklerini sağlamak uğruna, kendi kişisel özgürlüklerini bırakmaya hazır duruma geliyorlar. İşte bu gelişme ortasında varoluşculuk felsefesi sesini yükseltiyor.

Bu felsefenin getirdiği sınırsız subjektiflik, bireysellik, topluluk düşmanlığı, macera isteği, istediğini yapma özgürlüğü, bütün bunlar yığınlaşmaya karşı bu protesto açısından anlaşılmalıdır. Bütün varoluş felsefesi şu biçim altında belirir: "İnsanın kendi kendini yitirdikten sonra bütün dünyayı ele geçirmesi neye yarar?" Bundan dolayı varoluş felsefesi bir bunalım felsefesi olmuştur, bu felsefe yeni bir dizge kurmak istemiyor, tam tersine insanları karar verme durumuna getirmek istiyor; öğretmek istemiyor, yeni bir tavır alışa çağırıyor; çağı yeni bir biçimde açıklamak istemiyor, onu yargılıyor; sakinleştirmek değil, ürkütmek onun amacı; sentez de istemiyor, "ya o-ya o" karşısında bırakıyor. İşte bundan dolayı, geçen yüzyıldaki devrimin bunalım zamanında doğmuş olan bu felsefe, yine son iki dünya savaşından sonraki bunalım zamanlarında böylesine güçlü bir etki yapmış, güçlü bir felsefe akımı olmuştur. Önce Almanya sonra Fransa'da bir felsefe yazın akımı olarak biçim kazanmış bulunan varoluşçuluk, J.P.Sartre'a göre insanın bütün boyutlarını ele alan bir felsefedir.

"Varoluş, özden önce gelir" ve her bir kimseye bir öz kazandırmayı sağlayacak özgürlükle özdeştir; "insan ne ise o değildir, ne olmuşsa o'dur." İnsan kendini kendi yapar, daha önce kazandığı bazı belirlenimlerin el verdiği ölçüde kendine biçim verir,kendini oluşturur. Varoluşçuluğun Fransa'daki öteki temsilcileri de şunlardır: A.Camus, Simone de Beauvoir, Merleau-Ponty ve Gabriel Marcel.

Varoluşçuluk insanın dünyaya atılması ve bir başına bırakılmasının felsefi psikolojisi olduğundan varoluşçuluğun genel görünümü fenomolojik çerçevede hayli dağınıktır.Birey hayat kurma onu devam ettirme ve sosyal çevrede kendini kabul ettirme gibi daha bir çabanın yoğun harcandığı noktalarda ,bu kendini ayakta tutma mücadelesi içinde,derin ve insanlığın paydasını konu edinen değerlere tavrı öteye aktarılan bir sorun olarak görülegelmiştir.İnsanlık tarihinin iktidar mücadelesi tarihi olduğunu okul öncesi çağda 'orman kanunu'benzeri söylemlerle ilke olarak öğrenen yığınlar elbet sosyalleşme sürecinde dostluk ve sevgi gibi insani unsurları bir 'hayal' olarak ama ikiyüzlü sohbetlerde 'bulunmuş' bir gerçek olarak dillendireceklerdir.Mış gibi olma tradejisinin tarihteki son durağı olmayan postmodern uygarlığımız herşey boş safsatasıyla günahın içine dalmalarını açıklayamayacakları olgun kişilik imajı çizen iyi oyunculuklarlarıyla gerçekte ne uhrevi ve ne de insani kaygıları olmayanların aşkın,mistik boyutu kötülemeleri varoluşçuların es geçtiği bir durumdur.İnsani derinlikler kavranmadan hayat bir savaştır sadece.Lüks tüketim,matrak bir çevre ve güvenli bir gelecek.İstenilen bu.Oysa derin hakikatlar dünyasında hayat bu tür oyalanmalar değil daha yaşanılabilir bir dünya için başkaları için de meşru savaşını verebilmektir.

Varoluşçuluğun İlkeleri
 
1. Varoluş Özden Önce Gelir

"Felsefe terimleri ile anlatmak istersek, diyebiliriz ki her nesnenin bir varoluşu ve bir de özü vardır. Öz, bir nesnenin özelliklerinin değişmez bir bütünüdür; varoluşu ise evrenin içinde gerçek olarak bulunuşudur. Birçok kimse, özün önce, varoluşun sonra geldiğine inanır; bu fikir, dinsel düşünceden ileri gelir; gerçekten, ev yaptırmak isteyen bir kimsenin ne biçim bir ev yaptıracağını bilmesi gerekir. Burada öz varoluştan önce gelir. Bunun gibi, insanın tanrının yarattığını sanan kimseler de böyle düşünerek, tanrının bu işi, haklarında daha önceden sahip olduğu fikirlere bakarak yapacağı sonucuna varırlar. Tanrıya inanmayanlar ise aynı etkiden kurtulamayarak, bir nesnenin ancak kendi fikirleri ile uygun düşmesi durumunda varolabileceğini ileri sürerler. Bütün 18. yy, "insan doğası" denen, herkeste ortaklaşa bulunan bir özün varlığına inanmıştır. Varoluşçuluğa göre ise insanda -ve sadece insanda- varoluş özden önce gelir."

"Bu kısaca şu anlama geliyor; önce insan vardır, şu ya da bu olması daha sonra gelir." (J.P.Sartre, Action, 27 Aralık 1944).

Elbetteki biz, bizi insan türüne bağlayan, evrensel ya da türsel özümüzü yaratamayız; ancak, bize özgü olan, başka hiç kimsede bulunmayan bireysel özümüzü seçebiliriz. Bizim doğuştan ve özgül özümüz -"hayvan"-ve-"insan"- biz olmadan belirlenmiştir; biz insanız, işte o kadar. Bizim bireysel ya da somut özümüz sadece belli bir belirsizlik gösterir: Bizler insanız, ama hangi insan olacağız? İşte ancak bu sınırlar içinde özgüle açık bir kapı kalır.

Bununla birlikte seçme olanağının yeri gene de önemlidir. Bunu anlamak için, başlangıçla eşdeğer olan bireylerin seçmiş oldukları mesleklerin çeşitliliğine bakmak yeter. Bundan başka, içinde olduğumuz sınıfı, boyumuzu, zekamızı biz seçemezsek de hiç olmazsa, bu ham veriler karşısında takınacağımız tavır bize bağlıdır. Bir işçi, "bütün varlığı ile sınıfı tarafından koşullanmıştır..." ama "arkadaşlarının durumuna ve kendi durumuna bir anlam vermek; devrimci, ya da sinik olmayı seçmesine göre, işçi sınıfına zafer ve kazanç sağlayan ya da aşağılık duygusu içine düşüren bir geleceği, özgür olarak tanımak gene onun elindedir." Seçmediğim halde sakat olabilirim, ancak "sakatlığa bakış biçimimi seçmeden sakat olamam." (onu çekilmez, küçük düşürücü, gizlenmesi gerekli sayılabilir, herkese açıkça gösterebilir, kıvanç konusu, başarısızlıklarımın nedeni, v.b olarak görebilirim.)

2. Sınırsız Özgürlük

Her gün yaşantımız içinde yapmakta olduğumuz seçmeler ya da icatlar, en küçüğünden tutun da en büyüğüne kadar, saptadığımız ereklere, seçmesini kendimiz yapmış olduğumuz bir değerler hiyerarşisine bağlıdır. Bu ereklerin çeşitliliği yüzünden, beklenmedik toplu bir para, kimi tarafından gardrobunun eksiklerini tamamlamakla; kimi tarafından başına gelebilecek bir kazaya karşı yedek akçe olarak saklanmakla, kimi taraftan da eğlence yerlerinden de harcanarak kullanılır. "seçme, düşünüp taşınmaya bağlı değildir: düşünüp taşınmaya koyulduğumuz zaman, olan olmuş, iş işten geçmiştir."

Ancak, ereklerimizi özgür olarak seçmiş bulunuyorsak da hiçbir şey kaybolmuş sayılmaz: çünkü ereklerimiz seçmelerimizin tümüne de kumanda eder, bu yüzden, ereklerimizin özgür seçimi, özel kararlarımızın tümünün özgürlüğünü arkasında sürükler.

Varoluşa ilk vardığımız da ereklerimizi kesin olarak saptamadığımız ölçüde özgürlüğü de kurtarmış oluruz. Varolmayı sürdürdüğümüz ölçü de, ereklerimizi de ereklerimizi de seçmeyi sürdürürüz; çünkü özgürlük, bizim varoluşumuzun özüdür. Herhangi bir özel seçme dolayısıyla, daha önce yapmış olduğumuz seçmelerden biri karşımıza çıkabilir, bunun sonucu olarak, ona uygun bir biçimde alınmış her karar, onun bir yenilenmesi olarak karşılanabilir; nitekim, bütün istemli davranışlarımızı özgür olarak görmek hakkımız vardır; çünkü, onlara karar verirken kendilerini açıklayan erekleri de karara bağlarız.

3. Sorumluluk

Sartre'a göre insanın sorumluluğu, sağduyuya kalırsa, özgür olarak seçebildiklerinin çok daha ötesine geçer, hiçbir şey ona yabancı değildir: ne kişisel iç etkenliğimiz ne de dışımızdaki olaylar: ben herşeyden sorumluyum; "savaşı ben ilan etmişim gibi, savaştan sorumluyum."

Sartre ne dersin desin Polonya'nın istilasından, Fransa'nın işgalinden, Stalingrad'ın yıkılmasından kendisini sorumlu tutamayacağı ortadadır. Ama kendisine bağlı olmayan bu olaylar karşısında, pekala kendisine özgü bir tutum içine girmiştir; savaş içinde olan bir dünya da, özgür edimler ortaya atarak, bu dünyada olup biten her şeyin sorumluluğunu üstlenmiştir.

Ya da daha çok; "doğmayı ben istemedim denir hep; ama doğumum karşısında takınmış olduğum tavırla," -utanç ya da kıvanç; iyimserlik ya da kötümserlik...

4. İç Sıkıntısı

Sartre, bağımsız kişiliğinde fikrin duyguyu bastırdığı bir aydındır, bu nedenle, sıkıntı ve umutsuzluğa, bunların bir Kierkegaard'ın yaşantısında ve düşüncelerinde ya da bir G. Marcel'in yazılarında tuttuğu yeri vermez: İnsan tanrısal tüzüye inanırsa, işlemiş olduğu günahlarının düşüncesi, hiçlikten gelmek ve oraya dönmek düşüncesinden daha çok bir iç üzgünlüğü verir insana. Ona göre ise, iç sıkıntısı, seçmelerimizin kapsamından doğar.

"Herkes için geçerli bir kuralın varlığını benimseyen düşünürler, bu kuralı bir davranış kuralı olarak bellemekle sıkıntıya düşmekten kurtulurlar." diye düşünür; bir pişmanlık ve dindarlık yaşantısını seçen bir Hıristiyan, Descartes örneği üzerine aklını yönetme tasarısı kuran bir akılcı, insanı duyarlığa indirgeyerek tadımı (hazzı) seçen Epikurosçu, kararlarını doğru ve iyi bellediklerine göre verir ve belli bir güvenlik içinde yaşarlar.