Protege Moi 的个人资料QUIJOTESCO照片日志列表更多 工具 帮助

日志


11月23日

Haftanın Albümü

Bu haftanın albümü,  gitarda Wolfgang Muthspiel ve davulda Brian Blade işbirliği olan ve bu yıl içersinde Material Records’dan yayınlanan Friendly Travelers..

Günümüzün en iyi caz gitaristleri arasında gösterilen Avusturya’lı gitarist Wolfgang Muthspiel ve ismini Jashua Redman, Brad Mehldeu, Wayne Shorter ile olan işbirlikleri ile hatırlayabileceğiniz Brian  Blade’in, bu yıl içersinde yayınladıkları Friendly Travelers albümü; çağdaş caz janrına dahil edilme yatkınlığına rağmen, müzisyenlerin klasik müzik ve rock etkilenimlerinin rahatça gözlemlenebileceği bir albüm.

Muthspiel’in gitarından salınan bitmek tükenmek bilmeyen melodik yapı, klasik müzik geçmişinin altını çizen  arpejler, rocktan Barok döneme uzanan anımsatıcı unsurlarla; Brian Blade’in usta davulculuğunu gözlemleyebileceğiniz bu albümde, Brian Blade 2 parçada da gitar çalıyor..

Kısaca müzisyenlerin geçmişine değinmek gerekirse;  Gary Burton Quintet’in -Pat Merheny’nin gruptan ayrılmasıyla 12 yıl boyunca boş kalan- gitar sandalyesini doldurmak üzere davet edilmesiyle kariyerinde önemli adımlar kaydeden Wolfgang Muthspiel; Paul Motian, David Liebman, Django Bates, Peter Erskine, the Vienna Art Orchestra ve Steve Arguelles ile olan çalışmalarıyla jazz dünyasında hatırı sayılır bir yer edindi.Kompozitor, kemancı ve gitarist Muthspiel’in başarısı, 1994’te Musician Magazine tarafından Avrupa’nın en iyi 10 caz gitaristi arasında gösterilmesi ile pekiştirilmiş oldu. Jazz Dergisi için kendisi ile gerçekleştirilen röportajda henüz konservatuarda okuduğu sıralarda, caz hakkında hiç bir fikri olmadan doğaçlama çalmaya başladığını söylüyor Muthspiel. Brian Blade ise Joni Mitchell, Bill Frisell, Norah Jones, Emmylou Harris ve Bob Dylan gibi isimlerle olan çalışmalarıyla popüler müziğin; vokal caz’dan folk’a, klasik rock’tan doğaçlamaya uzanan bir çok kulvarında yetkinliğini kanıtlamış gibi..

İkilinin bu albümle müzik dünyasında bir çığır açma gibi bir kaygıları yok; bugüne değin olan birikimlerini, sarmalayıcı melodiler,  duru eşlikler ve aslından uzaklaşmayan doğaçlamalarla dinleyiciyle paylaşıyorlar.. Albümde sampleların ve loopların sıkça kullanımı, ikilinin müziğinin niceliksel açıdan bir orkestra zenginliğine yakınlaşmasına olanak sağlıyor.  On bir parçadan oluşan albümde, sessizliğin adeta bir enstrüman gibi ustaca kullanımı ise, albümün yetkinliğine işaret eder gibi. 

“Heavy song” albümün en dikkat çekici parçası denilebilir, ancak parçanın yoğunluğuna bağlanıp, albümün kalanına gereken ilgiyi esirgememek gerek, çünkü her bir parça her ziyarette daha da güzelleşen diyarlar gibi.


 

Messian’ın müziği için şöyle diyor Wolfgang Muthspiel: “Her iyi müzikte  bestecinin ve icracının ötesine geçen ruhani bir yan vardır. Bir sanatçı olarak gerçekten istediğinizi üretirken egonuzun eserin önüne geçmemesi önemli bir durum, çünkü iyi müzik her zaman senden büyük oluyor..” Friendly Travelers albümü, ikilinin bu bakışının bir yansıması.
11月13日

Haftanın Albümü (13 Kasım 2007)

Bu haftanın albümü “The Destruction of Small Ideas”, Sheffield’lı enstrümantal rock grubu “65daysofstatic”in 2007 yılı stüdyo albümleri.

 

Grup adını, Wikipedia’ya göre, altmış beş gün boyunca bütün iletişimin ve elektronik hayatın küresel çapta bir kriz sonucu duraksadığı bir kurgudan, last.fm’e göreyse, 1954 yılında Guatemala’daki CIA darbesi sırasında propaganda amaçlı bütün iletişim sisteminin devre dışı bırakıldığı günlerden alıyor.


Her post-rock diye adlandırılan türde müzik icra ettiği söylenen topluluk gibi “65DOS” da, kullanacağı bütün kelimeleri şarkı başlıklarına topluyor (bkz. The Distant & Mechanised Glow of Eastern European Dance Parties”) ve ‘yirmi birinci yüzyıla ait bir senfonik rock’ türünde besteler yapıyor. Post-rock hakkındaki bu genellemeler, istisnalarla zayıflayacak olsa da genellikle post-rock denilen türde müzik yapan toplulukların en temel ve hatta tek ortak özelliklerinin bunlar olduğu söylenebilir; tür altında yan yana getirilen hiçbir topluluk aslında aynı kalıplarla müzik yapmıyor zira. Az önce kullanılan “senfonik” teriminin de bir açıklamaya ihtiyacı var, çünkü “65DOS” bağlamında hiç de alışılmış anlamında değil bu kelime. Onlar da “God Speed You!”, “God Is an Astronaut” ya da “Explosions in the Sky” gibi sözü kullanmadan hikaye anlatıyorlar, başka bir şekilde söylersek enstrümanlar dile geliyor, insan sesi sadece samplelarda kullanılıyor.

 

Monotreme Records’dan yayınlanan “The Destruction of Small Ideas” çoğu zaman elektronik alt yapılı on iki şarkıdan oluşuyor ve grubun bu albümde –ve önceki ikisinde de- “God Is An Astronaut” ya da “Explosions in the Sky”a kıyasla daha cesur bir müzik yaptığını söylenebilir. Albüm için “Math Rock”, “Experimental Rock”, “Post-rock” tanımları sadece tanım koyma kaygısından ibaret, çünkü albüm genelinde bütün bu tanımları kapsıyor. İleride “post-rock” tanımıyla kastedilenin ne olduğu az çok belli olduğunda “65daysofstatic”in bir şeylerin başlatıcısı ya da ilk örneği olacağını söylemek acaba çok mu ileri gitmek olur; rock ötesi?


http://www.65daysofstatic.com

http://www.monotremerecords.com/65dos/65dos.php 
destruction_of_small_ideas

 
 

10月30日

Haftanın Albümü

Haftanın Albümü köşesinde geçen haftanın albümü

John Scofield – This Meets That idi. (Emarcy – 2007)
 

Caz gitaristi John Scofield’ın geçtiğimiz ay yayımlanan son çalışması. Albümde yedi kişiyle üçlü (trio) müziği yapılmış. Her daim söyleyecek bir sözü olan cazın üretken isimlerinden Scofield durumu şöyle özetliyor: “Parçaları gitarda çaldıktan sonra sıklıkla, fazladan bölümler duyarım. Bu kayıtta da üflemelileri ekledim. Üçlü oluşumumuzu olduğu gibi koruduk ama sound genişledi. Üflemeliler yaptığımız işi süslediler.” Albümün adından da anlaşılacağı gibi pek çok tür bir arada çalınmış. Scofield ortak paydanın “swing” olduğunu söylüyor.

 

Albümde üçlü gibi tınlayan yedilinin yanı sıra Bill Frisell de tremolo gitarla bir parçaya (The House Of The Rising Sun) eşlik etmiş. Katrina felaketinden sonra albüm kaydeden ve sözünü esirgemeyen müzisyenlerden biri olarak Scofield da George W. Bush’a bir “selam” göndermiş (Heck Of A Job). Albüm genelde Scofield bestelerinden oluşuyor. Bunların dışında kalan üç parçadan ikisi ise Scofield’ın 11 yaşında gitara başladığında çalabildiği yegâne parçalar, The House Of The Rising Sun ve Rolling Stones klasiği Satisfaction.    

 

 

 

John Scofield (gitar)

Steve Swallow (bas)

Bill Stewart (davul)

Roger Rosenberg (bariton saksafon, bas klarinet)

Lawrence Feldman (tenor saksafon, flüt)

Jim Pugh (trombon)

John Swana (trompet, flugelhorn).


 

Haftanın Albümü’nde Çalınan Parçalar:

 

The Low Road (Scofield)

Heck of a Job (Scofield)

Satisfaction (Jagger – Richards)

Trio Blues (Scofield)

10月21日

Müzik Tınlayan Bir Felsefedir

Gerçeklerin tümünü, madde ve yaşamla ilgili çeşitli belirtilerini; neden, ilke ve amaçlar bakımlarından incelemeyi hedefleyen fikir çalışmalarına felsefe denilmektedir. Organize ettiği bilim dallarından derlediği veri ve sonuçları yorumlayan düşünce sistemi olarak da ifade edilebilir.

Düşünen bir varlık olan insan; tarihin ilk çağlarında belki düşünmeden, bilgi kurmadan, doğanın güzelliklerine hayran kalmış ya da ondan korkarak heyecanlarıyla baş başa yaşamıştır. Bu endişeli durum ona bilim yapmadan önce evrenin nedenini arayarak felsefesini yapma davranışını geliştirmiştir. Zaman içinde yaşadığı ortamı kültürlendiren de, yaşadığı ortamdan kültürlenen de yine insan olmuştur.

İnsanın kişiliğini, yaratıcılığını iyi anlayabilmek ona uygulanacak müzikal yetenek testleriyle ölçülebilir. Ön koşul özelliklerine sahip olup olmadığı böyle bir değerlendirmeyle mümkün olur. Avusturyalı besteci W. A. MOZART'ın (1756-1791) yüceliği, naif yapısı, kalıtımla, fizyoloji, psikoloji ile müzisyen bir aile ve toplum soyolojisi ile açıklanabilir. Bu olağan üstü yetenekli, dahi sanatçı 35 yıllık ömrüne 600'den fazla birbirinden ünlü eser sığdırmıştır.

Müzik, insanların sözcüklerle anlatamadıkları duygu, düşünce ve heyecanlarını seslerle anlatma sanatı olarak tanımlanır. Ünlü Alman besteci Ludwig Van BEETHOVEN'ın (1770-1827) deyimiyle "Müzik tınlayan bir felsefedir". Müziğin seslendirilmesindeki performans sanatçının (insanın) müzikalitesi ile değerlendirilir. Müzik düşünceler ve davranışlar ürünüdür. Müzik tutkudur, aşktır, sevgidir. Müzik demokrasidir. Müzik bir iletişim aracıdır. Bir kültür-sanat dilidir. Bireyler ve toplumlar için en geçerli evrensel diyalogdur.

Bireyleri topluma, toplumu bireylere bağlar. Seslerden oluşan tınılar insanlara moral, tedavi kaynağı olur. Yaşamın her anında (doğumdan ölüme dek) insanın en yakın dostu bir fonetik sanat olan müziktir.Doğal olarak arkadaşlık edilen müzik türü de bireyi tanımada önemli bir göstergedir. Müziği fonda duymak ve onunla eğlenmek (dans etmek, oynamak…) kadar, nitelikli müzik dinleme alışkanlığına sahip olmak, çağdaş insan modeline ulaşmada başta gelen faktörlerdendir denilebilir. Bu evrensel sanatı ülkemiz ve dünya dostluğu, barışı için kullandığımızda elde edilebilecek en son sonuç huzur ve mutluluk olacaktır. Ezginin sözleri, ritmik yapısı, melodisi ve armonisi bu yüce sanatı gizemli kılan öğeleridir.

Sizleri TV, radyo, müzik setinizle baş başa bırakırken; sabah saatlerinde A. VIVALDI'nin (1675-1743) "Mevsimler"ini, öğle saatlerinde F. CHOPIN'in (1810-1849) doyumsuz güzellikteki piyano eserlerini, akşam üzeri J. BRAHMS'ın (1833-1897) "Macar Dansları"nı, gece G. VERDI (1813-1901) ve G. PUCCINI'nin (1858-1924) ünlü operalarından sevilen melodileri, yorgun ve stresli olduğunuzda MOZART'ın herhangi bir eserini ve başarıyla sonuçlanan bir görevi BEETHOVEN ile paylaşmanızı önerebilirim.

Yaşamınız, güzel sanatları oluşturan mozaiğin en güzeli ile dopdolu olsun. Müziğin sihirli gücü; düşüncelerinizin daha berrak ve daha işlevsel, işlerinizin de daha başarılı olmasında gücünüze güç katsın.

 

* Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi, Güzel Sanatlar Bölümü Öğretim Üyesi

10月20日

Manu Chao

06 Ekim

Manu Chao

Manu Chao
05/10/2007

 

‘Dünya müziği’ terim olarak Batı dünyasının modern kitlesel popüler ve klasik müzik akımının dışında kalan müzik anlamında kullanılıyor, bu da doğal olarak içinde bir isyankârlık barındırıyor; normal akımın dışında olmak, dinleyenlere farklı karışımlar sunmak, kısaca muhalif olmak. Bunu yaparken, aynı zamanda insanların size saygı duymasını, sizi takip etmelerini, hatta kendilerini sizin yerinize koymalarını sağlamak ise ayrı bir meziyet. Oldukça zor olmasına rağmen, bunu başarmış olanlar elbette var. Bunu en iyi başaranların arasında, hiç kuşkusuz José-Manuel Thomas Arthur Chao, yani nâmı diğer Manu Chao da yer alıyor. Politik görüşlerinden taviz vermeyen, ama dünyanın tadını da olabildiğince çıkarmaya çalışan bir müzik adamı olan Manu Chao, yaptıklarıyla hem rock hem de dünya müziği kulvarında bir çeşit depreme neden oldu. Altı yıl sonra, yeni albümüyle beraber, bu müzik adamını bilenlere tekrar hatırlatmanın, bilmeyenlere de kılavuzluk etmenin tam zamanı.

 

 

Bir zamanlar Bob Dylan, “kanunun

dışında yaşamak istiyorsan dürüst

olmalısın” diye yazmıştı. Bu cümle

birebir Manu Chao’u anlatıyor.


Sanatçı, dünyasal ezgileri ile, hiçbir kural tanımadan politikaya burnunu sokuyor. Kendisini temsil eden büyük müzik sektörüne karşı bile kararlı bir duruşu var. Yaptıklarında herhangi bir yapaylık olmadığından, karşıtları tarafından bile saygı görmeyi başarıyor. Görülmemiş bir eğlence, tükenmeyen bir umut, herkesi ürperten bir şeytan tüyü, evrensel bir duyarlılık ve insana yalnız olmadığını hissettiren bir tavırla, dinleyen herkesi ayağa kaldıran sımsıcak bir müzik yapıyor.

21 Haziran 1961’de İspanyol diktatör General Francisco Franco’nun zulmünden kaçıp Fransa’ya yerleşen kozmopolit bir ailede gözlerini açan Manu Chao, Paris’in varoşlarında büyüdü. İspanyol, Küba ve Cezayir köklerine sahip olan sanatçı, sol görüşe sahip bir aile ortamında, hayat hakkında ilk izlenimlerini genç benliğine işlemeye başladı. Sanatçı ve entelektüel bir topluluğun içinde büyümeye başlayan Mano Chao, böylece genç yaşta sosyal eşitlilik ve kültürel çeşitlilik üzerine geniş bilgi deneyim sahibi oldu. Seksenlerin başına gelindiğinde, günlük işlerde çalışan Manu, geceleri Hot Pants, Joint de Culasse ve Los Carayos gibi gruplarda çaldı. Bu dönemde ağırlıkla The Clash gibi grupların punk ve rock temaları üzerine müzik serüvenini sürdüren sanatçı, seksenlerin sonuna gelindiğinde, o dönemde pazarlama ve sınıflandırma ihtiyacı karşısında, müzik endüstrisi tarafından, “yabancı” (Batılı olmayan) her türlü müziğin, ‘dünya müziği’ adı altında etiketlendiğini düşünürsek, Manu Chao ve ekibi de bunun ilk temsilcilerinden biri oldu.

 

Hot Pants adlı grup bir demo ve albümden sonra dağılmasına rağmen, Manu kardeşi Antoine ile birlikte Los Carayos adlı grubu kurdu. Hot Pants grubunda yaptıkları müziğin ezgileri üzerine farklı kültürel ezgileri işleyerek kendine özgün bir ses sentezi yaratan bu yeni oluşum, sekiz yıl ayakta kaldı ve dağıldıkları 1984 yılına kadar üç albüm çıkarttılar. Bu zamana kadar geniş bir müzik yelpazesine sahip olan Manu Chao, bu birikimini dünya ile paylaşmak için 1986 yılında kuzeni Santiago Casariego ve yine kardeşi ile birlikte adını Perulu Mano Negra (Siyahî El) örgütünden alan grubu kurdu.

 

Mano Negra, Batı Avrupa'nın kültürel çemberinin dışında kalan ve İngilizce konuşmayan ülkelerin müziğini temsil etti. Dünya çapında bir topluluk olmasa bile, özellikle ana dili İngilizce olmayan Avrupa ve Latin Amerika ülkelerinde çok sevildi. Bilhassa Hollanda, İtalya ve Almanya’da çok büyüdü ve daha sonra bu tutkuyu dünyanın geri kalan ülkeleri takip etti. Daha çok keşfetme tutkusu ile yanan ruhların, dünyayla ilgili endişe duyanların grubu olan Mano Negra, tıpkı yaşadıkları yer olan Paris gibi, renkli, çok kültürlü ve çok sesli bir müzik yarattı. Grup devrimci hareketleriyle reggae, rai, ska, salsa, rap, Latin ve rock gibi birçok türü arzu ettikleri herhangi başka bir tarz ile kol kola sokup, ortaya kültürel bir estetik çıkarttı.

 

Grubun ilk albümü “Patchanka” (İspanyolca ucuz dans müziğine verilen argo Patchanga kelimesinde türetilmiş) bağımsız bir müzik şirketinden 1988 yılında çıktı. Albümdeki 'Mala Vida' adlı şarkı, önce Fransa olmak üzere birçok elit alternatif müzik çevrelerinde, ardından da Avrupa'nın birçok ülkesinde vazgeçilmezler arasına girdi. Bu albüm, grubun Virgin Fransa şirketi ile anlaşmasına vesile oldu ve 1989 yılında Puta's Fever” piyasaya çıktı. Bunu 1991 yılında grubun ilk iki albüme kıyasla daha bir rock senteze soyunduğu The King Of The Bongo” albümü takip etti. Bu zaman zarfında, grup Fransa’nın en önemli, aykırı, alternatif-folklorik rock temsilcisi unvanına sahip oldu.

 

Mano Negra efsanesini ölümsüzleştiren en büyük unsur, grubun iki defa Güney Amerika’ya yaptığı tutkulu ve anarşist turneler oldu. Öncelikle ekip 1992 yılında üstüne sahne kurdukları bir gemiyle Güney Amerika limanlarını dolaştı ve kıtanın her limanında yerel insanlar ile bütünleşti. Bir sonraki yıl grup, savaştan dolayı paramparça olmuş olan ve hâlâ çatışmaların yoğun bir şekilde sürdüğü bir dönemde, Kolombiya’da on haftalık bir tren yolculuğuna çıktı. Ülkeyi baştan aşağı dolaşan ekip, yerel gerillalar ile güvenli seyahat için pazarlıklar yapıp, durdukları her istasyonda bedava konser verdi. Bu eşsiz tecrübe gruba inanılmaz bir saygı ve hayranlık sağlamış olsa bile, ekip içten içe ciddi anlamda yıprandı. Manu Chao’un babası, gazeteci/yazar Ramon’un söz konusu turneyi kaleme aldığı Un Tren De Hielo y Fuego (Alevden ve Buzdan Bir Tren) adlı kitapta bu yıpranmanın izleri rahatlıkla görülüyor.

 

Son bir kez stüdyoya giren ekip, zor bela 1994 yılında "Casa Babylon" adlı albümü çıkarttı. Stüdyoya kimin gelip gelmeyeceğini bilmeyen Manu Chao, böylece ihtimaller üzerine kurulu olan ve adına “casualidad” (ihtimal) dediği bir çalışma tarzı yarattı. O zamandan beri de bu stili koruyan sanatçı, her zaman ihtimaller üzerine kurulu olan, anı yaşamayı kendine hedef bildi. Son albümün çıkışından bir yıl sonra Manu Chao’un kardeşi dâhil olmak üzere, ayrılan bazı üyeler yüzünden, Mano Negro sayfası ilelebet kapandı.

 

Yoluna tek başına devam etmeye karar veren Manu Chao, takip eden üç yıl boyunca Meksika ve Brezilya’da bir gezgin gibi seyahat etti. Yanına aldığı taşınabilir kayıt cihazı ile binlerce saatlik ham müzik ve şarkı teması kaydetti. Ortaya çıkan melodiler Mano Negra çizgisinden çok büyük farklılıklar içeriyordu, bu da Manu Chao’un hedeflediği gibi, sokakların müziğini temsil ediyordu. Bu işlenmemiş fikirlerin hepsi ince bir imbikten geçirildikten sonra, sanatçının 16 parçadan oluşan ilk solo albümü “Clandestino” ortaya çıktı. Her ne kadar Manu Chao’nun o zamana kadar bir adı olsa da, müzik şirketi albümün Britanya’da yayınlanmasına izin vermedi. Tüm bu engellemelere rağmen, söz konusu albüm, ağızdan ağza dolaşarak müzikseverlerin dikkatini çekmeyi başardı. Albümde yer alan ‘Bongo Bong’ ve ‘Clandestino,’ adlı parçaların bu ilgide çok büyük rolleri oldu. Yoğun ilgi sonucu “Clandestino” yarım milyonun üzerinde satış yaparak o döneme kadar (aslına bakarsanız hâlâ) en iyi satan dünya müziği albümü unvanı ile taçlandırıldı. Latin, rumba, samba, reggae ve akustik menşeli rock temalarının harmanlanmasından oluşan albüm, dünya çapında toplam beş milyon sattı.

“Clandestino”yu takip eden ve adını Madrid’deki bir metro istasyonundan alan, ikinci solo albümü “Proxima Estacion: Esperanza” (Sıradaki İstasyon: Esperanza), 2001 yılında çıktı. Yeni albümü, “Clandestino” ile benzerlikler içermesine rağmen, daha ağır Karayip ritimleri ile başka bir atmosfere sahipti. Bu albüm bir anda ve hiç zorlanmadan tüm listelerde üst sıralara yükseldi. Tüm ciddi eleştirmenler tarafından yere göğe sığdırılamayan albümün turnesi kapsamında sanatçı, Efes Pilsen One Love festivali kapsamında İstanbul’da da konser verdi. Farklı din ve ırklardan oluşan orkestrası ile sanatçı İstanbulluları dört saat boyunca coşturdu.

2003 yılında Manu Chao’un canlı performansını çok başarılı bir biçimde yansıtan “Radio Bemba Sound System” adlı konser albümü çıktı. Albüm, içerdiği 29 parça ile 64 dakika boyunca Manu Chao’un bereketli ve coşkulu ruhunu yansıtan bir cevher niteliğinde.

 

Sanatçının solo kariyerinde yürüdüğü patika, Manu Negra dönemine kıyasla oldukça deneysel ve Ska, Rai ve Latin ezgilerine daha çok odaklanmış durumda. Ağırlıkla gitar çalan sanatçı, her ne kadar yoluna solo devam ediyor olsa bile, yanındaki gruba isim vermekten de çekinmiyor. Birçok dünya enstrümanı çalan sanatçının grubunun adı ise Radio Bemba Sound System.

 

Manu Chao’nun yazdığı sözler çoğunlukla aşk, göçmen kamplarındaki hayat, fakirlik, dünya politikası ve kültürel kesişim üzerine. Bu da elbette sanatçının politik duruşunu ifade ediyor. Manu Chao, her zaman Meksika’daki Zapatista hareketini destekledi ve Amerika’nın politikalarına karşı açık yüreklilikle karşı çıktı. Küreselleşme karşıtı olan sanatçı, tüm mesajlarını hiç çekinmeden her fırsatta paylaşmasını bildi. Bunun sayesinde “Yüksek sadakat/istifa etmek intihardır”, “Herkese aynı güneş” ve “Her zaman ilkbahar” şarkıları dillerde sloganlaştı.

 

Manu Chao daha sonra uzun bir süre başka sanatçılar ile müzik birikimini paylaşmaya başladı ve çok başarılı müzik işbirliklerine imza attı. Bunların arasında en dikkat çekeni dünya çapında 600 adet satan Malili iki kör sanatçı Amadou ve Mariam’in “Dimanche Bamako” (Bamako’da Pazar Günü) adlı albümü. Oysa Chao onlara yalnızca ‘eğlence’ olsun diye stüdyoya girmeyi önermişti, ancak altı gün sürecek stüdyo çalışmalarından bir albüm ortaya çıktı. Chao, şarkı sözlerini getirdi, gitar çaldı ve albümün yapımcılığını üstlendi. Söz konusu albüm birçok ödül almanın yanı sıra, punk kökenli çok kültürel altyapıya sahip olan Manu Chao’un dünya ezgilerine ne kadar hâkim olduğunun en büyük kanıtı oldu. Bu sırada meşhur konserlerini vermeye devam eden sanatçı, yüz binleri coşturup dünyanın her köşesine egzotik seyahatlerini sürdürdü.  Tüm bu zaman zarfında sanatçı teşkilat karşıtı prensiplerini ve politik/müzik karışımını.

 

Altı yıldan beri uzak müzik piyasasından uzak olan sanatçı, bu yazıyı okuduğunuz sıralarda yeni albümü “La Radiolina”yı çıkartmış olacak. Beastie Boys, Jack Johnson, Red Hot Chilli Peppers ve Mars Volta gibi grupların albümlerinden tanıdığımız Mario Caldato ve Andrew Scheps ile birlikte albümün yapımcılığını üstlenen Mano Chao, yine dünyayı sarsmaya hazırlanıyor. İspanyolca, İngilizce, Portekizce,
şarkıların yer aldığı albümden çıkan ilk 45’lik, Rainin’ In Paradize,
sanatçının bitmek tükenmek bilmeyen enerjisinin ve bizleri neler
beklediğinin bir sinyali.


Tüm politik içerik ve sosyal ajandayı bir yana koyarsak, çocuksu vokalli Manu Chao’un müziği, tam bir coşku patlaması. Barış mesajları ile müzik camiasının sahiden ihtiyacı olan bir kurtuluş pınarı. Devrimci müzisyen, alternatif küreselleşme yanlılarının tüm dünyadaki sözcüsü, ezilen halkın adamı Manu Chao’un müziği, depresyonun değil, yaşama sevincinin, dünün değil bugünün ve yarının, küreselleşmenin değil enternasyonalizmin tanımı. Böyle karşıt bir müziğin içinde herkes kendine hitap eden bir şey bulabilir. Asıl Manu Chao mucizesi de bu zaten….

Blues Efsanesi

Blues, aslen Afrika kokenli bir muzik turudur. Onceleri, kole ticaretinin baslamasiyla birlikte Amerikaya getirilen zenci kolelerin kendi kulturlerini koruyabilmek icin kullandiklari sosyal bir arac oldu. 1865 senesinde koleligin kaldirilmasiyla birlikte Amerikan toplumu icinde yanki buldu ve buradan da tum dunyaya yayildi. Ortaya cikis tarihi kesin olmamakla birlikte ilk zenci kolelerin Amerikaya ayak bastigi 1619 senesi, Bluesun dogum tarihi olarak kabul edilebilir. 1865 senesine kadar suren kole ticareti sonucunda Amerikadaki zenci nufusu yaklasik olarak uc milyonu bulmustur.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

BLUES UN Gelisimi:

Amerikaya getirilen ilk koleler, Mississipi Nehrinin besledigi ve buyuk pirinc tarlalarinin bulundugu New Orleans ve Memphis bolgelerine yerlestirildiler. Koleler tarlalarda calisirken bir yandan da hep bir agizdan sarki soyluyorlardi. Bu sarkilarin sozleri ise ozellikle secilmis, ozgurlugu, birligi, beraberligi ve umidi asilayan, haksizliklari sorgulayan sozlerdi. Ciftlik sahipleri, bu ozgurluk cirpinislarini bir nebze de olsa engellemek ve koleleri rahatlatmak icin Cumartesi geceleri eglence duzenlemelerine izin verdiler ama bu eglencelerde soylenen sarkilar ozgurluk cigliklarini daha da alevlendirdi. Boylece ilk blues besteleri ortaya cikiyordu.

Ic savasin sona ermesi ve koleligin kaldirilmasiyla birlikte, Amerikada yeniden yapilanma plani ortaya kondu fakat bu plan beyazlarin irkci davranislari nedeniyle bir sonuca ulasamadi. Bunun uzerine zenci halk yeni umutlar icin kuzeye yoneldi. Bu goc sirasinda Amerikaya gelen gocmenler ile kultur alisverisinde bulundular. Kimi zaman geleneklerinden, kimi zaman yasam bicimlerinden ama ozellikle muziklerinden etkilendiler. Kendi muziklerinde kullandiklari banjonun (ki kokeni Afrikadir) yaninda, Irlanda ve Iskoc gocmenlerden kemani, guneyli gocmenlerden ise mandolin ve gitari ogrendiler. Boylece zenci muziginde etkin hale gelecek gitarin tohumlari da atilmis oluyordu. 1890lara gelindiginde ise gitar uretimi bir sektor haline gelmeye baslamisti. Bu sektorun onculugunu de gitar uretimini halen surduren iki sirket yapmaktaydi: Orville GIBSON ve C.F. MARTIN sirketleri.

1900lerin basina gelindiginde zenci sarkicilar ve soz yazarlari, ozellikle Memphis sehrinde ortaya cikmaya baslamislardi. 1909 senesinde ise blues tarihi icin belki de ilk altin sayfa aciliyordu. Memphis sehrinin belediye baskan adaylarindan E.H. Crump, yeni yeni kurulmaya baslayan blues gruplarindan biri olan Handys Bandden secim propagandasinda kullanilmak uzere bir parca yazmalarini istemisti. Bu grubun yazdigi Mr. Crump isimli parca ile hem E.H. Crump baskanligi kazaniyor hem de Handys Band, Memphis Blues olgusunu genis bir cevreye tanitiyordu.

Bu donemi izleyen yillarda, belirli bolgelerdeki muzisyenler, o yerlerin kultur ve etnik yasantisindan etkilenerek farkli blues turleri ortaya koymuslardi. Yazilan parcalar esas olarak blues altyapisini kabul ediyor fakat ozellikle gitaristlerin tekniklerinde bolgeye has bir farklilik goze carpiyordu. Bir sure sonra ortaya cikan bu yeni turler de bolgelerinin ismiyle anilmaya baslayacakti. Ornegin Memphis Blues, Delta Blues, Texas Blues gibi.

Blues ile caz muzigin yakinlasmaya basladigi 1930lu yillarin baslarinda, unu daha sonra tum dunyaya yayilacak olan trompetci Lois Armstrong, King Oliver Bande katiliyor ve gelecek yirmi yila damgasini vuracak bir muzisyen boylece taninmaya basliyordu. Armstrong daha sonra bu gruptan ayriliyor, unlu blues ve caz piyanisti Earl Hinesin grubuna dahil oluyordu. Yine ayni yillarda unlu cazci Count Basie grubunu su sozlerle tanimliyordu: The Band That Play The Blues. Ekibine gitarist Eddie Durham ve saksofoncu Lester Youngi da katan Count Basie, donemin en unlu iki bayan vokali Ella Fitzgerald ve Billie Holiday ile birlikte blues ve caz muziginin halen dinlenen kilometre tasi parcalarini seslendiriyordu. Bu yillara damgasini vurmus diger muzisyenler ise Robert Johnson, Big Bill Broonzy, Sonny Boy Williamson, Lonnie Johnson ve Tampa Red idi.

40li yillara gelindiginde Muddy Waters, Howling Wolf, Little Walter ve Willie Dixon gibi isimleri henuz duyulmamis muzisyenler gecimlerini barlarda calarak sagliyorlardi. 1943 yilinda Chicagoda Muddy Waters, Detroitde de John Lee Hooker, muzik kariyerlerinin en buyuk adimlarini atiyorlardi. Gelisen teknoloji ile birlikte blues etkisi de gunden gune artiyor, yeni muzisyenlerin ortaya cikmasiyla tum Amerikaya dalga halinde yayiliyordu. Bu dalgaya jump, boogie veya rhythm & blues diyenler de vardi. Fakat kim ne derse desin, tek bir sey kesindi, kimse geriye bakmiyordu. Artik muzik alaninda gelisim ve yeni kesiflerin yapilma zamaniydi.

1948 yilinda Riley King isimli bir diskjokey, ilk zenci radyosu olan WDIA Memphis ile anlasiyor ve dort yil surecek bir radyo programi sunmaya basliyordu. Bu program sayesinde dinleyicileri ona yeni bir isim takacaklardi: Blues Boy ya da kisaca B.B. KING.

B.B. King 1925 yilinda Indianola, Mississipide dunyaya geldi. T-Bone Walker, Charlie Christian ve Lonnie Johnson gibi gitaristlerin stillerinden etkilenerek kendi single-note lead guitar teknigini olusturdu. Ilk hit parcasi olan Three Oclock Blue 1951 senesinde yayinlandiginda, B.B. King bluesun krali oldugunu gostermeye basliyordu. Fazla karmasik bir yapiya sahip olmayan fakat bastigi her notaya bir anlam yuklemeyi basaran gitar teknigi ve Gibson ES335 (daha sonra Gibson firmasi bu gitari B.B. King adina Lucille ismiyle uretecekti.) model gitari ile, bu blues ustadi, bugun bile kulaklarimizin pasini almakta ilk gunku kadar basarili. Gecen onca yila ragmen...

1955 yili yeni bir ismin ortaya cikmasina sahit oluyordu: Chuck Berry. Maybelline isimli parcasiyla gorulmemis bir basari elde ediyor ve tam uc dalda Billboard odulunu almaya hak kazaniyordu. Ayni zamanda bu parcayla birlikte, tum Amerika yeni bir muzik turunun dogumuna sahit oluyordu. Izin verirseniz sizlere ailemizi tanitmak istiyorum. Anne Blues, baba Rhythm & Blues ve cocuklari: Rockn Roll.

Rockn Rollun dogusu ile birlikte bu turun temsilcileri de ortaya cikmaya basladi. Fakat iclerinden bir tanesi vardi ki fizigi ve sesiyle sanki Kral Benim. Der gibiydi. Dogru bildiniz, Kral Elvisten bahsediyorum. 1956 yilina adini yazdiran parcasi Heartbreak Hotel ile muzik kariyerine baslayan Elvis, bir doneme damgasini vuracak ve halen mevcut genis bir hayran kitlesine ulasacakti.

II. Dunya Savasi sonrasi Ingiltereden ayrilan Amerikan askerleri, beraberlerinde getirdikleri bircok blues albumunu burada birakmislardi. Geride kalan albumler Ingilizler tarafindan ilgi gormeye basladi. Genc Ingiliz gitaristler, 30lu yillarin blues ustatlarindan etkileniyor, New Orleans jazz band kavramini kendi ulkelerinde de gelistirmeye calisiyorlardi. Bu genc muzisyenlerden Alexis Corner, Cyril Davis ve Brian Jones, bu amacla Blues Incorporated isimli bir grup kurdular. Kurulan bu grup, Ingiliz blues muziginin ilk orneklerini vermeye basliyordu. Brian Jones bir sure sonra gruptan ayrildi ve iki genc blues muzisyeni, Keith Richard ve Mick Jagger ile birlikte bir grup kurdu. Grup ismini Muddy Watersin hit parcalarinin birinden aliyordu: The Rolling Stones. Rolling Stones, Muddy Watersin I just want to make love to you ve Robert Johnsonin Love in Vain isimli parcalarini yeniden yorumlayarak buyuk bir basariya adim atiyordu. 1966 yilinda cikardiklari Aftermath albumleriyle artik kendi tarzlarini ortaya koyuyorlardi. Bu albumden cikan Paint It Black isimli parcalari da o yila damgasini vuruyordu.

Ayni donemdeki diger bir baba grup ise The Yardbirdsdu. Bu grubun uyesi olan uc gitarist, Jeff Beck, Jimmy Page ve Eric Clapton, gelecekte rock tarihini yazacak kisilerdi. Bunlardan Clapton gruptan ayrilarak John Mayall and The Bluesbreakersa katildi. Burada Ingiliz blues muziginin en basarili orneklerini verdi ve gitar teknigi ile on plana cikti. Bir sure sonra bu gruptan da ayrilan Clapton uc kisiden olusan Cream grubuna dahil olarak Roll & Tumble, Outside Woman Blues ve Sitting On Top Of The World gibi tarihi blues parcalarina imza atti.

Ve iste geldik tum zamanlarin en iyi gitaristi kabul edilen Jimi Hendrixin ortaya ciktigi yila. Yil 1967 ve yer Monterey Pop Festivali, California. The Jimi Hendrix Experience sahne aliyor ve unutulmaz bir muzik ziyafeti cekiyordu tum seyredenlere. Bu konser, Hendrix icin hayatinda yeni bir baslangic ve kendini ispat etme sansiydi. O da bu sansi iyi kullaniyor, beyaz Fender Stratocaster gitariyla bluesun gucunu tum dunyaya haykiriyordu. O gune kadar rastlanmamis gitar teknigi, performansi ve kendini ispatlamanin gururu ile gosterisine son noktayi koyuyordu Jimi. Gitari tum izleyicilerin onunde alevler icinde kaliyor ve gitarini blues atesinin emrine sunuyordu. O tek aski gitarina kiyiyor fakat blues sevgisinin kolay kolay sonmeyecegini de ispat ediyordu.
Evet dostlarim, bu ates belki bir gun sonecek ama henuz degil. Cunku blues sevgisini, teknigini, ekolunu gelecek nesillere tasiyacak bircok genc bluescu yetismekte. Kenny Wayne Shepherd ve Jonny Lang, su anda aklima gelen iki genc blues yetenegi.

Muzik tutkusu suphesiz ki Hendrixin biraktigi noktada bitmedi. Onunla birlikte yeni bir tur olan rock muziginin kapilari da aralanmis oluyordu. Rock muziginin gelisimi ise baska bir yaziya yetecek kadar uzun. Bu yuzden daha sonraya sakliyorum.

Jazz - Rock Fusion Akımı

Swing döneminden sonra en çok popüler olmuş caz akımı "jazz-rock fusion" olarak nitelendirilir. Değişik türleri birleştiren bu caz akımı 1970'li yıllara damgasını vurmakla kalmamış, aynı zamanda 1980'li ve 1990'lı yıllarda müzik piyasasında başlıbaşına bir kategori teşkil etmiştir.

Bu akım içinde yer alan yüzlerce müzisyen vardır, ancak ön planda Miles Davis, Larry Coryell, John McLaughlin, Joe Zawinul, Jaco Pastorius gibi isimler sayılabilir.


Dönemin Özellikleri
Caz, Rock ve Funk Arasındaki Temel Farklar

Caz denilen müzik türü, hangi dönemi ele alınırsa alınsın rock ve funk türlerinden ayırd edilebilir çünkü rock ve funk müzik türünde:

- müzikal ifadeler daha kısadır
- akor değişimleri daha azdır
- melodiler daha basittir
- armoni daha basittir
- doğaçlama, özellikle de eşlikçilerin doğaçlamaları daha kısadır
- aynı melodi daha sık tekrar edilir
- davul kalıpları daha basit ve tekrarlıdır
- bas kalıpları daha vurgulu ve tekrarlıdır

Rock ve funk performansları esnasında pek çok şey önceden ayarlıdır, cazda ise durum böyle değildir. Caz, her yeni çalışta soloların doğaçlanmasını gerektirmekle kalmaz aynı zamanda bu soloya eşlik eden müzisyenleri de doğaçlama yapmaya zorlar. Bir parçanın iki çalınışının birebir aynı olması, doğaçlamadan kaynaklanan farklılıklar içermemesi cazda pek rastlanan bir durum değildir.

Caz türünü rock ve funktan ayıran bir başka faktör de ritm duygusudur. Cazdaki ritm duygusu esnekliği ve rahatlığı vurgularken rock türünde yoğun ve sert bir ritm esastır. Bir başka ayrım ise kendini tercih edilen enstrümanlarda gösterir. Cazcılar daha çok akustik enstrümanları tercih ederler ve bol efektli ses yükseltici sistemleri tercih etmezler.

Her ne kadar caz, rock ve funk türleri, iş şarkıları, blues, gospel gibi ortak bir kökten gelseler de müzik evriminde vardıkları nihai noktalar farklıdır. Mesela caz formel Avrupa konser müziğini esas alır, vokaller ağırlıklı değildir yani temelde enstrümantal müziktir. Kimi zaman radikal 20. yy. senfonik müziği kadar sıradışı olabilir. Rock ve funk müzik türleri ise genellikle vokallere ağırlıklı olarak yer verirler ve temel beste şekillerinden çok uzaklaşmazlar. Süreç içinde rock ve funk çok geniş kitlelere ulaşırken caz daha çok klasik oda müziğine benzer bir statüye sahip olmuştur çünkü dinleyicisi rock ve funk'a kıyasla daha azdır ve belli bir uzmanlık seviyesindedir.

1950'li yıllardan önce blues ve gospel müzikleri daha çok zenciler tarafından icra edilen ve yine zenci kitleyi hedef alan müzik kategorisinde popülerdi. 1920'lerdeki Bessie Smith'ten 1940'lardaki Louis Jordan'a dek pek çok sanatçı "ırk kaydı" olarak da isimlendirilen bu tip kayıtlar gerçekleştirmiştir. 1949 yılında ise bu popüler müzik kategorisi yeni bir isme kavuşarak "rythm and blues (R&B)" adını almıştır ve bu müzik türü rock and roll üzerinde etkili olmuştur. R&B türüne ek olarak, rock müziği batı swing'inden de etkilenmiştir. Rock müziğinin pek çok farklı türe dayanması sonucu ortaya çıkan gelişiminde, R&B'ye kıyasla caz türüne daha uzak durduğu söylenebilir.


Dönemin Önde Gelen İsimleri
Caz-Rock Öncüleri

1960'lı yıllardaki caz-rock öncüleri arasında '66 yılında gitaristliğini Larry Coryell'in üstlendiği Free Spirits, '67 yılındaki vibraharpist Gary Burton'ın dörtlüsü gibi gruplar sayılabilir. Ancak en büyük popülariteyi kazanan bu gruplar değil de Blood, Sweat & Tears adlı grup olmuştur. Sekiz elemanlı bu grubun vokal tarzı James Brown ve Ray Charles karışımı olup, nefesli sazlar da gene adı geçen sanatçıların gruplarındaki nefesli düzenlemelerini andırmaktadır. Bir başka meşhur grup da 1968 yılındaki Chicago grubudur. Yedi kişilik bu grup solo vokallere ve geç 1960 Motown dönemi tarzında trompet, trombon ve saksofon düzenlemelerine yer vermiştir. Adı geçen gruplar ve benzerleri dönemin gazetecileri tarafından "caz-rock" grupları olarak nitelenmiş ve çok yüksek albüm satışları ile dikkat çekmişlerdir.

Miles Davis 


1964-1968 arasındaki Miles Davis Quintet, mevcut caz tarzlarına pek çok katkıda bulunmasının yanı sıra, funk ve rock müzik araçlarını caz ile birleştiren ilk ve en önemli gruplardandır. Davulcu Tony Williams ve basçı Ron Carter'ın çalışları sonucunda grubun "sound"u rock ritmlerini andırır hale gelmiştir. 1968 yılında hazırlanan "Filles de Kilimanjaro" albümü grubun cazdan uzaklaşmaya başladığının bir göstergesidir. Bu albümde sadece elektrikli piyano ve bas gitar kullanılmakla kalmamış, aynı zamanda davullar keskin ve sıkı bir şekilde çalınarak geleneksel caz davulundan uzaklaşılmıştır.

Bundan sonra grubun çıkardığı iki albüm 1970'li yıllardaki modern cazın rotasını çizmiştir. Bu albümler "In A Silent Way" ve "Bitches Brew" isimini taşımakta olup ikisi de 1969 yılında kaydedilmiştir. Bu albümde pek çok müzikal yaklaşım bir araya gelmiş ancak baskın olan tarz caz ve funk karışımı olmuştur. Albümlerin melodik yapısı ağırlıklı olarak Wayne Shorter'ın "Nefertiti"sindeki yapıyı andırmaktadır ve Bitches Brew albümünde de Shorter'ın "Sanctuary" melodisi kullanılmıştır.

In A Silent Way, Miles Davis'in piyanist besteci Joe Zawinul ile önemli ortaklığının başlangıcı olarak kabul edilebilir. Joe Zawinul 1960'lı yıllarda Cannonball Adderley Quintet ile çalışmış ve daha sonra besteleri, düzenlemeleri ve klavye çalışı ile Davis'in grubunun yeni tarzında epey etkili olmuştur. Zawinul'un Davis'in kariyerinde oynadığı rol 40'lı ve 50'li yıllarda Gil Evans'ın, "Kind of Blue" döneminde Bill Evans'ın ve 64-69 döneminde de Wayne Shorter'ın oynadığı role benzetilebilir.

Miles Davis, grubu ile pek çok yeniliğe imza atarken kendi trompetine de radikal bir şekilde yaklaşmıştır. Enstrümanını her zamanki gibi akıcı bir şekilde çalarken aynı zamanda amplifikatöre bağlamış ve çeşitli elektronik aygıtları da kullanarak bir tür yankı etkisi elde etmiştir (Exchoplex isimli cihazın etkisi Bitches Brew albümüne ismini veren parçada açıkça duyulabilir). Bunlara ek olarak trompetinin tonu ve ses rengi ile de oynayan Davis bu iş için wah-wah pedallarından faydalanmıştır (Live-Evil albümündeki Sivad isimli parçada bu etkiyi duyabilirsiniz). Kimi zaman tıpkı bir rock gitaristi gibi vahşice çalarken kimi zaman da "Porgy and Bess" ve "Sketches of Spain" albümlerinde olduğu gibi yumuşak ve hüzünlü bir ton kullanmıştır.

Miles Davis'in adı geçen grubu ile gerçekleştirdiği performanslar daima yüksek tempolu bir havanın hakimiyetinde olmuştur ancak müzisyenlerin kalitesi ve icra edilen müziğin karmaşıklığı bu grubu dönemin rock gruplarından ayırmıştır. Davis'in Jimi Hendrix ve Billy Preston gibi cazcı olmayan müzisyenlere hayranlığı da bilinmektedir.

Miles Davis ve 80'li Yılların Formülü

80'li yılların ortasından sonuna dek gerçekleştirilen Davis kayıtları zaman zaman Robert Irging III ve Marcus Miller tarafından hazırlanan, doğaçlama içermeyen eşliklere dayanır. Davis, trompetini bilgisayarlı synthesizer cihazlara bağlamış ve çeşitli ses etkileri elde etmiştir. Genellikle uyguladığı formül gitarlarda bir Jimi Hendrix , saksofonlarda da bir John Coltrane takipçisini kullanmak olmuştur. Böylece istediği zaman parçalara ateşli sololar katmakta sıkıntı çekmemiştir. Bu karışımın üstüne elektronik klavye sesleri eklenmiştir ve davullarda da funk tarzında çalış kullanılmıştır. Bu dönemdeki eserler sıkı bir şekilde düzenlenmiş olup çok fazla serbestlik ya da cesaret taşımazlar. Yine de Miles Davis'in enerjik müziği çağdaşı olan pek çok müzikten kolayca ayırd edilebilecek durumdadır.

John McLaughlin 


1942 doğumlu İngiliz virtüöz gitarist John McLaughlin 50'li yılların sonundan itibaren İngiliz rock ve caz gruplarında aktif olarak çalmaya başlamıştır. ABD'de tanınması ise davulcu Tony Williams'ın Lifetime grubu ve Miles Davis ile birlikte çalıştığı 1969-1971 yılları arasında gerçekleşmiştir.

McLaughlin'in en önemli özelliği enstrümanındaki yüksek hakimiyeti olmuştur ve bu da onu Wes Montgomery'den bu yana gelmiş geçmiş en meşhur caz gitaristlerinden biri yapmıştır. Bununla birlikte McLaughlin'in gitar tonu alışılmış gitar tonundan bir hayli farklı olup daha çok rock gitaristlerinin tercih ettikleri ses rengini andırmaktadır. McLaughlin sık sık wah-wah pedalları ve faz kaydırıcılar kullanarak gitarının tonunda değişiklikler yapmıştır. McLaughlin'in tarzının Charlie Christian, Wes Montgomery ve Kenny Burrell gibi ustalarınkinden farklı olduğu söylenebilir. Ayrıca Jim Hall'da duymaya alıştığımız yumuşak lirik doğaçlamalar da söz konusu değildir.

McLaughlin'in kullandığı uzun ve karmaşık onaltılık nota dizileri Coltrane tarafından kullanılan benzer yapıları çağrıştırmaktadır. Bu bakımdan gitaristin, bop geleneğinden çok 1960'ların Coltrane tarzı doğaçlamalarına yakın olduğu söylenebilir. Adı geçen iki sanatçı da geleneksel Hint müziği üzerine çalışmış ve solalarını bu müzikteki makamlarla temellendirmekten zevk almışlardır.

Kendi grubu "Mahavishnu Orchestra" ile 1971 yılında kaydettiği "Inner Mounting Flame" ve 1972 yılında hazırladığı "Birds of Fire" albümlerinde gitaristin davulcu Billy Cobham, bas gitarist Rick Laird ve elektrik piyanoda Jan Hammer ile karşılıklı etkileşimi çok yüksek seviyededir. Pek çok dinleyicinin ortak görüşüne göre bu albümler grup içi karşılıklı etkileşimin ve caz-rock doğaçlamalarının doruk noktasıdır. Sıradışı bu albümlerden "Birds of Fire" 1973 yılında Billboard listelerinde 15. sıra gibi çok yüksek bir yere yükselmiştir. Pek çok başarılı kabul edilen caz albümünün 200. sıraya bile çıkamadığı düşünülecek olursak söz konusu durumun etkileyiciliği daha iyi anlaşılabilir. Dinleyicilerin çoğunluğuna göre McLaughlin önderliğindeki bu grup gelmiş geçmiş en büyük caz-rock "fusion" grubudur.

Larry Coryell 


Gitarist Larry Coryell'in önemi oturmuş caz tarzları ile country, blues ve rock gibi türleri kaynaştırma konusunda ilk denemeleri gerçekleştirmiş olmasından gelmektedir. Bu denemelere daha 1960'lı yılların ortalarında girişen Coryell davulcu Chico Hamilton ve vibraharpist Gary Burton ile çalışmıştır. 1967 yılındaki "Duster" albümü Coryell'in rock tınılarını yansıtan pek çok solo bölümü içerir.

Ancak Coryell bir rock gitaristi değildir. Chico Hamilton ile çalıştığı günlerden itibaren izlediği çizgiye dikkat edilecek olursa hayalgücü yüksek ve teknik ustalığı gelişmiş bir caz gitaristi olduğu anlaşılabilir. Coryell'in çalışı McLaughlin'inkinden farklıdır, sololarında daha çok çeşitliliğe yer vermiştir, caz köklerine daha çok bağlıdır. Bütün bu kıyaslamaların kolayca ve kesin dille yapılabilmesinin sebebi McLaughlin'in Coryell'in "Spaces" isimli albümünde çalmış olmasıdır. Bu albüm kayıtları esnasında iki gitaristin de yaratıcılık ve teknik olarak en üst noktada olduklarını hatırlamakta fayda vardır.


Josef Zawinul 

1932 yılında Viyana'da doğan piyanist besteci Joe Zawinul 1959 yılında ABD'ye yerleşmiştir. İlk çıkışını saksofoncu Cannonball Adderley önderliğindeki orkestralarda 1961-1970 yılları arasında gerçekleştirmiştir. Adderley'in grubunun en meşhur funk parçaları "Mercy, Mercy, Mercy" ve "Walk Tall"da Zawinul'un imzası vardır. Bundan sonraki önemli başarıyı ise 1969 yılında, "In a Silent Way" adlı parçası Miles Davis tarafından aynı isimli albümde kullanıldığında yakalamıştır. Davis buna ek olarak yine Zawinul'a ait olan "Pharaoh's Dance" isimli besteyi "Bitches Brew" albümünde kullanmış ve adı geçen albümlerde Zawinul'u şef aranjör olarak görevlendirmiştir.

Joe Zawinul, 1971 yılında Weather Report grubunu kurmuş ve grupla birlikte ürettikleri 1977 yılına ait "Heavy Weather" albümü dünya çapında 500.000 adet satarak Altın Albüm kategorisine girmiştir. Albümdeki önemli parçalardan biri de "Birdland"dir ve besteci bu besteyi yaparken Count Basie Orkestrası'nın New York'taki caz kulübü Birdland'de sergilediği performanslardan esinlenmiştir. Adı geçen parça diskoteklerde de çalınmış, Maynard Ferguson orkestrası ve Manhattan Transfer vokal grubu tarafından da yorumlanmıştır.

Zawinul caz içinde elekronik enstrumanların kullanılmasına öncülük etmiştir. Adderley'in 1966 yılına ait "Mercy, Mercy, Mercy" kaydında Wurlitzer elektrik piyano çalmıştır ve tur esnasında da Fender Rhodes elektrik piyano kullanmıştır. Daha önce Ray Charles ve Sun Ra tarafından da kullanılan elektrikli piyano Zawinul'a gelene dek pek yaygınlık kazanmamıştır.

1970'li yılların önemli bestecilerden olan Zawinul'un yaratıcılığı 1950'li yıllardaki Charles Mingus ve 1940'lı yıllardaki Duke Ellington ile kıyaslanabilir. 70'lerdeki herhangi bir caz bestecisinden çok daha çeşitli melodi ve eşlik ritmi oluşturmuştur.

Weather Report

Cannonball Adderley Quintet'ten 1971 yılında ayrılan Zawinul saksofoncu Wayne Shorter ve basçı Miroslav Vitous ile bir araya gelerek Weather Report isimli grubu kurmuş, cazda yeni doğaçlama yöntemleri üzerine çalışmaya başlamıştır. Weather Report çok farklı müzik tarzlarını kaynaştırmaya çalışmıştır.

Miroslav Vitous melodik doğaçlama konusunda eşsiz yeteneğe sahip basçılardan biridir. Bu yeteneği onu Paul Chambers ve Scott LaFaro gibi basçılarla aynı klasmana sokmaktadır. Aynı zamanda yaylı basta da usta olan Vitous'un parçalı melodik cümleleri, yaylı bası derin bir tonlama ile çalışı ve türler arasında rahatça gezinebilmesi Weather Report grubuna çok şey katmıştır. Yeri geldiğinde ön plana çıkan bası yeri geldiğinde diğer grup üyelerine kusursuz olarak eşlik etmiştir. Vitous'un çalışı hiçbir zaman "yetenekli bir müzisyenin gösterişçiliği"ne saplanıp kalmamıştır. Weather Report'un müziğinin en önemli karakteristiği geleneksel enstrümanların geleneksel olmayan şekillerde kullanılması olmuştur. Vitous normal eşlikçi bir basçı gibi davranmamış, davulcu standart ritmlerle eşlik etmemiş, piyanist Zawinul'un saksofoncu Shorter ile etkileşimi alışılmışın dışına çıkmıştır. Weather Report'un caz tarihi içindeki önemini birkaç madde ile sıralamak gerekirse şunları yazabiliriz:
İlk üç albümleri:
kolektif doğaçlamaya yeni bir boyut katmıştır
söz konusu doğaçlama ritm ve ton bakımında bir hayli zengindir.
doğaçlamaları alışılmış caz solo kalıplarının ötesine geçmiş ve geniş kitlelere hitap edebilmiştir.
Grup basçıları bop dönemindeki basçı rolünün ötesine adım atmıştır
Grup, diğer pek çok "fusion" grubundan daha fazla doğaçlamaya dayanmıştır
Vokal kullanmadan kitlelere hitap edebilen ilk "fusion" gruplarındandır
Caz dünyasının dev isimlerini bir araya getirerek bunların bestecilik ve doğaçlama alanında katkılarını özgürce sunabildikleri bir platform yaratmıştır.


Jaco Pastorius 


1976 yılında Jaco Pastorius basçı olarak Weather Report grubuna katılmıştır. Zawinul, bu yetenekli basçıdan genellikle dört farklı şekilde faydalanmıştır: Öncelikle standart bas yürüyüşleri. Sonra "tekrarlı olmayan, etkileşimli yaklaşım". Bu tarzda çalan bir basçı çok dikkatli şekilde grup elemanlarının o anda neyi çalacağını tahmin etmek durumundadır. Pek çok notayı es geçmeli ve ancak en uygun zamanda çalmalıdır ki bu da bir hayli yüksek hayalgücü gerektirir. Üçüncü çalış tarzı "funk bas" olarak nitelendirilen tarzdır ve yüksek derecede senkoplu, staccato notalarla oluşturulan tekrarlı bas figürleri ile kurulur. Weather Report'taki tüm basçıların üstlenmeleri gereken nihai ve dördüncü görev ise solo çalmaktır ancak Pastorius gruba katılana dek bas soloları öncelikli olmamıştır. Pastorius yukarıda tarif edilen dört görevin de altından mükemmel olarak kalkmış bir basçıdır. Bas yürüyüşleri etkileyicidir. Tekrarlı olmayan etkileşimli tarzda rahatça çalmıştır. Funk tarzındaki çalışı ise gayet doğaldır.

Pastorius, Weather Report'un "sound"unu takdir edilir şekilde değiştirmiştir. Basçının akıcı tonu, bazı nota sonlarındaki vibratosu ve enerjik çalışı yapılan müziklere damgasını vurmuştur. Aradığı solisti bulan Zawinul, Pastorius'un bestecilik yeteneğinden de faydalanmış ve böylece grubun repertuarına "Barbary Coast", "Teen Town", "Havona", "Punk Jazz", "River People", "Three Views of a Secret" gibi besteler de eklenebilmiştir.

1970'lerdeki Weather Report konserlerinde mutlaka eşliksiz bir Pastorius solosu yer almıştır. Basçı, Jimi Hendrix'i andıran ses efektleri kullanmış ve sanki arkasında ona eşlik eden bir orkestra varmışçasına çalmayı becermiştir. Sık sık, 1976 yılında kaydettiği "Donna Lee" isimli karmaşık bop melodisini çalarkenki dahiyane hızını sergilemiştir.

1982'de kendi grubu "Word of Mouth"u kuran sanatçı yeni bir basçı kuşağının yetişmesinde öncü rollerden birini oynamıştır. Jimmy Blanton, Paul Chambers ve Scot LaFaro'dan sonra en çok taklit edilen basçı olmuştur. 1970'lerde ve 1980'lerde yetişen pek çok basçı, dönemin hakim enstrümanı elekrikli bas gitar olduğu için kendine bir tür örnek aramış ve Pastorius'un açtığı yolda ilerlemiştir. Pastorius'un böyle bir örnek teşkil etmesinde Weather Report'un popülaritesinin yanı sıra hipnotize edici çalış tekniği ve hızı da önemli faktörler olarak kabul edilir. Enstrumanını geleneksel kalıpların dışına taşıyan sanatçı bir klasik orkestra basçısının gurur duyabileceği türden görkemli legato çalışı ve sololarında eriştiği "bas şarkısı" niteliğiyle de büyük etkiye yol açmıştır.


Pat Metheny 


1954 doğumlu gitarist, besteci, grup lideri Pat Metheny 1970'li yıllardan itibaren caz dünyasındaki en önemli isimlerden biridir. 1974-1977 yılları arasında Gary Burton'ın grubundaki soloları ile ön plana çıkmaya başlayan Metheny daha sonra klavyeci Lyle Mays ile kendi grubunu kurarak çalışmalarına devam etmiştir. Temelde Wes Montgomery'den etkilenen gitarist aynı zamanda country müzik tarzını ve Ornette Coleman'ın yaklaşımlarını da kullanarak kendine özgü bir müzik dili oluşturmuştur. Yüksek bir müzikal zevki olan Metheny'nin hassas denge duygusu ve lirik tarzı, akıcı ve doğal sololarında kendini hissettirir. Sanatçı senkoplu ritmleri o kadar yumuşak ve akıcı çalar ki bunlar kulağa senkoplu gelmez. Müzikal olarak Ornette Coleman ve Keith Jarrett'a olan yakınlığından ötürü aynı zamanda bir Jarrett öğrencisi olan Lyle Mays ile mükemmel bir uyum içinde çalar. Mays ve Metheny klavye ve gitar seslerinin elektronik olarak değiştirilip birleştirilmesinde öncü roller üstlenmişlerdir. Yaptıkları müzikte daima bir "berraklık" duygusu hakimdir. Her ne kadar Metheny'nin 1980 sonlarında yaptığı bazı müzikler "New Age" kategorisine girse de bu sanatçının her türlü caz tarzında rahatça yeteneğini sergileyebilen bir "fusion" gitaristi olduğu söylenebilir. Metheny bir keresinde Ornette Coleman ile birlikte epey kaotik bir "free jazz" albümü bile kaydetmiştir.


New Age

1980'li yıllarda yeni bir müzik türü ortaya çıkmıştır ve bunu kategorize etmekte güçlük çeken müzik dükkanları, bu müziği klasik ve rock müzikten ziyade caza yakın bularak caz kategorisinde satmaya başlamıştır. Söz konusu tür kendine özgü bir kategori ismine kavuştuğu andan sonra bile çoğu kişi bu müziği caz olarak nitelemeye devam etmiştir.

Her ne kadar bu müzik türü doğaçlama tekniğini yöntemlerinden biri olarak kullansa da caz ile arasındaki ortaklık bu noktadan öteye geçmemektedir. Bu müzikte "swing" yoktur. Aslında bu müziğin ritmleri cazdaki swingin yol açtığı gerilime yol açmayacak şekilde bilinçli olarak düzenlenmiştir. Armoni disonant değildir. Tonal nitelikleri yumuşak ve düzgündür. Genellikle aynı akor ya da mod tüm bir parça boyunca varlığını sürdürür. Ses seviyesi genellikle yüksek değildir ve değişimler de sık değildir. Bu müzik türünde eser verenler öncelikle Steve Reich, Lamonte Young, Terry Riley ve Philip Glass gibi modern klasik bestecilerden etkilenmişlerdir. Adı geçen besteciler ise Gregoryen şarkı müziğinden, rüzgar, dalga gibi doğal olayların seslerinden ve klima makinasının monoton uğultusu gibi endüstriyel seslerden etkilenmiştir. Bu besteciler müziği en basit malzemelere ve etkinliğe indirgedikleri için yaptıkları müzik "minimalizm" olarak isimlendirilmiştir. Yaptıkları müzik 1970'lerdeki eşliksiz Keith Jarrett doğaçlamalarını, ya da Jarrett'a esin kaynağı olan Claude Debussy ve Maurice Ravel gibi izlenimci bestecilerin eserlerini andırmaktadır zaman zaman.

The Paul Winter Consort ve Oregon gibi gruplar bu tür müzik yapmıştır. Arp ustası Andres Vollenweinder 1980'li yıllarda yaptığı benzer müzikle popüler olmuştur. Piyanist George Winston ise kısmen Keith Jarrett'in uzun doğaçlamalarından esinlenerek albümler yapmış ve bu albümler milyonlarca satmıştır, konser salonlarını doldurmuştur. Bu müzik "new age" olarak nitelendirilmiştir.

Smooth Jazz

1980'li yıllarda New Age yayını yapan radyolar yavaş yavaş daha çok davul duyulabilen, bas gitara yer veren ve saksofon da içeren bir müzik türüne yer vermeye başlamıştır. Bu, biraz daha rafine ve ses seviyesi düşük funk müziktir. Bu müzikte ana caz tarzlarının yoğunluğu yoktur. Doğaçlama olarak yapılan sololar çok stilizedir. Pek çok dinleyici bu müziği tercih etmiştir çünkü kulağa hoş gelmektedir, dinlemesi ve gerektiğinde de duymamazlıktan gelmesi kolaydır. Pek çok caz türünün kolay dinlenebilen şekli vardır ve "smooth jazz" da "fusion" türünün kolay dinlenebilen şeklidir.

Bu türde eser vermiş müzisyenler arasında piyanist Bob James, gitarist Lee Ritenour, Larry Carlton, Earl Klugh ve George Benson gibi caz ustaları da vardır. Söz konusu müzisyenler görüldüğü gibi zaman zaman, çalabilecekleri karmaşık ve uzun doğaçlamaları bir yana bırakıp daha basit ve melodik doğaçlamaları tercih etmişlerdir. Bu sayede daha geniş kitlelere ulaşmaları mümkün olmuştur. Bu sayede yaşamlarını müzikle kazanmaları da kolaylaşmıştır.

1990'lı yıllarda iyice gelişen "smooth jazz", radyolarda popülaritesi en çok artan tür haline gelmeye başlamıştır. Türün en meşhur saksofoncuları Grover Washington Jr., Kenny G. ve Najee olmuştur. Bunları taklit eden pek çok müzisyen de yetişmiştir. 1986 ile 1995 yılları arasında Kenny G.'nin bazı albümleri milyonlarca kopya satmıştır. Başka bir deyişle bu müzisyenin tek bir albümünün satışı Charlie Parker ve John Coltrane gibi iki caz ustasının tüm albümlerinin toplam satışlarının üstündedir. Pek çok müzisyen tarafından Kenny G.'nin müziği işin özüne yönelik olmaktan çok bir süsleme gibi görülse de söz konusu müzik ve smooth jazz Amerikali dinleyicilerin büyük bir kısmı için 1980 ve 90'lı yıllar boyunca caz anlamına gelmiştir.

Acid Jazz

"Acid Jazz" terimi 1987 yılında İngiliz DJ'ler Gilles Peterson ve Chris Bangs tarafından hafta sonu boyunca süren ve her odada ayrı bir müzik çalınan bir parti esnasında ortaya atılmıştır. Bu partideki odalardan birinde Detroit ve Chicago kökenli "house music" çalınmaktaydı ve söz konusu müziğin amaçlarından biri de "ecstasy", LSD olarak anılan ve "acid" takma ismi ile de tabir edilen kimyasal maddeleri alan insanlara eşlik etmek idi. Odalardan birinde caz çalındığını belirten Peterson partiye katılanlara "yeterince 'acid house' aldınız, şimdi de size biraz 'acid jazz' vereceğiz" dedi. Başlangıçta şaka yollu kullanılan bu terim kısa sürede eski caz müziklerini modern dans müziği ile birleştiren DJ'ler tarafından tutuldu. Gilles Peterson ve diğer bazı İngiliz DJ'ler özellikle 1960'lı yıllarda Art Blakey, Horace Silver, Lou Donaldson, Herbie Hancock ve Grant Green gibi müzisyenlerce Blue Note ve Prestige firmalarından çıkmış olan funky hard bop kayıtlarını çok tutuyorlardı. Daha sonra Gilles Peterson Acid Jazz isimli bir firma kurdu ve bu firmadan albüm çıkaran müzisyenler türü belirledi. 1930'lu ve 40'lı yılların swing türü gibi asit caz da öncelikli olarak dans müziği idi. Daha sonra bu müzik kendine "smooth jazz" yayını yapan radyolarda da yer buldu.

Rock'N RoLL Tarihi

1950'den 1960'a

Rock’n’Roll, siyahların yurtlarından uzaklaşmalarından ve köleliğe zorlanmalarından önce, kendilerine özgü müzikler eşliğinde dans ederken yaptıkları dans figürlerinden birine verilen isimdir. Bu özünde, dans ederken temas halinde olan çiftlerin aldıkları cinsel hazzı tercüme eder. Giderek dansla ve sonrasında da müzikle özdeşleşir. Amerikalılar’ın, Siyahlar’dan çaldıkları rock’n’roll giderek pazarlama alanı yaratır. Birileri meşhur olma çabasındayken, birileri de onlardan nasıl faydalanacağının hesabı yapar. Yardbirds, The Doors, Bob Dylan gibi rock’n’roll adına önemli gruplar ve müzisyenler ortaya çıkana kadar da devam eder bu alış-veriş.

1950 ile 1960 arası dönemde öncelikle rock’n’roll’un ismini ve müzikâl anlamda sıfatını nasıl bulduğunu göreceğiz. Hangi tür müziklerin sentezinden oluşmuştur, özünde ne vardır, nereden gelmiştir, bunları anlayacağız. Pek çok ismin pazarlanması görevini üzerine alan Alan Freed’i ve onunla birlikte anılan Fats Domino ve rock’n’rol’un kralı dediğimiz Elvis Presley adlarıyla karşılaşacak, daha sonra giderek yolunu belirginleştiren rhtyhm and blues sürecinden kısaca bahsedildiğine şahit olacağız. Blues’un yapısını değiştiren Chuck Berry, pek çok müzisyene ilham olan nam-ı diğer Sarışın Katil, Jerry Lee Lewis, ilk kadın rock şarkıcısı Brenda Lee ve ilk kadın rock topluluğu Shangri Las isimleri hakkında az ama öz bilgiler edineceğiz. Sonrasında da Amerika’da doğan rock’n’roll’un İngiltere başta olmak üzere diğer ülkelerde nasıl bir yayılım izlediğini göreceğiz.

Tarihsel dönemler kendinden önceki ve sonraki olayları birbirine bağlar. Rock’n’roll tarihinde de bu böyledir. Bu dönemde rock’n’roll daha sonraki süreçler için en çok, zemin hazırlamıştır. Elektrikli gitarın blues içerisinden kullanılması bu dönemin en büyük olayıdır…


1960'tan 1970'e

1960’lı yıllar İngiltere’de Beatles grubunun ismini duyurmasıyla başlar. Devamında da onunla her dönem başa başa giden ve de Beatles dağıldıktan sonra da varlığını sürdüren Rolling Stones bu dönemin başlangıç için en önemli isimleridir.

Yine bu dönemde heavy metalin temelleri atılır ve Yardbirds grubu ortaya çıkar. Yardbirds gibi heavy metalin müjdesini veren bir başka isim diyebileceğimiz Cream, Yardbirds dağıldıktan sonra kurulan Led Zeppelin, hâlâ hard rock adına sahnedelerde olan Deep Purple grupları önemlidir.

Şimdilerde de hiç azalmayan bir hayranlıkla dinlenen The Doors, Janis Joplin ve Big Brother and the Holding Company grubu, rock’n’roll’u edebiyatla harmanlayıp protest bir tavır edinen ilk isim Bob Dylan, dâhi sıfatı hak eden bir isim Frank Zappa ilk kısımlarda önemli olan isimlerken, dönemin en önemli olayı Hippi Hareketi’dir.

Pek çok müzisyenin ve grubun sözcüsü olduğu bu hareket müziği de, sözleri de, tavırları da fazlasıyla etkilemiştir. Buna örnek verilebilecek gruplardan Airplane, punk müziğin temellerini atan Velvet Underground, şimdilerde doom metal adı altında bulunan grupların örnek aldığı ve de rock’n’roll adına en önemli gruplardan biri olan Pink Floyd, progressive akımın öncüsü denebilecek Soft Machine dönemin diğer yarısındaki önemli isimlerdir.

60’lı yılları kapatırken bir gitar üstadı, virtüöz sıfatını ilk ve de en çok hak eden isim olan Jimi Hendrix ismini ve hakkında anlatıların bir kısmını okuyacağız. Yeni nesillerinde son stüdyo çalışmalarıyla hayran kaldığı Johnny Cash ile de bu dönemi sonlandırmış olacağız.

60-70 arası dönem Hippi Hareketi ile şekillenmiş, politik anlamda bir yere gelemese de insanların yaşamını fazlasıyla etkileyen bu hareketle beslenmiştir. Şimdilerde hokkabazlık yapan pek çok gitaristin taklit ettiği isim Jimi Hendrix heavy metal, progressive rock-metal, psikedelik rock-metal adına gerçekten güzel başlangıçlara vesile olmuştur…


1970'ten 1980'e


Bu dönemde rock’n’roll biraz daha sertleşip hard rock ve de heavy metal olarak devam ederken, bir diğer yanda glam rock belirir. Glam rock müzisyenleri sahnede duruşlarıyla ön plana çıkarlar. Sözler vurucu olmaktan çıkar, kişisel sorunları dile getirmeye başlar.

Amerika’da disko müziği, İngiltere’de glam rock patlarken büyük festivaller ve kapsamlı turneler düzenlenir. Özellikle AC/DC, Rainbow, Def Leppard, Black Sabbath ve Judas Priest bu dönemlerde parlayan topluluklar olur. David Bowie ve Marc Balon, glam rock bayrağını taşırken, Genesis progressive rock tarzında şarkılara imza atar. Bir de nam-ı diğer Patron, Bruce Springsteen bu dönemde ismini duyurur.

Geçtiğimiz sene ülkemizde de ağırladığımız punk-rock’ın en önemli isimlerinden biri olan Iggy Pop ve grubu The Stooges sahne şovlarıyla yıllardır kendilerinden söz ettirirler. 70’ler Iggy Pop için de epeyce parlaktır.

Hippi kültüründen oldukça uzaklaşan rock biraz daha mistik konulara yönelir. Bugün dinlediğimiz pek çok heavy metal grubu bu dönemde süper starlar diye anılan Pink Floyd, Jethro Tull ve Black Sabbath’ın izinden gitmektedirler.

Punk’ta insanları hayran bırakan sololar yoktur. Rock müziğin etkisiyle doğmuş da olsa hem bu tarz hakkında bilgisiz olduğumdan, hem de açıkçası hiç ilgimi çekmediğinden tarihçemde buna yer vermedim. Bugüne dek yazılmış hemen her rock tarihçesinde punk adına rastlarsınız. Bazen rock tarihçesi olmaktan çıkar bu yazılar punk’tan, grunge denilen ve de önderleri Kurt Cobain önderliğindeki Nirvana olan modern rock’a atlanır.

Oysa rock’n’roll doğuşu itibariyle boş vermişliği, özentisizliği, sorumsuzluğu, yiğip içip sevişmeyi, sıkıştığında da kendi canına kıymayı önermez. Aksine direnmeyi, hakkın olanı almayı öğütler. Ama kitle büyüdükçe, her sürüye bir çoban gerekeceğinden olsa gerek, pazarlanır gruplar.

70’ler sonrasında da heavy metal dönemi başlar…


1980'den 1990'a ve Sonrası...

1960’lı yıllarda tohumları serpilen heavy metal, 1980 sonrasında patlamıştır. Pek çok heavy, thrash grubu bu dönemde doğarken death metal de temellerini bu dönemde atar. Black Sabbath, Judas Priest, IronMaiden isimleri heavy metal adına en büyük topluluklarken power-heavy metal arasındaki Manowar grubu da yine bu dönemde patlar.

1980’ler ve 1990’lar thrash metal adına da en parlak dönemdir. Heavy metal’in daha teknik ve de daha hızlı olan thrash metal en çok söylemleriyle fanları etrafına toplar. Sisteme olan tepkisini açık seçik dile getirir.

Thrash gruplarının bazıları satanist söylemler edinseler de amaçlarının şeytana tapmak olmadığı bellidir (Yalaz bölümünde ileriki günlerde satanizm konusuna da değineceğim).

Pantera, Megadeth, Metallica, Artillery, Sodom, Slayer, Kreator, Overkill, Accept grupları dönemin en büyükleridir.

Parlayan ve de her grubun kendine özgü söylemiyle şekillenen thrash metalin yanı sıra King Diamond, Savatage, Running Wild, Saxon, Testament, Helloween varlıklarını devam ettiren birbirinden güzel albümlere imza atarak bizleri sevindiren gruplardır.

Rock’n’roll-heavy metal arasındaki topluluk W.A.S.P yine bu dönemlerde parlayan ve günümüze değin gelebilen bir gruptur.

Death metal temellerinin atıldığı ve bu tarz adına en büyük grupların da varlıklarını göstermesi yine bu döneme rastlar. Bu kısımdaki yazıların tamamı Atilla Çelik’in yayımlanmış biyografilerinden oluşuyor. O yazıların üzerine bir şeyler karalamanın haddim olmadığını düşündüm ve de sözü ona devretmiş oldum.

1980'ler ve de sonrası için bilinmesi gereken bir şey varsa heavy metal, thrash metal ve de death metal bu dönemlere aittir. Ve bence rock’n’roll ilk defa bu dönemde gerçekten cesur olmuştur. Satanist sıfatını alacaklarını bilmelerine rağmen, topluluklar ayan beyan Tanrı’yı sorgulamışlardır. Devlet başkanlarına küfürler etmiş, koyun gibi yaşayan insanlara tepki göstermişlerdir.

Savaşlara, beyin yıkayan TV programlarına, insanları makineleştirenlere seslerini yükseltmişlerdir…