個人檔案QUIJOTESCO相片部落格清單更多 工具 說明

部落格


11月17日

Psikanaliz ve Sonrası

Psikanaliz ve Sonrası
Engin Gençtan
Metis Yayınları

İkinci Dünya Savaşı’nın bitimini izleyen yıllarda Avrupa’da başlayan ve varoluşçuluk adını alan bir düşünce akımı hızla gelişti ve sonra dan Amerika’ya yayıldı. Alman işgaline karşı Fransız direnişinden kaynaklanan bu akımın en ünlü sözcüleri Jean-Paul Sartre ve Albert Camus idi. Her öncü akımda olduğu gibi varoluşçuluk da önceleri farklı gruplardan gelen kişiler tarafından benimsenmişti. Sanatçılar, yazarlar, din adamları, aydınlar ve üniversite öğrencilerinin yanı sıra yeni modaları ve akımları izleme ve benimseme alışkanlığında olan kişiler ya da toplum düzeninden hoşnut olmayan tepkici gruplar için bu yeni akım çeşitli ve farklı anlamlar taşıyordu. Kısa bir sürede yayılması sonucu varoluşçuluğun kendi içinde bölünmesi, yanlış yorumlandığı ve klişeleştirildiği için giderek yozlaşması beklenebilecekken, tam karşıtı bir gelişmeyle, başta psikiyatri olmak üzere çağdaş düşünceyi önemli ölçüde etkileyen canlı bir güç olarak günümüze kadar varlığını sürdürebildi.

Gerçekte bu akımın belirli bir isim ve tanımla ortaya çıkışından çok önce yaşamış ve yapıt vermiş birçok yazar varoluşçuluğun öncüleri olarak kabul edilirler. 1855 yılında 42 yaşında ölen ve yapıtları ancak yirminci yüzyılın başlarında ilgi görmeye başlayan Danimarkalı yazar Soren Kierkegaard bu öncülerin ilki sayılır ve günümüzde yapıtlarına varoluşçu akımın kutsal amtları gözüyle bakılır. Geçmişten Nietzsche
ve Dostoyevski , daha çağdaş olanlardan ise Buber, Jaspers, Kafka ve Tillich bu akımın birer parçası sayılırlar.

Martin Heidegger (1899-1977), Edmund Husserl’in öğrencisiydi. Yüzyılımızda varoluşçu felsefenin kurucusu olarak kabul edilir. 1927 yılında yayımlanan Sein und Zeit (Olmak ve Zaman) adlı kitabında, varoluş felsefesiyle fenomenolojiyi birleştirme girişiminde bulunmuştur. Ontoloji adı verilen Heidegger felsefesi, insanı “dünya için de varoluş” olarak ele alır. Bu yaklaşıma göre insanın varlığı, dış dünyayı oluşturan diğer varlıklarla karşılıklı ilişki durumunda olan bir özne olarak açıklanamaz. Insanın varoluşu ve dünyası tek ve aynı şeydir. Insanlar düşünmeye başladıkları günden itibaren sürekli birtakım “durumlar” içine “düşerler”.

Heidegger’e göre bu durumlar varoluşun mekan boyutunu oluşturur.Varoluşun zaman boyutu ise geçmiş kuşaklardan aktarılan kültürel olgularla ilintilidir. Bu nedenle insanın yaşantısı ile neler yapabileceğinin bazı sınırları da vardır. Ancak bu, yolların kapalı olduğu anlamına gelmez. Bir insanın o andaki durumu da onun geleceğe yönelik yaşamını ve düşüncelerini sınırlamaz. Insanın içinde bulunduğu durum çevresindeki diğer varlıkları da içerir. Ancak insanın yaşamakta olduğu durumlar cansız ve fiziksel gerçekler değildir. O anda yaşadıklarını ve geleceğe yönelik isteklerini de içerir. Bir duvar, duvarın ötesinde olmak isteyen insan için bir engel, kendisini savunmak isteyen bir diğeri için koruyucudur. Durumlar, belirli bir oranda, o andaki gerçeği yansıtırlar. Ama aynı gerçek, insanın karşılaşmak ya da kaçınmak istediği ancak henüz var olmayan olayları, yani gelece ği de içerir. Bir başka deyişle, içinde yaşanan zaman boyutu, gerçekte geçmiş ve geleceği de kapsayacak bir biçimde yayılır ve yaşanır. Bir insan kendisi için sayısız soyut imkanlar düşünebilirse de “otan tik” imkanlarının neler olduğunu, dikkatini duygularına yoğunlaştı rarak belirleyebilir. Yaşanan duyguların algılanmasından kaynaklanan eylemler, insanın o anda bulunduğu yerden öteye hareket edebilmesini sağlar.

Jean-Paul Sartre (1905-1980), 1956 yılında, yaşam sürecine “varoluş” (existence) adını vermiş ve varoluşun mantıksal tanımlamalara indirgenemeyeceği görüşünü savunmuştur. Sartre varoluşu, klasik felsefede tanım anlamına gelen ‘öz’ (essence) sözcüğünün karşıtı olarak kullanmıştır. Tanımlar insanlar tarafından yapıldığından, insanlar birtakım tanımlamalara indirgenemez. Hiç kimse yalnızca bir yazar ya da bir işçi olarak tanımlanamaz. İnsanı tanımlamak, onu statik bir durumda tutmak ve bir nesneye indirgemektir.

Bununla anlatılmak istenen, insanın sürekli bir değişim içinde olduğu değil, statik bir durumda olduğunda bile bu durumu yine kendisinin gerçekleştirebileceğini vurgulamaktır. Dolayısıyla, değişmek gibi değişmemek de bir yaşam sürecidir ve böyle bir süreç, tanımlamalardan öte boyutları içerir.

Merleau-Ponty (1908-1961), bedenin, varoluşun ve yaşantının bir boyutu olduğunu vurgulamıştır. Ancak bedeni, fizyologların tanımladığı anlamda değil, “dış olaylarla birlikte var olan” ve bazı kav ramlarla tanımlanması imkansız bir olgu olarak ele almıştır. Kendi sinden önceki varoluşçu filozoflar, fizyolojinin bedeni bazı kesin tanım ve kurallara indirgemesine karşı çıkmanın dışında, insan bedeninden pek söz etmemişler ve bedeni fizyolojinin çalışma alanına terk ederek bu konuya değinmekten kaçınmışlardı. Merleau-Ponty’ nin bir diğer önemli katkısı da yaşantının “belirsizliğini” ve “birden fazla anlam taşımasını” vurgulamış olmasıdır. Yaşantı, bilimsel kavramların çizdiği kesin çizgilerle açıklanması olanaksız bir olgudur. Yaşam ve beden, bilimin kesin kavramları ve kuralları çerçevesinde tanımlanmaz. Tam karşıtı, bilimsel tanımlar bedensel yaşamdan kaynaklanır.

Yukarıda sözü edilenlerin dışında pek çok düşünür, varoluşçu felsefeye katkıda bulunmuşlarsa da konuyu, varoluşçu psikiyatrinin gelişimine ışık tutan başlıca görüşlerle smırlamak zorundayız. Varoluşçu filozofların yapıtları güç okunur ve kolayca yanlış anlaşılabilir.

“Varoluş” sözcüğü de paradoksal soyutlamalara kolayca yol açabilir. Çünkü bu deyim, sözlerle anlatılabilecek olandan öte bir anlam taşır. Bir insanın ne düşündüğünün değil, ne olduğu ve ne yaşadığının vurgulanması gereği unutulduğunda varoluş sözcüğü de anlamını yitirir.
10月27日

Atomun İçindeki Evren

Evrenin gerçeğine giden en doğru yol hangisidir? Son birkaç yüzyıldır ivme kazanıp, hayatımıza yön vermekte olan bilim mi.? Yoksa tüm soruların cevaplarını kendi içimizde aradığınız sessiz tinsellik mi?
Bu alçakgönüllü ama yine de bilgece yazılmış kitap, bilim ile tinsellik arasında bir köprü olma niyetini taşıyor. Doğruluğa ve iyiliğe hizmet eden bilime ışık tutacak akıl yürütmeler içeriyor. Dalai Lama'nın arzusu kendimizi, dünyayı ve evreni anlamaya çabalarken bilimle birlikte tinselliğimizden yardım alıp iyi ve doğru olana erişmek.
Budist lider Dalai Lama, ömrü boyunca sürdürdüğü felsefi ve dini gelenekleri, bilim adamlarıyla kırk yıllık dostluğunun perçinlediği bilimsel merakıyla birleştiriyor bu kitapta. Evrim teorisinden karmaya, kuantum fiziğinden gerçeğin özüne felsefi bakış açılarına, nörobiyolojiden bilinç araştırmalarına dek sayısız tinsel ve bilimsel yöntemi karşılaştırıp aralarındaki benzerliklerin altını çizerek bizi şaşırtıyor.

Yazar: Dalai Lama
Yayınevi: Alfa Yayınları
Sayfa sayısı: 195
ISBN: 975-297-922-2
Basım tarihi: İstanbul / 2007 - Ağustos
Kategori: Doğu Felsefesi

xbiy7sy54
10月22日

When Nietzsche Wept

Nietzsche Ağladığında
When Nietzche Wept
Irvin D. Yalom
AYRINTI YAYINLARI
 

Sahne
Psikanalizin doğumu arifesindeki 19.yüzyıl Viyana'sı. Entelektüel ortamlar. Hava soğuk.
Aktörler
Nietzche: Henüz iki kitabı yayımlanmış, kimsenin tanımadığı bir filozof. Yalnızlığı seçmiş. Acılarıyla barışmış. İhaneti tatmış. Tek sahip olduğu şey, valizi ve kafasında tasarladığı kitaplar. Karısı, toplumsal görevleri ve vatanı yok. İnzivayı seviyor. Tanrıyı öldürmüş. 'Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır,' diyor. Daha sonra 'kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız: Önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?' diyecek. Ümitsiz.
Breuer: Efsanevi bir teşhis dehası. Ümitsizlerin kapısını çaldığı doktor. Psikanalizin ilk kurucularından. Kırkında, bütün Avrupalı sanatçı ve düşünürlerin doktoru olmayı başarmış. Güzel bir karısı ve beş çocuğu var. Zengin. Saygın. Hayatı boyunca 'ama' pozisyonunda yaşamış biri.
Freud: Breuer'in arkadaşı. Henüz genç. Geleceği parlak. Şimdi yoksul.
Salomé: Erkeklerin başını döndüren kadın. Çekici. Özgür. Evliliğe inanmıyor.
Bazen aynı anda birçok erkekle beraber oluyor. Sanatçıları ve düşünürleri tercih ediyor. Kırbacı var.
Konu
Ümitsizlik.
Birgün, erkeklerin başını döndüren kadın, Salomé Nietzsche'den habersiz Breuer'e gelir. 'Avrupa'nın kültürel geleceği tehlikede, Nietzsche ümitsiz. Ona yardım edin,' der. Breuer Salomé'yi tekrar görebilmek umuduyla 'peki' der.
Ve varoluşun kader, inanç, hakikat, huzur, mutluluk, acı, özgürlük, irade... ve neden, nasıl gibi en önemli duraklarından geçen bir yolculuk başlar...
Kendisiyle ve hayatla yüz yüze gelmekten çekinmeyenlere...

0510250805102508arka

 

Son Söz: "Nietzsche bile ağlar."

10月20日

Şok Doktrini ve Direnişin Yeni Türleri

Polonya’dan Irak’a, Çin’den New Orleans’a, neoliberalizm, Naomi Klein’in “kapitalizm felaketi” olarak adlandırdığı durumun sonucunda yükseldi. Klein, yeni kitabı Şok Doktrini ve direnişin yeni türleri hakkında Oscar Reyes’le konuştu.

Marka kültüründen ve Arjantin’deki ‘kurtarılmış fabrikalar’dan sonra sizi Irak’ta ve başka yerlerde yaşanan “kapitalizm felaketi” üzerine yazmaya iten neydi?

 

Arjantin’de Buenos Aires’te yaşıyordum ve Irak savaşı başladığında işgal edilmiş bir fabrikada çekimdeydik. Bu şok doktrininin kökeniydi. Arjantin’deki ve Latin Amerika’nın birçok yerindeki savaşları incelediğinizde “işte başımıza gelen şey bu” dersiniz. Neoliberalizm, Latin Amerika’ya, şimdi Ortadoğu’da olduğu gibi, kan ve ateşle geldi. Orada olmak ve savaşı Latin Amerika gözüyle izlemek, beni tarihe dönüp bakmaya ve şokların, şok tedavilerin gerçek uygulamalarını incelemeye yöneltti.
 
Latin Amerika’dan savaşı seyretmenin bir yönü daha vardı. Oradaydık, çünkü Arjantin tam da son derece belirgin bir ulusal tepkiyle Washington Anlaşması’nı reddetme aşamasındaydı. Bu anlaşma, özelleştirme politikalarını destekleyen, kamu hizmetlerinin yok edilmesini, devletin yabancı yatırımcılar lehine yeniden düzenlenmesini isteyen bir ekonomik modeli öngörüyordu. Tam da neoliberalizmin eski örnek öğrencisi Arjantin bu modeli reddettiği sırada, aynısının Irak’ta şiddete başvurularak uygulandığını gördük.

O sıralarda Irak üzerine yazdığım ilk köşe yazımın başlığı “Maskeli özelleştirme” idi. Neoliberalizmin küresel reddinin, uygulanması için gereken gücü nasıl yükselttiği hakkındaydı. Dünya Ticaret Örgütü, IMF ve Dünya Bankası toplantılarında işbirliği allanıp pullanırken, birden, “sorularla canınızı sıkmayın, sadece ‘önleyici savaş’ alanında neler kazanacağınızı hesaplayın” tavrı ortaya çıktı.


Yani, bu kitabı yazmaya başladığımda, bunu bir konu değişikliği olarak görmedim. Hafif serbest ticaretten ağır serbest ticarete geçişin; bu modelin nispeten barışçı uygulanışından, “felaket kapitalizmi” diye adlandırdığım zor kullanarak uygulanışına geçişin izini sürdüğümü düşünüyorum. ‘Önleyici savaş’ ve geniş çaplı doğal felaketler, yıkıntılardan işbirliği içinde devletler kurmak için, düşünebileceğiniz en anti demokratik ortamlarda –halkın şok içinde dağıldığı, parçalandığı durumlarda- kullanıldı.
 

Değişimle ilgili bir kitap yazacağımı düşünüyordum, fakat neoliberalizmin tarihine baktığımda, bu ideolojinin kendini ilerlettiği bütün kilit olaylarda -1973 Şili, 1989 Çin, 1989 Polonya, 1993 Rusya, 1997 ve 1998 Asya ekonomik krizinde-, aynı travma anından yararlanma mantığı vardı.

 

Şok Doktrini’nin girişinde, çağdaş kapitalizmin temel ilacı olarak, Milton Friedman’ın “sadece bir kriz gerçek değişimi” sağlar sözünden alıntı yapıyorsunuz. Ama, Marksistler de krizlerin değişim fırsatı oluşu hakkında aynı düşünceleri öne sürerler. Bunu da mı tehlikeli buluyorsunuz, yoksa krizler olumlu değişim potansiyeli de sağlayabilir mi?

İster sağdan, ister soldan olsun, insanların, bir şeylerin daha iyi gitmesi için önce her şeyin kötüleşmesi gerektiğini söylemelerinin tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Bu, solun insanlıktan yana olmak gibi en temel karakterini yitirdiği ve büyük bir itici güç doğuracağı nedeniyle, kayıplardan ve acılardan zevk aldığı andır. Sol da, sağ da bu düşünce tarzı yüzünden acı çekti, ama sağ en azından 35 yıldır çıkışta, yani krizleri kâra dönüştüren onlar oldu.

Milton Friedman’ın çalışmaları Marksizm’den çok Keynes ve gelişimcilerin karşıtı olarak şekillendi. Özellikle de, kendini, Keynesçilerin 1929’daki büyük buhranı başarıyla istismar ederek ‘Yeni Anlaşma’ ve projeleri dünya çapında uygulamalarına karşı konumlandırdı. 

Friedman, Pinochet’ye yazdığı bir mektupta belirttiği gibi, tarihin yanlış bir tarafa dönüşünden endişe ediyordu. Büyük Buhran’ın piyasaların serbestliği yüzünden olduğu fikrine karşılık, çok denetimli olduğu için çıktığını ileri sürüyordu Aynı zamanda, Keynes güçlerinin, fikirleriyle krize nasıl hazır oldukları üzerinde çalıştı. Bana kalırsa, sağın dünya çapında yürüttüğü projeyi, son derece iyi finanse edilmiş ve birbirleriyle ilişkili ‘think tank’leri, krizler baş gösterdiğinde çıkarmak üzere fikri sıcak tutacak fırınlar gibi kullanarak, aynı yöntemi uygulama çabası olarak anlamalıyız.

Bu soruyu Arjantin’le ilişkilendirirsek, ilginçtir; çünkü 2001 sonunda ekonominin çökmesiyle birlikte alternatifler için de alan açılmış oldu. Aslında bizim filmimiz The Take de bu dönemde fabrikalarda olan müthiş demokrasi deneyimini, işçilerin kapanmasına izin vermek yerine tekrar işler hale getirdikleri fabrikalarda olanları anlatıyor.

 

Arjantin deneyimi için kriz çok önemliydi, bu harekete dahil olan insanların düşünce tarzı, her zaman başlangıç için boş bir beyaz sayfa hayal eden şok terapistlerininkinden çok farklıydı. Arjantin’de hikâyelerini belgelediğimiz insanların bambaşka bir fikri vardı. Bu, her şeyi silen ve en baştan başlayan değil, bulunduğu yerden başlayarak, eski ekonomik projelerden geriye kalanla yeni bir şeyler yapma ideolojisiydi. İnsan yaşamını ve haysiyetini merkeze koyan, elindeki parçaları birleştirerek yeni bir şey yaratan bir yaklaşımdı bu.

 

O dönemde en heyecan verici ekonomik alternatiflerden bazıları, bu “artıklardan başlama” özelliğine sahipti. Bence bu, totaliter solun geçmiş hatalarından ders alınarak ortaya çıkmıştı.

Şok terapinin şok ve yüceltmeye dönüşünden söz ediyorsunuz, aynı zamanda neoliberalizm imajını yumuşatma girişimleri de var. Şok terapinin liderlerinden ekonomist Jeffrey Sachs, son kitabını “The End of Poverty” (Yoksulluğun Sonu) üzerine yazdı. Bunun dışında, ‘markayı yeniden oluşturma’ girişimleri var mı?


Birçok kişi, Jeffrey Sachs’ın şok terapisti olarak geçmişini reddettiğini ve bunun kefaretini ödediği izleniminde. Ama Yoksulluğun Sonu’nu daha dikkatli okursanız, bu politikaları savunmaya devam ettiğini, sadece en alttaki kişiler için daha büyük tamponlar olması gerektiğini söylediğini görürsünüz. 

Neoliberalizmin gerçek mirası, gelir uçurumudur. Neoliberalizm, zenginle fakir arasındaki uçurumu azaltan araçları yok etti. Bu şiddetli bölünmeye en çok katkısı olan kişiler, şimdi en alttakiler için bir şeyler yapmalıyız diyebilir ama yine de ortadaki her şeyini kaybetmiş insanlar için söyleyecek hiçbir şeyleri yok.

Bu tam bir hayır kurumu modeli. Jeffrey Sachs, yoksulluğu, hayatı tehlikede olmak, günde bir doların altında parayla geçinmek olarak tanımlıyor, aynı insanlar Milenyum Gelişim Hedefleri’nde (Millennium Development Goals) de tartışıldı. Elbette bu konuşulmalı, ama hadi dürüst olalım, burada, zengin ve gücü olan kesimin diğerleri için yapmak zorunda oldukları ‘vazifelerinden’ söz ediyoruz, hepsi bu.


Daha adil bir toplum kurmak için gerekli araçlar hâlâ mevcut mu?

 

Bunu yapanların çoğunun kargaşa zamanlarında nasıl saldırıya uğradıklarını görüyoruz. Katrina felaketi sırasında New Orleans’ta neler olduğuna bir bakın. Kent, sağın, iş birliği içindeki think-tank’lerin laboratuarına dönüştü. Şok Doktrinine, Milton Friedman’ın New Orleans’ta setlerin yıkılmasından üç ay sonra yazdığı bir gazete yorumunu tartışarak başladım; kent okullarının özelleştirilmesi çağrısında bulunuyordu. Gerçekten de öyle oldu, ABD’nin “imtiyazlı okullar” dediği bir tür özelleştirilmiş okullar kuruldu.

Katrina’dan iki yıl sonra, düşük gelirli insanların sürgün edilmek yerine New Orleans’ın merkezinde yaşamalarına olanak veren konut projesi, apartlar (condos) yapılmak üzere yok edildi. Yine, aradaki uçurumun azalmasına yardımcı olan Charity Hastanesi gibi, kentin en büyük halk sağlığı kuruluşları, on yıllar boyunca çürümek üzere bırakıldı.

Bunlar köprülerdi ve bu ideolojiyle ilk bombalanan köprüler oldu –halk için konut hizmetleri, kamu sağlık kuruluşları, kamu okulları. Kitabımın temel mesajı şudur: Bize fikirlerimizin denendiği ve başarılı olmadığı söylendi, oysa bunun tam tersi geçerli. Fikirlerimiz işe yarıyor ama maliyetli. Bu fikirler ekonomik büyüme için gayet iyiler ama süper kârları azaltıyorlar ve işte bu yüzden onları başarısız göstermek için bunca gayretli bir çaba var.

 

Sanırım aynı zamanda halka ait açık alanların kapatılmasından ve kullanılmaz hale getirilmesinden de söz ediyorsunuz, bu, travmatik olayları kullanmaktan daha da öteye gidebilir. Olimpiyat hazırlıklarını ele alın, bu ‘şok’ deği,l ama bu mega Olimpiyat Oyunları etkinliği, orada yaşayan insanların yerlerini değiştirmek ve o çevrenin ‘zenginleştirilmesi’ için kullanılıyor.


Bu önemli bir nokta ve ‘istisna durumlar’ fikrini çok iyi anlatıyor. Jeffrey Sachs’la birlikte 1989 yılında Polonya’da şok terapiyi uygulamak için çalışan eski Polonya Maliye Bakanı Leszek Balcerowicz, bu ideolojinin olağanüstü politikalar döneminde ilerlediğini söylüyor. Olağanüstü politika zamanlarını da, savaş sonrası ve önemli siyasi geçiş dönemleri olarak sıralıyor. Ama Olimpiyatların ya da önemli spor etkinliklerinin bile bu rolü oynadıklarını söylerken çok haklısınız, çünkü o dönemler, kentimizin artık bizim kentimiz olmadığı, başka kuralların uygulandığı istisnai dönemlerdir. Aynı şeyi, Vancouver’da 2010 Kış Olimpiyatları hazırlıkları sırasında yaşayacağız. İlginç, çünkü burada kenti dönüştüren iki istisnai durum var; birincisi Kanada’nın Afganistan’daki ve diğer savaşta artan etkinliği, diğeri ise Olimpiyatlar. Oyunlar ve silah.


Bugünün dünyasında umutlu olmak  için hangi fırsatları görüyorsunuz?


Başladığı yere dönen bir proje bu. Bu proje Arjantin’de işgal edilmiş bir fabrikada başladı. Bu olağanüstü politikalar dönemine, gerçek alternatiflerin çıkışına baktığımda, totaliter komünizmle vahşi kapitalizm arasında bir üçüncü yol görüyorum.Bağlantılara baktığınızda, tekrar ve tekrar canlanan rüya, kooperatifler fikri.

Kooperatifler fikri başarısız olmadı –çünkü hiç denenmedi. Dayanışma, Polonya’da bu rüya şok terapiyle engellenmeden önce, kendi gerçek ekonomik programını uygulamaya fırsat bulamadı. Rusya’da, Rusların yüzde 67’si, şirketlerin işçi kooperatiflerine devredildiği bir özelleştirme şeklini tercih ettiklerini belirtmelerine  rağmen, açıkça ekonominin demokratik bir şekilde yapılandırması tercih edilmedi.

Bize uygulanamaz olduğu söylenen bu fikirlerin başarısız olmadığını gördüğüm için son derece umutluyum. Fikirlerimizin işe yaramadığı görüşü solun zafiyetinin en önemli kaynağıdır. Bu yüzden önemli anlarda şüpheye düşüyoruz. Bu kayıp dünyaları, son 35 yıllık söylemimizin içinden çekip çıkarmak, Güney Afrika’da, Çin’de ve Polonya’da halkın çoğunluğunun istediği şeylerin başarısız olmadığını, ezildiğini gösteriyor. Askeri tanklarla ya da ‘think tank’lerle.
 
Şokun nasıl işlediğini görmek ona karşı durmanıza yardımcı olur. Mahkumlar, şokun bir sorgu tekniği olarak nasıl işlediğini bir kez gördüklerinde, bu yöntemlere direnebiliyorlar. Bu, büyük ölçekte de geçerli diye düşünüyorum. Tıpkı Latin Amerika toplumlarının birçoğu gibi, geçmiş travmalarından ders alan toplumlar, şoklara karşı daha dirençlidirler ve onları travma dönemlerinde istismar etmek daha zordur.


Arjantin’de tanık olduğumuz –ekonominin çöküşü ve vatandaşların bankalarının önündeki bekleyişi- Arjantinliler için Büyük Bunalım dönemi kadar travmatikti. Başkan, 19 Aralık 2001’de sıkı yönetim ilan etti ve “hepiniz evlerinizde kalın, ülke tehdit altında, bana güvenin” dedi. İnsanlar evlerinden tencere ve tavalarla çıkıp onu devirdiler. Oradakilere, ‘neden?’ diye sorduğunuzda, size bunun daha önce de olduğunu ve bir kez daha olmasına izin veremeyeceklerini söylerler.

Yani: “Şokun nasıl işlediğini biliyoruz ve otorite konumundaki insanları korku ve baskıyla kabullenme durumuna geri dönmeyeceğiz.” Ben umudumu bu örnek üzerine oluşturuyorum.

 

 

Söyleşiyi İngilizce aslından Türkçe'ye çeviren: Nuray Soysal