個人檔案QUIJOTESCO相片部落格清單更多 ![]() | 說明 |
|
|
11月17日 Psikanaliz ve SonrasıPsikanaliz ve Sonrası Engin Gençtan Metis Yayınları İkinci Dünya Savaşı’nın bitimini izleyen yıllarda Avrupa’da başlayan ve varoluşçuluk adını alan bir düşünce akımı hızla gelişti ve sonra dan Amerika’ya yayıldı. Alman işgaline karşı Fransız direnişinden kaynaklanan bu akımın en ünlü sözcüleri Jean-Paul Sartre ve Albert Camus idi. Her öncü akımda olduğu gibi varoluşçuluk da önceleri farklı gruplardan gelen kişiler tarafından benimsenmişti. Sanatçılar, yazarlar, din adamları, aydınlar ve üniversite öğrencilerinin yanı sıra yeni modaları ve akımları izleme ve benimseme alışkanlığında olan kişiler ya da toplum düzeninden hoşnut olmayan tepkici gruplar için bu yeni akım çeşitli ve farklı anlamlar taşıyordu. Kısa bir sürede yayılması sonucu varoluşçuluğun kendi içinde bölünmesi, yanlış yorumlandığı ve klişeleştirildiği için giderek yozlaşması beklenebilecekken, tam karşıtı bir gelişmeyle, başta psikiyatri olmak üzere çağdaş düşünceyi önemli ölçüde etkileyen canlı bir güç olarak günümüze kadar varlığını sürdürebildi. Gerçekte bu akımın belirli bir isim ve tanımla ortaya çıkışından çok önce yaşamış ve yapıt vermiş birçok yazar varoluşçuluğun öncüleri olarak kabul edilirler. 1855 yılında 42 yaşında ölen ve yapıtları ancak yirminci yüzyılın başlarında ilgi görmeye başlayan Danimarkalı yazar Soren Kierkegaard bu öncülerin ilki sayılır ve günümüzde yapıtlarına varoluşçu akımın kutsal amtları gözüyle bakılır. Geçmişten Nietzsche ve Dostoyevski , daha çağdaş olanlardan ise Buber, Jaspers, Kafka ve Tillich bu akımın birer parçası sayılırlar. Martin Heidegger (1899-1977), Edmund Husserl’in öğrencisiydi. Yüzyılımızda varoluşçu felsefenin kurucusu olarak kabul edilir. 1927 yılında yayımlanan Sein und Zeit (Olmak ve Zaman) adlı kitabında, varoluş felsefesiyle fenomenolojiyi birleştirme girişiminde bulunmuştur. Ontoloji adı verilen Heidegger felsefesi, insanı “dünya için de varoluş” olarak ele alır. Bu yaklaşıma göre insanın varlığı, dış dünyayı oluşturan diğer varlıklarla karşılıklı ilişki durumunda olan bir özne olarak açıklanamaz. Insanın varoluşu ve dünyası tek ve aynı şeydir. Insanlar düşünmeye başladıkları günden itibaren sürekli birtakım “durumlar” içine “düşerler”. Heidegger’e göre bu durumlar varoluşun mekan boyutunu oluşturur.Varoluşun zaman boyutu ise geçmiş kuşaklardan aktarılan kültürel olgularla ilintilidir. Bu nedenle insanın yaşantısı ile neler yapabileceğinin bazı sınırları da vardır. Ancak bu, yolların kapalı olduğu anlamına gelmez. Bir insanın o andaki durumu da onun geleceğe yönelik yaşamını ve düşüncelerini sınırlamaz. Insanın içinde bulunduğu durum çevresindeki diğer varlıkları da içerir. Ancak insanın yaşamakta olduğu durumlar cansız ve fiziksel gerçekler değildir. O anda yaşadıklarını ve geleceğe yönelik isteklerini de içerir. Bir duvar, duvarın ötesinde olmak isteyen insan için bir engel, kendisini savunmak isteyen bir diğeri için koruyucudur. Durumlar, belirli bir oranda, o andaki gerçeği yansıtırlar. Ama aynı gerçek, insanın karşılaşmak ya da kaçınmak istediği ancak henüz var olmayan olayları, yani gelece ği de içerir. Bir başka deyişle, içinde yaşanan zaman boyutu, gerçekte geçmiş ve geleceği de kapsayacak bir biçimde yayılır ve yaşanır. Bir insan kendisi için sayısız soyut imkanlar düşünebilirse de “otan tik” imkanlarının neler olduğunu, dikkatini duygularına yoğunlaştı rarak belirleyebilir. Yaşanan duyguların algılanmasından kaynaklanan eylemler, insanın o anda bulunduğu yerden öteye hareket edebilmesini sağlar. Jean-Paul Sartre (1905-1980), 1956 yılında, yaşam sürecine “varoluş” (existence) adını vermiş ve varoluşun mantıksal tanımlamalara indirgenemeyeceği görüşünü savunmuştur. Sartre varoluşu, klasik felsefede tanım anlamına gelen ‘öz’ (essence) sözcüğünün karşıtı olarak kullanmıştır. Tanımlar insanlar tarafından yapıldığından, insanlar birtakım tanımlamalara indirgenemez. Hiç kimse yalnızca bir yazar ya da bir işçi olarak tanımlanamaz. İnsanı tanımlamak, onu statik bir durumda tutmak ve bir nesneye indirgemektir. Bununla anlatılmak istenen, insanın sürekli bir değişim içinde olduğu değil, statik bir durumda olduğunda bile bu durumu yine kendisinin gerçekleştirebileceğini vurgulamaktır. Dolayısıyla, değişmek gibi değişmemek de bir yaşam sürecidir ve böyle bir süreç, tanımlamalardan öte boyutları içerir. Merleau-Ponty (1908-1961), bedenin, varoluşun ve yaşantının bir boyutu olduğunu vurgulamıştır. Ancak bedeni, fizyologların tanımladığı anlamda değil, “dış olaylarla birlikte var olan” ve bazı kav ramlarla tanımlanması imkansız bir olgu olarak ele almıştır. Kendi sinden önceki varoluşçu filozoflar, fizyolojinin bedeni bazı kesin tanım ve kurallara indirgemesine karşı çıkmanın dışında, insan bedeninden pek söz etmemişler ve bedeni fizyolojinin çalışma alanına terk ederek bu konuya değinmekten kaçınmışlardı. Merleau-Ponty’ nin bir diğer önemli katkısı da yaşantının “belirsizliğini” ve “birden fazla anlam taşımasını” vurgulamış olmasıdır. Yaşantı, bilimsel kavramların çizdiği kesin çizgilerle açıklanması olanaksız bir olgudur. Yaşam ve beden, bilimin kesin kavramları ve kuralları çerçevesinde tanımlanmaz. Tam karşıtı, bilimsel tanımlar bedensel yaşamdan kaynaklanır. Yukarıda sözü edilenlerin dışında pek çok düşünür, varoluşçu felsefeye katkıda bulunmuşlarsa da konuyu, varoluşçu psikiyatrinin gelişimine ışık tutan başlıca görüşlerle smırlamak zorundayız. Varoluşçu filozofların yapıtları güç okunur ve kolayca yanlış anlaşılabilir. “Varoluş” sözcüğü de paradoksal soyutlamalara kolayca yol açabilir. Çünkü bu deyim, sözlerle anlatılabilecek olandan öte bir anlam taşır. Bir insanın ne düşündüğünün değil, ne olduğu ve ne yaşadığının vurgulanması gereği unutulduğunda varoluş sözcüğü de anlamını yitirir. 10月27日 Atomun İçindeki EvrenEvrenin gerçeğine giden en doğru yol hangisidir? Son birkaç yüzyıldır ivme kazanıp, hayatımıza yön vermekte olan bilim mi.? Yoksa tüm soruların cevaplarını kendi içimizde aradığınız sessiz tinsellik mi? Yazar: Dalai Lama 10月22日 When Nietzsche WeptNietzsche Ağladığında When Nietzche Wept Irvin D. Yalom AYRINTI YAYINLARI Sahne
Son Söz: "Nietzsche bile ağlar." 10月20日 Şok Doktrini ve Direnişin Yeni TürleriPolonya’dan Irak’a, Çin’den New Orleans’a, neoliberalizm, Naomi Klein’in “kapitalizm felaketi” olarak adlandırdığı durumun sonucunda yükseldi. Klein, yeni kitabı Şok Doktrini ve direnişin yeni türleri hakkında Oscar Reyes’le konuştu. Marka kültüründen ve Arjantin’deki ‘kurtarılmış fabrikalar’dan sonra sizi Irak’ta ve başka yerlerde yaşanan “kapitalizm felaketi” üzerine yazmaya iten neydi?
Arjantin’de Buenos Aires’te yaşıyordum ve Irak savaşı başladığında işgal edilmiş bir fabrikada çekimdeydik. Bu şok doktrininin kökeniydi. Arjantin’deki ve Latin Amerika’nın birçok yerindeki savaşları incelediğinizde “işte başımıza gelen şey bu” dersiniz. Neoliberalizm, Latin Amerika’ya, şimdi Ortadoğu’da olduğu gibi, kan ve ateşle geldi. Orada olmak ve savaşı Latin Amerika gözüyle izlemek, beni tarihe dönüp bakmaya ve şokların, şok tedavilerin gerçek uygulamalarını incelemeye yöneltti.
Değişimle ilgili bir kitap yazacağımı düşünüyordum, fakat neoliberalizmin tarihine baktığımda, bu ideolojinin kendini ilerlettiği bütün kilit olaylarda -1973 Şili, 1989 Çin, 1989 Polonya, 1993 Rusya, 1997 ve 1998 Asya ekonomik krizinde-, aynı travma anından yararlanma mantığı vardı.
Şok Doktrini’nin girişinde, çağdaş kapitalizmin temel ilacı olarak, Milton Friedman’ın “sadece bir kriz gerçek değişimi” sağlar sözünden alıntı yapıyorsunuz. Ama, Marksistler de krizlerin değişim fırsatı oluşu hakkında aynı düşünceleri öne sürerler. Bunu da mı tehlikeli buluyorsunuz, yoksa krizler olumlu değişim potansiyeli de sağlayabilir mi?
Arjantin deneyimi için kriz çok önemliydi, bu harekete dahil olan insanların düşünce tarzı, her zaman başlangıç için boş bir beyaz sayfa hayal eden şok terapistlerininkinden çok farklıydı. Arjantin’de hikâyelerini belgelediğimiz insanların bambaşka bir fikri vardı. Bu, her şeyi silen ve en baştan başlayan değil, bulunduğu yerden başlayarak, eski ekonomik projelerden geriye kalanla yeni bir şeyler yapma ideolojisiydi. İnsan yaşamını ve haysiyetini merkeze koyan, elindeki parçaları birleştirerek yeni bir şey yaratan bir yaklaşımdı bu.
O dönemde en heyecan verici ekonomik alternatiflerden bazıları, bu “artıklardan başlama” özelliğine sahipti. Bence bu, totaliter solun geçmiş hatalarından ders alınarak ortaya çıkmıştı.
Neoliberalizmin gerçek mirası, gelir uçurumudur. Neoliberalizm, zenginle fakir arasındaki uçurumu azaltan araçları yok etti. Bu şiddetli bölünmeye en çok katkısı olan kişiler, şimdi en alttakiler için bir şeyler yapmalıyız diyebilir ama yine de ortadaki her şeyini kaybetmiş insanlar için söyleyecek hiçbir şeyleri yok. Bu tam bir hayır kurumu modeli. Jeffrey Sachs, yoksulluğu, hayatı tehlikede olmak, günde bir doların altında parayla geçinmek olarak tanımlıyor, aynı insanlar Milenyum Gelişim Hedefleri’nde (Millennium Development Goals) de tartışıldı. Elbette bu konuşulmalı, ama hadi dürüst olalım, burada, zengin ve gücü olan kesimin diğerleri için yapmak zorunda oldukları ‘vazifelerinden’ söz ediyoruz, hepsi bu.
Bunu yapanların çoğunun kargaşa zamanlarında nasıl saldırıya uğradıklarını görüyoruz. Katrina felaketi sırasında New Orleans’ta neler olduğuna bir bakın. Kent, sağın, iş birliği içindeki think-tank’lerin laboratuarına dönüştü. Şok Doktrinine, Milton Friedman’ın New Orleans’ta setlerin yıkılmasından üç ay sonra yazdığı bir gazete yorumunu tartışarak başladım; kent okullarının özelleştirilmesi çağrısında bulunuyordu. Gerçekten de öyle oldu, ABD’nin “imtiyazlı okullar” dediği bir tür özelleştirilmiş okullar kuruldu. Katrina’dan iki yıl sonra, düşük gelirli insanların sürgün edilmek yerine New Orleans’ın merkezinde yaşamalarına olanak veren konut projesi, apartlar (condos) yapılmak üzere yok edildi. Yine, aradaki uçurumun azalmasına yardımcı olan Charity Hastanesi gibi, kentin en büyük halk sağlığı kuruluşları, on yıllar boyunca çürümek üzere bırakıldı. Bunlar köprülerdi ve bu ideolojiyle ilk bombalanan köprüler oldu –halk için konut hizmetleri, kamu sağlık kuruluşları, kamu okulları. Kitabımın temel mesajı şudur: Bize fikirlerimizin denendiği ve başarılı olmadığı söylendi, oysa bunun tam tersi geçerli. Fikirlerimiz işe yarıyor ama maliyetli. Bu fikirler ekonomik büyüme için gayet iyiler ama süper kârları azaltıyorlar ve işte bu yüzden onları başarısız göstermek için bunca gayretli bir çaba var.
Sanırım aynı zamanda halka ait açık alanların kapatılmasından ve kullanılmaz hale getirilmesinden de söz ediyorsunuz, bu, travmatik olayları kullanmaktan daha da öteye gidebilir. Olimpiyat hazırlıklarını ele alın, bu ‘şok’ deği,l ama bu mega Olimpiyat Oyunları etkinliği, orada yaşayan insanların yerlerini değiştirmek ve o çevrenin ‘zenginleştirilmesi’ için kullanılıyor.
Kooperatifler fikri başarısız olmadı –çünkü hiç denenmedi. Dayanışma, Polonya’da bu rüya şok terapiyle engellenmeden önce, kendi gerçek ekonomik programını uygulamaya fırsat bulamadı. Rusya’da, Rusların yüzde 67’si, şirketlerin işçi kooperatiflerine devredildiği bir özelleştirme şeklini tercih ettiklerini belirtmelerine rağmen, açıkça ekonominin demokratik bir şekilde yapılandırması tercih edilmedi.
Yani: “Şokun nasıl işlediğini biliyoruz ve otorite konumundaki insanları korku ve baskıyla kabullenme durumuna geri dönmeyeceğiz.” Ben umudumu bu örnek üzerine oluşturuyorum.
Söyleşiyi İngilizce aslından Türkçe'ye çeviren: Nuray Soysal |
|
|