個人檔案QUIJOTESCO相片部落格清單更多 工具 說明

部落格


11月23日

Sınır ötesi operasyon ve Kürt sorunu

Kürt sorunu, tarihsel olarak, uzun yıllardır var olan bir sorun. Ama şu da doğru: Sorunun kimlik, sosyolojik, siyasal, sosyal adalet ve kültürel boyutlarıyla daha yeni yeni ilgilenmeye başlıyoruz.

Bugün Türkiye'de siyasi gündemi ve toplumsal yaşamın her alanını PKK terörizmi ve terörizme karşı mücadele belirliyor. Terörizme karşı mücadele olgusu ve süreci de, bir taraftan sınır ötesi askeri operasyon, diğer taraftan da Kürt sorunu tartışmalarını içeriyor. Türkiye, çok karmaşık, çok riskli ve çok katmanlı bir sorun ve süreçle karşı karşıya. Bu süreçte, kendimizi tepkici milliyetçiliğin gerisinde bir alanda konumlandırmalı ve insan odaklı ve çokboyutlu bir strateji izlemeliyiz. Son günlerde, her ne kadar Türkiye'nin ülke içi toplumsal barışı bağlamında endişe ve korku içinde olsak da, terörizme karşı mücadelede insan odaklı ve çokboyutlu strateji olasılığını artıran gelişmelerin yaşandığını da gözlemliyoruz.

Üç önemli gelişme
Önce Başbakan Erdoğan'ın başarılı geçtiğini söyleyebileceğimiz ABD ziyareti ve bu ziyaretin ortaya çıkardığı iki önemli sonuç: Bir taraftan, Başbakan Erdoğan tarafından "Türkiye'nin Irak'ta emperyal hedefler içinde olmadığı, sadece PKK'ya karşı mücadele temelinde sınır ötesi askeri operasyonu düşündüğü" söyleminin dünya kamuoyuna net bir biçimde açıklanması, diğer taraftan, bu ziyarette askeri operasyonun başarılı olması için ortaya konulan "anlık istihbarat temelli askeri müdahale" yöntemi. Her iki sonuç da bize Türkiye'nin, hem sınır ötesi askeri operasyon yoluyla Irak bataklığına ya da tuzağına çekilme riskinin bilincinde olduğunu hem de bu riski doğru diplomatik ve stratejik tercihler yaparak azaltma çabasında olduğunu gösteriyor. İkinci olarak, Fikret Bila'nın, 1990'lardan bugüne PKK'ya karşı mücadelede üst düzey görev almış askerlerle yaptığı görüşmeleri içeren yeni kitabı Komutanlar Cephesi'nin özeti denebilecek mülakatlar dizisinin Milliyet gazetesinde yayımlanmasıyla ortaya çıkan, çok önemli bir yöntemsel/siyasal saptama: 1990'lı yıllarda PKK'ya karşı yapılan mücadelede askeri başarının siyasal başarıya dönüşmesinde anahtar olan koşulda, diğer bir deyişle Kürt kimliğine sosyolojik ve kültürel olarak yaklaşımda yaşanan ciddi eksiklik. Fikret Bila'nın mülakatlar dizisinden çıkan bu önemli sonuç bize şu gerçeği gösteriyor: Terörizme karşı mücadele çok katmanlıdır ve sadece güvenlik sorunu olarak düşünülmemelidir. Bu anlamda da ekonomik, siyasal, kültürel katmanları içinde bir kimlik sorunu olarak yaşanan Kürt sorununda insan odaklı bir demokratik çözüm önerisi ve iradesi geliştirilemediği sürece siyasal başarı mümkün değildir.
Fikret Bila'nın mülakatlar dizisinden çıkan bu sonucu destekleyen üçüncü gelişmeyse, son dönemlerde dozu hızla artan bir tepkici milliyetçi söylemle siyaset yapan CHP lideri Deniz Baykal'ın, sınır ötesi askeri operasyon ve Kürt sorunu üzerine yaptığı sürpriz niteliğindeki açılımdı. Terör sorununun sadece sınır ötesi operasyonla çözülemeyeceğini vurgulayan Baykal, askeri operasyonel başarı kadar, Kuzey Iraklı Kürtlerin desteğini kazanmanın da başarı için çok önemli olduğunu vurguluyor ve bu bağlamda da bir dizi öneri geliştiriyor. Bu öneriler, Kuzey Iraklı üniversite okuma düzeyine gelmiş Kürt gençlerin Türkiye'de ODTÜ ve İTÜ gibi önemli üniversitelere gitme olasılığından bu bölgede Türkiye'nin görüşlerinin aktarılacağı BBC türü yayıncılığın yapılmasına, bölgeye su yardımı yapılmasından bu bölgeyle ekonomik işbirliğinin geliştirilmesine katkı sağlayacak yeni gümrük kapılarının açılmasına kadar, farklı ekonomik, kültürel ve insani önerileri içeriyor. Baykal'ın bu açılımının arkasından Fikret Bila'ya verdiği mülakatta yaptığı (Milliyeti 13, 11, 2007) "Türkiye Kürt düşmanı değildir" saptaması da, kendisinin terör sorunuyla Kürt sorunu ayrışmasını yaptığını ve terörizme karşı mücadelede askeri müdahaleden daha çok "yumuşak güç" yoluyla başarıya ulaşma yöntemine yöneldiğini gösteriyor.

Beş ayda ne değişti?
Bu noktada kısa bir parantez açıp iki noktanın altını çizmek gerekiyor. Bunlardan birincisi, Derya Sazak'ın (Milliyet, 10, 11, 2007) Baykal'ın yaptığı açılımı yorumlarken doğru ve önemli olarak altını çizdiği nokta. Uzun zaman değil yaklaşık beş ay önce aynı Baykal, yaptığı açılımın tam tersi bir stratejiyle, dolayısıyla "sert güç, şahin askeri strateji ve Kürt kimliğine tepkici milliyetçilikle yaklaşma ekseni"nde girdiği 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde partisini ciddi başarısızlığa uğratmıştı. Bu anlamda bu beş ayda ne değişti de Baykal, yumuşak gücün ve insani durumun önemini anladı sorusu sorulmalı. Bu soru bize, Türkiye'de siyaset yapma eyleminin, ülkenin iyi yönetimi için vizyon ve politika üretme temelinde değil, aksine ne kadar anlık ve çıkar temelli olduğunu gösteriyor. İkinci ve bence seçim kaybetmekten daha da önemli nokta, Baykal'ın izlediği tepkici milliyetçi, şahin bakış açısının, Türkiye'de bugün yaşadığımız gerilime, toplumsal kutuplaşmaya ve geleceğe karşı duyulan korku ve endişe duygusuna ciddi katkı vermiş olmasıdır. Bu bağlamda da, Baykal'ın tepkici milliyetçiliği, kendi partisini küçültmekten öte, ahlaki ve etik temelde Türkiye'nin bugünkü sorunlu ve endişeli ruh halinin oluşmasına neden olan unsurların başında geliyordu, ki bu yönüyle de affedilmeyecek bir seçim stratejisiydi.
Bununla birlikte, Baykal'ın bugün öne sürdüğü açılım, inandırıcılığı zayıf olmakla birlikte, Türkiye'nin terörle mücadelesinde insani olanın ve yumuşak gücün ön plana çıkartılmasına ve farklı kimlikler arasında düşmanlık duygusunun değil, tam aksine birlikte yaşama olasılığının gerçeklik kazanmasına verebileceği katkı temelinde desteklenmelidir.
Son günlerde yaşadığımız bu üç önemli gelişme bize, terörizme karşı mücadelenin akıl temelli ve yumuşak gücü önemseyen bir yolla yapılması gerekliliği üzerinde, devlet ve siyasi aktörler arasında bir eğilimin olduğunu gösteriyor. Akıl temelli, insan odaklı ve çokboyutlu düşünme zor ama gereklidir. Bu satırları yazarken, bir dostum telefonla arayıp Şırnak'ta Gabar Dağı'nda çıkan çatışmalarda yine askerlerimizin şehit olduğunu söyledi. Bu da yine acılara yol açacak, yine tepkici milliyetçi söylemleri besleyecek, yine akıl temelli düşünmenin zorluğunu ortaya çıkartacak.
Ama çözüm için, tepkimizi ve acımızı terörizme karşı mücadelede başarılı sonuç almaya dönüştürmeliyiz. Bu da, bu mücadelenin iki önemli ayağını çok ciddi tartışmamızı gerekli kılıyor. Birinci ayak, PKK'ya karşı yapılacak sınır ötesi operasyonda nasıl tuzağa düşmeden ve bataklığa çekilmeden başarılı olunabilir sorusuna vereceğimiz yanıttır. Doğru yanıt, sınır ötesi operasyonlarda askeri-stratejik ve lojistik başarı kadar, Kuzey Irak'la ilişkileri yumuşak güç temelinde geliştirmeyi içeriyor. Türkiye'yle bu bölge arasındaki ekonomik, kültürel ve diplomatik ilişkileri daha da geliştirmek, PKK ile Kuzey Irak Kürtleri arasında Türkiye'nin bölgede algılanması bağlamında ciddi bir ayrışma, farklılaşma yaratabilir ve böylece PKK olgusunun bu bölgede izole olması sağlanabilir. Terörizme karşı mücadelenin ikinci ve en önemli ayağı da, Türkiye'nin son 20 yılında çok ciddi insan kayıplarına, insan trajedilerine ve siyasal, ekonomik, kültürel sorunlara yol açan, bu niteliğiyle de Türkiye'de demokratikleşme ve toplumsal barışın önündeki en büyük engel olan Kürt sorunu üzerine kapsamlı ve akıl temelli düşünmeyi ve tartışmayı içeriyor.
Doğrudur, Kürt sorunu, tarihsel olarak, uzun yıllardır var olan bir sorundur ama aynı derecede doğrudur ki,-bu saptamayı Fikret Bila'nın üst düzey askeri görevlilerle yaptığı mülakatlar dizisinden çıkartabiliyoruz-, bu sorunla sorunun taşıdığı kimlik, sosyolojik, siyasal, sosyal adalet ve kültürel boyutlarıyla, daha yeni yeni ilgilenmeye başlıyoruz. Kürt sorununu yeni yeni tartışmaya başlıyoruz. Farklılıklar arası birlikteliğin, birarada ve beraber yaşamanın, ancak insan odaklı, demokratik müzakere ve farklılığa karşı eleştirel sorumluluk ilkeleriyle, Kürt sorununu tartışmamız durumunda olasılık kazanacağını daha yeni yeni anlıyoruz.
Son gelişmelerden ortak payda olarak çıkartabileceğimiz teröre karşı mücadelede, devlet ve siyasi aktörler içinde insana, yumuşak güce ve akıltemelli yaklaşıma yönelmeyi destekleyelim.
E. FUAT KEYMAN: Koç Üni. / Radikal2

11月21日

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e Açık Mektup

T.C. Cumhurbaşkanlığı Makamına,                                   

19 Kasım 2007

 

Sayın Abdullah Gül,

T.C. Cumhurbaşkanı,

 

Birleşmiş Milletler’in iklim değişikliği ile görevli resmi kuruluşu IPCC, acilen radikal tedbir alınmazsa, dünyanın hızla ölüme sürüklendiğini ortaya koyan son raporunu 17 Kasım 2007 tarihinde dünyaya yayımladı. Sizin de gayet iyi bildiğiniz gibi, geçen ay Nobel Barış Ödülü’nü ABD eski başkan yardımcılarından Al Gore ile paylaşan kuruluşun bünyesinde, dünyanın önde gelen bilim insanlarından 2,500’ü aşkın sayıda insan görev yapıyor. Bu bilim insanlarının, kendi ülkelerinin temsilcileriyle birlikte kaleme aldığı ve BM üyesi hükümet temsilcilerinin tümünün onayladığı rapor, küresel ısınma yüzünden dünya denizlerinde görülen asitlenmenin belki de 20 milyon yıldan beri görülmemiş büyüklükte bir kimyasal değişmeye doğru gittiğini tespit ediyor. Öyle ki, karbon salımları hemen durdurulabilse dahi, denizlerin normale dönmesi için on binlerce yıl geçmesi gerekecek.

 

Rapora göre, küresel iklim değişikliği, denizlerdeki tüm hayat dokusunu tamamen altüst edecek ve bu korkunç gelişme halihazırdaki küresel ısınmayı çok daha vahim hale getirecek. Âni ve geri döndürülmez bir gelişme olarak, yeryüzündeki canlı türlerinin üçte birini yok edecek. İlaveten, tarım hasatını her yerde büyük kesintilere uğratarak yeryüzünün dört bir yanında kıtlık ve açlığa yol açacak.

 

BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, raporu dünyaya ilan ederken, küresel ısınmanın gittikçe hızlanmasını “dehşet verici” olarak nitelemekte ve başta ABD ve Çin olmak üzere dünyanın siyasi karar alıcılarını hemen harekete geçmeye, Endonezya’nın Bali şehrinde yapılacak zirvede Kyoto Protokolü’nün yerine, ondan çok daha güçlü bir bağlayıcı antlaşma üzerinde görüşmeye çağırıyordu.


IPCC Başkanı, iklim bilimci Rajendra Pachauri, tehlikeli iklim değişikliğini önlemek üzere herhangi bir umut besleyebilmemiz için Kyoto’nun çok ötesine geçen radikal indirimler yapmak için sadece 8 yılımız kaldığını açıklıyordu.

 

Sayın Cumhurbaşkanı,

Esasen, bu konuda dünyanın iklim uzmanları arasında tam bir fikir birliği mevcut olduğu görülüyor. Atmosfere boca edilen ve küresel ısınmaya yol açan kirletici “sera gazları”nın sadece 1970’ten bu yana yüzde 70 artış gösterdiği, bunun sadece 35 yılda 0.6 derece sıcaklık artışına yol açtığı, atmosferdeki CO2 miktarının son 650 bin yılda görülmemiş bir seviyeye çıktığı da raporun tespitleri arasında yer alıyor. BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Yürütme Sekreteri Yvo de Boer de, başta Çin, birçok ülkede kömür yakıtlı yeni elektrik santrallerinin yapıldığını, bu santraller bir kez yapıldıktan sonra, onları sökmenin ve iklimin kontrolden çıkmasını önlemenin çok daha zor olacağını, bu yüzden de yeni bir uluslararası anlaşmaya varmanın “inanılmayacak kadar acil” olduğunu vurguluyor. Dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden biri, belki de birincisi olan ve NASA Goddard Enstitüsü Başkanlığı’nı yürüten Dr. James Hansen’in uyarısı da tamamen aynı yönde:

 

“ABD Enerji Bakanlığı, her yıl atmosfere gitgide daha fazla CO2 boca edeceğimizi belirtiyor: Burada sadece ilave CO2 değil, bir yıl önce atmosfere atılan CO2’den daha fazlası kastediliyor. Bu yolu izlemeye on yıl bile daha devam etmek, çok çarpıcı iklim değişiklikleri olacağını garanti eder. Bu da başka bir gezegen demektir: Kuzey Kutbu’ndaki buzsuz denizleri, tüm sahillerde fırtınalara ve yükselen deniz seviyelerine bağlı olarak durmadan tekrarlanan faciaları, tatlı su kıtlığı ve bölgesel iklim bozulmaları ile belirlenen bambaşka bir gezegen...”

 

Dr. Hansen’in bu sorunla baş etmek için yapılması gerekenler konusunda birinci önerisi şu: Kömür yakıtlı yeni enerji santrallerinin yapılmasına bir moratoryum getirilmesi şart. Yani, CO2 yakalama ve depolama teknolojisini geliştireceğimiz güne kadar, tüm santrallerin yapımının askıya alınması gerekiyor. Hansen’e göre, dünya bu teknolojiye muhtemelen beş - on yıl içinde sahip olacak. Ama, bunu başaramazsak, kömür yakıtlı santrallerin üstünden buldozer geçirilmesi gerekeceği de açık. Karbondioksitin iyice tehlikeli seviyeye çıkmasını engellemenin tek yolu bu; çünkü, yalnızca petrol ve doğalgaz tüketimimiz bile bizi tehlikeli seviyeye çok yaklaştırmaya yetiyor zaten. Dr. Hansen, ömürleri 50 - 75 yıl olan eski teknolojiye dayalı santralleri, ömürleri içinde bile kullanamayacaksak, kurmanın akla ve mantığa uygun olmadığını söylüyor. Üstelik, enerji verimliliği alanındaki büyük potansiyelimizden yararlanırsak, yeni enerji santrallerine zaten ihtiyacımız olmayacak.

 

Günümüz bilim dünyasının üzerinde tam bir ittifaka vardığı konu, dünyanın birleşip küresel ısınmaya karşı acil tedbirler almasının şart olduğu. Bu tedbirlerin zamanında alınmasının ekonomik büyümeyi olsa olsa yılda binde bir oranında yavaşlatacağı, hatta muhtemelen büyümeyi ve istihdamı artıracağı da  IPCC raporunda belirtiliyor. Acil tedbirler arasında belki de en önemlisi, alternatif enerji kaynaklarına bir an önce yönelmek. IPCC raporları, düşük karbon hedeflerine ulaşmak için dünya çapında nükleer santrallerde üretilen güç payının sadece yüzde 2 artmasının bile yeteceğini, yani yeni reaktör yapılmasına gerek olmadığını belirtirken, başka uzman raporları, bunun dahi gerekli olmadığını ortaya koyuyor. Yani nükleer güç santralleri, tanesi 3 milyar dolar gibi yüksek maliyet dezavantajının yanı sıra, temel ihtiyaca cevap vermekten de hayli uzak görünüyor .

 

Ama, Sayın Cumhurbaşkanı, nükleer güç olanağı, bizim çok önemli bir başka olguyu kavramamızı sağlıyor; o da kömür yakıtlı yeni elektrik santrallerinin getirdiği ölümcül tehlikedir. Dünyadaki pek çok uzmanın belirttiği gibi, bir nükleer santralin gayet önemli riskleri mevcut. Ama öte yandan, kömür yakıtlı yeni elektrik santrallerinin riski yoktur; onların dünyaya yıkım getireceğinin garantisi vardır. Dünyanın önde gelen uzmanları artık bu konuda hemfikir.

 

Eğer bizler, küresel ısınma tehlikesiyle mücadele etme konusunda gerçekten bir şansımız olmasını istiyorsak, enerji tasarrufu ve yenilenebilir enerji (rüzgâr, güneş, hidrolik, jeotermal vb.) dışında bir seçeneğimiz olmadığını kabul etmek zorundayız. Bu, aynı zamanda, gelecek nesillerin ve henüz doğmamış kuşakların haklarını korumak, onlara yaşanabilir bir gezegen devredebilmek bakımından da elzem görünüyor. Yani, insanlığın en temel değerlerinden biri, belki de birincisi olan adaletin sağlanabilmesi için elzem olan bir gerçeğin kabulü söz konusu. Bu, bence, insan varlığı olarak temel sorumluluğumuzdur.

 

Sayın Cumhurbaşkanı,

 

TBMM’de 9/11/2007 tarihinde kabul edilen, 5710 Sayılı “NÜKLEER GÜÇ SANTRALLARININ KURULMASI VE İŞLETİLMESİ İLE ENERJİ SATIŞINA İLİŞKİN KANUN”, genel olarak Türkiye’de nükleer güç santrallerinin kurulmasını teşvik etmekle, özellikle de ölümcül kömür yakıtlı santralleri teşvik eden, hatta bunlara 15 yıl alım garantisi veren “YERLİ KÖMÜR YAKITLI SANTRALLARIN TEŞVİKİ” başlıklı GEÇİCİ 2. MADDESİ ile yukarıda izah etmeye çalıştığım temel bilimsel verilere aykırıdır.

 

Bunun yanı sıra, söz konusu kanun ve onun geçici 2. maddesi, çocuklarımızın, torunlarımızın ve onlardan sonra gelecek kuşakların yaşama haklarını ihlal etmekte, bir anlamda ülkenin ve dünyanın geleceğini ipotek altına almaktadır. Dünya bilim topluluğunun bizlere sunduğu verilerin ve hepimizin içinde mevcut olan adalet duygusunun ışığında, temsil ettiğiniz makamın gereği olarak sahip olduğunuz anayasal yetki ve sorumluluklara dayanarak, söz konusu kanunu  bütünüyle yeniden görüşülmek üzere TBMM’ye iade edeceğinize güven duyduğumu belirtir, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı adına sunulmuş bir dilekçe niteliğindeki bu mektubumu dikkatlerinize saygılarımla arz ederim.

 

Dr. Ömer Madra

 

Açık Radyo Yayın Yönetmeni,

İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi

11月16日

Emekli Generel Yalman ve Adalet Bakanı Şahin'in Sözlerinde Somutlaşan Cehalet

 

Ali Bilge: Yarın başlayacak olan İsrail, Filistin ve Türkiye arasındaki Ankara Forumu’ndan ve kurulması düşünülen ticaret bölgesinden bahsetmek istiyorum. Bu hususta  Peres, Abbas ve Gül  birlikte bir mutabakat metni imzalayacak. Bölgede  organize sanayi bölgesi  benzeri  bir alan geliştirme fikri ilk olarak  Nisan 2005’te ortaya kondu. Türkiye’den  TOBB,  İsrail İmalatçılar Birliği, bir de Filistin Odaları Federasyonu, üç özel sektör kuruluşu bir araya geldiler ve bu fikri geliştirdiler. Daha önce özel sektör kuruluşları arasında böyle bir diyalog mekanizmasında yoktu. Bu girişim, Nisan 2005 tarihinde başladı ve  ‘Ankara Forumu’ adını aldı. Amaç, özellikle harap olmuş alanlarda,  işsizliğin had safhaya ulaştığı, ekonomik aktivitenin  kalmadığı  Filistin’de  istihdam yaratmak. Başlangıçtan itibaren Amerika temsilci bulunduruyor, Amerikan Ticaret Odası, Dünya Bankası içinde yer alıyor. Başlangıçta Dünya Bankası eski başkanı Wolfenson ve Tony Blair gibi isimler bu sürecin içinde aktif olarak yer alıyorlardı. Bu toplantıda da  bu kuruluşlar gözlemcilerini bulunduracaklar. Seçilen ilk alan  Erez Sanayi Bölgesi, İsrail’le Gazze Şeridi’nin kuzey sınırında yer alan bir bölge. Öncelikle Erez’de  var olan eski aktivitenin canlandırılması ve  yeniden yapılandırılması üzerine  çalışmalar yapıldı.

 

ÖM: Bu esas itibariyle Gazze’de mi düşünülüyordu?

 

AB: Evet başlangıçta  Erez üzerinde yoğunlaştı,  ancak  zaman içerisinde Hamas’ın seçimleri kazanması sonrasında  bölgede  güvenlik  sorunlarının aşılamaması nedeniyle Erez’de çalışmak  imkânnsız hale gelmiş gibi gözüküyor. Halihazırda  yetkililer, Erez’de yapılan çalışmaların akamete uğramadığını söyleseler de fiilen böyle bir durum var. Erez Sanayi Bölgesi’nde daha önce 200’e yakın Filistinli şirket faaliyet gösteriyormuş, İsrail’in  Gazze’den geri çekilmesinden sonra bölgede çalışan   pek çok şirket faaliyetlerine son vermek zorunda kaldı. Ankara Forumu’nun  ilk yaklaşımı Erez bölgesi üzerineydi, pek çok etüd,  fizibilite, proje yapıldı. Yapılan hesaplamalara göre,  Erez bölgesine kurulacak ticaret merkezinde  10 bine yakın Gazzeli  istihdam edilecek;  bölgede  Türk şirketler, yabancı şirketler faaliyet gösterecek,  çeşitli ülkeler  buradan  yapılacak ticarete teşvikler tanıyacaklar. Gazze nüfusunun yaklaşık %7’sinin de bölgede  çalışması öngörüldü. Bir serbest ticaret anlaşmasıyla, bölgede üretilen ürünler Amerikan pazarına gümrüksüz ve kotasız girebilecek.  Türk şirketleri de çeşitli fırsatlar yakalayacaklar. Kurulacak ticaret ve sanayi bölgesini  işletecek  görevli bir şirket de kuruldu; bu şirketin merkezi İstanbul’da,  ama Filistin’de kayıt altına alınması gerekiyordu. Hamas’ın da devreye girmesiyle birlikte, böyle bir şirket kaydının yapılması uzun bir zamana yayıldı. Ancak tüm bunlar gelişirken,  3 ülke dışişleri bakanları Erez’e ilişkin siyasi mutabakatı imzalamışlardı.  Erez’e ilişkin çalışmalar akamete uğrarken,  Erez’deki çalışmaya paralel bir proje geliştirildi. Fizibilite tamamlanmasına karşın, biraz önce söylediğim nedenlerden ötürü, paralel bir proje geliştirildi. Bu paralel proje yarın Ankara’da yapılacak toplantıya konu oluyor.  Yer olarak Batı Şeria’da, Cenin, bir de Tarkumiye düşünüldü, şimdi Tarkumiye  bölgesinde karar kılınmış gözüküyor. Bölgenin  güvenlik açısından daha uygun olduğu tespiti yapıldı. Aslında yarınki toplantı,  Batı Şeria’daki yeni seçilen  bölge ile ilgili olarak, Erez  bölgesinde olduğu gibi, daha üst ve kararlı bir siyasi  desteğin verilmesine  yönelik bir  çerçeve anlaşması, mutabakat zemini zaptı oluşturulmasına ve güçlendirilmesine dönük bir zirve.  Bu amaçla,  iki ülkenin devlet başkanları ayrı ayrı Türkiye’ye davet edildi. Yarın köşkte mutabakat metinleri imzalanacak, TBMM de konuşma yapacaklar, Filistin ve İsrail açısından  başka bir ülke meclisinde bir araya gelmeleri her anlamada bir ilk oluyor.

 

Ömer Madra: Bu yeni bölge Batı Şeria’da oluyor değil mi?

 

AB: Evet.

 

ÖM: Belki de artık herkes Gazze’yi gözden tamamen çıkartmış durumda.

 

AB: Türkiye cephesinde  yetkililer,  “Gazze –Erez bitti” demiyorlar, ama şu anda fiilen orada yapacak bir şey yok, dolayısıyla ikinci bir eşzamanlı projeyi gündeme getiriyorlar. Erez’in tekrar canlanabileceğine ilişkin ümitlerini devam ettirdiklerini ifade etmelerine karşın, fiiliyatta  Gazze  gözden çıkarılmış durumda. Erez’de yapılan çalışmalar, Batı Şeria’daki Tarkumiye’ye kaydırılıyor.

 

 

ÖM: Evet, Gazze’nin üstünde bir kez daha durmak istiyorum; Hamas, El Fetih’le çatışıp oradaki hakimiyetini pekiştirdikten sonra, çok ağır bir baskı da olduğu için, %85’i işsizmiş o tarafta yaşayan insanların, unun fiyatı da %80 zam görmüş, bütün bankalar da neredeyse parasız kalmış durumda ve çocuklarda çok yaygın olan beslenme problemleri artık bütün nüfusa yayılmış durumda, kısaca çok vahim bir durum var ortada.

 

AB: Kesinlikle,  bu vesile ile İsrail’de ve Filistin bölgesinde çalışan arkadaşlarla  temaslarım oldu bilgi toplamak için; Hamas’a bağlı bürokrasi, dışarıdan gelen,  Suriye’den gelen paralarla ayakta  durmaya  çalışıyor. Öbür taraf,  İsrail’in destek vermesi suretiyle ayakta duruyor, ama herkes on derece kötü durumda, eğitim, altyapı, her şey bitmiş durumda. Türkiye  ve TOBB  diplomatik kanalda var olan   sınırları aşabilmek suretiyle bölgede aktif bir rol oynamak istiyor, bunun için bu girişimleri başlatıyor.

 

Diğer yönden girişimin ekonomik gerekçeleri açısından da şu öne sürülüyor:  Türkiye’de tekstil ve hazır giyim gibi sektörlerinde ciddi  sancı yaşıyoruz, malum Hindistan, Çin gibi ülkelerle rekabet edemiyoruz, Çin ve  Hint malları ile Türk malları arasındaki fiyat rekabeti çok ciddi ölçüde Türkiye’nin aleyhine işliyor.  Rekabetin Türkiye aleyhine olmasının nedeni Çin ve Hindistan’ın daha ucuz iş gücünün olması.  Filistin  bölgesinde de işgücünün çok ucuz olmasının, uluslararası camianın bölgeye aşırı teşvikler vereceğini beyan etmesi suretiyle, girişimin Türkiye ekonomisine de katkıda bulunabileceği varsayımı var. Açıkçası, üç ülke devlet başkanının bir araya gelmesi  önemli, ama bütün bu büyük patırtıya rağmen, bazı  çalışmalar olmasına karşın, ortada somutlaşmış bir durum yok. Türkiye diyalog zeminini geliştiriyor. Tabii bunun Ortadoğu Konferansı’nın öncesine rastlaması, iki ülke devlet başkanının Türkiye parlamentosunda  konuşma yapması,  bize politik tavırlar hakkında çeşitli izlenimler veriyor. AKP hükümetinin Hamas’la diyalog kurması, hem İsrail, hem ABD tarafından çok ciddi eleştirilmişti.

 

ÖM: Şimdi Hamas devreden çıkmış oluyor.

 

AB: Evet, Hamas AKP’nin gündeminden çıkmış gibi gözüküyor, çünkü siz Abbas’ı ve Peres’i parlamentonuzda konuşturuyorsanız, bu Hamas’la olan diyalog zeminini artık ortadan kaldırıyorsunuz demektir. Abbas ve Peres’le  kuvvetlendirilmiş bir siyasal ilişki içerisindesiniz ve bu görüntü Ortadoğu Konferansı öncesinde ve Genişletilmiş Irak’a Komşu Ülkeler Konferansı’nın ve Bush görüşmesinin sonrasına denk gelen bir konjonktürde cereyan ediyor.  Ankara Forumu’nun yedincisi yapılıyor,  bu yedinci toplantı iktisadi bir projenin yeniden canlandırılması üzerine yoğunlaşmasına karşın,  Türkiye’yi yöneten hükümetin  politik  tercihleri açısından, diyalogların hangi aktörlerle kuvvetli olduğunu göstermesi açısından  önemli ve bize bu konuda ciddi bir izlenim veriyor.


ÖM: Bu konunun dışında bir de  geçtiğimiz 1 ay içinde, emekli komutanlarla ilgili gelişmeleri de konuşalım diyorduk.

 

AB: Gerçekten bu kuvvet komutanlarının yaptığı inanılmaz itiraflar  insanı dehşete düşürecek cinsten,  ama benim  açımdan çok şaşırtıcı değil. Ankara’da bu kesimden insanların derinliklerini inceleme fırsatını bulan bir kişiyim, bu konuda daima gözlemlerim, izlenimlerim olmuştur. Bu bazı insanlar içinse öyle bir şok ki, bir sabah uyanıyorsunuz, aslında anneniz sandığınız kişi  anneniz değil, sanki böylesi bir duygu yaratan itiraflar bunlar. Yalanla, yanlışla yüz yüze gelenlerin itirafı, üstelik yalanla yüz yüze gelenler yalanı üretenler kendileri, tuhaflık da burada zaten. Ayrıca şunu da görmek lazım, bu itirafların yer aldığı söyleşilerin zamanlaması da çok önemli,  ayrıca  askerci bir gazetecinin yaptığı bir çalışma... 

 

ÖM: Fikret Bila’nın Milliyet gazetesindeki dizisinden söz ediyoruz.

 

AB: Evet dizi kitap oluyor. Burada  mesele şu; yaslandığı tarihi bilmeyen, yaslandığı tarihten haberdar olmayan ve TC’nin yıllardır asli unsuru olarak Türkiye’yi yöneten,  üç  darbe yapan, sayısız darbe girişiminde bulunan, Türkiye’yi yöneten MGK’larla hayatımızda sürekli yer alan asker komutanlarının bilgi düzeyini göstermesi açısından gerçekten ibret verici açıklamalar. Tabii ki, Aytaç Yalman’dan Kenan Evren’e kadar, ki bu insanlar son 25 yılda, 12 Eylül’ünden 28 Şubat’ına, son dönem darbe girişimlerinin  karelerinde bizatihi yer almış komutanlar, Kürt meselesi, PKK sorunu, Güneydoğu’ya ilişkin bütün operasyonların içerisinde birebir yer almış insanlar. Komutanların itiraflarına  daha ekleyecekleri, öğrenecekleri daha çok şey var, çünkü dayandıkları tarihten ya  gerçekten haberdar değiller ya da yaslandıkları yalan tarihin iflas ettiğinden emin oldular. Milli mücadele dönemine, cumhuriyetin inşasına, tek parti yönetimine, Kürt isyanlarına, tüm bu dönemlere  yeniden ve doğru bakmalılar. 

 

1981 yılında Mete Tuncay’ın, Tek Parti Yönetiminin Oluşturulması, 1923-1931 adlı kitabı yayımlanmıştı, çok önemli bir çalışmadır; kitabı  okuduğumda  Kürt isyanlarını öğrendiğimde şoka girmiştim, çünkü bize öğretilen tarih o değildi, kaynak bulamamanın çaresizliği içinde, inilebilecek kadar  derinliğe indiğimde, “1921-38  yıllarında 16-17  isyanın olmasını açıklamak nasıl mümkün olabilir?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. 1925  Şeyh Sait İsyanı’nda  20 bine yakın insanın öldüğünü, Dersim’de ölenlerin sayısını bilmediğimizi, PKK’ya gelene kadar Kürt isyanlarında ölen Kürt ve Türk  sayısını, Türk ordusunun kayıplarını, mali olarak kayıplarını sorgulamaya başladığımda, bunların gizli ve asla sorulmaz ve yasak olduğunu  farkına vardığımda nasıl dehşete düştüğümü hatırlıyorum. Mustafa Kemal’in 1923 yılının Ocak ayında İzmit Kasrı’nda İstanbul Bab-ı Ali’sine yaptığı açıklamalar içerisinde, “Kürtlere özerklik verilecek” cümlesini gördüğümüzde inanılmaz şaşkınlıklara uğradığımızı hatırlıyorum.  Her şey  kapalıdır, nüfus kayıtlarınızda etnik nüfusunuzu göremezsiniz, bunlar gizlidir, bir soru sorduğunuzda,  “Şeyh Sait İsyanı’nda Türk ordusunun kayıpları nedir?” dediğinizde, bunlara yanıt verilmez . Özel Tunceli Kanunu’nu öğrendiğinizde, “Dersim olayı nasıl cereyan etti?” diye bir soru sordurulmaz size, bunlar bilinmez. Özel bir okuma ve öğrenme alışkanlığınız yoksa , Şapka Devrimi’nde Trabzon’un topa tutulduğunu bilmezsiniz, şapkaya direne 52 kişinin Erzurum’da  asıldığı söylenmez size. Kongre iktidarını, Kongre dönemini, Bülent Tanör’ü okumadan anlayamazsınız, öğretilmez size.  Sonuç olarak, büyük yalanların, gizlemelerin olduğu bir tarihe yaslanırsanız da, ne doğru düzgün bir askeri politika ne de sivil  politika üretebilirsiniz, ondan sonra da gelir, Mehmet Ali Şahin gibi inciler döktürmeye başlarsınız. Mehmet Ali Şahin ile Aytaç Yalman’ın anlama ve algılama kapasitesi arasında bir paralellik kurabilirsiniz. Yalman   “Kürt yoktur” diye şartlanıp, sonra şoka giriyor, Şahin de şokta, serbest bırakılan askerleri anlayamaz, “ne diye ölmediler, öldürülmediler, öyleyse hain bunlar”  diye  konuşur. Peki bu iki portre nasıl yetişti, bu günlere nasıl geldiler? Yalman Harp okullarında  böyle eğitildi, Şahin, Milli Türk Talebe  Birlikleri’nde bu şekilde evrildi.  Şahin mücahitti,  Erbakan ekolünün milliyetçi Müslümanlarından. Cumhuriyet, çocuklarını yalan tarihle eğitti. Bunlar politikacı oldu, askeri bürokrat oldu, ‘Komando Cemil’le ‘Mücahit  Şahin’ arasında, ya da Aytaç Yalman’la diğer komutanlar arasında çok fark yoktur,  aynı membadan  beslendiler.  Böyle bir tarihe, yalan bir tarihe yaslanırsanız, hayatınızın bir  aşamasında bir sabah uyandığınızda vakit çok geç olduğunda, böyle itiraflarda bulunursunuz. Söylenecek çok söz var,  Mehmet Ali Şahin’den, Aytaç Yalman’a, Kenan Evren’e, ama programımızın yetmez.

 

 

ÖM: Evet bu resmi tarih anlayışıyla gerçekler dünyasından kopuk bir ülke manzarası çizmiş oldunuz.

 

AB: Türkiye’de Lozan tutanaklarını okur yazar herkesin okuması lazım. Adam Lozan’ı  bilmiyor, yaslandığımız tarihi yenilemek için Lozan’da başlayabilirler, Aytaç Yalman’a, Mehmet Ali Şahin’e, Kenan Evren’e önerilir. Kenan Evren 90’a yaklaştı bunları okuyamayabilir. Ömer Bey, sizin kürsü hocanız, rahmetli Sera Meray, Lozan tutanaklarını toplamıştı ve önsözü de İsmet Paşa’nındır. Mekteb-i Mülkiye Yayınları’ndan 1968 yılında basılmıştır, ondan sonra bir daha basılmamış. Okumalarını tavsiye etmekten başka çare yok, hatta hediye edelim, madem Aytaç Bey bu kadar ilgili. Bu kitapta Musul, Kerkük hususunda, Türkiye’de yaşayan Kürtler hususunda, azınlıklar hususunda, yaslanıp da politika üretebileceğin çok net metinler var.  Aslında bunlar güzel  gelişmeler, geç olsa da bu itirafları görmek...

 

ÖM: Ben de onu söyleyecektim, emekli komutanların, orgenerallerin, devlet başkanlığı da yapmış kişilerin, başbakanlara da danışmanlık yapmış kişilerin, bunu şimdi bu şekilde söylüyor olmalarının, ‘zararın neresinden dönülse kârdır’ hesabıyla olumlu da karşılanacak bir hususu barındırdığı söylenebilir.

 

AB: Evet.  Adalet Bakanı biliyorsunuz bir evvelki devlet bakanlığı görevinde,  futbol federasyonuna  ve klüplere söz geçiremeyen bir  bakandı ve bu bir fiyasko olmuştu. Yani futbol federasyonunun karşısında ezilmiş bir bakan  şu anki Adalet Bakanı. Çuvallamış bir insanın ezikliğinin ifadesidir bu sözler, yetersizliğinin de ifadesidir.  Tavsiyem, önce futbol dünyasıyla, mafyayla hesaplaşmasını başarsın, sonra da bu sekiz  askere  ilişkin duygu ve düşüncelerini gözden geçirsin .

 

Şahin’in açıklamaları, AKP’nin sözcülerinin, kadrolarının demokratlığının sınırlarını gösteriyor. Yani daha yiyecekleri çok ekmek, yapacakları çok itiraf var, çünkü  bu kişiler, Aytaç Yalman, Kenan Evren, Mehmet Ali Şahin böyle bir ortamda, 80 yıllık yalan  ortamında  yetiştiler. Göl bu kadar, insanları ancak bu kadar evirebiliyor.  Daha çok şey var, bu gölün balıklarının öğreneceği. Ancak bir Kızılderili sözünü hatırlatmakta fayda var; “balık gölüne göre büyür.”

 



12 Kasım 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.

11月13日

Seçilmişler İçin Özel Afet Kurtarma Servisi

Seçilmişler İçin Özel Afet Kurtarma Servisi
13/11/2007

Makalenin İngilizce aslına ulaşmak için tıklayın.

Amerika Birleşik Devletleri, Kıyamet’in geleceğine, kendilerinin ve  yakınlarının ebedi huzur güvenliğe kanatlandırılacaklarına sahiden inanan radikallerin etkisinde olduğu için endişeliydim. Bunu yeniden düşündüm. Ülke gerçekten de İncil öğretisiyle hareket eden –seçilmiş olanın kurtarılması ve diğerlerinin yakılması- radikallerin etkisinde, ama bunun için ilahi bir müdahaleye gerek yok. Cennet bekleyebilir. Büyüyen özelleştirilmiş felaket servisleri sayesinde, bu huşu verici durumu yeryüzünde yaşıyoruz.

Güney Kaliforniya’da yaşananlara bir bakın. Vahşi alevler bölgeyi sararken, yangının göbeğindeki bazı evler, sanki üstün bir güç onları kurtarmışçasına dimdik ayaktaydı. Ama bu Tanrı’nın eli değildi; daha çok Firebreak Spray Sistemlerinin maharetiydi. Firebreak, dev sigorta şirketi American International Group’un (AIG), www.aigpcg.com müşterilerine –ama sadece ülkenin en zengin mahallelerinde yaşayanlarına- sunduğu özel bir servis. Şirketin, Özel Müşteri Grubu’nun üyeleri,  evlerine alev geciktiriciler püskürtülsün diye, yaklaşık 19 bin dolar ödüyorlar. Korkunç yangınlar sırasında, kırmızı itfaiye araçlarıyla yarışan mobil birimler, alevleri müşterileri için söndürdüler.

Bir müşteri, bu modern zamanlar Tecellisini Los Angeles Times’a şöyle anlatıyor: “Gözünüzün önüne getirin. Burada, vahşi alevlerin ortasındasınız, duman her yerde, alevler her yerde. Duman tepelerin üzerine yükselmiş. Burada ise yangınlarla mücadele eğitimi almış birkaç çocuk, itfaiye aracına benzer bir şeyle beliriveriyorlar ve özellikle sizin evinizi korumak için buradalar.”

Sadece sizin evinizi. Özel itfaiyecilerden biri Bloomberg News’e anlatıyor: “Bazen öyle anlar oldu ki, biz bir evi spreylerken, komşunun evi meşale gibi yandı.” Kamusal itfaiyelerin bütçesi kısıldıkça, herkesin eşit korumaya sahip olduğu, acil müdahale günleri bitti. Şimdi, giderek artan doğal felaketlere yeni bir modelle müdahale edilecek: JetSet Müdahale.

Geçtiğimiz yıl, kasırga mevsiminde, Floridalı ev sahiplerine de, “bir kasırga kurtarma harekâtını jet-set tatile dönüştürme” sözü veren turizm şirketi HelpJet, benzer bir kurtarma hizmeti sağladı. Yıllık bir aidat karşılığında, şirket temsilcisi her şeyle ilgileniyor: havalimanına transfer, lüks yolculuk, beş yıldızlı tatil köylerine rezervasyonlar. Her şeyden önemlisi, HelpJet, Katrina sırasında,  hükümet yetersiz kaldığı için bir sığınak oldu. “Sırada beklemek yok, kalabalıklara karışmak yok. Sadece birinci sınıf bir deneyim var.”  

HelpJet, piyasadaki daha büyük oyuncularla ciddi rekabete girmek üzere. Michigan’ın kuzeyinde, California yangınlarıyla aynı hafta içinde, Pellston halkı, önemli bir tartışmanın ortasındaydı. Kasaba, tamamen özelleştirilmiş ilk ulusal afet çağrı biriminin merkezi olmak üzereydi. Plan, paralı Triple Canopy şirketiyle bağlantısı pek bilinmeyen Sovereign Deed’in buluşuydu. Şirketin Başkan Yardımcısı Emekli General Richard Mills’e göre, HelpJet gibi Sovereign Deed de, “kulüp üyeliği” tarzında çalışacaktı. Bir kereliğine alınacak 50 bin dolar ve 15 bin dolarlık yıllık üyelik bedeli karşılığında, üyeler “kapsamlı bir afet çağrı servisi” alacaktı. Bu, kamuya ve kamu sağlığına ciddi zarar verecek insan eliyle gerçekleşen felaketler (bunu terörist saldırı olarak da düşünebiliriz), salgın hastalık ya da doğal afet olabilirdi. İlaca, suya ve yiyeceğe ulaşma üyelik bedeline dahil, buna karşılık özel servis ödemesi yapanlar, VIP kurtarma misyonunun içinde olacaklar. 

Birçok özel afet şirketleri gibi, Sovereign Deed de, güvenlik simsarlığı ve aynı devlet için çalışan yöneticilerinin bağlantıları sayesinde, küresel ısınmadan ve devletin zaafından kaçışı satıyor. Bir süre önce, Pellston’da konuşan Mills de, durumu şöyle açıklıyordu: “FEMA’nın ve Ulusal Muhafızlar’ımızın gerçeği alt yapıya sahip olmayışlarıdır. Öte yanda Sovereign Deed, birçok ulusal ve uluslararası bilgi merkeziyle doğrudan bağlantıdadır ve özel düzenlemeler yapabilir. Bu çok özel düzenlemeler, Acil Operasyonlar Merkezi’mize, üyelerine kriz zamanında kritik müdahale olanağı vermektedir.” Bu dünyevi kurtarışta Tanrı’nın eline gerek yok. Seçilmişleri güvenliğe kavuşturan eski CIA ajanları ya da Özel Kuvvetler elemanları varken, kurtarılmak için dua etmeye değil, ödeme yapmaya ihtiyacınız var. Ve esnek yerel siyasetçileri, şaşırtıcı bir şekilde modern havalimanı ile Pellston dururken, kimin yeni bir Kudüs’e ihtiyacı olur?

Sovereign Deed yakında, kendini Blackwater USA ile rekabet ederken bulabilir. Blackwater CEO’su Erik Prince, kısa bir süre önce, afetlerde insani yardımın da dâhil olduğu “geniş çerçeveli” servisler sunma planları olduğunu yazmıştı. Yangın Bleckwater’ın batı üssü olarak tartışılan San Diego’ya ulaştığında, şirket bundan yararlanma fırsatını kaçırmadı. Şirketin Başkan yardımcısı Brian Bonfiglio, “Blackwater, Doğu Yakası yangınlarının taktik operasyon merkezi olabilirdi. Eğer şimdi aktif olsaydık ne kadar faydalı olacağımızı bir düşünün” dedi. Kapasitesini göstermek için de, Blackwater, California’daki Potrero sakinlerine, pek de ihtiyaç duyulmayan, yiyecek ve battaniye dağıttı. Bonfiglio, “Bu hep yaptığımız bir şey” dedi. Aslında, Iraklıların acı bir şekilde öğrendiği gibi, Blackwater’ın yaptığı şey, toplumları ya da ülkeleri korumak değil, sadece Blackwater’a silahların ve teçhizatın parasını ödeyen yöneticiyi korumak.

Kurtarılmak için öde mantığının aynısı, bu yeni afet kulübü sektörünün tamamını idare ediyor. Ve tabii ki, afetlere meyilli bir dünyaya kolektif tepkimizi ortaya koyan bir başka prensip daha var: Her yaşam eşit değerdedir.

Hâlâ bu yaban düşünceye inananlara sözüm şu ki, bu ilkeyi acilen korumanın zamanı geldi.


Türkçe'ye çeviren: Nuray Soysal

İlerleme Raporu Ne Diyor?

12/11/2007

 

 

Ömer Madra: Bugün İlerleme Raporu hakkında konuşacağız.

 

Cengiz Aktar: İlerleme, ya da gerileme, durma, duraklama.

 

Avi Haligua: Olli Rehn’e göre hızla ilerleme galiba?

 

CA: Yok öyle demedi, ama hakikaten acıklıydı hali dün basın toplantısında. Ona geçmeden önce size bir sorum var, bu esir askerlerin serbest bırakılmasına sevinebildiniz mi siz?

 

ÖM: Evet.

 

AH: Evet, gönül rahatlığıyla sevindik.

 

CA: Allah allah!

 

AH: Niye sevinemediler biz onu anlayamadık aslında. Siz sevinmediyseniz bir açıklama alsak?

 

CA: Ben tereddütteyim. Bu ne anlama geliyor Allah aşkına bana anlatır mısınız? “En iyi asker ölü asker” mi demek?

 

ÖM: Böyle görüşler var, Adalet Bakanı bence inanılmayacak bir açıklama yaparak...

 

CA: Tarihe geçti değil mi? En iyi asker şehit asker.

 

AH: Düşüncenin kristalize halini bugün Sabah gazetesinde Doğu Perinçek’in açıklamalarında görmek mümkün, “tabutta gelmeleri gerekirdi” diye daha da netleştirmiş.

 

CA: Tam adını koymuş. Teşekkür ederim bu açıklamalar için, buna ihtiyacımız vardı. Gelelim diğer konuya, AB İlerleme Raporu’na. Burada temel sorunlar var. Avrupa Komisyonu aşağı yukarı bu mevsimde bir rapor yayınlıyor 1998’den beri. Biz şimdi gündem dışıyız, onu da söyleyeyim, çünkü raporun tartışması dün bitti, defter kapandı gelecek sene Kasım’a kadar. AB işleri 365 günde bir gündemimize geliyor, ondan sonra da çıkıyor gündemimizden, çünkü gündemimiz çok dolu, başka yapacak işlerimiz var. Bu beyanlar, Irak’ta olup bitenler vs. Hakikaten böyle bir sıkıntı var bürokratik dille konuşacak olursak; Türkiye’nin AB diye bir gündemi artık yok, Avrupa’nın da Türkiye diye bir gündemi yok. Mesela şu son 3-4 güne baktım, dün de dahil, Türkiye’nin ilerleme raporundan veya Türkiye’nin AB ilişkilerinden bahseden bir AB ülkesi basını yok.

 

ÖM: Aslında çok dikkat çekici bir şey bu söylediğin, belki de herkes seçici bir algılama yaptığı için, ben de Olli Rehn’in basın toplantısına daha bir iyimser bakıyordum, yani gündemdeyiz ve hatta olumlu değerlendirmeler var diye düşünüyordum. Ama şimdi sen söyleyince şaşırdım.

 

CA: Oradaki durum öyle bir raddede ki artık, bırak 27 ülkenin ulusal basınını, -hepsini incelemedik tabii ama-, mesela Brüksel Devlet Radyosu ile yarım saatlik bir canlı yayına katıldım telefonla, konu neydi biliyor musun? Irak.

 

ÖM: Öyle mi? Bu çok kötü.

 

CA: Dündü üstelik! Şaka gibi değil mi? Adam ilerleme raporu ile ilgili bana bir soru dahi sormadı veya Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgili. 27 üye ülkenin basınını bir kenara bırak, dünkü basın toplantısında, yani Olli Rehn’in basın toplantısında Türkiye ile ilgili gelen soruların %90’ı Irak ve Kürt meselesiyle ilgiliydi. Önce Fince konuşmaya çalıştı zavallı adam, ondan sonra tercüme sorunları çıktı.

 

ÖM: Öyle mi? Ben izlemedim.

 

CA: Kırk yılın başında bir dilimi kullanayım dedi adamcağız, o bile olmadı.

 

ÖM: Belki de iyi kullanamıyordu, Fincesi zayıftı!

 

CA: Neyse, sorular Irak’la ilgiliydi. “AB bu konuda ne düşünüyor?” Sanki Komisyon’un işiymiş gibi, “eğer Türkiye Irak’a girerse AB ne der?” filan gibi abuk subuk sorular geldi, ama ilerleme raporuyla ilgili ve Türkiye’nin üyeliğiyle, üyelik perspektifi ile ilgili bir tane soru geldi.

 

ÖM: Çok acayip.

 

CA: Üç rapor birden yayımlandı aslında, ilerleme raporu yıllık malum, bir de Strateji Belgesi, yani karma belge, bütün müstakbel adaylardan bahseden belge, üçüncüsü de Katılım Ortaklığı Belgesi, bu da tazelendi, bir de onu yayımladılar bu esnada. Onun vakti yoktur, istendiği zaman yayımlanabilir. O raporda yapılan işler düşer ve yeni bir kısa ve orta vadeli öncelikler takvimi ortaya çıkar, bir de o yayımlandı. Bu belgelerin, Türkiye ile ilgili genel tonuna baktığımızda, Komisyon’un nasıl köşeye sıkışmış olduğunu görüyoruz. Dün yayımlanan belgelerde, beni ilgilendiren, Türkiye’den çok Komisyon’un Türkiye ile ilgili içine düştüğü vahim durumdu. “Türkiye bu AB işini unuttu, hiçbir reform yapılmıyor, bilakis 2002-2004 arasında yapılan reformlardan geri dönüş var” dese, sadece burada bıraksa işi, Fransa, Almanya, Avusturya çıkacak diyecek  ki, “çok beğendiğin Türkiye ile ilgili yazdığın rapora bak sen bize laf edeceğine” diyecek. Dolayısıyla ne yapıyor? Allıyor, pulluyor, hakikaten çok inanılmaz bir çaba sarf edilmiş kaleme alma safhasında, “aman böyle bir intiba doğmasın, aman biz menfi bakıyoruz, olumsuz bakıyoruz diye bir sonuç çıkarılmasın” diye hakikaten çalışmışlar Brüksel’de. Allamışlar, pullamışlar, oralarda buralarda şunlar yapıldı, vs. en ufak bir ilerlemeyi büyütmüşler paragraflar haline getirmişler. Amaç tabii, “aman inceldiği yerden kopmasın”. Komisyon’un durumu bu ve öyle olunca da tabii burada hükümet şimdi herhalde bayram ediyordur, “oh ne güzel, müthiş bir rapor çıktı, AB yolunda aynen devam ediyoruz” gibi bir yanılmasa içerisine eminim düşmüştür. “Yolumuza devam ediyoruz” gibi beyanlar da geldi. Yani Türkiye sonuç itibariyle “mış gibi” devam ediyor, AB tarafında da  Komisyon aynı şekilde “mış gibi” yapmaya devam ediyor, ama raporun ayrıntılarına biraz girince, orada kazın ayağının öyle olmadığı ortaya çıkıyor.

 

ÖM: Bu arada bir parantez açayım; mesela Independent gazetesi “AB’nin Türkiye’ye karşı heyecanını kaybettiğini” belirtmiş. Yani “gerçek sorun budur” diyor.

 

CA: Tabii o. Böyle ayrıntılarda, onu mu yaptık bunu mu yaptık, 301 kalktı mı kalkmadı mı filan, bunlar hakikaten teferruat, artık teferruat, çünkü Türkiye’nin önünde perspektif yok artık. Çok ilginç bir şey yakaladım, Strateji Belgesi’nde, yani bütün adaylardan bahseden karma belgenin girişinde, Türkiye Hırvatistan’la değil, diğer adaylarla ve müstakbel adaylarla ele alınıyor bir paragrafta, çok ilginç. Yani Batı Balkanlar, Makedonya, Bosna Hersek, Arnavutluk’la beraber. Hırvatistan ayrı bir yerde. Bunlar küçük ayrıntılar, ama “şeytan ayrıntılarda gizlidir” derler.

 

ÖM: Evet önemli.

 

CA: Bunun dışında amiyane tabiri ile “ne şiş yansın ne kebap” tarzında bir rapor aslında. Öyle olunca da bir ağırlığı kalmıyor.

Ayrıntılara girdiğimizde, teknik konular veya belli ilgi alanları ile ilgili epey bilgi var; Kadın hakları, çocuk hakları, azınlık konuları ile ilgili. Mesela, açık açık söylemiyor, ama ‘Lozan azınlıkları’ kavramından ileri olarak, “diğer azınlıklara ‘azınlık’ demeden onların haklarına saygı” diyor mesela. Bunların içerisinde Çingeneleri de sayıyor, Kürtleri de sayıyor haliyle. Dolayısıyla yeni bir dil var. Ayrıca, %10 barajından bahsediyor, daha önce hiç bahsetmezdi, açık açık, kaldırılmasını istiyor, temsili demokrasiyle ilgili bir konu olarak. “Siyasi kriteri yeterli derecede karşılıyor Türkiye” diyor, bu hiçbir ilerleme olmadı demektir Brüksel ağzında. Tabii ondan sonra müzakerelerin ayrıntılarına giriyor, orada da tabii bütün o başta söylediği olumlu gelişmelerin müzakerelere nasıl yansımadığı, yansıyamadığı ortaya çıkıyor.

 

ÖM: Bu çok önemli.

 

CA: Yani, aslında rapor bir çelişki abidesi, bir taraftan zevahiri kurtarmak ve Fransa’ya argüman vermemek için “asayiş berkemal” diyor, fakat müzakere safhasından bahsetmek zorunda olduğu için, müzakerelerin kendisinden bahsetmek zorunda olduğu için, orada nasıl işlerin yürümediği ayan beyan ortaya çıkıyor. Burada bir karşılaştırma imkânımız var o da Hırvatistan. Hırvatistan 12 başlık açtı, Türkiye 4 başlık açtı.

 

ÖM: Yenilerinin de açılamayacağı gibi bir görünüm var değil mi?

 

CA: Yenileri maalesef açılamayacak, Kasım ayında, Fransa hiçbir başlığın açılmaması konusunda irade beyan etti 15 gün önce. Kıbrıs cumhuriyeti de Aralık ayında açılamaz, onun da gerekçesi de çok komik, “Şubat’ta bizde seçim var” diyor.

 

ÖM: Artık hakikaten çocuk kandırır gibi şeyler bunlar.

 

CA: Bir yenilik daha var; iki yıldır reform yapılmadığı artık rapora girmiş durumda. Biz Radyo’da bunun altını çize çize bir hal olmamıza rağmen, Türkiye’de, AKP’ye yakın bazı liberallerde özellikle, “yok canım olur mu, her şey yolunda” falan gibi bir cevapla karşılanıyordu bu. Artık bunu sadece biz söylemiyoruz, Komisyon’un ve yayımladığı raporda artık kayıtlara geçtiği görülüyor. “İki yıldır Türkiye’de doğru dürüst hiçbir reform yapılmıyor” diyor.

 

ÖM: 301. maddenin kaldırılması konusuna ağırlık vermesi de raporun önemli herhalde.

 

CA: 301 konusuna pek çok yerde atıf var, 301 artık bir sembol madde halini almış durumda ifade özgürlüğüne karşı, ama mesela Fikret İlkiz’in ve diğer hukukçuların, İnsan Hakları Derneği’nin yaptığı çalışmalarda, sadece 301 değil, buna benzeyen 26 tane maddenin olduğu ortaya çıkıyor.

ÖM: Aynen öyle, mayınlı arazi gibi.

CA: Onun gibi, onu açtın mı öbürü patlıyor. Dolayısıyla Komisyon’un siyasi yetkilileri bunu farkındalar ve “301 ve ilgili maddeler” diyor rapor. Sadece o değil, esir askerlerimizin kurtulmasına sevinemeyen Bakan’ın yeni bir açıklaması var 301 konusunda, “eli kulağında, meclise geliyor” diye bir açıklama geldi dün akşam. Bu raporu mu beklediler nedir?

 

ÖM: Biz de onu konuştuk bu sabah, “niye birdenbire gündeme getirdi Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin?” diye, “kesin olmamakla birlikte çalışmanın önümüzdeki günlerde Meclis’e sunulabileceği”ni söyledi.

 

CA: İlk defa 12 Ağustos 2006’da “değişebilir” lafı telaffuz edilmişti, 1,5 sene falan oluyor; bu, Türkiye’nin üyeliği gibi, ucu açık bir süreç.

 

ÖM: Ortadoğu vs. dolayısıyla, kamuoyu yoklamalarında özellikle ABD’ye karşı çok büyük bir antipati çıkıyor Türkiye’den, AB’ye karşı da giderek düşen bir sempati var. Türkiye hangi yolu benimsemeli, hangi yöne gitmeli?

 

CA: Rusya, İran!!

 

ÖM: Doğru cevap, kazandın.

 

CA: AB konusunda, biz ne kadar uzaklaşıyorsak diğer ülkeler ise o kadar yakınlaşıyor, mesela Hırvatistan konusunda inanılmaz müspet ifadeler var raporda. Batı Balkanlar’la ilgili komisyonun nasıl harıl harıl çalıştığını da dün yayımlanan bu belgelerden görüyoruz. Şöyle bir bilgi vereyim, Türkiye masasının başındaki kişi, -çok değerli bir eurokrattır- bir yıl kadar önce, tahmin edebileceğiniz nedenlerden dolayı, Türkiye masasını bırakıp Batı Balkanlar masasının başına geçti..

 

ÖM: İyi olmadı diyorsun?

 

CA: Kendi kariyeri açısından çok iyi oldu. Kara koyun durumunda olan Sırbistan dahi istikrar ve ortaklık anlaşmasını imzalamak üzere. Sırbistan’ın bu savaş suçluları ile ilgili ne kadar yol kat ettiği konusunda önemli bir gösterge. Tabii Radovan Karacic ve Ratko Milacic denilen iki uğursuz daha hâlâ yakalanamadı, ama 24 suçlu üzerinden 20 tanesi Lahey’e teslim edilmiş durumda. Bunu yeterli görüyor Komisyon ve istikrar ve ortaklık anlaşması imzalanmak üzere. Bu Sırbistan’ın Avrupa’ya geri dönüşü demek. Bu çok önemli bir gelişme.

 

ÖM: Peki o iki kişiyi bulup F16’larla ortadan kaldıramıyorlar mı?

 

CA: Onları bitirecekler, kökünü kazıyacaklar. Karadağ artık rapora girmiş durumda ilk defa. Sırbistan Kosova’nın milli bir mesele olduğu, yani misak-ı milli sınırları içerisinde olduğunu söyledi, ama bu demin adını ettiğim istikrar ve ortaklık anlaşması sayesinde, Sırbistan’ın Kosova yaklaşımına bir çare, hem de Kosova’nın kendisine bir çare bulunacağı umut ediliyor. Yani burada, Avrupa şartlılık ilkesini sonuna kadar kullanıyor. Bu da Batı Balkanlar’ın kesinlikle AB üyesi olacağı anlamına geliyor. Yani bu şekilde Kosova meselesini çözecekler, burada yeni bir irade var çok önemli. Tabii Türkiye bu işin içinde yok, bunu da yeri gelmişken söyleyeyim. Arnavutluk’la ilgili çok ayrıntılı bilgiler var, Arnavutluk da bu adını ettiğim istikrar ve ortaklık anlaşmasını imzalamak üzere. 2008 içerisinde bütün ülkelerle bu anlaşma imzalanmış olacak. Yani bizim Ankara Anlaşması gibi, bu da tabii Avrupa’nın genişleme politikası konusundaki yeni nefesini, taze kanını gösteriyor. Nitekim yeni antlaşmada, yani ‘Reform Antlaşması’ tabir edilen antlaşmada, Avrupa’nın genişleme politikasına çok sıcak atıflar var, bu çok önemli. 2-2,5 yıldır genişleme pek revaçta olan bir konu değildi Avrupa’da, ama hem Reform Antlaşması’nın şekillenmesi ve ortaya çıkmasıyla, hem de Komisyon’un Batı Balkanlar’a yönelik çabalarıyla tekrar gündeme gelmiş durumda. Bu sefer artık herhalde karakoyun Türkiye olacak maalesef ve burada da yapılacak iş belli; her zaman dediğimiz gibi, bu süreç böyle kandırmaca raporlarla halledilebilecek bir mesele değil. Türkiye’nin artık çok ciddi bir perspektife, bir katılım yılına ihtiyacı var; bu olmadan bu iş tekrar canlandırılamaz, mümkün değil.

 

ÖM: Çok iç açıcı bir tablo yok.

 

CA: Niye Sırplar için çok iyi!



(7 Kasım 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

11月11日

Petrol, Irak, ABD ve Türkiye

Petrol, Irak, ABD ve Türkiye
11/11/2007

 

Ömer Madra: Bugün Irak’taki petrol kanunu ile ilgili konuşacağız.

 

Çağlar Keyder: Bugün komşularımızı tanıyalım seansı var. Petrol konusunu biraz daha genel ele alayım istedim. Sosyal politika ile ufak bir ilişkisi var, daha genel olarak petrolün ekonomi politiğine bakalım diyorum. Bu çok karmaşık bir konu, çünkü okuduğum her şeyin tam tersini söyleyen, aynı derecede saygıdeğer kaynaklar var, saygıdeğer kaynak derken tabii biraz abartıyorum, çünkü kaynakların %90’ı şirketlerin kendileri. Dolayısıyla inanılırlık derecesi her zaman tartışılır. Yani petrolle ilgili, rezervlerle ilgili, bu rezervlerin ne kadar süreceği ile ilgili doğru dürüst bir bilgi edinmek çok zor. Ama amatör olarak bakanlar, bir müddet sonra tamamen havlu atabilirler. Fakat çok basit bir takım bilgileri bulmak ve anlamak o kadar da zor değil, onlardan biraz bahsedelim. Biliyorsun petrol fiyatları çok yüksek.

 

ÖM: Evet, 93 dolar olmuş.

 

ÇK: Yine de bu fiyat 1980 fiyatının altında, enflasyonu ayarladıktan sonra, bugünün fiyatlarıyla 95 dolar kadar olmuş 1980’de.

 

ÖM: 1980’de öyle mi?

 

ÇK: 1979’da OPEC’in ikinci fiyat artışından sonra. Fakat 90’ların sonunda, yani 7-8 sene önce çok düşüktü, 1/3’ü kadar filandı fiyatlar, hatta daha düşüktü, 4 yıl önce 30 dolar filandı yine enflasyonlu fiyatlarla. Yani çok yüksek, çok hızlı bir artış var son 3-4 yılda. Tabii bunun karşısında maliyet, özellikle Ortadoğu’daki maliyet çok düşük, 5-10 dolar arasında gidip geliyor yerine göre.

 

ÖM: Hatta 2 dolar filan da deniyordu bazı yerlerde.

 

ÇK: Evet. Ortada muazzam rakamlar var, bu aradaki fark çok çok yüksek. Dolayısıyla çok iştah açıcı bir sektör olduğu muhakkak. Ortadoğu’daki üretim ise 1970’lerden beri biraz azalıyor, 70’lerden sonra, sonra tekrar yükselmeye başlıyor. Fakat aradaki fark çok fazla değil, toplam dünya üretimi de çok fazla artmıyor. Bunu bir komplo teorisi şeklinde söylemiyorum, ama herhalde daha kısa dönemli bir takım dar boğazlar söz konusu. Mesela son 2 yılda, sadece binde 1 artmış toplam petrol ve gaz üretimi. Bu bizim gazetelerden veya güncel haberden aldığımız imaja biraz aykırı bir şey, sanki çok muazzam artıyor, o yüzden bir kıtlığa gireceğiz gibi bir hava var. Öyle değil, aslında petrol üretimi, petrol üretimi yavaş yavaş da azalıyor, buna karşılık doğalgaz üretimi artıyor. Yani az önce söylediğim binde 1 artış, petrol artı doğalgaz üretimi.

 

ÖM: Evet, ayrıca bir de, ‘peak oil’ dedikleri, petrolün tavana vurması ve ondan sonra da bütün rezervlerin tükenmeye gitmesi gibi bir durum var ve bunu da nihayet petrolcülerden, önemli petrol mühendislerinden, iş adamlarından da Kenneth Deffeyes da söyledi.

 

ÇK: Bu ‘peak oil’ sözünü de petrol şirketleri, tahmin edersin ki çok benimsiyorlar. “Petrol bitiyor, biz o yüzden fiyatları yükseltelim tüketim de azalsın” diyorlar, fakat buna inanmayan da çok insan var. Mesela anladığım kadarıyla Rusya’daki jeologlar bunun tamamen yanlış olduğunu söylüyorlar ve onlar çok daha farklı bir şekilde petrol arama işine girişiyorlar. Konuyla çok ilişkili değil, ama burada bir parantez açmak istiyorum, beni çok sarsan bir bilgi bu. Suudi Arabistan’da Ghawar diye bir petrol sahası var.

 

ÖM: En büyük petrol kuyusu.

 

ÇK: Evet. Şimdiye kadar oradan çıkan petrolün, bugün düşünülen petrol paradigmasıyla oluşabilmesi için, her kenarı 30 kilometre olan bir küpteki organik maddenin, yani dinozorların veya ağaçların petrole dönüşmesi gerekiyormuş. Yani Rus jeologlar diyorlar ki, böyle bir şey imkânsız, böyle 30 kilometreküplük bir organik madde kalıntısının bu petrolü oluşturması, sırf bir kuyu için düşünülemez, dolayısıyla petrolün kaynağı başkadır, yani biyojenik değildir diyorlar. Neyse o çok farklı bir tartışma, yani petrol aslında başka yerden çıkıyor gibi bir teori var. Ruslar, özellikle son zamanlarda, Sibirya’da vs. çok büyük kaynaklar buldular, o kaynakların bulunmasına neden olan teorik gelişmeler, şimdi bu ‘peak oil’ kavramını da epey sarsmış durumda. Her neyse ona pek girmeyelim, bu biraz farklı bir konu. Bu petrolün işlenmesinde bir takım darboğazlar olduğu muhakkak, o nedenle herhalde şu andaki fiyatlar bu kadar yükseliyor. Hatırlıyorsunuz, Zeki Yamani vardı OPEC’in başında, Suudi Arabistan Petrol Bakanı idi.

 

ÖM: Gayet tabii hatırlıyoruz.

 

ÇK: Şeyh Yamani, onun çok güzel bir lafı vardı, “Taş Devri, taşların bitmesinden dolayı bitmemiştir” demişti, yani petrol dönemi de petrol bitecek diye bitmeyecek muhtemelen, yeni bir takım teknolojik gelişmeler olacak muhtemelen. Her neyse, petrol fiyatları hiç anlaşılır şeyler değil, yani tamamen siyasi manipülasyon, beklentilerin değişmesi, risk faktörlerinin işin içine girmesi, korkular, şirketlerin bu ortaya attıkları haberler vs. etkili oluyor. Petrolü ekonomi politik çerçevesinde anlatmak imkânsız gibi geliyor bana. Korkunç bir kıtlık ideolojisi söz konusu, yani “çok az kaynak var, dolayısıyla bu kaynakların azlığından dolayı veya ‘peak oil’den dolayı fiyatlar artıyor” vs. deniyor.

Petrol fiyatlarının ne anlama geldiği aslında biraz şüphe çekici bir konu diye düşünüyorum. Bu bağlam çok önemli Irak’ı anlamak açısından. Bütün bu petrol tartışmasını, ‘peak oil’ var mı hakikaten, “petrol bitiyor mu, bitmiyor mu?” vs. gibi tartışmaları daha dikkatli değerlendirmek lazım. Irak konusunda çok ilginç bir gelişme oldu, Amerika’daki devlet adamları, yani sorumlu devlet adamları, ilk başlardaki ‘demokrasi götürmek’, ‘nükleer silahlar’ vs. derken, şimdi yavaş yavaş petrole dönmeye başladılar. Şimdi “Irak’a petrol yüzünden girdik” daha kabul edilir bir söylem olmaya başladı. Greenspan’in bir kitabı çıktı, orada aynen şöyle söylüyor; “valla bunu söylemek beni çok üzüyor, ama tabii ki Irak’a petrol için girdik” diyor. Yani petrol için girmenin meşruluğu ortaya çıkmış oldu, bu tuhaf bir dönüşüm. Amerikalı yetkili, sorumlu devlet adamları, “Evet, artık petrol çağında yaşıyoruz, dolayısıyla petrolü elimizde tutmak çok gereklidir” şeklinde konuşmaya başladılar.

 

ÖM: Daha önce, Irak’ın işgalinin nedeni kitle imha silahlarının önlenmesiydi, sonra demokrasi ve özgürlük getirmeye dönüştü, şimdi petrol.

 

ÇK: Şimdi petrol gayet meşru bir neden olarak ortaya çıkıyor. Burada söylemek istediğim şu; nasıl ki bundan öncekiler yalandı, belki bu da yalan; petrol fiyatları ve petrolle ilgili bütün bilgiler o kadar afaki ve o kadar mitik ki, belki bu da tamamen uydurulmuş bir şey. Fakat bunu bir kenara bırakalım şimdi, Irak’la ve Ortadoğu ile ilgili olarak sosyal bilimden gelme bir kavram vardır, ‘rantiye devlet’ diye. Ortadoğu’yla uğraşan sosyal bilimcilerin literatüre nadir katkılarından biri. ‘Rantiye devlet’ şu demek; devletin toplumdan nispeten bağımsız bir gelir kaynağı var ve o gelir kaynağı sayesinde, toplumdan bağımsız ve gayet özgür bir şekilde hareket edebiliyor devlet. Yani petrol geliri devleti ayakta tutmaya kafi, dolayısıyla devletin gidip de herkesten vergi istemesi gerekmiyor, vergi istemeyince de bu petrol kaynaklarından aldığı geliri istediği gibi harcıyor, istediği yere fabrika kuruyor, istediği sosyal politikaları sürdürebiliyor, istediği insanları burjuva olarak ortaya çıkarabiliyor, vs. Yani bir devletin özerkliğinin altını dolduran bir kaynak olmuş oluyor bu petrol geliri.

 

ÖM: Devletin halkından özerkliğini sağlıyor öyle mi?

 

ÇK: Aynen. Yani devletin kimseyi dinlemeye ihtiyacı yok, tam tersine herkesin devleti dinlemesi gerekiyor, çünkü bütün kaynaklar devletin elinde. Ortadoğu’da, özellikle 1970’lerden sonra, İran, Irak, Suudi Arabistan ve şimdilerde Rusya, Venezuela gibi ülkelerde durum böyle. Şu andaki Rus devleti muazzam zengin petrol geliri var, -doğalgaz en çok orada artıyor- ve büyük petrol sahaları bulmalarından dolayı rezervleri de çok yüksek.

 

ÖM: Bir de tabii Irak savaşı başta olmak üzere gelişmelerin petrol fiyatlarını yükseltmesinden de çok yararlandılar.

 

ÇK: Çok zenginleşti Kremlin. Aynı şey Chavez için söz konusu, Chavez de pek kimseyi takmak mecburiyetinde değil, çünkü Venezuela’nın devlet olarak çok büyük kaynakları var petrol ihracatından dolayı. Bu rantiye devlet kavramı, bütün ülkenin, toplumun bir patronaj çerçevesinde yönetilmesi anlamına geliyor, yani bütün kaynaklar devletin başındaki kadroda.

Mesela Türkiye ile karşılaştırırsak, TÜSİAD’ı filan dinlemesine gerek yok devletin veya halkı hoşnut tutmasına gerek yok, çünkü elinde o kadar çok kaynak var ki, istediği sosyal politikayı uygular, buraya bir fabrika koyar, işçilerle gayet korporatif bir şekilde bir denklem kurar vs. Ortadoğu’daki devletlerin çoğunda sistem bu şekilde işliyor ve Saddam da 1970’lerden sonra bu rantiye devlet kuramı çerçevesinde idare etti Irak’ı. Bunun böyle olabilmesinin arka planında ise çok önemli bir şey var; OPEC’ten sonra devletler petrolü ulusallaştırdılar, yani devlet eline aldılar. Eskiden Amerikalılar, İngilizler gelmişler, BP gelmiş, Aramco gelmiş petrolü almışlar, onlar işletiyorlar, sömürüyorlar diye bir imaj vardı. Tabii böyle bir şey yok artık, 1970’lerden sonra petrol mülkiyeti devletin eline geçti. Dünyadaki petrolün %80’inin sahibi devletler. Yani artık şirketler kontrol etmiyor, ama şirketler yine var tabii ki çünkü petrol çok büyük yatırım istiyor, teknolojisi gayet sofistike, karışık ve sürekli yenilikler var vs. Dolayısıyla bütün bu petrol sahibi devletler, bu büyük şirketlerle çalışmak mecburiyetinde ki bunlar da 4 tane filan zaten.  Bir de tabii bu petrolün teknolojisini elinde tutan büyük şirketler var, Halliburton gibi, Schlumberger gibi, onlar da tabii işin içindeler. Bu gayet önemli bir sektör tabii ki, ama sonunda bu rantiye devlet olma imkânını sağlayan kaynaklar, gelirler önemli çapta devletlerin elinde kalıyor. Böyle bir durumda da, Amerika’nın Irak’ı işgalinden hemen sonra bu olayı tersine çevirecek bir petrol kanunu dayatmaya çalışıyor Irak’a. Yani ulusallaşmış veya devletin elinde olan, Irak ulusal petrol şirketinin elinde olan petrol kaynaklarının uzun müddetle, 25-30 yıllık sürelik kontratlarla büyük şirketlere verilmesini öngören bir kanunu dayatmaya çalışıyor. Yani petrolü tam anlamıyla özelleştirmiyor, ama uzun kontratlarla şirketlerin eline geçmesini sağlayacak bir kanun çıkarttırmaya çalışıyor. Bunun neticesinde ulusal petrol şirketinin elinde çok az bir kısım kalacak işletmek için petrolü. Tam anlamıyla neoliberal bir özelleştirme projesi.

 

ÖM: PSA, Production Sharing Agreement deniyor galiba?

 

ÇK: Kontratın şartlarının ne olduğunu tam bilmiyorum, fakat muhtemelen devletin elindeki kaynakları teknolojiye karşı epey azaltacak bir kontrat. Bu çok önemli bir olay Irak açısından. Şöyle bir hesaplama söz konusu; şu andaki Irak’ta şu andaki tahmin edilen rezervleriyle 30 trilyonluk bir kaynak söz konusu. 30 trilyon dolar. Bunun ne olduğunu anlatmak için de dünyanın bir yıldaki gayri safi hasılasının 30 trilyondan biraz fazla olduğunu söyleyelim, yani muazzam bir rakamdan söz ediyoruz, bütün bunu şirketlere peşkeş çekmek söz konusu. Tahmin edebiliyoruz ki, Irak’taki rantiye devletin devamını düşünen devlet adamları, -şu anda da Irak’ta bir parlamento var, devlet adamları var- bu olayı pek hoş karşılamıyorlar, çünkü onlar aynı eski patronaj ilişkilerinin devam etmesi için petrol gelirlerinin şart olduğunu biliyorlar. Dolayısıyla parlamentoda bu tasarıya karşı büyük bir tepki var, ayrıca Irak’taki petrol işçileri de karşı çıkıyorlar. Sanıyorum 5 tane ayrı sendika varmış.

 

ÖM: Evet onlar da çok direndiler.

 

ÇK: Onların konfederasyonu da tamamen karşı çıkıyor. Bu arada dünyada da bir kamuoyu oluşturmaya çalıştılar; Nobel Barış Ödülü almış 6-7 kişinin dolaştırdığı bir bildiri vardı buna karşı çıkan.  Irak siyasi kadrosu ile Amerika arasında epey bir friksiyon nedeni oldu bu. Bu petrol kanununun bir de ikinci bir parçası vardı; Irak’taki petrol gelirlerinin tüm Irak’a dağıtılabilmesi için, bir bölüşme kanunu gibi bir şey. Petrol özellikle Basra bölgesi civarında, kuzeyde, yani Kuzey Irak’ın elinde, yani Kerkük civarında. Bu federatif yapı içinde petrolün nerede olduğuna bakarsak, aynı zamanda petrol gelirlerinin nereye gideceği belirlendiği takdirde o zaman Irak’ın önemli bir kısmının petrol gelirinden pay almaması söz konusu oluyor. O da bir sorun tabii. Amerikalılar bunu, petrol gelirinin bölüşülmesi için bir kanunla halletmeye çalışıyorlar, tüm Irak’ın bir şekilde tatmin olması açısından. Buna da tabii Kuzey Irak karşı çıkıyor.

 

ÖM: Kürt bölgesi karşı çıkıyor gelirleri azalacağı için.

 

ÇK: Evet. Amerika’nın bu Kürt bölgesini bir anlamda bir azarlaması ve de ikna etmesi gerekiyor. Fakat diğer kanun geçmeden, yani bu özelleştirme kanunu geçmeden kendi başlarına bir şey yapmamaları gerekirken, Barzani kalktı gitti ve tek başına kendi bölgesindeki petrolün işletilmesi için Teksas’ta bir Amerikan şirketiyle anlaşma imzaladı.

 

ÖM: Öyle mi?

 

ÇK: Teksas’ta Hunt diye bir petrol şirketi ile doğrudan doğruya bir anlaşma imzaladı. Amerikalılar kala kaldılar resmen ve “bu ne demek, kimdir bu adam?” havasına girdiler. Bütün senatoda sorular, soruşturmalar, gensorular vs. ortaya çıktı. Fakat anladığım kadarıyla, Kuzey Irak’takiler “biz imzaladık, size ne?” havasındalar. Yine, Teksas’tan sonra gittiler bir kaç şirketle daha anlaşmalar imzaladılar aynı şekilde, bir tanesi de bir Hint şirketi, o da tuhaf. Yani kendi bölgelerinde, Irak’ta kabul edilmeyen özelleştirme kanununu uygulamaya başladılar. Tabii bunun ne kadar düşündürücü bir olay olduğunu tahmin edebiliriz; Kuzey Irak’ın böyle bir şey yapması tüm Irak’ın petrol kaynaklarından faydalanmasını önleyen bir şey. Bir de bunun bir örnek olduğunu düşünürsek, mesela Şii bölgesinin de kalkıp İran’la aynı şekilde bir anlaşma imzalaması söz konusu olabilir veya gidip Çin’le aynı şekilde bir anlaşma imzalaması söz konusu olabilir. Amerikalılar açısından da bu tam olarak, ‘biz Irak’ı aldık, dönüştürdük ondan sonra da kaybettik’ demektir.

 

ÖM: Tam kabus planı bu Amerika için.

 

ÇK: Evet, dolayısıyla Amerika, Barzani’nin bu son manevrasını muhakkak önlemek zorunda, çünkü bu çok korkutucu bir olay Amerika açısından, sadece özelleştirme planı tutmasa dahi çok korkutcu bir olay. Bütün bu çerçeve içinde bir de Türkiye ile ilişkisi açısından önemli. Ben gazetelerde pek fazla görmüyorum, ama bu çok bilinen bir olay, Amerika şu anda Irak’ta 5 tane üs inşa ediyor, bunu biliyoruz. Her biri bunların 10-20 bin askeri barındıracak üsler, hepsi çok büyük üsler ve bu Amerika’nın minimum, 50-100 bin kişilik bir kuvveti Irak’ta devamlı olarak tutacağı anlamına geliyor. Bu gerçekleşir mi hakikaten, sonunda bunu başarır mı Amerika veya bunu yapmaya muktedir mi, bunları bilemiyoruz tabii, ama görüyoruz ki çok karmaşık bir takım ilişkiler söz konusu. Irak’ın şu andaki merkezi yönetimi ile Amerika arasındaki, Kuzey Irak Kürt bölgesi ile merkezi yönetim arasındaki, yine Kuzey Irak’la Amerika arasındaki ilişkilerin petrol olayıyla çok içiçe olduğunu anlamamız gerekiyor. Bu karmaşık denklemler içinde tabii Türkiye’de çok haklı bir öfke söz konusu, fakat bu öfkenin, olayları basitleştirerek, bu arka planı gözönüne almadan değerlendirmesi çok büyük hata olur diye düşünüyorum.

 

ÖM: Hiçbir zaman dünyanın en basit yeri olmamıştı Ortadoğu, ama galiba şimdi en kompleks bölgesi olmuş durumda.

 

ÇK: Evet.

 

ÖM: Çok düşündürücü bir durum.

 

(31 Ekim 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

11月9日

İklim Savaşları

5 Kasım 2007’de Guardian gazetesinde yayımlanmıştır.

Toplam 46 ülke ve 2,7 milyar kişi, bugün, küresel ısınma yüzünden, silahlı çatışmalar ve savaşlarla alt üst olma riski yaşıyor. Bunlara ilave olarak, 56 ülke ve 1,2 milyar insan daha siyasi istikrarsızlık tehlikesiyle karşı karşıya.

Bu yalın uyarı, bu hafta, barış grubu International Alert’in (Uluslararası Uyarı) hazırladığı “Bir Çatışma İklimi” (A Climate of Conflict) isimli raporda yer alacak. Raporda yazılanlara göre, küresel ısınma toprakları aşındırdıkça, denizleri yükselttikçe, buzulları eritip fırtınaları artırdıkça, Afrika’nın büyük bir kısmı, Asya ve Güney Amerika’da savaşlar ve sosyal patlamalar olacak.

Raporda, ‘İklim değişikliği, şiddetli çatışmalar için eğilimleri artıracak, buna karşılık insanlar daha da fakirleşecek ve küresel ısınmanın sonuçlarıyla daha zor baş edebilir hale gelecekler’ deniyor.

Grubun Genel Sekreteri Dan Smith, Observer’a, ülkeleri bekleyen daha büyük tehlikenin, küresel ısınmayla başa çıkacak kaynaklardan ve istikrardan yoksun kalmaları olduğunu belirtirken şunları söylüyor: “Hollanda deniz seviyesinin yükselmesinden etkilenecek, ama burada kimse savaş ya da sürtüşme beklemiyor. Ülke, efektif olarak harekete geçecek kaynaklara ve siyasi yapıya sahip. Ancak toprak ve su kaybından etkilenen, şiddeti giderek artan fırtınalarla mücadele eden ülkelerin, bunları telafi edecek tedbirleri alan etkili hükümetleri olmayacak. Halk savunma birimleri oluşturacak ve çatışmalar yaşanacak.”

Smith, “Peru’yu düşünün” diyor ve ekliyor: “Ülkenin tatlı suyu çoğunlukla buzullardan geliyor. Ama 2015’te, Peru’nun tüm buzulları küresel ısınma yüzünden erimiş olacağı için, ülkedeki 27 milyonun hemen hemen tamamı susuz kalacak. Peru şimdi harekete geçerse, krizi dengeleyebilir. Ancak burası, çok az etkili demokrasi deneyimi olan, sık sık isyanların, Şili ve Ekvador’la sınır çatışmalarının yaşandığı bir yer. Sonuçta büyük bir ihtimalle, karışıklık, çatışma ve büyük göçler olacaktır.”

Bangladeş’i ise başka durumlar etkiliyor. International Alert, burada iklimle bağlantılı göçlerin şiddetli çatışmaları körüklediğini belirtiyor. Kıyılarda, giderek artan şiddetteki hortumların tetiklediği sel baskınlarıyla birleşen yaz kuraklıkları, ekilebilir alanları harap ediyor. Milyonlarca insan Hindistan’a göçtü ve bu durum giderek daha da kötüleşecek olan ciddi çatışmalara yol açtı.

Afrika’da birçok ülkeden geçen Nijer ve Monu gibi nehirler, önemli içilebilir su kaynaklarıdır. Kuraklık artıkça ve buralardan daha çok su çekildikçe, çatışmalar kaçınılmaz olacak.

Avrupa’da; savaşların siyasi olarak zayıflattığı Sırbistan ve Karadağ gibi Balkan ülkelerini saymazsak; çoğunun küresel ısınmayla baş edebilecek istikrara sahip olduğu düşünülüyor. Sıcaklık arttıkça ve ekilebilir alanlar küçüldükçe, Balkanlardaki nüfus baskısı şiddeti körükleyecek ve otoriteler başa çıkmakta zorlanacak.

Risk haritasında yer alan Rusya gibi bazı ülkelerde sürpriz olabilir. Smith, “Moskova’nın Rusya’nın tamamı üzerindeki kontrolü, küresel ısınma açısından küçümsenmeyecek bir durum. Ancak bazı bölgelerde ekilebilir alanların yok olması, Çeçenistan’da olduğu gibi yerel ayaklanmalara yol açacaktır ” diyor. Smith’e göre, küresel ısınmayla birlikte ortaya çıkacak çatışmalar önümüzdeki yıllarda meydana gelecek büyük çatışmalar değiller, onlar zaten şu anda başımızda.


Türkçe'ye çeviren: Nuray Soysal

11月7日

İnsanlığın Duyarsızlaşmasıyla Medeniyet Sona Eriyor


30 Ekim 2007 Salı
The
Guardian

Birkaç hafta önce, çevre hakkında yazılmış en önemli kitap olduğunu düşündüğüm bir kitap okudum. Sessiz Bahar, Küçük Güzeldir hatta Walden da değil. Kitapta, grafikler, tablolar, rakamlar, öngörüler, kanıtlar yoktu. Ya da onu diğer çevre yazınının çoğundan farklı kılacak iç karartıcı bir cümle bile içermiyordu. Bu bir roman, bir yıl önce yayımlanmış ve dünyaya bakışınızı değiştirecek.

Cormac McCarthy'nin kitabı The Road (Yol), dünya biyosferini kaybederse ve yeryüzünde tek canlı olarak, ölü ormanlarda ve külün içinde yiyecek için avlanan insan ırkı kalırsa neler olabileceğinden bahsediyor. Olay başlamadan birkaç yıl önce, kitabın kahramanı, üzerinden uçan son kuşların sesini duyuyor: “yarı sağırlaşmış biçimde, kilometrelerce yüksekte dönüp duruşları, bir kasenin kenarında gezen böceklerinki kadar anlamsız.” McCarthy bunun olabileceğini yazmıyor, ama olursa sonuçlarının neler olabileceği hakkında fikir veriyor.

Önceden var olan tüm sosyal kodlar yok oluyor ve yerini önce organize katliamlar, ardından da kaotik ve kör bir korku alıyor. Geride kalanlar başka ne yapıyor? Tek kaynak insan… McCarthy, insanlık çağında, nükleer kış nedeniyle bile, yeryüzünde bunun olabileceğini düşünmenin zor olduğunu söylüyor; ancak, bu düşünce egzersizi, teknolojik kibrimizin bizi nasıl kör ettiğini korkunç bir şekilde gösteriyor: biyolojik üretime bağımlılığımızın bâki oluşu.  Medeniyet, sadece biyosferin tenindeki bir kızarıklık gibi, çevresel değişimin, bir giysinin kolununki gibi, tahriş edici etkisine karşı dirençli değil. Yol’u bitirdikten altı hafta sonra bile etkisinden kurtulamadım.

 

Birleşmiş Milletler’in gezegenin durumu üzerine son raporunu okuduğumda, zihnim haftalarca bazı rakamlara takıldı. Bazı önemli noktalar - hemen her yerde benzin artık kurşunsuz ve sülfür emisyonları zengin ülkelerin çoğunda kısıldı- ve bir dolu can sıkıcı konu var. Ama beni özellikle durduran üretim meselesi oldu.

Tahıl üretimi son 20 yılda arttı (1980’lerdeki hektar başına 1,8 tondan bugün 2,5 tona yükseldi), ama yine de nüfus artışıyla aynı oranda değil. “Dünyada kişi başına düşen tahıl üretimi 1980’lerde en üst düzeye ulaştı, o dönemden bu yana da düşüyor.” 2050 yılında dünyada kabaca 9 milyar insan olacak: Onları beslemek ve açlık konusunda milenyumun gelişme hedeflerini tutturmak için dünya yiyecek üretimini iki katına çıkarmak gerekiyor. Atıkları azaltmayıp, aşırı yemekten, biyoyakıtlardan ve et tüketiminden vazgeçmediğimiz sürece, tahıla olan ihtiyacımız bugünkünün üç katına çıkacak.

 

Burada iki sınırlayıcı unsur var. Biri, raporda öylesine söz edilen fosfat meselesi: Gelecekte, rezervlerin nerede olabileceği çok açık değil. Daha acil sorun ise su. “Milenyumun açlığa karşı hedeflerini tutturmak için tahıl üretiminde, 2050 yılında, bugünkünden iki katı fazla su kullanılması gerekiyor.” Nereden gelecek bu su? “Su kıtlığı birçok bölgede şiddetli hale geldi ve tarım yeraltı sularından, akarsulardan gelen sudan aslan payını alıyor.” Dünyanın büyük nehirlerinin yüzde 10’u artık yıl boyunca denize ulaşamıyor. 

 

148. sayfada şu açıklamayı buldum: “Bugünkü eğilimler devam ederse, 1,8 milyar kişi 2025 yılında kurak bölgelerde ve ülkelerde yaşıyor olacak ve dünya nüfusunun üçte ikisi su sıkıntısıyla karşı karşıya kalacak.” Aşırı tüketim ve ormansızlaştırma sebeplerden biri, ama kuraklığın en önemli nedeni iklim değişikliği. Su ihtiyacının çok fazla olduğu yerlerde yağmurlar azalacak. O halde, en azından, karbon emisyonlarında nasıl bir azalma sağlayacağız? Dünyayı besleyebilecek miyiz? Birçok ülkede bu yetersizlik yüzünden çıkacak sosyal kargaşalardan nasıl korunacağız?

 

Göle bir taş düşüyor, ama birkaç saniye sonra herşey yine süt liman. Sayfayı çeviriyor ve hayatınıza devam ediyorsunuz. Geçtiğimiz hafta küresel ısınmanın yeryüzündeki canlıların yarısını yok edebileceğini öğrendik. 25 canlı türü yok olma sınırında; karbon emen biyolojik unsurlar, öngörülenden on yıl daha önce karbon salmaya başladı. Ama yine de herkes bir başkasının harekete geçmesini bekliyor ve seyrediyor. Konuşulmayan evrensel düşünce şu: “Eğer gerçekten çok ciddi bir durum olsaydı, birileri bir şey yapmaz mıydı?”  

 

Cumartesi günü, BM raporundan biraz nefes alayım diye (kim demiş çevreciler eğlenmeyi bilmez diye?) Birmingham’daki yol protestocuların toplantısına gittim. Ülkenin her yerinden gelmişlerdi ve 18 yeni şema ortaya çıkarmışlardı. İngiliz hükümetinin planladığı yeni yol projelerinin bir kısmı. Çevre Bakanı Hilary Benn’in dün açıkladığı iklim değişikliğiyle mücadele planı memnuniyetle karşılanmıştı. Ama hükümet, havacılık, inşaat, kömür madenleri, petrol araması, ulaştırma gibi büyük sektörlerde emisyonları artıracak politikaları desteklemeye devam ediyor. Peki, o zaman planlanan yüzde 60 kısıntı nasıl sağlanacak?

 

Kimse bilmiyor, ama muhtemel cevap planın önemli maddelerinden birinde gizli: karbon ticareti.  Hükümet, Britanya’da yüzde 60 kısıntıya gidemezse, bunu bizim yerimize yapan ülkelere ödemede bulunacak. Ama ticaret, ancak küresel kısıtlamada tutturulması planlanan hedefler küçükse işe yarar. Küresel ısınmadan korunmak için, dünyadaki emisyonlardan büyük bir miktar kısıtlamalıyız. Britanya’nın karbon ticareti yapacağı ülkelerin çoğu da kendi büyük kısıntılarını yapacak sonra da artanı bize satacaklar. Çok geçmeden karbon kredimizi Mars veya Jüpiter’den satın almak zorunda kalacağız. İklim değişikliğinden korunmanın tek yolu, şimdi ve burada karbon emisyonlarını azaltmaktır.

 

Peki, harekete geçmek için bizi kim ikna edecek? Muhalefet partilerinin politikaları ne kadar güçlü görünse de onları harekete geçirecek seçmenler arkalarında olmadıkça devam edemezler. Medya bizi harekete geçiremez. BBC, tarafsızlığını bozmama korkusuyla ‘Planet Relief’i (Gezegeni Kurtarmak) yayından kaldırıyor –Allah korusun, toplu yok oluşa karşı çıkabilir-, ama her hafta akışına koyduğu yarışma ile, Black and White Minstrel Show’unkine* benzeyen bir ilgiyle karşılanan programı–Top Gear’ı- yayınlamaya devam ediyor.

 

Haftalık program, daha fazla seyahat etmeye, daha hızlı araba kullanmaya, daha büyük evler inşa etmeye, daha fazla satın almaya yönlendiren programlarla tıka basa dolu; hiç biri kuralları bozmuyor, yani gerçekten iş dünyasının çıkarına dokunmayan, üst sınıfın duyarlılıklarını pohpohlayan programlar. Medya, korku ve reklamla yönetilirken, umutsuzca tüketim ekonomisinin yanında ve biyosferin karşısında yer alıyor.

 

Bana öyle geliyor ki, bizden sonraki insanları ‘Yol’dan aşağı itiyoruz. McCarthy, biyosfer gittikçe büzülürken, kitabın kahramanının temel inançlarındaki çöküşü tanımlıyor. Öyle hissediyorum ki, bu her an olabilir: Çıkarlarının zora girmesi ve duyarsızlaşma zengin dünyanın insanları arasında görülüyor . Bu doğruysa, medeniyetin başının dertte olduğuna karar vermek için ormanların yanmasını ya da besin kaynaklarının tükenmesini beklememeliyiz.


İngilizce aslından Türkçe’ye çeviren: Nuray Soysal


* 1958 ve 1978 yılları arasında 20 yıl süreyle BBC’de yayınlanan ve çok başarılı olan bir eğlence programı.

10月27日

Petrol Fiyatları Artarken

Doğrudan konuya girmekte fayda var: Geçtiğimiz hafta yayımlanan ve saygın kabul edilen bir araştırmaya göre, dünya petrol üretimi 2030 yılına kadar yarıya düşmüş olacak. Aynı rapor, bu durumun sonucu olarak sosyal yıkım ve savaşların kaçınılmaz olduğunu da söylüyor. Almanya merkezli Enerji Gözlem Grubu, Londra'da yaptığı açıklamada, dünyadaki petrolün 2006 yılında zirveye ulaştığını, artık petrol üretiminin her yıl %7 düşeceğini tahmin ettiklerini açıkladı. Raporun açıklanmasından birkaç gün önce, petrol fiyatlarının ilk kez varil başına 90 dolarlık bir fiyata ulaştığı haberi, çok yakında bir daha inmemek üzere 100 doların üzerine çıkacağı bilgisiyle birlikte gazetelerdeydi. Raporun yazarı Joerg Schindler, bulguları arasında en tehlikeli olanın, petrol fiyatları zirve yaptıktan sonra üretimin hızla düşmesi olduğunu söylerken, yenilenebilir enerjilerin başarıyla kullanılmasının yolunu açan teşvik sisteminin mimarı, Enerji Gözlem Grubu kurucularından, Alman Milletvekili Hans-Josef Fell de “dünya yakında ihtiyacı olan petrolü bulamayacak, talep her gün artarken, arz düşmeye başladı. Bu dünya ekonomisi için büyük bir problem." dedi.

Dünya çapında günde 81 milyon varil petrol tüketildiğini ve EGG'nun 2030 yılında üretimin günlük 39 milyon varile düşmesini beklediğini düşünecek olursak durum daha iyi anlaşılabilir. Rapor, doğalgaz, kömür ve uranyum kaynaklarında da ciddi düşüşler öngörüyor. Büyük üreticilerden biri konumundaki İngiltere'nin 1999'da eşiği geçtiği ve bugüne kadar üretiminin yarıya düştüğü ise karşımızda bir gerçeklik olarak duruyor. Özetle, rapor gerçekten radikal bir çözüm bulunmadıkça epey karanlık bir tablo çiziyor. Schindler'e göre, "Dünyada, ekonomik yapı kökten değişmek üzere. Bu değişim fosil yakıt arzının azalmasıyla tetiklenecek ve gündelik hayatımızın tamamını değiştirecek."

İngiliz hükümetinin eski enerji danışmanı ve petrol üretimi üzerine "Yarısı Gitti - Half Gone" adlı kitabın yazarı Jeremy Leggett, “İngiltere petrol üretim eşiğini aştığında hem hükümet hem de sanayi ‘bilinçli bir inkâr’ içine girmemiş olsalardı daha önce harekete geçebilirdik” diyor ve şöyle devam ediyor: "Hükümet için enerji danışmanlığı yaparken, İngiltere'nin alternatif enerjileri yaygınlaştırması için bir yasa teklif etmiştim. Sanayi danışmanları da bu tasarıya destek verdiler. Petrolün hızla tükeneceğini bilen bizler için bu açık ve yakın bir tehlikeydi. Vurdumduymazlıklarını anlamak mümkün değil..."

Hans-Josef Fell ise İngiliz hükümetini ikiyüzlü olmakla suçladı: "Tony Blair ve Gordon Brown, bol bol iklim değişikliğinden bahsedip, yenilenebilir enerjilerin kullanılması için gerekli politikaları uygulamadılar. İşte bu sebeple, artık sadece nükleer enerji ve karbon saklama teknolojilerinden bahsediyorlar."

 Yukarıdaki haber, Guardian gazetesinin ekonomi sayfasında öyle büyük bir yer tutuyor ki, durumun ciddiyetini anlamamak mümkün değil. Önümüzde gittikçe daralan zaman, bir ekolojik felaket ve bu felaketten kurtulmak için çok az çaba var. Yaşama hakkımızı korumak, iklim değişikliği ve petrol savaşlarından kaçmak için hükümete hemen Kyoto Anlaşması'nı imzalatmak, yenilenebilir enerjilerin kullanılması için gerekli çerçeveyi hazırlamak gerekiyor. 8 Aralık İstanbul mitingi, bu yoldaki ilk dönüm noktası, keskin dönmek gerekiyor...  


Daha fazla bilgi ve iletişim için:

İstanbul 0535 439 21 93 / 0532 396 25 07
Ankara 0543 417 36 07
Bursa 0542 500 23 22
İzmir 0533 445 34 68
iletisim@kureseleylem.org
www.kureseleylem.org

 

Sessizlikten Bir Ses

ne kadar çok şey biliyorsunuz

mezar taşlarından, kitabelerden çok

Ayıp, ayıp!

Tanrı konuşmak için

sizin susmanızı bekliyor. (Cahit Koytak)

Sessizce yasımızı tutamadan, sessizce dualarımızı edemeden siyasi sloganlarınız, intikam isteyen çığlıklarınız, düşmanlığı artıracak ölçüsüz tepkilerinizle yine hamasetin, siyasetin dibine vurdunuz!

Yas tutmayı, vakur durmayı, itidali elden bırakmamayı, sağduyulu davranmayı yine beceremediniz!

Size inanmıyoruz!

Onları gerçekten sevseydiniz, hamaset dolu cümleleriniz samimi olsaydı önce 19 yaşında gençlerin 3 aylık eğitimlerle çatışmalara gönderilmelerine isyan ederdiniz

Onları gerçekten düşünseydiniz, onları hayatlarına gerçekten kıymet verseydiniz bütçeden aslan payını alan silahlı kuvvetlerin bir ay içinde bu kadar büyük kayıplar vermesini sorgular, bu kayıplar için üzerlerine vazife olmayan her konuda açıklama yapan askeri yetkililerden acılı aileler adına hesap sorma cesaretini gösterirdiniz!

Onlar umurunuzda olsaydı, sekiz askerin nasıl olup da kaçırılabildiğini, o askerlerin akıbetleri hakkında yapılan çelişkili açıklamaları, siyasi konularda gece yarısı açıklama yapan askeri yetkililerin saatlerce kamuoyundan bu gerçeği saklamalarını eleştirilebilir, havanda su dövmek yerine sorumluları istifaya çağırma basiretini gösterebilirdiniz!

Daha birkaç ay öncesine kadar 'göbeğini kaşıyan adamlar' diyerek aşağılanan insanların çocuklarına sahiden kıymet verseydiniz, gencecik ölümleri yaşlanmış siyasetlerinize hayat vermek için kullanmaz, onları ölümleri üzerinden siyaseten yaşadığınız yenilginin rövanşını alma peşine düşmezdiniz!

Onların gerçekten "öldü denilmemesi gereken şehitler" olduğuna inansaydınız, Hrant Dink'i öldüren çapulcu katillerle birlikte adlarını  anarak aziz hatıralarını rahatsız etmezdiniz.

Onların annelerinin acılarını gerçekten yüreğinizde hissetseydiniz, sınır ötesi operasyon, savaş naraları atarak başka annelerin acıları üzerinden bedeller ödeme yeminleri etmezdiniz.

Gerçekten vatanınızı sevseydiniz, evinize bayrak asarak, sokaklarda taşkınlıklar yaparak, ileri geri konuşarak toplumsal barışımızın köküne kibrit suyu dökmezdiniz!

Gerçekten Türkiye’nin menfaatlerini düşünseydiniz, Irak bataklığına bizi çekmeye çalışanların apaçık tahriklerine gelmezdiniz!

Gerçekleri merak etseydiniz, sahiden Türkiye için en iyisini isteseydiniz sivil anayasa tartışılırken, Mecliste barış rüzgarları eserken, sivil siyaset güçlenirken şiddetin neden yeniden yükseldiği sorusuna sahici yanıtlar arardınız!

Gerçekten barış ve çözüm isteseydiniz, iktidarlarını şiddetin ve çatışmaların devam etmesi üzerine kuranların siyasetlerine alet olmazdınız.!

Üzerlerinde asker kostümleri olan gencecik siviller öldü yine. Daha hayata tam başlayamadan.

Şimdi Susun! Yasımızı tutalım

 

http://www.gencsiviller.net/

Oyun İçinde Kanlı Oyunlar

Oyun İçinde Kanlı Oyunlar!
23/10/2007

Milliyet
23 Ekim 2007

Bilgisayarın başına oturuyorum. Omuzlarımda sanki bin ton yük. Böylesi günlerde yazı yazmanın dayanılmaz ağırlığı bir kez daha üstüme çöküyor.
Hep aynı şeyi yazmak...
İşkence gibi.
Şehitler, ölümler, acılar.
Akan kan ve gözyaşı...
Ne yazayım?
Yeni ne yazabilirim ki?
Yeni ne söyleyebilirim ki?
Açacak yeni bir pencere kaldığını sanmıyorum. Yıllardır kim bilir kaç yazı yazdım, televizyon ekranlarında ne kadar çok ahkâm kestim. Yetmedi, oturup bir de tuğla gibi kitap yazdım.
Ama film hâlâ değişmedi.
Aynı filmi seyrediyoruz.
Yüreği yanan insanlar, her yanda infial, PKK'nın şiddet ve terör eylemlerine okunan haklı lanet...
Ne yapayım?
Ben de duygusal patlamalara boyun mu eğeyim? Kimileri bunu kolayca yapıyor. Aklını birtakım slogan ve klişelere teslim etmemesi gerekenler de yapıyor.
Hatta farklı düşünse de, farklı yazıp konuşabiliyor. Yani halktaki o anlaşılır duygusal patlamalara teslim ediyor beynini...
Ben de bu yolu mu seçeyim?
Ama bu yol kolay yol. Benim işim bu değil. Doğru bildiğimi söylemeye devam etmek benim yolum...
PKK yangını büyütmek istiyor.
Bunun için tuzak kuruyor.
Bir şehit dalgasıyla Kuzey Irak tezkeresi çıktı. Şimdi ikinci şehit dalgasıyla bu tezkerenin uygulanması isteniyor. Şehit dalgaları devam edebilir. Ayrıca, büyük kentlerde sivil halkı hedef alan terör eylemleri yaşanabilir.
Neden?
Çünkü PKK, Türkiye açısından hedef büyütmek istiyor.
Türkiye'yi Irak Kürtleri ile savaştırmak, mümkünse ABD ile karşı karşıya getirmenin peşinde PKK.
Türkiye'yi saldırgan, işgalci konumuna düşürerek Kürt sorununu daha çok uluslararası sahneye taşıyacağı görüşünde. Türkiye'nin böylece AB ile çatışacağını varsayıyor.
PKK, Kuzey Irak'ta operasyon yapan bir Türkiye'ye 'Arap dünyasının da iyi gözle bakmayacağını, çünkü kökleri tarihe uzanan 'Osmanlı imajı'nın Arap âleminde derhal canlanacağını biliyor.
Şunun da farkında PKK:
Terör ve şiddet dalgası kabardıkça, bu ülkede Türk milliyetçiliği ile birlikte Kürt milliyetçiliği de kabaracak, böylece bazı kıvılcımlarla Türk-Kürt çatışması sahneye çıkabilecek.
Güneydoğu'da olağanüstü hal, sıkıyönetim senaryolarının kapıyı çalabileceğini, terörle mücadele adına hak ve özgürlükleri budayıcı düşüncelerin yeniden su yüzüne vuracağının da çok iyi farkında PKK...
Bu arada bir soru daha:
Örneğin İran Türkiye'nin Irak Kürtleriyle, kendi Kürtleriyle başının belaya girmesini istemez mi? Bunun için Kuzey Irak'ta operasyon halindeki Türk askerine tuzaklar kurulmasına dolaylı olarak yardımcı olamaz mı?
Bir başka deyişle:
Türkiye'nin ABD ile ilişkilerinin bozulması, bir İran'ın ya da bir Rusya'nın işine gelmez mi?
Bütün bunları istiyor muyuz?
Bir daha, bir daha düşünün:
Türkiye'nin otoriter, içine kapanık bir rejimle, sırtını ABD ve AB'ye dönerek, Batı'dan uzaklaşıp Rusya-İran-Çin sularına açılmasını isteyen siyasal odaklar elbette var bu ülkede.
Böyle mi yapalım?
Kuzey Irak'a tankla topla girelim, Barzani'yi de vuralım, ABD ile de gerekirse çatışalım, AB'nin canı cehenneme diyelim.
Öyle mi?
Ama bütün bunların PKK'yı güçsüzleştireceğine, Türkiye'yi şiddet ve terör belasından kurtaracağına, Kürt ayrılıkçılığını sona erdireceğini mi sanıyorsunuz?
Ben sanmıyorum.
Böylesine bir yola sapan Türkiye'de yangın daha beter parlar, Türkiye daha büyük cehennem çukuruna düşer.
Evet, ABD yanlış yapıyor.
Evet, çifte standart içindeki Başkan Bush yönetimi, Türkiye'ye terörle mücadele konusunda el vermiyor, gereken duyarlığı göstermiyor.
Washington'un yanlış politikalarının yalnız Türkiye'yi değil, yalnız Amerika'yı değil, bütün bölgeyi de nasıl ateşe iteceğini göremeyecek kadar stratejik bir körlük içinde Amerikan yönetimi.
Talabani'yle Barzani de uzun zamandır Türkiye'ye karşı duyarsız ve yanlış bir politika izliyorlar; eski deyişle gaflet içindeler; Türkiye'yle birlikte kendilerini de ateşe atacaklarının hâlâ farkında değiller.
Amerika'nın da, Iraklı Kürt liderlerin de PKK'ya silahtan vazgeçmesi ve terörü bırakması için kararlı bir biçimde bastırmaları gerekiyor. Yıllardır yapmadıkları budur.
Öte yandan Ankara'ya gelince...

Sayın Erdoğan;
'Politika'yı yapacak olan, bütüncül bir 'strateji'yi oluşturacak olan en başta siyasal iktidardır, seçilmiş hükümettir. En büyük tehlike ise duygusal patlamalara boyun eğmektir.
Oyun içinde o kadar çok oyun var ki. Hepsi de o kadar kanlı ki.

Yeni Bir Dünya Kuralım

Konuşmacılar:

Ufuk Uras (ÖDP milletvekili), Aysel Tuğluk (DTP milletvekili), Chris Bambery (SWP – İngiltere), Doğan Tarkan (DSİP), Kerem Kabadayı (Mor ve Ötesi), Ahmet İnsel (Birikim), Selim Deringil (Boğaziçi Üniversitesi), Gencay Gürsoy (TTB), Mete Çubukçu (NTV), Avi Haligua (Açık Radyo), Murat Paker (Bilgi Üniversitesi.),  Roni Margulies (Sosyalist İşçi), Bülent Somay (Bilgi Üniversitesi.), Nihal Bengisu (Zaman), Mehmet Ali Alabora (Oyuncu), Harun Tekin (Mor ve Ötesi), Hilal Atıcı (Greenpeace), Yıldız Önen (Küresel Bak).


Program:

 

26 Ekim 2007, Cuma

 

17.00 – 18.15


Kırlangıcın Yuvası


(Film)

Yönetmen : Bülent Arınlı

Yapımcı : Şehbal Şenyurt, Nedim Hazar

Kurgu : Bülent Arınlı

Hrant Dink belgeseli saat 17.30’da başlıyor.

 

19.00 – 20.15


Irkçılık ve milliyetçiliği nasıl durduracağız?


Cengiz Alğan

Selim Deringil

Markar Esayan

 

27 Ekim 2007, Cumartesi

 

11.00 – 12.15


Kadınlar nasıl özgürleşecek?


Ayşe Demirbilek

Nuran Yüce,

 

13.00 – 14.15


Devrim nasıl bir şey?


Aydın Engin

Roni Margulies

 

15.00 – 16.15


Küresel ısınmayı durdur, dünyayı değiştir


Doğan Tarkan

Hilal Atıcı

 

17.00 – 18.15


Kapitalizm neden yeni liberal oldu?


Ahmet Insel

Ahmet Tonak

Chris Bambery

 

19.00 – 20.15


Amerikan emperyalizmi ve direniş


Gencay Gürsoy

Mete Çubukçu

Tayfun Mater

Yıldız Önen

Yıldız Ramazanoğlu

 

28 Ekim 2007, Pazar

 

11.00 – 12.15


Rusya’da sosyalizm nasıl yenildi?


Damla Çimen

Ersin Tek

 

13.00 – 14.15


Sosyalistler ve ulusal değerler


Kerem Kabadayı

Murat Paker

Roni Margulies

 

15.00 – 16.15


Kültür: Sadece politika ile yaşanmaz


Bülent Somay

Memet Ali Alabora

 

17.00 – 18.15


Kürt sorunu: Çözümün neresindeyiz?


Aysel Tuğluk

Erkin Erdoğan

 

19.00 – 20.15


Küreselleşme çağında solun geleceği


Chris Bambery

Doğan Tarkan

Ufuk Uras,

 

29 Ekim 2007, Pazartesi

 

11.00 – 12.15


İktidar olmadan dünya değiştirilebilir mi?

Avi Haligua

Volkan Akyıldırım

 

13.00 – 14.15

Chavez yeni bir sosyalizm mi kuruyor?

Canan Şahin

Metin Yeğin

 

15.00 – 16.15


Laikliği nasıl tanımlamalı?


Nihal Bengisu Karaca

Şenol Karakaş

 

17.00 – 18.15

Birlik, çeşitlilik, direniş: Yeni bir dünyayı şekillendirmek


Özden Dönmez

 

NASIL?

Her konu 1 saat 15 dakika tartışılıyor. Önce sunuş konuşmaları var. Sonra salonda yer alan herkesin katılabileceği bir tartışma. Herkes 2-3 dakikada görüşlerini ifade ediyor. Son olarak konuşmacılara kısa birer konuşma hakkı veriliyor.

 

İletişim:

e-posta:marksizm2007@yahoo.com.tr

tel: (0536) 335 10 19

 

adres: Taxim Hill Hotel, Sıraselviler Caddesi, No: 8, Taksim - İstanbul

10月22日

Terörün Amacı

Terörün amacı

Siyasal şiddet yöntemi ile siyasal görüntülü terör eylemi arasındaki sınırın çok ince olduğunu, tutarlı bir demokrat duruş terk edildiğinde, herkesin terörünün farklı olacağını biliyoruz.

AHMET İNSEL (14.10.2007)

Adolf Hitler, Kavgam adlı kitabında, "Aklı kolayca yenmenin yegane yolu, güç ve terördür" der. Hitler'in bu önerisini nasıl hayata geçirdiğini, güç, terör ve abartılı yalan yoluyla, Almanya'yı ve dünyayı nasıl kan ve dehşete sürüklediğini biliyoruz. Bugün Türkiye toplumunu bekleyen en büyük yakın tehlike, güç ve terör yöntemlerine teslim olup aklını yitirmesidir. Laiklik, türban, zorunlu din dersi, mahalle baskısı, polis devletine dönüş, kamu mülkünün yağmalanması ve benzeri günlük endişelerimizi kat be kat aşan, yakın ve büyük tehlike budur.
Sorunun geldiği noktadaki karmaşıklık dikkate alındığında, bu durumun ilk sorumlusu kimdir sorusunu sormak, tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan çıktı sorusunu sormakla eşanlamlıdır. Sanırım hukuk devleti ve parlamenter demokrasi koşullarında, bu soruya bugün verilebilecek bir tek yanıt vardır. O yanıtı, Diyarbakır Barosu, Diyarbakır Tabipler Odası ve Diyarbakır Sanayiciler ve İşadamları Derneği Başkanları tüm açıklığıyla dile getiriyorlar. Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu, "silahlı şiddetin, sorunların çözümünden yöntem olarak çıkarılması gerektiğini" ısrarla vurguluyor ve çözümün olmazsa olmaz ilk adımının "demokratik yöntemin sorunların çözümünde öne çıkması olduğunu", bunun için "örgütün kendi kararıyla silahlı şiddeti sonlandırıcı tedbirleri alması, silahlı şiddeti yöntem olarak devreden çıkarması" gerektiğini, daha önce birçok kez ifade ettiği gibi, yeniden ve ısrarla söylüyor. Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı Raif Türk'ün söyledikleri ise, demokrasi lafını ağzından düşürmemekle beraber demokrasiyi sadece kendi antidemokrat emelleri için bir araç olarak gören çevrelere verilmiş sade bir yanıt: "Demokratik talepler için adam öldürüldüğü, dünyanın hiçbir yerinde hele hele çağımızda görülmemiştir. Hem demokratik talepler diyeceksiniz hem de asker öldüreceksiniz. Bu izah edilecek bir şey değildir. Demokrasi isteyenler önce kendileri demokrat olmalıdır".
Burada hemen bir düzeltme yapalım. Demokrat olmayanların da demokrasi isteme hakları vardır ama bunun oportünizm olduğunu, istedikleri demokrasinin de demokrasi olmadığını söylemek, bunu teşhir etmek hakkı da vardır. PKK yaftası altında toplanmış oluşum veya oluşumlar, demokrasiyi ve insan haklarını sadece oportünist biçimde dile getirip açık biçimde kendi içinde ve çevresinde şiddeti tahakküm yöntemi olarak kullanıyor ve genel olarak şiddet kullanımını yüceltiyorlar. PKK, bu anlamda, terör yöntemini de benimsemiş bir örgüttür. Bu konuda lafı eveleyip gevelemek, terör yönteminin koşullara göre başvurulabilecek bir yöntem olduğunu kabul etmektir.

Bilinçli şiddetin meşruiyeti
Bugün 15 yıl öncesine, o kanlı boğuşmaya geri döndüğümüz endişesini haklı olarak hepimiz taşıyoruz. O kanlı dönemin en endişe verici anında, 1992 Haziran ayında, Birikim dergisi "Terörizm ve Şiddet" başlıklı bir dosya yayımlamıştı (sayı: 38-39). Bu dosyada yer alan bir dizi önemli yerli ve tercüme yazı arasında, benim de "Bilinçli Şiddetin Meşruiyeti" başlıklı bir yazım yer almıştı. Bu yazıdan birkaç alıntı yaparak, gereksiz tekrardan tasarruf etmek istiyorum: "Terör, siyasal şiddetin bir türevidir. Terörizm, şiddet eyleminin siyasal hedeften özerkleşmesi, kendi başına anlamlı olmaya başlaması, eylemin toplumsal pratikten giderek uzaklaşması ve hatta adına davranılan toplumsal hareketle şiddet eyleminin ters düşmesine denk düşer. Terörizmin söyleminde de şiddet veya zor, toplumsal-siyasal bir hedefe ulaşmak için bir araç konumundadır. (...) Bir yıldırma hareketi olarak terörizm, siyasal pratiğin reddi ve terör eylemini sergileyen aktörün toplumsal harekete ikame olmasıdır. (...) Terör, şiddetin evrenselleşmesidir. Bilkuvve herkesi, terör eylemine uzaktan sempatiyle bakanları da kapsayan eğilimsel bir evrenselleşmedir bu".
Terör eyleminin amacı, terör kurbanlarının rastlantısal olarak evrenselleşmesi yöntemiyle hedef kitleleri yıldırmaktır. "Ne olacaksa olsun, bitsin bu iş!" dedirtmektir. Bu, ilk elde terör yöntemini kurgulayanların üzerine daha fazla gidilmesine yol açacak olsa da, özellikle dini ve etnik temalı şiddet eylemlerinde, gruplar arasındaki uçurumun da açılmasına neden olur. Etnik veya dini kimliğe önem atfedenlerin, terör eylemini hayata geçirenlerin o "biz"in içinde yer aldığını dikkate alması refleksini tetiklemeyi amaçlar. Sonuçta, "onlar da çocuklarımız" sözünü söylemek zorunda bırakır. Bırakır, çünkü bu sözü söyleyen de kimlik bunalımı içindedir. Yurttaş aklı ile etnik aklının emrettikleri arasında gerilimi yaşar ve bu gerilim de demokratik bilincini yaralar. "Ona terör eylemi dersek, biz de sizleşiriz" diyebilir. Çünkü şiddeti sahneye koyan güçler, topluluğun "biz" ve "siz" olarak bu konuda ayrılmasını arzuluyor. Bu arzularında başarısız olduklarını söyleyemeyiz.

Herkesin terörü
Siyasal şiddet yöntemi ile siyasal görüntülü terör eylemi arasındaki sınırın çok ince olduğunu, tutarlı bir demokrat duruş terk edildiğinde, herkesin terörünün farklı olacağını da biliyoruz. PKK ile yakın ilişkileri olan Fırat Haber Ajansı, geçtiğimiz perşembe günü şu başlıkla bir haber yayınladı: "Celal Talabani'nin Pasdaran sevgisi!".
Haberde, Talabani'nin, İran Devrim Muhafızları Ordusu'na bağlı Kudüs Gücü'nü terör örgütleri listesine alan Amerikan yönetimine tepki göstererek, "Devrim Muhafızları Ordusu İran'ın en büyük askeri gücüdür, terörist örgüt olarak nitelendirilemez" demesi, ironik bir dille aktarılıyor. Haber, "polis, istihbarat, yargı, medya, kilit önemdeki savunma sanayi, nükleer tesisler ve boru hatlarının işletmesini elinde tutan Devrim Muhafizları, aynı zamanda Doğu Kürdistan'da çok sayıda cinayet ve katliamın da sorumlusudur" cümlesiyle bitiyor. Görülen o ki, haberi kaleme alanlar, İran Devrim Muhafızları'nı küresel terör örgütü listesine alan ABD kararına Talabani'nin karşı çıkmasından rahatsız olmuşlar. PKK'nın İran'daki kardeş örgütü PJAK'ın aylardan beri çok kanlı biçimde çatıştığı Devrim Muhafızları'nın ABD tarafından terörist ilan edilmesi PKK çevresini epey bir sevindirmiş, Talabani'nin tavrı ise kızdırmış.
Devrim Muhafızları veya ona bağlı Kudüs Gücü'nün ABD tarafından küresel terör örgütü ilan edilmesini alkışlayanlar, PKK'nın terör örgütü olarak nitelenmesine "faşizm", "bağnaz milliyetçilik", "TC'ye teslimiyet", vb. sözlerle yanıt veriyorlar. Hatta belki "küresel emperyalizmin yardakçılığı" olarak da tanımlıyorlardır. Bütün dünyaya sadece ve sadece kendisi merkezli bakmak işte böyle bir şeydir.
***
Hitler'in sözünü, Hitler'in kendi toplumuna ve insanlığa yaşattığı kanlı macera ışığında sanırım şöyle tamamlamak gerekir: Aklı yenmek için önce kendi aklını yenmek gerekir. Terör yöntemi, o yönteme başvuranların da insana özgü olan akıllarının devredışı kaldığı noktada harekete geçer.

 Radikal2

"Sözün Bittiği Yer" İktidar Açısından Ne Demektir?

"Sözün Bittiği Yer" İktidar Açısından Ne Demektir?
19/10/2007

 

 

Ömer Madra: Ekonomi politik konuşmak nasip olmuyor son programlarda. Yine acı haberler var, ‘operasyon’ diyorlar, ama yüksek sayıda askerin sınır ötesine girmesi söz konusu. Bunun için bir tezkere verilmesi söz konusu. 
 

Ali Bilge: Sanki hiçbir ilerleme yokmuş gibi bir durumla karşı karşıyayız.

 

ÖM: Ermeni soykırım tasarısı nedeni ile ABD ile büyükelçi Nabi Şensoy’un istişare için geri çağrılması örneğin.

AB:  Zaten son 1 yılı  artan  siyasi krizle , sivil-asker gerilimiyle,  cumhurbaşkanlığı seçimleriyle geçirdik. 22 Temmuz seçimleriyle  de bu kriz de aşılamadı devam ediyor, Türkiye halen kerhen onaylanmış bir cumhurbaşkanı ile  yola devam ediyor. Seçim sonrası sivil anayasa çalışmaları/tartışmaları başladı ve siyasi krizle bütünleşti.

 

ÖM: Bir de bu konudaki çalışmaların askıya alınması, daha doğrusu iyice geri plana düşmesi durumu var.

 

AB: Evet, oldukça heyecanlı  bir şekilde  başlandı, bugün yaşanan ortam anayasa  tartışmalarını öteliyor. Anayasa değişikliğinin gündeme gelmesi ile birlikte, şiddet ve çatışma artıyor. İç siyasi gerilimlerle geçen 1,5-2 yılda  terörün ve şiddetin arttığına tanık olduk; mesela PKK, şehirleri ve sivilleri  hedef aldı, canlı bomba ile Ankara  Ulus’ta  durakta bekleyen  insanları katletti. Geçtiğimiz günlerde  İzmir’de yine bir otobüs durağına konulan bir bomba ile yaralanmalar ve ölümler oldu. Uzaktan kumandalı patlayıcılarla eylemlerini sürdürülüyor. Artan şiddet, öldürülen insanlar , bayrağa sarılı tabutlar... Toplum  inanılmaz bir düşmanlığa sürüklemiş durumda.   Müthiş bir yarılma görünüyor. Türkiye öfke ve nefret nöbeti içinde bulunuyor, böyle bir  ortamdayız. Bu ortamın oluşumunda medyamızın da olağanüstü katkıları mevcut.

 

ÖM: Bazı yayın organları, hem televizyonlar hem de gazeteler, milliyetçiliği pompalayan ve şiddete şiddetle cevap verilmesini kışkırtan manşetler attılar, yayınlar yaptılar.

 

Avi Haligua: Bir yandan medyanın ilgisiyle ilgili benim dikkatimi çeken başka nokta daha var, sizin de yorumunuzu merak ediyorum; pek çok çatışma haberi, ölüm haberi medyada aylarca görünmeyebiliyor, ancak bir anda, bir gün, sanki herkes bir düğmeye basılmış gibi bu haberin çok önemli olduğunu biliyor ve buna göre hareket edebiliyor. Nasıl olabiliyor bu iş?

 

AB:  Bu konularda medyanın tavrını anlamak için iç siyasi gelişmelere bakmak lazım, medyanın tavrını iktidar odakları arasındaki ilişkilerle orantılamak lazım. Genelde  hep böyle olmuştur. Çatışmanın yaşandığı 23 yılda, medya, sorunu iç siyasi gelişmelere bakarak değerlendirmiştir. Siyasi gelişmelerin durumuna göre, medya  sorunu büyütür. Elbette 15 kişinin öldürülmesini, bir günde yaşanan böylesi acıyı görmemek mümkün değil. 89 kişi de bayram süresince trafik kazalarında ölmüş.

 

ÖM: Bayağı bir savaş durumu gibi o da fakat haber bile olmuyor.

 

AB: Şöyle bir idrak sorunu var; 23 yıldır ülke toprakları içerisinde bir iç savaş yaşıyoruz, 23 yıl boyunca bu şekilde süren dünyada başka bir örnek var mı?  bu kadar uzun süren ve kan dökülen, on binlerce kayıpları olan. 23 yıldır düşük yoğunluklu iç savaş yaşayan, kimi zamanlar ateşkeslerin de olduğu bir  savaş yaşıyoruz, işte biz böyle bir ülkeyiz. Kayıpların gerçek sayısını bile bilmiyoruz, yuvarlıyoruz, “40 bin” diyoruz, “bu savaşa 150-200 milyar dolar para harcadık” diyoruz, yine yuvarlıyoruz. Psikolojik tahribatını, insani ve mali maliyetini bile bilmiyoruz. Böyle bir kan gölü içinde, bu ülke 23 yıldır bunu yaşıyor, 84 yıl içerisinde de 18. isyan diyoruz. Bunlar  ürpertici şeyler, travmatik bir hayat yaşıyoruz. 23 yıl süren iç savaş içerisinde bir medya var, siyaset var, siyasi partiler var, bürokrasi var, karşılıklı şiddet var, ancak adalet ve hukuk yok, işte böyle bir yerdeyiz. Dolayısıyla sorun medyada dış  ve iç siyasetle ilişkili olarak görülüyor. Savaşın sürdüğü  23 yıl,  basının medyalaştığı, medya rezaletlerinin inanılmaz boyutlara ulaştığı, düzene medyanın hakim olduğu bir  dönemedir aynı zamanda. Onun için medya bu işleri istediği gibi görür, kimi zaman görmez,  bazen doğru çizgide  görebilir, kimi zaman da siyaseten durumu nasıl yönlendirmesini gerektiriyorsa ona göre görür; merkez medya açısından söylüyorum. 


Son 1 yıl içinde Kuzey Irak’ta PKK varlığı üzerine  olan gündemi hatırlayalım; temsilcilerin atanması, toplanması, koordinatörlük vs. “Kim kime yardım ediyor, silahları kim kime veriyor?” tartışmaları, bombalar, birliklerin kaydırılması.... Amerikan temsilcisi de dün istifa etmiş galiba.


Ancak bir konuyu atlamamakta fayda var; bu  yıl sonuna kadar yapılması gündemde olan Kerkük referandumu var Türkiye referandumun bu yıl yapılmasını  istemiyor, daha ileri bir tarihe alınmasını istiyor. Bu konu  son derece önemli, dikkatle  bakılması gereken bir husus, tüm bu gelişmelere, sınır ötesine geçme hamlelerine  raptedilmesi gereken hususlardan biri olduğunu düşünüyorum. ABD’ne kızıyoruz, “sen PKK’ya açık açık yardım ediyorsun” diyoruz, “PKK’nın silahları senden” diyoruz,  ancak biz neler yapıyoruz? 3 Mart tezkeresini Meclis kabul etmedi, ama Irak’ta ABD‘ye 4 yıl boyunca Habur kapısından, İncirlik’ten, oradan, buradan bütün lojistik desteği verdik.

 

ÖM: Bütün yiyecek ve diğer desteğin %70’inin İncirlik üzerinden gittiği, açıkça ABD’nin resmi ağızlarından da söyleniyor.

 

AB: Bu böyle, ama bir taraftan PKK’ya silahların Amerika tarafından verildiğini tespit ediyoruz, bu arada operasyon yapmak istediğimizi ve gerekli olduğunu söylüyoruz,   Türk subayları ve askeri ABD tarafından  esir alınıyor, İran’la doğalgaz anlaşması yapıyoruz, Hamas liderleri ile görüşüyoruz, ama aynı zamanda İsrail’e Konya Ovası’nda eğitim uçuşları imkânı veriyoruz.

 

ÖM: Öyle mi?

 

AB: İsrail’le askeri anlaşmamız nedeniyle, İsrail Türkiye’de Konya Ovası’nda askeri tatbikat ve eğitim yapabiliyor. Kiraya verilmiş galiba. Böyle garip bir durumdayız.

 

ÖM: Hakikaten öyle.

 

AB: ABD esir aldı subaylarını, külah geçirdi kafasına, sen İncirlik’ten ona lojistik destek veriyorsun, sonra “PKK’nın silahları ABD’den” diyorsun. Hamas’la görüşüyorsun ama İsrail‘e Konya Ovası’nı kiralıyorsun. İran’la doğalgaz anlaşması yapıyorsun, ABD kızıyor, sen ABD’ye kızıyorsun  ama her türlü desteği de veriyorsun. Böyle tuhaf bir durum var. Irak’ta bataklığa batmış bir ABD var, dünya lanetliyor,  fiyasko yaşanıyor.

 

ÖM: Amerika’ya karşı olan güven %9 civarında Türkiye’de.

 

AB: Türkiye’nin İran’la doğalgaz anlaşması yapması kadar doğal bir durum olamaz. Komşumuz, enerji açığımız var, doğalgazda %97 dışa bağımlıyız. Arzı çeşitlendirmesi  kadar doğal bir şey olamaz. İsrail’le 1958’den beri devam eden inanılmaz bir askeri anlaşmamız bulunuyor. Yakında Genelkurmay Başkanı İsrail’e gidecek, ama “Yahudi lobileri Ermeni tasarısını destekliyor” çok kızgınız… !  Bu ay sonunda galiba Amerika’ya gidiyor Başbakan, yakında  Ortadoğu konferansı var, biz de içindeyiz,  Filistin Erez bölgesini biz geliştiriyoruz, İstanbul’da uluslararası Irak konferansı düzenlemeyi düşünüyoruz. Aynı zamanda Irak’a girme planları yapıyoruz.

 

ÖM: İsrail de Hamas’la ilişkiler yüzünden Türkiye’ye kızıyor bu arada.

 

AB: Lübnan’a barış gücü gönderiyoruz. Lübnan parlamentosu Ermeni soykırımını  daha önce kabul etmişti. Türkiye  böyle garip  ilişkiler yumağı içinde bir ülke.

 

ÖM: Bir de bu Ermeni tasarısıyla ilgili olarak bir haber vardı bugün, ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi diyor ki; “eğer genel kuruldan, Temsilciler Meclisi’nden geçerse bu tasarı, “soykırım olmuştur” diyen 24. ülke parlamentosu olacağız.” Aralarında Fransa gibi, Arjantin gibi büyük ve orta çaplı ülkelerin bulunduğu pek çok ülke var. Bu Amerika’da kabul edilemez bulunuyor.

 

AB: Kanada var, Latin Amerika’da epey ülke var. ABD de zor durumda, hem süper bir güç olarak dünyada hem de kendi içinde. Dünyanın en büyük ekonomisi, ama sürekli olarak, “arıza ne zaman çıkacak?” diye bakılan bir ekonomi, her türlü siyaseti  yerden yere vuruluyor ve iflas etmiş bir Irak politikası ile yaşıyor. Kendi komutanları söylüyor nasıl bir batak içerisinde olduklarını. Türkiye’de ise sürekli yaşanan gerilim ve krizler var,  5 yıldır birbirimizi yiyoruz. “Cumhuriyet elden gidiyor, laiklik elden gidiyor,  üç vakte yakın bölüneceğiz” diye, “gelsin darbe” davetiyeleri hazırlıyoruz. “Bu kadar demokrasi yeter”, “inşallah demokratikleşeceğiz” laflarıyla geçen bir dönem yaşıyoruz ve AB projesini unutuyoruz,  Bütün bu sınır ötesi tartışmalar, yaşanan şiddet ve terör, öç ve nefret nöbetleri nasıl bir ortamda yapılıyor? “Cumhuriyetimiz  çok büyük tehlike ve tehdit altındadır” değerlendirmeleri ortamında yapılıyor.  Bu değerlendirme bitti mi Türkiye’de? Hayır, Genelkurmay Başkanlığı, sivil ve asker bürokrasi bugünü tanımlarken ne diyor? 84 senelik Türkiye Cumhuriyetinin, tarihindeki en büyük tehlike ve tehdit altında olduğunu söylüyor. %47’lik bir seçim zaferi yaşıyor bir siyasi parti, iktidar oluyor, ama  iktidarı taşıyamıyor, bu da  ayrı bir konu, ona da  değiniriz  sanıyorum. Rejim tehdit ve tehlike altında, laiklik  ve cumhuriyet elden gidiyor, laiklik ve cumhuriyet düşmanları iktidarda,  dış ilişkilerimizde ABD ile  papaz olmuşuz, sınır dışına operasyon yapacağız, savaşacağız, ancak birbirine güvenmeyen,  düşmanlaşan siyasi iktidar ve devlet iktidarımız var ve biz bu durumda bir operasyona soyunuyoruz, bir savaşa soyunuyoruz. 200 bin kişilik kuvvetimiz sınırda. Ülkemiz topraklarının bir bölümünde, 200 bin kişilik kuvvetin  olduğu yerde, 15 şehit veriyoruz. Nerede? Dışarıda değil, içeride. Yakın mazide 40 bin ölümüz var. Böylesi akıl yitirilmiş bir haldeyiz.

 

ÖM: Çok endişe verici bir ortam var.

 

AB: Bir savaşa soyunuyorsunuz ve askeri bürokrasiniz, hukuk bürokrasiniz, yüksek öğrenim bürokrasiniz diyor ki; “ülkemiz büyük bir tehdit ve tehlike altında ve bu tehdit ve tehlike de %47’lik siyasi zafer konumundaki partiden kaynaklanıyor.”  Tehdit ve tehlike salgılayan siyasi iktidarınız askeri bir operasyona  soyunuyor, ABD ile ilişkileriniz inceldiği yerden kopsun pozisyonunda bulunuyor.

 

ÖM: Evet, Başbakan öyle demiş, “inceldiği yerden kopar.” Bu arada Hürriyet gazetesinde ilginç bir manşete rastladım geçtiğimiz günlerde, petrol fiyatları son 20-25 yılın en yüksek düzeyine çıkınca, “bu da PKK’nın etkisiyle” diyor.

 

AB: Yani sınır ötesi operasyon nedeniyle?

 

ÖM: “PKK krizi” diyor.

 

AB:  Böyle bir ortamdasınız, gittikçe kabaran enerji faturanız var, enerji fiyatlarında her artış Türkiye’nin cari açığını arttırıyor. Zaten nazik bir ekonominiz var, son 5 yılda büyüme kat ettiniz, cari açığınızı finanse edecek bir borçlanma kabiliyetine ulaştınız, ama borçlanma kabiliyetiniz dış gelişmelerle her an elinizden gidebilir, böyle bir nazik ortamdasınız. Devlet iktidarı ile siyasi iktidar arasında sürekli gerginlik, düşmanlık, güvensizlik yaşanıyor ve siz tarihinizin en önemli sorunlarından biri olan Kürt meselesinde yine başa dönüyorsunuz, sınır ötesi operasyon planlıyorsunuz 200 bin kişilik kuvvetle . Bunu nasıl yapacağınız, ne zaman yapacağınız, yapıp yapamayacağınız da birer soru işareti. Ayrıca, kamuoyu tezkereyi tartışmıyor, tartışılmasına imkân vermiyorsunuz. Neden? Büyük bir öfke var, nefret var. PKK terör üretiyor. PKK’nın kimin ekmeğine yağ sürdüğünü ayrıca değerlendirmek lazım. DTP parlamentoda grup kurdu, bir takım sivil çözümler üretilir diye bekliyoruz, ancak böyle bir ortamla karşı karşıya kalıyoruz.

 

ÖM: PKK’nın çok cazip bulduğu bir analiz yapılıyor, PKK’nın da böyle bir sınır ötesi operasyonu büyük bir nimet olarak göreceği, durumu buna taşımak istediği yönünde de epey analiz yapılıyor.

 

AB: PKK’nın ne yaptığı, ne ettiği, nasıl irtibatlar  içinde  olduğu çok önemli bir konu, ancak çok bildiğimiz bir alan değil. Şu anda kimler PKK’ya hakim, İmralı’daki Öcalan mı? DTP içinde PKK nasıl bir görünüm içerisinde. Farklı değerlendirmeler olduğu görülüyor. DTP Parlamento’ya girdiğinden beri güçsüz, silik bir görünüm arz ediyor, çözüm  üretemiyor, ama aynı siliklik AKP’de de görülüyor. %47’lik bir oyla silik bir halde, yokmuş gibi. AKP bu oyu nasıl aldı? Seçmen, Türkiye’nin temel meselelerine çözüm bulacağını umduğu için verdi bu oyu. Neden güneydoğudan, doğudan bu kadar yüksek oy oranına sahip?  İnsanlar tenkil metodunun sürekli uygulanması için mi verdi  bu oyu? Niye Gül ilk ziyaretini güneydoğuya yaptı? Yani bütün bunlar,  ülkeyi demokrasiden uzaklaştırıyor. Siyasi alanın daralmasına yol açıyor. Siz tezkere ile çözüm ararsanız, geçmişte de TSK ‘ya teslim edilen meseleyi, kendiniz siyasetin dışına çıkartmış olmuyor musunuz?

 

ÖM: Oluyorsunuz maalesef.

 

AB: İki cümle beni etkiledi; Hükümet Sözcüsü, Başbakan Yardımcısı diyor ki; “sözün bittiği yerdeyiz”. Ne kadar teslimiyetçi bir laf. Bunu bir siyasetçi söylüyorsa, zaten orada siyaset bitmiş demektir, siyasi çözüm üretemiyorsun, iktidar olamıyorsun demektir. Öbürü de diyor ki ; bu kişide  başbakan; “inceldiği yerden kopsun”. İkisi de  siyaseten acz ifadesidir bence.

 

ÖM: İkisi de aynı nitelikte aslında.

 

AB: “Sözün bittiği yer” değerlendirmesi  bir siyasetçinin söyleyeceği en son söz olmalı. Bugüne kadar hep  sözün bittiği yerde olmadığı için  operasyon yaptın. Hem de kaç tane? Mesafe aldın mı?

 

ÖM:  Tamamen maksimalist söylemler bunlar, sonradan altından kalkılması çok zor olan, en uç nokta ile başlıyorsunuz doğrudan. “Sözün bittiği yer”, ya da “inceldiği yerden kopsun”.

 

AB: İktidarın  bu değerlendirmeleri, siyaseten bir tükenişi ifade eder.

 

ÖM: Startejik araştırma kurumlarından birinin başında bulunan Sedat Laçiner “söz başlamadı ki bitsin” diye cevap verdi. “Daha herhangi bir görüşmeye girişilmediği halde bu nasıl söylenebilir? Bunun maliyetinin çok ayrıntılı biçimde hesaplanması gerekir” diye ciddi bir analitik eleştiri getiriyor.

 

AB: AKP’nin bu meseledeki tavrı, sivil anayasa hazırlıklarında da görülüyor. “Sivil anayasayı, ‘dostlar alışverişte görsün’ diye götürürlerse, bu ayaklarına dolanır,  AKP’nin tükenişini getirir” diye bir yorumda bulunmuştuk. 22 Temmuz’dan bu yana, AKP elde ettiği yüksek siyasi başarıyı taşıyamıyor, bunun karşılığı bir siyasi üretim çıkaramıyor. Bu parti ve kadro  Türkiye’nin meselelerine çözüm üretmiyor, duruş sergileyemiyor. MHP ile iyi geçinmek için DTP ile görüşmeyi askıya alıyorsun. Neden? MHP senin cumhurbaşkanlığına destek verdi. Doğru da bir iş yaptı MHP, yanlış bir iş yapmadı, ancak Parlamento’ya çok yüksek oy oranı ile gelmiş bir partinin icra edeceği fonksiyonlar daha kapsamlı, kucaklayıcı, geniş katılımlı olmayı ve bunu iyi yönetmeyi gerektirir.

 

ÖM: Gerek Başbakan’ın gerekse de Hükümet Sözcüsü’nün sözleri doğrusu mantık ve rasyonalitenin çok ötesinde, duygusal bir politik yatırım hissi veriyor insana.

 

AB: Tabii, gerçekten aczin ifadesidir bu sözler. “İktidar kim?” dedirtecek sözler bunlar. Büyük bir seçim zaferiyle gelmiş bir parti, “söz bitti” demez.  Çünkü iktidar sözle olur, iktidar olarak bir şey söylersin, bir şey üretirsin, ama “sözün bittiği yer” dersen, “inceldiği yerden kopsun” dersen, o zaman sen tükenişe girmişsin demektir. Bu iki cümle, aslında sihirli iki cümle, pek çok şeyi açıklıyor. Böyle ürpertici bir ortamdayız.

 

ÖM: Bu artan kayıpların, hükümet üzerinde, iktidar üzerinde baskıyı çok arttırdığı aşikâr. Bir de zamanlama olarak Ermeni tasarısının da aynı zamana denk gelmesi, ABD Dışişleri Komisyonu’nda kabul edilmesi de durumu güçleştiriyor. Hem MHP, hem CHP, ağır şekilde bastırıyorlar. Hatta DSP Sözcüsü’nün de, “geç bile kalındı” şeklinde bir ifadesine de rastladık. Dolayısıyla, bu kriz durumunda herkes hükümete bastırıyor. Devlet Bahçeli de, “tezkereye karşı çıkanlar, örtülü PKK yandaşlarıdır” diye kutuplaşmayı arttırıcı bir ifadede bulunmuş. CHP ve DSP de ‘yangına körükle gidiyor’ denebilir.

 

AB: Bu baskılar sonucunda zayıflarsanız, demek ki bünyeniz pek sağlıklı değildir demektir. Parlamento niye var?

ÖM: Evet bir felç durumu olduğunu gösteriyor doğrusu.

 

AB: Parlamento sözün olduğu yerdir, parlamento bunun için vardır.

 

ÖM: Asıl konuşulması gereken yerde konuşulmaktan kaçılıyor, “söz bitti” deniyor. Bu çok önemli bir çelişki.


 

(15 Ekim 2007’de Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

10月20日

Sapan: Hrant Dink Cinayeti

Sapan: Hrant Dink Cinayeti
17/10/2007

 

Avi Haligua: Radikal gazetesi yazarlarından ve Güncel Yayınları’ndan yeni çıkan ve okuyucuya, Hrant Dink cinayetinin, başından sonuna, bütün belgeleri tam olarak görebilme şansını veren Sapan adlı kitabın yazarları, Timur Soykan ve Demet Bilge Ergün’le beraberiz. Amacınız neydi bu kitabı yazarken?

 

Demet Bilge Ergün: Zaten biz haberci olarak Hrant Dink cinayetinden sonra bu haberin peşine düştük diğer meslektaşlarımız gibi. Fakat bir şeyler yapma fikri, Hrant Dink’in cenaze töreninde ikimizin konuştuğu bir konuydu, “bir şeyler yapmamız gerekiyor” diye konuşmuştuk. Zaten, dediğim gibi, haberci olarak bu haberin peşindeydik, bir takım bulgulara ve bilgilere ulaşmaya devam edince bunu bir kitap haline getirmeye karar verdik. Açıkçası şu anda ortaya çıkan tablo içinde bir takım bilinenler var, tabii ki bilinmeyenler de var. Bilinmeyenler olduğunu zaten kitabın önsözünde özellikle vurguluyoruz. Biz şu anda bilineni olabildiğince net bir şekilde ortaya koymaya çalıştık, çünkü ilerleyen süreçte sürekli yeni bilgiler çıkacak, hali hazırda da çıkmaya devam ediyor. Çok fazla bilgi oldu, gazeteler haber yaptı, televizyonlar haber yaptı, bütün meslektaşlar bu konuyla çok ilgilendi, basın çok ilgilendi. Her yeni bilgi neredeyse bir öncekini unutturur hale geldi, hatta bir bilgi kirlenmesi de söz konusuydu. Bunu da gidermek istedik, kafa karışıklıklarını da gidermek istedik, o yüzden böyle bir çalışmaya başladık. Sadece şu ana kadar gelen tabloyu, kronolojik bir şekilde anlatmaya çalıştık. Tabii ki bu konuda haberler de yaptık, ama haberde belli bir yerde duruyorsun.

 

AH: Bir de toparlamak gerekiyor aslında, çünkü zaman içinde üst üste binseler de algıda üst üste binmiyorlar tam olarak.

 

DBE: Evet. Kısa tutmak gerekiyor haberde, mesela bazı önemli bulduğun cümleler haberin içinde kalmış oluyor, biz bunun daha genişçe verilmesi gerektiğini düşünüyorduk. Fikir oradan çıktı.

 

Timur Soykan: Bir de şu faktör vardı, onu özellikle vurgulamak gerekiyor; Hrant Dink vurulduğunda, henüz kaldırımda iken biz oradaydık ve bu cinayetin Türkiye için çok önemli olduğunu ve Türkiye’nin hesaplaşması gereken, sorgulaması gereken bir cinayet olduğunu düşünüyorduk bütün Türkiye gibi. Hrant Dink düşüncelerinden dolayı öldürüldü, Ermeni olduğu için öldürüldü ve Türkiye’de bir arada yaşamaya sıkılmış bir kurşundu bu. Onun için bunun çok önemli olduğunu düşündük. Türkiye pek çok siyasi cinayete tanık oldu, pek çok aydınını yitirdi bu yolda. Biz ikimiz de Hrant Abi’yi  tanıyan insanlar olarak bu cinayetin peşinden mümkün olduğu kadar fazla gidilmesi gerektiğini düşündük. Demet’in de bahsettiği gibi o bilgi kirliliğinin içinde, o bilgi bombardımanının içinde insanlar neyi düşüneceklerini, nasıl takip edeceklerini bilemedikleri bir hale gelmişlerdi. Biz bile haberlerimizi yazarken çoğu zaman karıştırıyorduk cinayetin aktörlerini, ilişkilerini, devletle bağlarını. İstedik ki bu kitap bir kılavuz olsun, insanlar bu kitabı okusunlar ve bundan sonraki olan süreçte Hrant Dink cinayetini daha yakından takip etsinler. Çünkü her şeyin başı kamuoyunun oluşması ve geniş bir kamuoyu oluşturabilirsek siyasi iradeye baskı olacaktır ve siyasi irade de bu cinayetin üzerine gitmek için daha fazla çaba sarf edecektir diye düşündük.

 

AH: Aslında Hrant Dink cinayeti, diğer cinayetlerden, diğer siyasi cinayetlerden biraz daha farklıydı. Şemdinli ile birlikte, bir yandan zanlıların çok çabuk ele geçtiği bir süreç yaşamaya başladık, burada da aynı şey oldu, Rahip Santori cinayetinde de üç aşağı beş yukarı aynı süreç yaşandı. Ancak medyanın tavrı, diğer cinayetlere göre çok daha netti, yani özellikle ilk iki hafta içinde tüm gazeteler neredeyse tek ses olarak aynı şeyleri söylediler ve cinayeti kınadılar. Ama ardından soruşturma sürecinin başlamasıyla birlikte, haberler geri düşmeye başladı ve aslında çok daha karmaşık haberler çıkmaya başladı. Medyanın olarak tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz bu cinayete dair? Tabii cinayetin bağlantılı olduğu ırkçılığa dair?

 

TS: Medya aslında ilk etapta gerçekten de üzerine düşen görevi yerine getirdi diyebiliriz, yani bu cinayetin hakkettiği önemi algıladı medya ve bununla hesaplaşılması gerektiğinin tespitini yaptı. Bu konuda gerçekten de haftalarca manşetlerden düşmedi Hrant Dink cinayeti.

 

DBE: Her yeni bilgi zaten bizim çalıştığımız Radikal’de ve diğer gazetelerde önemli yer buldu, es geçilmedi açıkçası.

 

AH: Birinci sayfadan duyuruldu soruşturmanın bir aşamasına kadar.

 

TS: Diğer cinayetlerle karşılaştırdığımızda veya Şemdinli gibi diğer olaylarla karşılaştırdığımızda, önünün kesilmesi o kadar kolay olmadı, medyaya baskı yapılması kolay olmadı. Gerçekten de bu konuda ilk etapta iyi bir sınav verdiğini düşünüyoruz basının. Bu son duruşmada da gördük, ikinci duruşmada da gördük, orada çok sembolik aslında bu ülkedeki zihniyeti ortaya koyan şeyler vardı, onların üzerine de gidildi. Açıkcası bizim düşüncemiz şu; medya bastırmasa, bu derece sahip çıkmasa, belki şu anda elimizde olan bilgilerin pek çoğu da olmayacaktı.

 

AH: Aslında kamuoyu baskısının oluşmasında ciddi bir ayak olduğunu söylemek lazım medyanın, gerek cenazede, gerekse öldürüldüğü günün akşamında yapılan protesto gösterisinde medyanın da ciddi bir baskısı vardı. 

 

DBE: Aynı kararlılığı bundan sonraki süreçte de devam ettirmesi gerekiyor, çünkü şu anda, eldeki ipuçlarından, bu cinayetin karanlık noktalarının giderilebileceği izlenimi de doğuyor yavaş yavaş.

 

AH: İlk adımlar sanki karanlıkta değilmiş gibi, herkesin farkında olduğu, ancak bir türlü mahkeme dosyasında ilerleyemeyen bir süreç varmış gibi görünüyordu.

 

DBE: Zaten hep öyle olmuştur, yani bir takım ipuçları hep ortaya çıkmıştır, havada kalmıştır, bir sonuca bağlanamamıştır. Belki şu anda herkesin ortak bir dileği vardır, “Türkiye’de cinayetler karanlıkta kalmasın, aydınlık Türkiye” denir. Belki de bu özlemi artık yaşama geçirmek için, bu kararlılığın, medyanın bu tavrının bundan sonraki aşamada da net bir şekilde devam etmesi gerekiyor, aksi takdirde Abdi İpekçi cinayeti gibi olacak. Abdi İpekçi cinayeti bir çok bilineni olmasına rağmen, hâlâ çok bilinmeyenli bir denklem gibidir, bir sonucu yok gibidir. Bunun öyle olmaması gerekiyor, bu nedenle bu duyarlılığın devam etmesi gerektiğini düşünüyorum.

 

AH: Kitap bir yanıyla tamamen belgelere dayanıyor ancak bir kurguya da sahip. Bu kurguyu oluştururken nelere dikkat ettiniz?

 

TS: Aslında dikkat ettiğimiz şey şu oldu; bir dava dosyasını okumak veya gazetelerden, arşivlerden bir konuyu okumak bir insan için o kadar cezbedici değildir ve olaylar insanın kafasında çok net olarak oturmaz. Biz şöyle bir yöntem izlemeye karar verdik Demet’le, biz bu cinayeti ‘öyküsel’ bir şekilde anlatalım, yani bir gelişmesi, girişi, sonucu, -sonucu yok belki ama o sonuca doğru giden bir şey olsun, bir akışı olsun istedik. Bunun da en basit yöntemi kronolojik bir sırayla olayları anlatmaktı, ama geleceğe gidip, geçmişe döndüğümüz kurgular da söz konusuydu, çünkü olayı okurun kafasında böyle çok daha iyi oturtabileceğimizi düşündük. Bu anlamda da aslında çok olumlu tepkiler aldık. Ortaya çıkmış olan deliller var, ama daha önce insanların kafalarında zamansal olarak pek çok soru kalıyordu. O deliller ortaya çıkan bilgiler değerlendirilemiyordu, öyküsel anlatım bunu sağladı. Örneğin Hrant Abi’nin vurulduğu ana ilişkin tanımlar var, o anın bir kaç yerden görünüşünü anlattık. Olayı gören yaklaşık 10 kişi var, tanık ifadelerinin hepsi aynı yerde kesişiyor, Hrant Abi’nin vurulduğu veya katilin kaçtığı noktada örtüşüyor. Oradan Pelitli’ye gidiyoruz, Pelitli’de cinayetten hemen sonra zafer kutlamalarını yapan katiller var, daha sonra geçmişine dönerek, en başına dönerek olayı anlatmaya devam ediyoruz. Cinayetin aktörlerini de mümkün olduğu kadar en etkili rol aldıkları aşamada anlattık ki daha önceden kafa karışıklıklarına yer vermeyelim.

 

AH: Bir de bunun hükümet ayağı var tabii, yani cinayetin başından itibaren hükümet hakikaten önemli açıklamalar yaptı, peki cinayetle bağlantılandırılan 301. maddenin ne kadar etkili olduğunu düşünüyorsunuz, bir motivasyon unsuru sayılabilir mi? Mesela Ermeni Konferansı sırasında, Cemil Çiçek’in henüz adalet bakanı iken söylediği sözler ve ‘vatan haini’ ithamları vardı, bunların hepsinin bağlantılı olabilmesi ihtimali var mı? Sizce hükümet hâlâ işin üstünde tam anlamıyla duruyor mu acaba?

 

DBE: “301. madde bu cinayette etkili midir?” derseniz, kesinlikle etkili olduğunu düşünüyorum, çünkü biliyoruz ki bu davanın zanlıları Hrant Dink’i o duruşmalardan tanıyorlar. Olaylı bir duruşması olmuştu, yargılandığı davada bir çok olay çıkmıştı, hatta saldırmaya çalışılmıştı kendisine.

 

AH: Davayı hatırlamayanlar için biraz daha açarsak aslında iyi olabilir.

 

DBE: Bu  “Türk’ten boşalacak zehirli kan” sözüyle ilgili bir davası vardı, ceza aldığı bir davaydı, onunla ilgili Agos’ta çıkan bir yazıdan ötürü yargıyı etkilemekten de bir dava açılmıştı. Bu duruşmanın görüldüğü dönemlerde, kendilerine “ulusalcı hareket” denen ülkücü bir grup vardı, bir takım avukatlar vardı, bunlar adliyelerin önünde gösteriler yapıyorlardı.

 

AH: Davalar açılması için dilekçeler veriyorlardı.

 

DBE: Yargılanan aydınlara saldırılar oluyordu. Orhan Pamuk davasında da olmuştu. İfadelerinde de var, o duruşmalardan tanıyorlar, yani o tepkiler doğrudan hedefe koyuyor zaten Hrant Dink’i.

 

AH: Bu kadar gündeme gelmesine neden olan aslında bu sözlerle ilgili davaydı.

 

DBE: Zaten 301’den ceza aldığı dava bir sonuca bağlanıyor, orada bilirkişilerin bir takım raporları var, “Türk’ten boşalacak zehirli kan”ın aslında algılandığı gibi söylenmediği konusunda, Hrant Dink’in orada başka bir şey anlatmak istediği konusunda bilirkişi raporu var, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın itirazı var. Bunlar kamuoyuna yansısa bile onlar bu payı alırlar mıydı bilmiyorum, ama tüm bu dava sürecinden akıllarında tek bir cümle kalmıştı, böylece Hrant Dink hedefe yerleştirildi. Sanıklar ifadelerinde de sadece bunu söyleyebiliyorlar, “Türkün kanı pistir” dedi. Dolayısıyla,  tabii ki 301 etkili oldu.

 

AH: Hükümet ilk baştaki kararlılığını hâlâ sürdürüyor diyebilir miyiz? Bir yandan daha çok vurgu yapılan şey, ortada olan çeteleşme, bunun çeşitli şekillerde ırkçı olduğu ve sürekli olarak saldırılara ya da tehditlere başvurduğu konuşuluyor. Bir yandan da bu saldırıların ya da tehditlerin mahkemelerde ciddi anlamda cezalandırılmadığını da görüyoruz, bunun çok çeşitli örneklerini saymak mümkün. Bu hukuk açısından ne şekilde yürüyor şu anda, sizce sağlık mı? Bu biraz zor bir soru biliyorum.

TS: Aslında çok net gördüğümüz bir örnek. Hrant Dink öldürüldükten sonra Başbakan’dan, bütün bakanlara kadar hepsi çıktılar ve her zamanki klişe lafları tekrar ettiler “sorumlular bulunacaktır, gereken yapılacaktır, ne kadar derine gidiyorsa o kadar derine inilecektir” diye, ama ilerleyen süreçte tam anlamıyla bir hayal kırıklığı yaşadık, çünkü bu cinayet örgütünün, yani Pelitli’de ortaya çıkan 18 sanık, -hatta Coşkun İğci ile birlikte 19 oldu şimdi- Pelitli’de küçük bir örgütlenme, bir çapulcu sürüsü olarak görünüyor. Ama daha sonra ortaya çıkan bilgilere baktığımızda, aslında bunların hepsinin devletle, devletin kurumlarında çalışan güvenlik güçleriyle bağlantılarının olduğunu gördük. Çok çarpıcı bir şekilde ortaya çıktı bu örnekler, zaten en başında Erhan Tuncel’in bir polis  muhbiri olduğunu öğrendik. Ondan sonra ilerleyen süreçlerde Yasin Hayel’in Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne nezaket ziyaretleri yapacak kadar polisle ilişki içinde olduğunu öğrendik.

 

AH: Yine yakın akrabalarının Jandarma İstihbarat’ta muhbirlik yaptığını da -Jandarma İstihbarat diye bir kurumun da varlığını böylece öğrenmiş olduk- biliyoruz en azından.

 

TS: Emniyet Genel Müdürlüğü’nde İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in, Erhan Tuncel’in polis muhbiri olduğu dönemde Trabzon emniyet müdürü olduğunu zaten biliyorduk. Bunun gibi o kadar çok örnek yaşandı ki. Cinayetten sonraki süreçte, OS ile yani katille kahramanlık pozları çektirme yarışına girdiler ve bunun görüntüleri ülkeye bomba gibi düştü.

 

AH: Bununla ilgili soruşturma da tamamlandı, herhangi bir eksiklik olmadığına karar verildi.

 

TS: Tüm olanlara baktığımızda, devletin kurumlarıyla ortaya çıkan ilişkilerin, güvenlik güçleriyle ortaya çıkan ilişkilerin hiçbir şekilde hesabının sorulması söz konusu değil. Bunlar yargılanmıyorlar, yani Samsun’a Emniyet Müdürlüğü’nde çekilen o kahramanlık görüntüleriyle ilgili sadece iki kişiye dava açılmasına izin verildi. Bunlardan bir tanesi, şube müdürü neden O.S’yi nezarete indirmedi diye, diğeri de görüntüleri basına sızdıran polis memuru hakkında. Orada suçun övüldüğü artık bütün ülkenin malumu, bunlar çok saçma gerekçelerle soruşturmadan kurtuldular. Yani arkasına Atatürk’ün o sözünün gelmesi gibi..

 

AH: Bunu zaten ayarlıyorlar görüntülerde.

 

TS: Görüntülerde konuşuyorlardı, ama müfettiş raporlarında, “mekân çok dar olduğu için o görüntüde orada kaldı” diye açıklanacak kadar komik bir noktaya geldi iş

 

DBE: Ya da zanlıyı konuşturmak için...

 

AH: “Ona iyi davrandık ve onu açmaya çalıştık” diyorlar.

 

TS: Bu konuda ifadelere bakıyoruz, gerçekten de konuşturmak için o kadar iyi davranmışlar ki, hatta konuşmasına bile izin vermeden bazı şeyleri kendileri söylüyorlar güvenlik güçleri. Erhan Tuncel bir istihbarat polisine “reis” diye hitap ediyor. Örneğin bakıyoruz, Yasin Hayel’in babası Bahattin Hayel, Mc Donald’s bombalamasından sonra, Terörle Mücadele Şubesi Müdürü’nden, Trabzon’da “oğlun en az cezayla kurtulacak, biz bunu sağlayacağız” diye güvence alıyor. Bunun gibi o kadar çok örnek olmasına karşın, hâlâ bu kişilerin yargılanması için en ufak bir adım atılmış değil. Bu da aslında hükümetin, devletin bu konuda verdiği sözün arkasında durmadığını açıkça ortaya koyuyor.

 

AH: Bütün bu tabloya baktığımızda, “bu cinayetlerin bir gün sonu gelecek” diyebilir miyiz? Eğer gelecekse bununla ilgili atılması gereken ilk adımlar neler sizce?

 

TS: Kitabı yazarken bize en korkutucu gelen şuydu, yıllar süren milliyetçi ve şoven propagandalar sokaklarda oluşan ırkçı bir potansiyeli gözler önüne koyuyor. Kitapta da buna vurgu yapmaya çalıştık. Pelitli’de örneğin, sokaklarda yıllar süren bu ırkçı söylemlerden etkilenmiş bir güruh var, Türkiye’nin heryerinde var. Biz haberciyiz, sürekli sokaklara çıkıyoruz, gerçekten de bu insanlar “Kurtlar Vadisi”nden fırlamış gibiler, bu tipolojiyi çok sık görebiliyoruz ve bunlar gittikçe bir tehdit unsuru olmaya başlıyor. Kitapta bununla ilgili çok çarpıcı örnekler yer alıyor, Yasin Hayel’in Mc Donald’s bombalamasından sonra bir kahraman gibi karşılanması, eylemi yaparken nasıl kahraman olacağını düşünmesi gibi.

 

AH: Bayağı ciddi, davullu zurnalı kahraman olarak karşılanıyor kasabada.

 

TS: Aynen öyle, hatta bir mektupta “Ermeni’yi vurmaya gidiyoruz’ diye bütün semt ayaklanmıştı” deniyor. Yani bunun gibi o kadar fazla örnek var ki, o sokaktaki tablo gerçekten umudumuzu kıran bir şey.

 

AH: Çünkü anladığım kadarıyla, devlet kademesindeki ya da planlı bir örgütlenmeden çok daha popüler bir şeyden bahsediyoruz.

 

TS: Aynen öyle, bunlar işin kötü yanı; devletin her kurumunda, sokağın her köşesinde, heryerde kendileri gibi düşünen insanlar olduğunun farkındalar. O zihniyet bugün Emniyet’e ait ring aracında “Ya Sev Ya Terk Et’ yazısı şeklinde, emniyet müdürlüğünde çekilen kahramanlık pozlarında görülüyor zaten. Bu tabloya baktığımıza, bu zihniyet ülkenin her yerine sinmiş durumda. Bu tablo gelecek için bizi umutsuzluğa sürüklüyor. Bunun da karşısında durmanın tek yolu, bu cinayetlerle hesaplaşıp insanların birarada yaşamasının, barışın ne kadar önemli olduğunu bu ülkeye anlatabilmek.

 

AH: Aslında yine mahkemelere dönmek zorunda hissediyorum kendimi, bu ring aracıyla ilgili dava bir şekilde görüldü, soruşturma tamamlandı; onda da yine Mayıs ayında yapıştırıldığı için, bir soruşturmaya gerek olmadığına karar verildi. Aslında içerikten sürekli kaçarak duruma teğet geçen bir hukuk sistemi içinde tıkanmışız gibi görünüyor.

 

DBE: Zaten bu yüzden mesela açıktan tehditler devam edebiliyor. En son ortaya çıkan Karadeniz türküsü klibindeki gibi... Bunu kullanmak isteyen insanların cesareti zaten buradan geliyor. Çünkü karşısında hukukun caydırıcılığı yok.

 

AH: Aksine sempati ile karşılanacağı bir süreç var gibi.

 

DBE: Evet öyle olduğu düşünülüyor ve bu cesaret de bu tehditlerin açıktan devam etmesine ve yayılmasına neden oluyor.

 

AH: Çok teşekkürler herşey için, özellikle kitap için. Hrant Dink cinayetini ele alan ve Timur Soykan ile Demet Bilge Ergün’ün birlikte yazdıkları Sapan, Güncel Yayınları’ndan çıktı. Tavsiye olunur.



(9 Ekim 2007 tarihinde Açık Radyo’da Açık Gazete programında yayınlanmıştır.)

Kaz Dağı'nda Altın Aramanın Toplumsal Maliyeti Üzerine

Kaz Dağı'nda Altın Aramanın Toplumsal Maliyeti Üzerine
KazDağı'nda altın arayışı
19/10/2007

 

 

Ömer Madra: Kaz dağlarında girişilen büyük bir ‘altına hücum’ durumu var, siyanürle arama konusunda da epey ortalık da birbirine girmiş vaziyette. Sosyal politika forumu konularını kenarından ilgilendiren konu, sen de galiba bu konuya biraz eğildin?

 

Çağlar Keyder: Bu konuyu etraftaki insanlardan biraz dinledim; ben konunun çevre ile ilgili kısmına pek girmeyeceğim, sosyal boyutu bence biraz eksik kalıyor tartışmada, onu biraz deşelim istiyorum. Bugün Haluk Şahin’in yazısına baktım, gerçekten katılmamaya imkân yok. Şöyle söylüyor: “Hiçbir muhasebe böyle bir şeyi haklı gösteremez, bir takım kırmızı çizgilerimiz olmalı ve bunlar ekonomiyle veya herhangi bir diğer sosyal muhasebe ile ilişkili olmamalı. Yani bunu tamamen felsefi ve ahlaki olarak bir tutumla üstlenmeliyiz, benimsemeliyiz. Fiyat konulabilecek bir şey olarak düşünülemez Kaz Dağı’nın tahribatı. Çünkü Kaz Dağı’nın bir özelliği var; ortak hafızamızın bir parçası, hiç olmazsa Akdenizliliğin çok önemli bir sembolü, ikonik bir yer, mitolojiler vs. içinde çok önemli yeri olan bir yer İda Dağı.

 

ÖM: Kâinatın kurulduğu yer.

 

ÇK: Evet. Böyle bir yöreyi sembolik değeri olan, yani mitik bir değeri olan bir yöreyi tahrip etmeye kalkmanın hiçbir anlaşılır bir boyutu yok tabii ki. Onu bir kenara bırakalım, Haluk Şahin’in söz ettiği tutum benim de kesin olarak katıldığım bir tutum, ama şimdi oraya girmek istemiyorum, biraz daha sosyal ekonomik boyutlarına bakmak istiyorum olayın.

”Böyle bir girişimin haklı gösterilmesi için nasıl bir perspektif olabilir?” diye düşününce, olay tamamen Türkçe’deki terimi ile bir ‘rant toplama’ olayıysa, yani bir yolsuzluk olayıysa, bir takım insanlara para aktarmak olayıysa o zaman söylenecek bir şey yok, o zaman bir muhasebe söz konusu değildir zaten. Afrikalı liderlerin parçalayıcı bir tutumla, hiçbir muhasebeye bakmadan, hiçbir ulusallığı, toplumsal veya ekonomik durumu gözetmeden kendilerine ve yandaşlarına gelir aktarmak için, yaptıkları, literatüre de geçen bir takım projelere benziyordur belki, orasını bilmiyorum.

 

ÖM: Bunu bilmiyoruz, ama Kongo’dan son gelen raporlardan, senin söylediğin biçimde, kereste ticareti için yağmur ormanlarının korkunç bir talana tabi tutulduğu anlaşılıyor.

 

ÇK: Afrika dememin nedeni, literatüre o şekilde geçtiği için, yoksa bu sadece Afrika’ya mahsus bir şey değil tabii ki, bir çok yerde olan bir şey. Bunların ortak özelliği, fazla bir yargı süreci olmadığı için veya bir demokratik süreç olmadığı için genelde bir diktatörün veya güçlü bir adamın istediğini yaptırması. Dolayısıyla altında mantık aramak biraz zor, bilmem nereye yol yapıyor, bilmem nereye bina yapıyor, maden satıyor, kereste satıyor vs. Öyle bir durum varsa, ki bazı yazarlar bunu ima ediyorlar, yani “bir takım yerler kazılacak orman vasfı gidecek, sonra da inşaata açılacak” şeklinde.

 

ÖM: Bugün Güneri Cıvaoğlu da “2B yasası yolda, acaba burada amaç, ağaçları kesmek, yeşil dokuyu tahrip etmek ve bu alanları orman vasfını kaybetmiş arazi haline dönüştürmek olabilir mi?” diyor ve Kaz Dağı’ndaki olayla ilgili bağlantı da kuruyor.


ÇK: Olabilir tabii ve eğer öyleyse zaten bunu mantık çerçevesinde tartışmaya imkân yok. Demek ki güçlü oldukları için yapıyorlar bunu bir takım insanlar. Bunlara ne düzeyde karşı çıkılabilir bilmiyorum. Eğer mahkemeleri de satın almışlarsa, devreye hukuku da sokmayacaklarsa her şey olabilir, onun için tartışmasını yapmak zor.

Biz böyle değilmiş gibi davranalım, böyle bir şey olmayacak ve gerçekten muhasebeye, bir takım rasyonalitelere uygun bir şekilde gündeme getirildiğini düşünürsek, acaba nasıl bir muhasebe böyle bir şeyi düşündürüyor insanalara? Ona bir bakalım istiyorum. Hep duyduğumuz şöyle bir şey var; bu altın şirketleri geleceklermiş, altın çıkaracaklarmış ve devlete de yüzde şu kadarını bırakacaklarmış. Yani sadece bu şirketlerin özel kârları değil, aynı zamanda devlete aktaracakları kaynaklar söz konusuymuş, yani Maliye açısından önemli. Bu biraz tuhaf, çok arkaik bir düşünce tarzı. 16ıncı, 17inci yüzyıldaki devletlerde, “hazinemiz gelişsin, esas önemli olan odur” diye düşünürlerdi, Osmanlı devleti bu konuda biraz daha ileri gidiyordu; çünkü son zamanlara kadar, devletin hazinesinin ne kadar güçlü olduğuyla nüfusun ne kadar iyi durumda olduğu birbirine karıştırılan şeylerdi. Mali durum kötü demek, devlet çok kötü durumda, dolayısıyla nüfus da çok kötü durumda demekti. Bu doğru değil tabii, nüfusun işi gücü varsa, para kazanıyorsa ve yeteri kadar doyuyorsa, devletin hazinesinin kötü olması, devletin beceriksizliği anlamına gelebilir. Ya da tam tersi, devlet hazinesini gayet güzel zenginleştirir ama insanlar yoksullaşır. Biliyorsun bizim tarih kitaplarında meşhur bir şey vardır, “bu devlet o kadar güçlü ki, gerekirse halatlarını ibrişimden yapar, yelkenlerini ipekten yapar, donanmayı da yeniden devreye sokar” diye. Tamam da, insanlar eğer açsa ve fakirse bu pek önemli bir şey olmayabilir. Onun için devletin bu madencilik olayına biraz fazlasıyla mali boyuttan baktığını söylememiz mümkün. “Devlete gelir gelecek, ne güzel” derken bu mali zenginleşmenin veya hazineye para girmesinin, vergi girmesinin insanların gerçek durumları üzerinde nasıl bir etkisi olacağına pek de bakılmıyor olabilir. Aslında onu ön plana koymak lazım,maliye ile ekonomiyi karıştırmamak gerekir.

 

ÖM: Tabii burada şöyle bir karışıklık da oluyor gibi, mesela “ekonomi” diyerek, Enerji Bakanı Hilmi Güler, aslında devletin ya da belli bir kesimin sadece zengin olmasını kastediyor olabilir mi? Geçen yıl Uşak’ta, Eşme, Kışla’da, altın madeninde ilk altını Enerji Bakanı Hilmi Güler dökmüş ve Kanadalı Eldorado Gold firması yöneticilerinin de aralarında bulunduğu bir törende, “engellerle karşılaşsak da bunlara aldırmayarak, Türkiye’nin zenginliklerini ekonomiye kazandırmak için çalışmaları sürdürüeceğiz” demiş. Bu ilginç

 

ÇK: Türkiye’nin yeraltındaki zenginliğini bir şekilde yer üstündeki bir takım insanlara aktarmak meselesi.

 

ÖM: Aynen öyle.

 

ÇK: Biraz daha âlicenap olalım ve diyelim ki, Bakan gerçekten doğru söylemek istiyor; esas düşündüğü, ekonominin sadece belirli kişiler için değil de daha ulusal bir yaygınlık şeklinde iyileşeceği. Bu mali olayı bir kenara koyduktan sonra ekonomik boyutuna bir bakalım. Bu ekonomik argüman hep öne çıkıyor, ekonomiyi iyileştirmek meselesi... Herhalde burada düşünülen, gelir dağılımı filan değil de daha mutlak gelir seviyesi, yani ulusal ekonomi. Bu da nasıl ölçülür, neyle ölçülür? Genelde milli gelirle ölçülür, yani “milli gelire ne kadar katkı yapacak böyle bir proje?” diye bakılır. Burada çok önemli sorunlar var; bu mali fetişizme bir geri dönüş gibi, ben bunu algılıyorum. Yani altın o kadar fetiş bir obje ki, sadece insanların zenginliğini gösterebilen bir şey gibi düşünülüyor sanıyorum.

Kaz Dağı ekonomi açısından çok büyük varlığı ve potansiyeli olan bir bölge. İki tane çok önemli sektörden söz ediyorum; bir tanesi zeytinyağı ki binlerce yıldır orada olan bir sektör ve benzersiz bir ürün, hiç olmazsa bu bölgenin zeytinyağının çok farklı olduğunu, mesela güney Ege’deki zeytinyağına benzemediğini biliyoruz. Dolayısıyla oradaki insanlar bu yörenin zeytinyağının bir marka olarak görülebileceğini düşünüyorlar. Yani korktukları şeylerin en önemlisi, -ki bu çok yaygın bir korku- sadece büyük tüccarlardan filan söz etmiyorum- “adımız çıkacak, buralara zehirli denecek, suları siyanürlü denecek, havada çok siyanür buharı var dolayısıyla zeytin ağaçlarını etkiliyor denecek ve bizim zeytinyağımız eskisi gibi satılamayacak, eskisi kadar rağbet görmeyecek” gibi bir korku var. Bence de son derece haklı bir korku, gerçek bir korku, çünkü bu pazarlar, bir çok pazarlarda olduğu gibi, artık tamamen sembolik düzeyde işleyen pazarlar. Yani zeytinyağı dünyada çok, Cezayir’de de var, muhtemelen yeni yeni Asya’dan da gelmeye başlayacak. Akdeniz’in tümü zeytinyağı üretiyor ve zeytinyağı bir şekilde bir marka. Kahvede olduğu gibi, nasıl Etiyopya kahvesi başka oluyor, Hawai kahvesi başka oluyor, zeytinyağının da böyle yavaş yavaş kendisine bir marka edinmesi süreci başlamış durumda. Amerika’daki marketlere baktığım zaman, “Toskana’nın şurasından gelen zeytinyağı” filan diye etiketler görülüyor, Türkiye’de de gayet butik bir takım zeytinyağlar ortaya çıktı.

 

ÖM: Hepsinin tadı ayrı, ne kadar sertlikte filan olduğu belirtilmeye başlandı, yani çok inceldi.

 

ÇK: Hangi yöreden geliyor vs. etiketin üzerinde yazıyor. Dolayısıyla bu çok gerçek bir korku. ,Hakikaten öyle bir durum ortaya çıkabilir, bütün bu yöreden gelen zeytinyağı, -ki muhtemelen Türkiye’nin yarısından fazlası buralardan geliyor- böyle bir gölge altında kalabilir. Çünkü burası artık zehirli bir yerdir, zeytin ağaçları siyanürü absorbe ediyor, suyu zehirli, vs. diye bir rivayet ortaya çıkabilir. Bu da gerçekten ekonomik anlamda, -eğer sırf ekonomik anlamda bakıyorsak olaya- gayet önemli bir faktör.

 

Avi Haligua: Ekonomik olarak zeytinle ilgili başka planlar da var, belki bunlarla da bağlantılı okumakta fayda olabilir.

 

ÇK: Ne gibi?

 

AH: Çeşitli kurumların şöyle amaçları olduğunu biliyorum; zeytin ithalatının başlatılmasıyla birlikte, yarı mamul olarak zeytini alıp, burada işleyip mamül haline getirip ihraç etmek üzerine kurulu yeni bir sistem öneriyor zeytinciler.


ÇK: Olabilir. Aslında tabii Türkiye’de belki zeytini işleme daha maliyet açısından daha kârlı olabilir, ama bu demek değil ki “Türkiye’de zeytin ağaçları kesilecek!” Tam tersine, Türkiye’de şu anda baktığınız zaman bütün Gemlik’ten başlayın, aşağıya Manisa’nın güneyine kadar heryerde zeytin ağacı ekiliyor. Çok hızla büyüyen bir sektör ve sektörün daralması hiç söz konusu değil.

 

ÖM: Hükümetin de desteklediği bir şey, milyonlarca yeni ağaç dikildi.

 

ÇK: Tabii çok büyüyen bir sektörden söz ediyoruz. Yine ekonomi düzeyinde kaldığımız takdirde, ikinci büyük sektör burada turizm. Bu da çok hızla gelişiyor ve bu turizm de yine marka turizmi, jenerik bir plaj, güneş ve deniz turizminden öteye bir şey. Çünkü insanlar buraya geldikleri zaman biraz daha farklı şeyler yapmak istiyorlar ve muhtemelen de daha çok para bırakıyorlar bu anlamda. Çünkü yapmak istedikleri şeyler, güzel bir tabiat içinde yürümek, etraftaki olayları seyretmek, dağlara bakmak, daha temiz bir çevrenin içinde olmak. “Oksijen deposu” diye sürekli reklamı yapılıyor.

 

ÖM: Kaz Dağı’nın en büyük özelliklerinden biri de o.

 

ÇK: Çevre temizliğinin çok önemli olduğu, çevrenin hiçbir şekilde bir zan altında olmamasının çok önemli olduğu bir sektör. Dolayısıyla sırf ekonomi olarak ve sırf milli gelire katkısı anlamında bir muhasebe yapsak dahi, bakanların söyledikleri, “ekonomik olarak nasıl unuturuz madenlerin önemini?” gibi laflar çok saçma geliyor bana, çünkü herhangi bir karşılaştırmada bunun doğru olmadığı hemen ortaya çıkıyor. Ekonomik olarak dahi bir marka, bir üründen ve çok yüksek değer elde edilen bir turizm sektöründen vazgeçmek bana çok tuhaf geliyor. Bunun muhasebesini doğru dürüst yapmak gerekiyor.

 

ÖM: Bir de demiş ki Enerji Bakanı “Türkiye’de 10 yılda 43 firmaya altın işleme ruhsatı verildi 85’ten bu yana, yani 20 küsur yıldan beri, yurtdışından 17 firma altın çıkarmak için geldi, bizler bu sayının daha da artmasını istiyoruz.” “Bizler” dediği kim bilmiyorum, ama bir soru da şu, niye Enerji Bakanı bu işlerden sorumlu oluyor bu kadar konuşma yetkisine sahip? Enerji ile ne ilgisi var bunun?

 

ÇK: Herhalde petrol bağlantısından dolayı! Bir de şunu söyleyeyim, anladığım kadarıyla bu Maden Kanunu o kadar geniş kapsamlı tutulmuş ki, Türkiye’nin herhangi bir yerinde bir madenci, “ben burada sondaj yapmak istiyorum” diye başvurabiliyor. Hatta Kaz Dağı’nda konuştuğumuz insanlar, “isteseler insanlar Anıtkabir’in altında dahi maden arayabilirler bu kanuna göre” dediler. Tabii bu kadar kapsamlı ve ayrıştırma yapamayan bir kanunla çalışmanın bir takım sonuçları ortaya çıkacaktır herhalde. Bu kanun bir şekilde düzeltilecektir diye düşünüyorum. Demek istediğim şu; Maden Kanunu’na tamamen karşı çıkmak tabii ki yanlış olur, ama insanların ekonomik muhasebe açısından, toplumsal muhasebe açısından biraz daha detaylı, daha ayrıştırmacı bir perspektife sahip olmaları umulur.

 

ÖM: Toplumsal muhasebe de istihdamla ilgili herhalde?

 

ÇK: Aslında çok ortodoks bir şey söylediğim, şu anlamda; Dünya Bankası da artık, 20 yıldır filan herhangi bir projeyi değerlendirirken, eskiden yapılığı gibi kâr-zarar hesabı olarak düşünmüyor olayı, diyor ki “nerede bunun çevre muhasebesi, çevre değerlendirmesi, yani nasıl bir etkisi olacak çevrenin üzerine?” ve de “nerede bunun toplumsal muhasebesi?” Yani toplumsal etkilerini ne olacak diye muhakkak her projeye bir ek olarak bunları da istemeye başladı. Biz bunu düşünemiyoruz sanki, Dünya Bankası dahi düşünüyor. Herhalde artık anlaşılması gerekir, artık ekonomiye sadece kâr-zarar hesabı olarak ya da “milli gelire ne kadar katkısı var faaliyetin?” diye bakılmıyor. Bunlar çok önemsiz şeyler olmaya başladı. Dünyadaki belki de en büyük sorun şu anda istihdamın gelişmemesi. Türkiye’de de ekonomik büyüme oluyor, gazeteler ve bakanlar çok heyecanlı, “%9 büyüdük” vs. diye. İstihdama bakıyorsunuz, hiçbir şey olmamış. Bu “jobless gross” dedikleri “işsiz kalabalık” artıyor. Milli geliri arttırıp istihdamı geliştirmediğiniz takdirde elinizde bir sürü sorun birikiyor; bu insanlara ne olacak, nerede vakit geçirecekler, bunları siyasi toplumsal patlamalardan veya friksiyonlardan nasıl uzak tutacağız? Sistemin stabilitesi için şart. İnsanlar istihdam olmadığı zaman evlenemiyorlar mesela, evlenemedikleri zaman da sokaklarda kalıyorlar vs. Bunun türlü çeşitli uzantılarını kolaylıkla tahayyül edebiliriz. Bu istihdam meselesi, bütün bu yörede, -Marmara bölgesinden sahilleri takiben ta Mersin’e kadar gidelim- aslında çok da kötü çözülmüş değil, Türkiye’nin belki de en başarılı bölgeleri diye düşünülebilir. Bütün bu bölgede, çeşitli emek entansif, yani işgücü yoğun, dolayısıyla istihdam getiren, en azından yılın içinde belli bir zaman istihdam getiren faaliyetler söz konusu. Burada da iki önemli sektör ön plana çıkıyor; bir tanesi turizm, bir tanesi tarım. Bütün Bodrum’un, Marmaris’in, Antalya’nın arka planlarına baktığımız zaman, iç tarafa doğru giden köylere baktığımız zaman, bütün Ege’de, özellikle belki Ayvalık’ın altındaki köylerde, insanlar senenin bir kısmında tarımla uğraşıyorlar, bir kısmında turizmin bir kıyısından köşesinden tutuyorlar. Çok başarılı bir bileşim sağlanmış durumda, dolayısıyla da oradaki nüfus çok stabilitesi olan bir nüfus.

 

ÖM: Evet, Ayvalık bu açıdan son derece tipik; çok kısa ama yoğun bir turizm mevsimi var, onun dışında zeytin mevsimi var.

 

ÇK: İstatistiklere baktığımız zaman, zaten yıllardır Ege’den ve Akdeniz’den dışarıya göç olmuyor. Hatta köy nüfuslarına bakıyoruz, köy nüfuslarının bir kısmı artıyor da. Nasıl artıyor? Başka yörelerden gelen insanlar, bakıyorlar ki burada iş var, istihdam olanakları var, oralarda oturuyorlar. Bir mevsimlik geliyorlar 2-3 sene, ondan sonra oturup kalıyorlar. Ege ve Akdeniz sahil bölgelerindeki nüfusun Türkiye için hiçbir sorun yaratmadığını görmek mümkün. Orada insanların şehirlere yığılması gibi bir olay yok. Biliyorsun Başbakan bu konuda çok hassastır, pasaport, vize falan koymaya kalkmıştı İstanbul’a. Onun bunu öncelikle düşünmesi lazım, buradaki bu çok hassas dengeyi bozup, bu büyük bölgenin hassas dengesini bozup, insanların büyük şehirlere yığılmasını mı tercih edecek? Yani bütün bu yöredeki toplumsal dengelerin, göçü önleyen ve istihdamı sağlayan toplumsal dengelerin böyle bir proje ile bozulması çok büyük bir risk bence. Çünkü böyle bir proje, hakikaten sonunda turizm ve tarımdaki markalaşmanın da riske atılması demek. vs. Bütün bir yöredeki istihdamı 2-3 tane maden istihdamının ortaya çıkması pahasına yok etmek demek.

 

ÖM: Zaten çok gülünç rakamlar var, “200 kişiye istihdam sağlayacağız” filan gibi açıklamalar var. 200’ü en yüksek rakam olarak bir şirket vermiş.

 

ÇK: İsterse 2000 kişi olsun, mesele o değil ki, mesele oradaki bütün köylerde dengenin bozulması meselesi. Bütün bunlara fiyat konmasına imkân yok.

Ayrıca başında konuştuğumuz gibi, burada çok daha ahlaki, felsefi bir takım kırmızı çizgilerimizin olması gerekir bölgenin sembolik önemi açısından da. Fakat bunun bana söylediği şöyle bir şey daha var; Türkiye bazında bir takım yasaların çıkması ve bunların heryerde aynı şekilde uygulanması veya heryerde aynı tür muhasebenin yapılmasının aslında çok yanlış olduğu da ortaya çıkıyor. Böyle bir maden yasasının, hiçbir istihdam olanağı olmayan veya hiçbir turizm potansiyeli olmayan bir yerde uygulanması belki mümkündür, belki çevreye vereceği zarar da katlanılabilecek bir zarardır, çünkü başka türlü bir opsiyon yoktur, başka türlü bir potansiyeli yoktur o bölgenin. Ama gittiğimiz yere de bakmamız lazım, “neredeyiz, ne iş yapıyoruz, hangi bölgenin hangi dengelerini bozuyoruz?” vs. diye. Bütün bunları da işin içine sokmamız gerektiğini düşünüyorum.

Son bir nokta olarak, giderek aslında BM, Dünya İş Örgütü (ILO), AB, bütün hepsi yeni dokümanlarında istihdam konusunun özellikle üzerine gitmeye başladılar. Mesela BM’nin bu 2005’te çıkardığı bir belge var, önümüzdeki Şubat’ta tekrar toplanıp aynı şekilde bir doküman yayınlayacaklar, şunu söylüyor çok açık bir şekilde; “Artık ulusal kalkınma stratejisinin içinde en önemli yeri, doğru dürüst istihdam yaratma almalıdır. Sadece bir milli gelir muhasebesi üzerine gidilen bir strateji doğru olmayacaktır” diyor. Çünkü, bu sözünü ettiğimiz sorunlar artık heryerde, yani istihdamsız bir büyümenin siyasi maliyetini, toplumsal maliyetini herkes görmeye başladı. Milli gelir büyümesini bir kenara bırakalım, tamamen bir maliye fetişizmi ile sergilenen bir madencilik olayı söz konusu ve  ne kadar tehlikeli olabileceğini de görüyoruz.



(17 Ekim 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

Kuzey Irak'a Sınır Ötesi Operasyon Ne Demek?

Kuzey Irak'a Sınır Ötesi Operasyon Ne Demek?
16/10/2007

Ömer Madra: Bu sabah gazetelere bakıldığı zaman ya da televizyon kanallarına baktığımız zaman son derece karanlık tablolarla karşı karşıyayız. Üzülmenin ötesinde, sağduyulu bir şekilde yapılması gerekenlerin tartışılması gerekirken, herkes müthiş bir linguistik yaklaşım içinde. Hatta bazı gazeteler logolarını karartmışlar.

AH: Çözüme dair giden rasyonel yolun tıkaması ihtimalini de getiren bir söylem şekli.

 

ÖM: Biraz bundan da bahsedip ondan sonra referandum konusuna geçebiliriz.

 

Aİ: 15 askerin öldürülmesinin ardından böyle bir duygu patlaması olması doğal ve bunun ifade edilmesi de sağlıklı. Bunun ifade edilmemesi bir kin halinde biriktirilmesi daha tehlikelidir uzun vadede. Ben psikolog değilim ama toplumsal psikolojide de okuduğum, bildiğim kadarıyla yas tutmasını bilmek de önemlidir ve yasın da gereği yapılmalıdır. O yüzden, dün ve bugün gazetelerdeki bu büyük duygu patlamasının bazen çok aşırıya vardığı düşünülebilir, ama bunun eleştirilmesi doğru değil, çünkü sonuç olarak 15 tane askerlik görevini ifa eden, TC yurttaşı öldü. Görev başında öldükleri için de bunlar şehittirler. Türk dilinde, polis memuru da olsa, devlet memuru olsa, asker de olsa görev başında öldükleri için şehit denir bunlara. Nitekim Hasip Kaplan ve DTP milletvekili Sarıtaş da aynı tabiri kullandılar. Konumlarından hareket ederek değerlendirmememiz lazım. PKK saflarında çarpışan kişiler bir devlet görevlisi değillerdi, dolayısıyla onlara başkaları başka türlü isimler verebilirler, onlar da ölmüşlerdir, onlar için de üzülürüz, insanlar öldüğü için üzülürüz, onları oraya sürükleyenleri lanetleriz, ama burada 15 askerin çatışmada öldüğü bir gündeyiz. Bunu böyle bilelim, bir çatışmada bir günde 15 kişi öldü. Bu, etrafımızda, Irak dışında hiçbir ülkede olan bir şey değil, bunu da açıkça söylememiz lazım. Yakın coğrafyamızda olduğu kadar, uzak coğrafyamızda da olan bir şey değil. Bu, kabul edilebilir, sürdürülebilir, üzeri örtülebilir bir şey değil, yaşanan üzüntünün, kederin akıl yoluyla bastırılabileceği bir durum değil. Bunun boşalması, ifade edilmesi lazım. Bunun arkasından, benim en çok dikkat çekmek istediğim konu, durumun vahametini dikkate alan bir yaklaşımla bu durumun nedenlerini ortadan kaldırmak için akıl yolu ile karar almak. Üzüntünün ifadesinde akıl kullanılmaz, duygu kullanılır, ama o üzüntüye neden olan sorunların çözümünde, duyguyla değil akılla yaklaşmak gerekir. Ancak biz, duygularımızın aklımıza emrettiği, hakim olduğu, esir aldığı bir yapıdayız. Geçen haftaki programımızda toplam ölen asker, astsubay ve PKK militanı bilançosunu verdik korkunç bir rakamdı. Bu rakamın üzerinden bir hafta sonra, çok daha ağır bir gidişata işaret eden bir durum çıkıyor ortaya.

Ölenlerin yası tutulmalıdır, bu yas herkesin kendi geleneğine göre tutulmalıdır, burada hiçbir şekilde o yasın tutulmasını engelleyecek, “gözyaşınızı saklayın, duygularınızı saklayın, bastırın” gibi bir öğüt vermeye kimsenin yetkisi yoktur, ama yas bittikten sonra da akıl duyguya hakim olmalıdır. Biz yas tutulmasından ziyade, yastan sonra aklın devreye girmesi noktasında yıllardan beri yetersiz kalıyoruz. İş sadece dövünmekle, “öç alacağız” demekle, “kökünü kurutacağız” demekle çözülmeyecek bir noktaya geldi. CHP milletvekillerinin, Doğu ve Güneydoğu’da yaşayanların aidiyet bağlarının zayıfladığı ile ilgili raporu yeni değil, bunu daha önceden de biliyorduk, başka çeşitli raporlardan da biliyorduk ama bunu CHP’nin söylemesi çok önemli. Zaten en önemli göstergelerden bir tanesi CHP’nin orada ortadan kalkmış olması. CHP’nin doğu ve güneydoğuda parti olarak varlığını yitirmiş olması, bölgede aidiyet bağlarının zayıfladığının önemli bir göstergesidir. Türkiye’nin önemli bir partisi orada yok artık. CHP’nin bu aidiyet bağlarının kopmasını tespit etmenin ötesinde bu konudaki sorumluluğunu da ortaya koyması gerekir.

 

ÖM: Burada benim de açılışta söylemek istediğim, gazete ve televizyonların yaklaşımının, kalbe düşen ateşin ötesinde, soğukkanlılığın kaybedilmesine yol açması kaygısıydı.

 

Aİ: Tabii anlıyorum, ama sol 1990’larda hatalar yaptı, o hatalardan bir tanesi de, Türkiye’de çatışmalarda ölen emniyet güçlerinin ve bu olayın küçümsenmesiydi. Türkiye’de çatışmalarda ölen, durakta beklerken yaylım ateşine maruz kalıp da ölen bir polis, sokakta karşıdan karşıya geçerken arabanın çiğnediği bir insan konumunda değildir. O orada polis olduğu için öldürülmüş bir kişidir, bu kabul edilemez. Hiçbir şey kabul edilemez tabii, ama diğerinde toplumsal yaşamın talihsizlikleri dediğimiz kazalar oluyor ve bunlarla mücadele etmeye çalışıyoruz iyi kötü, ama bu başka, bu bir kaza değil. Bunların hiçbiri kaza değil, bu ölenlerin hiçbiri kazada ölmediler, hiçbiri hastalıktan ölmediler, hiçbiri kendilerinin değiştirebilecekleri bir hayat düzeni içinde ölmediler –askerlerden bahsediyorum- çoğu da askerlik görevini yapmakla mükellef kişilerdi ve bir görevi yerine getirirken öldüler. Sadece onlar ölmedi tabii, geçen hafta Beytüşşebap’taki saldırı ile ilgili olarak, Meclis komisyon başkanı Zafer Üskül, yaptığı değerlendirmede “tam olarak kimin yaptığını bilemiyoruz” dedi, “PKK’lılar olduğu iddia ediliyor” dedi. PKK kaynakları son olarak “gerilla kıyafetinde Jitem birlikleri veya milisler bölgede dolaşıyorlar ve PKK’ya atfen eylemler yapıyorlar” diye doğru veya yanlış bir karşı bilgi kampanyası başlattı. Artık, at izinin it izine iyice karıştığı, tamamen dumanlı bir havadayız, ama bu son çatışmada ölen kişilerin kim tarafından öldürüldüğünde dair bir şüphe yok tabii, bunlar PKK ile çatışmada öldüler ve PKK’nın örgütü HPG bunu bütünüyle üstlenmiş durumda, hatta başka çatışmalarda ölen insanların da sayısını veriyor. Genelkurmay bunları doğrulamadığı için, şimdilik dezenformasyon olması ihtimali çok yüksek. Bir savaş yaşıyoruz, deklarasyonlarıyla, tavırlarıyla, ölüleriyle, yaralılarıyla bir savaş yaşıyoruz. Savaş yaşıyorsak eğer, ya bu savaşa devam etme kararını söylesinler ve biz savaş yaşadığımızı bilelim ve ona göre Türkiye’nin geleceğini düşünelim, ya da “bu bir savaş değildir ve bunun çözümü savaş olmadan vardır” diyelim ve öyleyse bunun gereklerini yerine getirelim. Bu sadece TSK’ya veya emniyet güçlerine yapılmış bir çağrı değildir, bütün Türkiye’deki Kürtlere yapılmış bir çağrıdır. Savaş tek taraflı bitirilmez. Bir konferansta Ahmet Türk, “PKK silah bırakmak istiyor ama silahı nereye bırakacağını bilemiyor” diye ifade etmişti Bilgi Üniversitesi Kürt Konferansı’nda, o zaman, “silahı eline alan nereye bırakacağını da bilir, başkasından bırakacağı yerin gösterilmesini istemez” demiştim. Silahı eline alanın onu nereye bırakacağını da bilmesi gerekir, yoksa çok büyük bir sorumsuzlukla silah almış demektir.

 

ÖM: Bu “Irak’a harekat dahil her ihtimal masada” şeklinde ortaya konan bir denklem de değil bunun tabii çok...

 

Aİ: Büyük ihtimalle PKK’nın Irak’a müdahale için Türk ordusuna provokasyon yaptığını düşünebiliriz. Bunu 6 ay önce konuşmuştuk, Türk ordusunun Irak’a müdahale etmesi bir çok açıdan PKK’nın elini güçlendirecektir. Birincisi, Kürtler nezdinde, onların tabiri ile Güney Kürdistan’ın Türk işgaline karşı müdafaasında ilk siperde çalışan askeri güç sıfatını elde edecektir. Diğer taraftan Talabani ve Barzani ile, özellikle rekabet halinde olduğu Barzani ile ister istemez bir dayanışma içinde olacaktır . ABD’nin Türkiye’nin müdahalesine karşı çıkacağını tahmin ettiği için ABD ile Türkiye arasında ikinci bir ihtilaf konusu yaratmakla kendisine bir hareket alanı sağlayacaktır. Bunlar PKK açısından bir çıkış noktasıdır. Diğer taraftan da sürekli olarak Öcalan’ın zehirlenmesi, tecridi, ölüme bırakılması konusunda da bir mobilizasyon var. Geçtiğimiz 8 Ekim tarihi itibariyle yeniden lanse edildi. Bunlar dalga dalga gelecektir, bu arada tabii DTP milletvekillerinin gerçekten işlerinin çok zor olduğunu teslim etmemiz gerekir.

 

ÖM: DTP Grup Başkan Vekili Selahattin Demirtaş’ın da hiçbir siyasi amacın bir damla kandan daha değerli olmadığını belirtmesi ve akan kana karşı nihai sonuç almak üzere siyasetçilerle el ele vermeye çağırmasından da bahsetmeliyiz.

 

Aİ: Aynı çağrının daha açığını Kars’ta Mahmut Alınak yaptı. Mahmut Alınak DEP İl Başkanı ve Kars bağımsız adaydı. Mahmut Alınak da Demirtaş’ın çağrısına benzer, hatta daha belirgin bir çağrı yaptı, bunu da hatırlatmak lazım. Hasip Kaplan da terörle mücadeleden bahsetti.

 

ÖM: Bu sınır ötesi operasyon ya da Kuzey Irak’ın işgali, ya da istilası, ne dersek diyelim, olabilecek en vahim sonuçlara yol açacak gibi görünüyor. Senin de ortaya koyduğun gibi, esas itibariyle PKK gibi bu çatışmadan beslenmesi beklenen grupların işine yarayacak sadece.

 

Aİ: Kuzey Irak’a çok girdik çıktık, 27 kere olduğunu hesaplamıştı zamanında Baskın Oran, tabii girmek çıkmakla sonuç alınacak bir şey değil, Kuzey Irak’a girip orada sonuç alana kadar kalmak yıllar sürer. Çünkü Kuzey Irak istikrarlı bir ülke değil, Irak istikrarlı bir ülke değil, istikrarsız bir ülkede girdiğiniz yer, yarattığınız boşluk, ondan sonra çekilmenizi mümkün kılmaz, Amerika’nın şu anda Irak’taki durumu gibidir. Çekilmenizi mümkün kılmadığı için niçin girdiğiniz zaman içinde unutulur ve dünya kamuoyu nezdinde işgalci güç konumuna düşersiniz.


ÖM: Bir Kıbrıs durumu ortaya çıkabilir.

 

Aİ: Aynen. Haklı da olabilirsiniz, sıcak takip uluslararası hukuk açısından haksız bir şey değildir, bazen sıcak takip anlaşmalar çerçevesinde olabilir. Ama sıcak takip çerçevesinde girip sorunu bir günde çözemeyeceğiniz için kalmanız gerekir ve yarattığınız boşluğu sadece sizin doldurmanız mümkün olur. İstikrarlı bir ülkeden çıkmak mümkündür, istikrarsız bir ülkeden çıkamazsınız, çıkarsanız bıraktığınızdan, girdiğinizden daha kötü bir manzara ve sonuçla karşı karşıya kalarak çıkarsınız ve zaman içinde siz sadece işgalci vasfınızla tanınırsınız. Niçin orada olduğunuz unutulur.

 

ÖM: ABD gibi dünyanın en büyük ekonomik ve askeri gücü bile Irak’tan çıkamıyor filan deniyor ama bu da...

 

Aİ: Amerika’nın çıkmak istemediğinden emin değiliz bütünüyle, ama çıkmak istiyorsa da çıkamayacak durumda olduğunu biliyoruz. Velev ki Demokratlar geldi, öyle bir niyetlerinin olduğunu zannetmiyorum, ama diyelim ki Demokratlar, “artık tamam yeter, çıkalım” dediler, çıkamazlar veya çıkarlarsa orada ortalık kan gölüne döner, zaten kan gölü, ama daha da fazla olur, ırmak olur.

Hakikaten böyle bir işe girmek Kıbrıs’taki durumumuz gibi sonuçlanır, biz Kıbrıs’ı almak üzere bir operasyon yapmadık ama sonunda Kıbrıs’ı fiili ilhak noktasına geldik.

 

ÖM: Sonuçta böyle gerçek bir açmazı da içeriyor, dolayısıyla geniş çaplı, objektif ve sağduyulu düşünmekten başka yapacak bir şey yok.

 

Aİ: Ama ölüler varken sağduyulu düşünülmez, onu da kabul edelim, ölüm kapımızda iken sağduyulu düşünülmez; bunu insanlardan beklemek de hakikaten insanca değil. Dolayısıyla sadece şu çağrıyı yapabiliriz, eğer daha vahim, daha ağır, daha geri dönüşü olmayan noktalara gelinmesi istenmiyorsa, ellerinde yasa dışı biçimde silah tutanların silahları bırakması lazım. “Karşılıklı silah bırakmak” gibi saçma sapan laflar ediliyor, TC devleti içinde elinde silahla dağa çıkanla, elinde silah tutma yetkisi olan güç arasında karşılıklı silah bırakma çağrısı gibi saçma sapan şeyleri dile getirmek cehaletten daha da vahim bir şeydir.

 

ÖM: Referandumu da konuşalım diyorduk ama...

 

Aİ: Onu maalesef konuşamayacağız, ama büyük bir açmaz bizi bekliyor, dün Komisyon’da görüşüldü, değişiklik önergesi onaylandı, yarın meclise girecek. Bu iş artık vodvilden de öte bir duruma dönüştü. Şu anda bu seçim bu referandum bir siyasi literatüre bir referandum komedisi olarak geçecektir.

 

ÖM: Evet, bir farsa dönüştü bu.

 

Aİ: Evet bir farstır bu, “Şakadan halkoylaması mı?” diye yazmıştım 9 Eylül’de Radikal’deki yazımda. Sahiden şaka gibi bir şey.

 

ÖM: Bu da AKP kurmaylarının bir politik manevranın sonucunda kendi kendini içine düşürmüş olduğu bir durum olarak görülebilir belki.

 

Aİ: Fakat, Tayyip Erdoğan’ın kendini bu manevra içine sokan kurmaylarından da hesap sorması beklenir. Bu acemiliğin, bu beceriksizliğin, bu hukuki bilgisizliğin hesabını sormalı, çünkü Tayyip Erdoğan bunu önerecek durumda değil, bilmediğinden değil, ama bunu başkaları yapar. Bir yönetici her şeyi kendisi yapmaz ama kendisiyle beraber çalışanların yetkinliğinden sorumludur. Böyle bir cehalet ve  beceriksizlik unsurunu ülkenin gündemine getirip kendi partisini rezil eden insanlardan hesap sorulmuyorsa, Anayasa Komisyonu Başkanı’ndan hesap sorulmuyorsa o zaman hakikaten “bu partide bir yönetim zaafı var” dememiz lazım. Ömer Laçiner yıllardan beri söyler, “AKP yönetiminin en kötü tarafı, en zayıf tarafı kriz anını yönetme becerisidir” diye, ben bu tespite katılıyorum. Kriz anlarında AKP yönetimi panikliyor ve aklıselimini kaybediyor. Bu referandumu böyle, sadece tepkili, alelacele, yangından mal kaçırır gibi gündeme getirmeleri ve ondan sonra da hiçbir şey olmamış gibi davranmaları düşündürüyor insanı. Bu zihniyet anayasayı baştan başa değiştirecekse eğer, orada ne hatalar yapacaklar diye insan dehşetle bekliyor bu durumda.

 

ÖM: Bunu tekrar konuşmamız gerekiyor.




(9 Ekim 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)