Protege Moi 的个人资料QUIJOTESCO照片日志列表更多 ![]() | 帮助 |
|
|
11月17日 Mahfi Eğilmez: VaroluşçulukVaroluşçuluk
26/06/2005 20'inci yüzyılın en önemli filozoflarından olan Jean Paul Sartre'ın (Nobel Edebiyat Ödülü, 1964) doğumunun 100. yılı dolayısıyla eserleri yeniden basılmaya ve felsefi düşünceye katkıları yeniden yorumlanmaya başladı. Sartre denilince akla varoluşçuluk geldiği için de bugünlerde bu felsefe akımı Sartre'la birlikte yeniden gündeme oturdu. VAROLUŞÇULUK VE ÖLÜM 3Nobel ödül komitesince Camus 'ün politikasının daha fazla kabul görmüşlüğüne ve Sartre'ınkinden daha çekici olarak yorumlanmasına, ve muhtemelen onun kadar nezaket ve namusluluğu ve duru kararlılığı cezbeden başka hiçbir yazar olmamasına rağmen, Henri Peyre, Camus'ün kitapları ve onun hakkında yazılanlar üzerinde yaptığı incelemede Sisifos Mitini ve Başkaldıran İnsanı "için sadece çelişik değil, aynı zamanda zihin karıştırıcı ve kanımca sığ ve ham" derken çok haklıdır. ( H.Peyre,. 'Comment on Camus" WginiaQuart.Rev..34(4)623629, automn 1958.)
Camus iki felsefik eserinden birincisine, Sisifos Mitine fevkalade kahince bir ifadeyle başlar [3,sayfa 21]:"Gerçekten ciddiye alınabilecek tek felsefik sorun vardır, ve o da intihardır". Ardından dünyanın saçma olduğunu söyler. Biraz sonra da " dünyanın saçma olduğunu söyledim ama fazla acele ettim.Dünya hiç mantıklı değil.tüm söylenebilecek budur.Fakat saçma bu akıldışılıkla insan yüreğinde yankılar yapan açıklığa karşı duyulan özlemin çarpışması değil midir? Saçma, dünyaya olduğu kadar insana da bağlıdır". Bu nokta daha deyimsel ve sağlıklı bir hale bütün şeyleri anlaşılır kılmak için duyulan açlık gerçekten saçmadır veya daha hassasça kiçotçadır, diyerek getirilebilir. Fakat Camus "bildiklerimle ve sadece onlarla yaşayıp yaşayamayacağımı merak ediyorum" [3,sayfa 40] demesine rağmen saçmayı rapsodik bir coşkuyla ele alır. Bu "saçma mantık'tan [sayfa 31] tabii ki bu saçma üzerine sözeden özel mantıktan, eğer böyle bir söylemin özel mantığı olabilirse sözaçar. Ardından dünyanın saçmalığına inanmış veya daha doğrusu insan eylemlerinin saçmalığına veya kişotçalığına inanmış anlamına gelen saçma akıldan ;özellikle " Chestov için mantık yararsızdır, fakat mantığın ötesinde başka birşey vardır. Saçma bir akıl [yani Camus] için mantık yararsızdır ve mantığın ötesinde hiçbir şey yoktur."[3, sayfa 35] diyerek sözeder. 'Yararsız" sözcüğü de "sınırlı" veya "mutlak olmayan" anlamına kesinlikten yoksun olarak kullanılmıştır. Biraz ötede [3,s.35]: "Saçma Tanrıya götürmez. Belki bu kavram şu şaşırtıcı ifadeyi kullanma tehlikesini göze alırsam daha açık hale gelebilir: Saçma Tanrısız bir günahtır." Stilindeki ve düşünüş şeklindeki gevşeklik şaşkınlık vericidir. "Günahın ne anlama geldiği hakkında hiçbir açıklama yapmamıştır, ve Camus, her ne kadar bizi şaşırtamadıysa da içboşaltıcı olan bu müphem cümlesinden açıkça çok hoşnuttur. Bu kitabında -ve Başkaldıran İnsan'da- Nietzsche'den bu kadar sık alıntı yapan bir yazar olarak, Camus'den en azından Tanrıyı dünyamızın resmine dahil etmemekle, Nietzsche'nin iddia ettiği gibi insanın "saflığını"geri verip vermediğimiz, günahı ardımızda bırakıp bırakmadığımız sorusunu ortaya getirmesi beklenirdi.
Kierkegaard, Jaspers, ve Chestov sözkonusu olduğunda, Camus mantıkdışının teması varlıklar [sic (sic aykırılığa dikkat çekmek için kullanılan bir deyim.)] tarafından kavrandığı şekliyle, kendini yadsırken bulunan ve kaçıran akıldır derken çok haklıdır. Fakat,"saçma limitlerini kateden berrak bilinçtir" diye eklerken saçma üzerine tüm bu kahince tartışmaların vazgeçilebilir olduğu açık hale gelir ve Camus, dinin özünün mutlak bir bağımlılıktan oluştuğu düşüncesine karşı Freud tarafından yapıları iki tümcelik eleştiriye açıklık yerine karışıklık getirir: "Dinin özünü oluşturan bu duygu değil, ona tepki olan, bu duyguya bir çare arayan bir sonraki adımdır. Kim daha ileri gitmez, kim daha alçak gönüllüce insanoğlunun evrende oynadığı rolün anlamsız bölümüne çekilirse, tam zıttına sözcüğün en gerçek anlamında dinsiz olan odur. "(The Future of İllusion [5], 6. bölüm, 1927 de yazılmıştır. Sisifos Mitinden onbeş yıl önce) Aynı zamanda Nietzsche'nin kitaplarına da nüfuz etmiştir.
Ancak Nietzsche özellikle Zarahusra'nm [14] birinci bölümünün sondan bir önceki kısmında ve "İdollerin Alacakaranlığı" nda [14,183.sayfadan 186.sayfaya kadar] "Özgür ölümü" kutlamaya kadar gitmiştir:
"...genellikle özgür olmayan bir ölüm, uygun olmayan zamanda bir ölüm, korkağın ölümü genellikle en rezil koşullardaki ölümlerdir. Yaşam sevgisinden dolayı değişik bir ölüm arzulanmalıdır: Özgür, bilinçli vetuzaksız." Nietzsche'nin düşünceleri açıktır. Fakat akrabaları onu bir yıl taşıdıklarında ayakta ölmediyse bile çökmüştür.
Camus'ün intihara karşı olan delilleriyse sık ve bulanıktır. [3,sayfa 53 ve devamı]:"İntihar zıplayış gibi uç noktanın benimsenmesidir. Herşey biter ve insan kendi esas tarihine döner. İntihar bir anlamda saçmayı sona erdirir. O saçmayı aynı ölüme gömer...Esas olan uzlaşmadan kişinin arzusu dışında ölmesidir. İntihar bir yadsımadır. Camus "meydan okuma" istemektedir.Camus daha sonraki çalışması "Başkaldırı" dakinden [4]ki oradaki başkaldırı yazınsal anlamda biz yerine geçmektedir daha az olmamak üzere tam anlamıyla vazetmekte ve öğütlerini edebi açıdan hatalı genellemeler şeklinde sunmaktadır. "Başkaldırı x'i yapar" demek, "ben x'i yaparım, senin de yapmanı isterim." demektir. Sisifos Mitinde de Camus aynı şekilde" saçma akıl" ve "saçma mantıken arkasına sığınmaktadır.
İntihar kah "boyuneğme", kah yadsıma"dır.Gerçekte bazen boyuneğme, bazen yadsımadır.arasıra da ikisi birden meydan okumaya oyuneğme,umutların yadsınmasıdır. Nietzsche'nin "özgür ölüm"ü; yolların olumlanması, herhangi bir insanın kendi yaşamını ve onunla birlikte bütün dünyayı kabullenmesi, kendini
oluşturmanın şenlikli gerçekleşmesiyle birlikte bu güne kadar sürdürdüğümüz fakat bugün tüketmiş olduğumuz yaşamın daha fazla yapacak hiçbir şeye ve ek güne ihtiyaç duyulmayacak kadar kabullenilmiş olduğu,buna rağmen sonsuza dek aynı olayların dev aralıklarla yeniden meydana gelmesi durumunda tekrar ve tekrar neşe içinde yaşanacağı anlamına gelir.
Camus'ün Sisifos Mitin'vn birinci kısmı çok anlamlı ve uygun bir biçimde "Saçma Mantıklama" başlığını taşır. Kötü kehanet sona doğru açıkça ortaya çıkar; "Saçma bu noktada aydınlatmaktadır, gelecek yoktur" [3, sayfa 58]. "İnsanın hiçbir yere sığınmadan yaşayıp yaşayamayacağı, işte beni ilgilendiren tek şey bu" (sayfa 60). Çağdaş yaşam koşulları insanların çoğunluğuna aynı deney inceliğini ve aynı derin deneyi kabul ettiriyor.Bireyin doğuştan katkısını,kendisine "verilmiş olanı" da gözönünde bulundurmak gerekir elbet. Ama bu konuda bir yargıya varamam ve bir daha burada kuralımın dolaysız açıklığa uymak olduğunu söylemeliyim" (sayfa 61). Özetle, doğal olarak insanlar aynı derin deneyimlere sahip değildir, gene de basit dürüstlük adına bunun böyle olduğunu varsaymak zorundayız.
Aşırı antipatik gözükmesine rağmen, Camus'ün daha sonraki sayfada ne söylediğine bakalım!
...Burada aşırı basitleyici olmak gerekir. Yaşadıkları yılların sayısı aynı olan iki insana, hep aynı deneyler toplamını sağlar dünya. Bunun bilincinde olmak bize düşer. Yaşamını, başkaldırısını, özgürlüğünü duymak, elden geldiğince fazla duymak fazla yaşamaktır. Açıklığın egemen olduğu yerde, değerler ölçeği gereksiz hale gelir. Daha da basitleştirici olalım [3. sayfa 62].
Allah aşkına neden "aşırı basitleştirici" olalım, "neden daha da basitleştirici" ? Aynı sayıda yıl yaşamış iki insan her zaman aynı miktar deneyime sahip olmaz, birisi olanların daha da farkında.diğeri kısmen kör olabilir. Yaşam önümüzden kayan, bazen seyrettiğimiz bazen uyuduğumuz bir film değildir. Kimisi hastalıkların ızdırabını yaşar, görür, sever, umutsuzluğa düşer, çalışır, başarısızlık ve başarıyı tadar; kimisi sefaletin sessiz sessiz alaca karanlığında, eğitimsiz bilinciyle öldürücü rutine zincirlenmiştir. Keza Camus, Nietzsche'nin deyimini kullanırsak, insanın kendini bir ölçüde deneyimlerin içinde oluşturduğunu,kiminin güvenceyi, kiminin tehlikeyi seçtiğini gözardı eder. Ve sonuçta Camus deneyimin ve aklın kovasına düzgün bir hızla saniye saniye diyelim akıtılan damlalara benzediğini, ve sanki sekans önemli değilmiş gibi yazar; sanki Kral Lear"\ on yaşında görmeyle otuz yaşında görme birmiş gibi.
Kaldığımız yerden alıntımızı sürdürelim. ...Tek engelin, tek kazanamamanın erken ölüm olduğunu söyleyelim. Böylece de saçmayı kavramış insanın gözünde (bunu istese bile), hiçbir coşkunluk, hiçbir tutku, hiçbir özveri, kırk yıllık bilinçli bir hayatla altmış yıl üzerine serilmiş bir duru görüşlülüğü eşit kılamaz. Delilik ve ölüm bunlar onun onarılmaz durumlarıdırlar... Yirmi yıllık yaşamın ve deneyimlerin yerini hiçbir şey dolduramaz. Sürekli olarak bilinçli kalan bir ruhun önünde şimdiki zaman ve şimdiki zamanların birbirini kovalaması, saçmayı kavramış insanın ülküsü budur işte [3 sayfa 63-64]. j
Camus kendi saçma .gerçekten saçma insanına; deneyimleri emmeyi, toplamayı, istif etmeyi arzulayan ve bir yığın oluştursun da ne olursa olsun-ne kadar fazla o kadar iyi- diyen insanına kucak açıyor. Keşke kendisini düşüncelerinin niteliği hakkında bu denli kandırmasa ve kitabının ikinci denemesinde kendisini "berrak gören ve umudu bırakmış biri" olarak tanımlamasaydı. Sonuç olarak Camus'ün hayran olunacak "Yabancı" ve "Düşüş'ü "Başkaldıran İnsan'dan ve burada tartışılandan üstündür. Camus çok ince bir yazardır, fakat felsefeci değildir.
5
Camus' ün bulanıklığı Hölderlin'in [7] bir şiirini çağrıştırmaktadır:"Nur einen Sommer". Heidegger bu şair için deneme üzerine deneme yazmış olup.sonunda bu desteyi de kitap haline getirmiş, fakat şairin düşüncelerini Heidegger'in sevdiklerinden, hem daha iyi hem daha açık anlatan bu şiir üzerine bir denemesi yoktur.
Bir tek yaz büyük güçler bahşet bana ve Tam olmuş bir şarkı için bir tek güz ki, doymuş olsun, oyunum tatla, yüreğim daha arzulu ölebilsin. Bir ruh yaşar, ilahını yakalayamaz Doğru, aşağı dünyada dinlenemez. Fakat bir kez önünde eğildiğim, nedir. Kutsal şiirim tümlendi, o halde Hoşgeldin gölgeler dünyasının sessizliğine! Ben hoşnutsam da lirim değil, Bana eşlik et, aşağıya. Bir kez, ben Yaşadım Tanrılar gibi, fazlası gereksizdir. "Uyumsuz İnsan"da gördüğümüz gibi Camus "Delilik ve ölüm birbirinden ayrılamaz" der. Hölderlin bu şiiri yazdıktan kısa bir süre sonra delirmiştir. Şiirin anlatmak istediğini, bir başkası değilse bile.Camus tutmamıştır.Sözkonusu olan: sadece yaşamın yirmi yılının ikamesi değil,ondan öte birşeydir; "Bir kez ben yaşadım Tanrılar gibi, fazlası gereksizdir."
Bu nokta Sartre tarafından da gözardı edilmiştir. Doğrusu, ölümün bir insanın yaşamına bir anlam verebilme şansını ortadan kaldırdığını, ve -hatalı bir şekilde- ölümün "tüm olanakların yoksanması" olabileceğini düşünüyordu. Çocuklukta değilse bile.çok sonraları herkes ölümün amanına bağlı olduğu duygusu taşır. "Fakat bir kez önünde eğildiğim nedir, kutsal şiirim tümlendi", bir kez ölümün karşısında, ölümle yarışta benim olan ve bir başkasının bu kadar iyisini gerçekleştiremeyeceği bir projeyi başardım mı, görünüm değişir; yarışı ve ölüme karşı zaferi ben kazanmış olurum. Ölüm ve delilik için artık çok geçtir. Şiirin ışığı altında şairin daha sonraki çıldırışını görürüz. Nietzsche gibi Hölderlin için de ölümün kendilerini alıp götürmesinden önceki bir kaç yıllık delilik fazla birşey ifade etmez; işi tamamlamışlardır. Kesinlemek için şöyle diyelim; diğerleri kendilerini ölü bir yaşamın bekçisi kılmışlar ve onu kendi ışıklarına göreyorumlamışlardır; fakat biz yaşarken aynısını yapmaya başlarlarsa bizim savunmamız yokolur. Bu sonlu yaşamlardan daha az olmamak üzere sonluluğun, sonlu çalışmaların bedelidir diyemeyiz. İnsan Tanrının ebedi olduğunu söyler, fakat teologlar ve müminlerin kendile.ini sonsuzun bekçisi kıldıklarını ve O'nun arkasından değilse bile yüzüne karşı yorumlarını sunduklarını zor inkar eder.
Ve Heidegger? Gerçekten eksik mi söylemektedir? Daha önce ve daha kapsamlı olarak, Freud tarafından daha veciz ve insani bir şekilde, Tolstoy tarafından çok daha canlı bir şekilde ifade edilmiş olan,bir çok insanın ölümün kesinliğine karşı çıkamayacağı.ergeç öleceği basmakalıp sözünü anımsatır. 1.Dünya Savaşı bitmeden önce açıkça ölümden veya ona ilişkin birşeyden korkmak bir cesaret olarak algılanabiliyordu, fakat 1920'lerden beri Angsf'ı(endişe)kabul etmek modadır. Ki ölümünü, endişe kabul eden bir insan, deneyiminde yaşamından birşey yapmak için güçlü bir istek bulsun, bazı gerçekleştirrneleriyle kendini ölüm korkusundan sıyırsın ve Heidegger'in onaltı kitapta söylediğinden daha iyi bir şekilde Hölderlin'in söylediği gibi "o halde hoşgeldin" deme iznini kendisine sağlasın.
Kierkegaard ve Nieztsche çağlarına meydan okudular ve Nietzschevari bir deyimle "zamansız" ve "yetim" doğmuştular. Heidegger'in ünüyse tam aksine onun büyük zamancılığına dayanıyordu. Kendi kuşağının büyük felsefecilerinden çok önce çağının ilgi alanı konularına el atmıştı. Nesrinin aşırı güçlüğü açısından bakıldığında, yazarın özgün deneyiminin açıkça ortaya koyamadığı bilgisine -insanın bu dünyadaki tümden yalnızlığının bilincine varması denebilir- nüfuz edebilen bir okuyucu Heidegger'de "hepsi saçma" diye omuz silkmiş olduklarından daha fazasının olduğunu duyumsar.Fakat sorun üzerine konuştuğu olguyu aydınlatıp aydınlatmadığı veya ondan önce yapmış olanlardan daha iyi yapıp yapmadığıdır. Yanıtıysa kesin bir şekilde öncellerinden daha iyi bir şekilde yapmak bir yana hiç de aydınlatıcı olmadığıdır.
Son bir örnek vermek gerekirse, Danton'un Ölümü [1] ve VVoyzeck [2] adlı oyunların yazarı George Büchner (1813-1837) ve ünlü Alman oyunlarından biri olan Prens Friedrich von Homburg da [13], Heinrich von Kleist (1777-1811) sadece Heidegger'i öngörmemişler, içebakış açısından onu çok aşmışlardır. 1.Dünya Savaşından, bir yüzyıl önce, Prusya ordusunda subay olan Kleist, prensin ölüm karşısında korkusunu betimleme ve sahneye getirme cesareti göstermiştir -prens ölüme mahkum edilmiş bir generaldir-. Fakat aynı oyunda prensin endişeyi yenisini gösteren son sahnede prens en ufak bir endişe taşımaksızın kurşuna dizilmeye hazırdır. Gözleri bağlanır, Dostoyevski'yi ve Sartre'ın Duvar adlı hikayesinin sonunu çağrıştıran bir şekilde bağışlanır.
Ölüm karşısında insan davranışları hakkında daha iyi bilgi sahibi olmak isteyenler Hölderlin, Kleist, Büchner ve egzistansiyalist felsefe alıştırmalarından daha çok şey öğrenirler. Gerçekte Heidegger ve onun dümen suyunda gidenlerin korku verici terminolojisi çok sayıda önemli ayrımı gözden uzaklaştırmıştır. Bunların dördünden sözedeceğim.
Birincisi, dünyanın belli başlı dinleri ölüme karşı değişik tavırları yüreklendirmişlerdir. ilk Hıristiyan şehitlerinin bir kısmı korkusuzca, ebedi mutluluk umuduyla ölmüşlerse de, Hıristiyanlık genelinde büyük etkisini insanları ölümden korkutma yolunda kullanmıştır. Budha'nın tavrı tümüyle değişiktir.Aydınlanma deneyiminden sonra bütün endişe aşılır ve Hıristiyanlığın korkunç ölüm hikayelerine karşı açık bir antitez oluşturur. İkinci olarak,hayatiyet ölüme karşı tavrı nereye kadar etkiler; egzistansiyalistler hastalar ile askerler arasındaki farkı veya yorgunluğun etkisini ele almamışlardır. Bu bakış açısından, Malraux'nun "İnsanlık Durumu" Heidegger'den daha ilginçtir. Son bölümü ölüme karşı değişik tavırların incelenmesinden daha başka birşey değildir. Üçüncüsü öldüğümüz zaman dünyanın herkes için sonunun gelmiş olacağının kesinleşmesi durumunda ölüme karşı tavrımızın hangi ölçüde değişeceğidir. Yani mutlak olarak yitireceğimiz hiçbir şey yoktur. Sonuncu olarak, hiçbir egzistansiyalist, ölüm karşısında tüm farkı getiren ayrımı ele almış değildir. Nietzsche "The Gay Science"\n 290. kısmında [14, sayfa 98 ve devamı] demiştir ki:"Bir tek şey için gereklidir. Bir insanın kendi kendisiyle hoşnutluğu elde etmesi için şiir ve sanatla.ancak ondan sonra görmeyi tümüyle hakeden insan olur. Kim ki kendisinden hoşnut değildir, hep intikama hazırdır, dolayısıyla biz diğerleri onun çirkin bakışları bulunduğumuz sürece onun kurbanı olacağız. Çirkin bakışlarsa insanı kötü ve iç sıkıntılı kılar". Veya Hölderlin'in söylediği gibi •YAŞAYAN KENDİ GÖKSEL DOĞRUSUNA ULAŞMAMIŞ RUH.AŞAĞIDAKİ DÜNYADA RAHAT ETMEZ". Fakat yaşamını birşey kılmış insan, ölümü endişesiz karşılar. "Bir kez ben yaşadım Tanrılar gibi fazlası gereksizdir".
REFERANSLAR 1.Büchner,G.:"Danton's Deathi,"J.Holmstrom (tr.),E. Bentley (ed.).The Modern Theatre.Doubleday Company,lnc.,Anchor Books New York, 1957, vol.5.
2.Büchner, G.:'Woyzeck,'T.Hoffman(tr.),E.Bently (ed.), The Modern Theatre, Doubeday Company, Inc., Anchor Books, NewYork, 1955,vol.1. 3.Camus,A.: The Myth of Sisyphus and Other Essays, J.O'Brien (tr.), Alfred A. Knopf, I ne, New York, 1955.
4.Camus, A.: The Rebel: An Essay on Man in Revolt, A. Bower (tr.).AIfred A.Knopf, Inc.Vintage Books, New York,1956.
5.Freud, S.: Gesammelte Schriften (12 vol),lntemationaler Psychoanalytischer Verlag.Leipzig, 1924.
6.Heigegger, M.: Sein und Zeit: Erste Halfte, Max Niemeyer Verlag, Halle, 1927.
7.Hölderlin,F.: An Die Parzen (To the Fates).1798. 8.lnoguchi, R., T. Nakajima, with R. Pineau: The Divine Wind: Japan's Kamikaze Force in World War II. Copyright 1958 by the United States Naval Institute, Annapolis, Md.
9.Kaufmann, W. (ed.): Existentialism from Dostoevsky to Sartre, Meridian Books, Inc., New York, 1956.
lO.Kaufmann, W.: Critique of Religion and Philosophy, Harper Brothers, New York,1958
11.Kaufmann,W.:From Shakespeare to Existentializm: Studies in Poetry, Religion, and Philosophy, The Beacon Press, Boston, 1959.
12 .Kierkegaard, S.: The Concept of Dread,W.Lowrie (tr.), Princeton University Press, Princeton, N. J., 1940. 13. Kleist, H. von: The Prince of Homburg.J.Kirkup (tr.),E. Bentley (ed.), The Classic Theatre, Anchor Books, New York, 1959, vol.2.
14.Sartre, J.P.: Being and Nothingness, Hazel Barnes (tr.), Philosophical Library, Inc., New York, 1954.
15. Tolstoi,LN.:'The Death of Ivan llyitch" The Works of Lyof N.Tolstoi,Charles Scribner's Sons, New York, 1904, vol, 14. VAROLUŞÇULUK VE ÖLÜM 2Varlık ve Zaman'm ikinci ve son kısmını ol usturan, altı başlıktan ikincisi "Varoluş'un ve Ölümlü Oluşun Olabilir Bütünselliği (Das mögliche Ganzsein Des Daseins und das Sein zum Tode)" başlığını taşır. 235 inci sayfanın başında bir önceki bölüm de değinmiş olduğumuz Kierkegaard tartışmasıyla ilgili şu dipnotu buluyoruz: "Endişe kavramıyla ilgili olanı hariç.O'nun yazınsal söylemleri, teorik çalışmalarına nazaran daha fazla felsefiktir."
Şu sonuca varmak için Heidegger enine boyuna tartışır [Sayfa 39 ve 253] "Ölüm kendini bir yokoluş, daha ziyade hayatta kalanlar tarafından yaşanmış bir yokoluş olarak tanımlatır. Şüphesiz ki nesnenin korkudaki gibi somut olması gerekmez; bir olay veya bir durum olabilir. "Bununla birlikte bu sağlar. "Sayfa 254 deki bir dipnotta şunu ekler: "LN.Tolstoy, ban İlyitch'in Ölümü adlı hikayesinde "herkes ölecek" sözünün paramparça olması ve çökmesi olgusunu sunmuştur."
Şüphesiz, Tolstoy'un hikayesi Heidegger'in tartışmasının temel esiniydi. "İvan İlyitch'in Ölümü" 16] vurgulayıcı kıssadan hissesiyle muhteşem bir kitaptır. Yaşamı alabildiğine boş, değersiz çevresindeki toplumun diğer üyelerinden, özellikle de meslektaşları ve karısından daha fazla olmamak üzere ve amaçsız bir üyesinin hikayesi biçiminde topluma yapılmış sağlam bir saldırıdır. Hepsi kendilerinin de bir gün öleceklerinin kesinliğini ciddiye almaksızın amaçsız yaşarlar, kendilerine ve birbirlerine "herkes ölecek" derler. Kitaptaki en ilgi uyandıran kişi, bir gün kendisinin de ölmek zorunda olduğunu farkeden,sabırla ve severek İvan'a yardım etmek için elinden geleni yapan zavallı bir mujiktir. Kitabın son sayfalarında İvan yaşantısının boşluğunu farkederek, hastalığının sadece rahatsız bir karaciğer veya apandisit değil, geride amaçsız bir yaşam bırakarak ölmek olduğunu anlar ve yaşamının boşluğunu aşar.Yalan davranışlarına bahane bulmayı bırakır ve "Bu andan itibaren üç gün boyunca durmayacak olan çığlıkları başlar". Fakat bu üc gün boyunca başkalarının sorunlarıyla ilgilenmeyi, karısı için üzülmeyi öğrenir ve ilk defa sever. Şimdi "Ölümün yeri ışıktı!...Ne sevinç!" Ölüm dehşetini kaybetmişti.
Heidegger'in ölüm hakkındaki düşünceleri büyük ölçüde İvan İlyitch'in Ölümü üzerine kapalı bir yorumdur. "Ölümü düşünmek bile toplum tarafından alçak bir korku olarak kabul ediliyordu... Kimse ölüm endişesine karşı cesaretin yükselmesine izin vermez." Terbiye ivan'in çığlık atmasına izin vermez. Her zaman yakında iyileşeceği imgesini vermek zorundadır. Ölmek üzere olduğunu kabul etmek onun için ayıptır. Fakat sonunda terbiyeyi yadsıma cesaretini gösterir ve çığlık atmaya başlar. "Bu kadar yüksek bir kayıtsızlığın gelişmesi, muktedir oluşuyla ilişkisi kopmuş varoluşu özüne yabancılaştırır." (6, sayfa 254). Kendisini kandırıcı kayıtsızlığını bir kenara bırakınca, İvan kendisine döner, sevme kapasitesine ulaşır ve gerçek olmayan, yabancılaşmış, özgün olmayan yaşamının kendisine hıyanetini geride bırakır. Başka hiçbir yerde, Tolstoy'un öyküsünde olduğu kadar, "Ölümlü olmak özünde endişe" değildir. (6, sayfa 256).
Herkesin İvan ilyitch gibi olmadığını söylemek, Tolstoy'u eleştirmek demek değildir.Kendim bir istisna oluşturmakla birlikte.benim kuşağımın tümü milyonlarca genç insan iİkinci Dünya Savaşı sı/asında, bir gün ölmek gerektiğinin canlı kesinliğini içtenlikle yaşadılar. Bunların çoğu "geriye pek zamanım kalmadı, fakat bir kez olsun yaşamak istiyorum, belki bir hafta, belki de en fazla bir kaç ay" diyerek evlendiler. Ve Heidegger'in kuşağı da (1889'da doğmuştur) aynı deneyimi Birinci Dünya Savaşında yaşadı. Tolstoy'un Hıristiyan olmayan, sevgisiz, ikiyüzlü dünya iddianamesi insanlık için doğru bir tanımlama olarak kabul edilemez. "Ölümlü olmak özünde endişedir" de doğru olmamasına rağmen bunun aksini savlayan her türlü görüş, kendini kandırma ve "ölüm endişesine karşı cesaret" yokluğu gerekçeleriyle yadsınabilir.
Bu noktada, bazılarımız, Birinci Dünya Savaşının etkisi altında, Heidegger'den önce, tek bir hikayeye bu kadar bel bağlamayan bazı başka düşünürlerin ölüm üzerine düşünmüş olup olmadığını merak etmeye başlamış olabilir. Gerçekten 1915'de Freud(5) "Savaş ve Ölüm üzerine Zamana Uygun Düşünceler" adı altında iki deneme yayınlamıştır. "Ölümle İlişkilerimiz" adını verdiği ikinci denemenin ilk iki sayfasından alıntı yapacağım Heidegger Freud'a atıfta bulunmadığı gibi, bilinç üzerine dipnot bibliyografyasında Freud'un bu konudaki en son tartışmalarına bile yer vermez. (6, Sayfa 272). Hiedegger'in bilinç tartışmalarında Freud'un analizlerinden habersizliği affedilebilir olmamasının yanında, yazdıkları Freud'un tezinin başında kısaca söylediğinin çok kötü bir biçimde ve dolambaçlı bir tekrarıdır:
... Savaş ölümle daha önceki ilişkilerimizi bozdu. Bu ilişki samimi değildi. Eğer bizi birisi dinlese idi, tabii ki, ölümün tüm yaşamın zorunlu sonu olduğunu, her birimizin kendi ölümünü doğaya borçlu olduğunu ve bu borcu ödemeye hazırlanması gerektiğini, kısaca ölümün doğal, yadsınmaz ve kaçınılmaz olduğunu ilan etmeye hazır olduğumuzu sanırdı. Halbuki, gerçekte farklıymış gibi davranırdık. Ölümü bir yana itmeye, onu yaşamdan ayırmaya açık bir eğilim gösterdik. Ölüm için mutlak bir sessizlik sürdürmeye çalıştık. Daha da ötesi herhangi bir şeyi düşünen ölümü düşünür anlamına gelen bir atasözümüz bile vardır. Tabii kendisininkini. Daha da ilerisi kişi için kendi ölümü hayal ötesidir ve ne zaman buna kendimizi zorlasak gerçekte seyircilikten öte bir varlığımız olmadığını anlarız. Psikoanalitik ekolün yargısına ileri sürmeye cüret edebiliriz; nihayetinde kimse kendi ölümüne inanmaz. Veya (ki bu da aynısı); bilinçdışında, her birimiz ölümsüzlüğümüze inanırız. Başkalarının ölümüne gelince, kültürlü bir insan olarak, ölüme mahkum birisi bizi duyabilecekse olası üzerine konuşmaktan sakınırız. Sadece çocuklar bu kuralı bilmez... Düzenli olarak ölümün rastgele nedenselliğini, tersliğini, hastalığı, bulaşıcılığı, ileri yaşı vurgular, böylece ölümü bir zorunluluktan bir kazaya indirgeme eğilimimizi sergileriz. Kendiliğinden ölen birisi için özel bir şekilde davranır, çok zor işi başarmış birisine duyduğumuza benzer bir hayranlık duyarız.Hakkındaki eleştirileri durdururuz, haksızlıklarını affeder şu deyişi söyleriz: de mortuis nil nişi bene (hiçbir ölü kötü değildir) Mezarı başında öleni öven şeyler söylenir ve bu deyişin doğru olduğunu düşünürüz. Artık ölenin ihtiyaç duymadığı düşüncelerimizi gerçeklerin üstüne, hatta bazılarımızın yaptığı gibi, yaşayanlarla ilgili düşüncelerimizin de üstüne yerleştiririz.
Bu anlatının sade,dolaysız açıklığı, belagatsız insancıllığı ve mizahı, deneye doğrudan çağrışımı Heidegger'in şişirmelerine çarpıcı bir zıtlık oluşturmaz. Heidegger'in, Kierkegaard ve Nietzsche ihmal edilerek, profesör ve öğrencileri, görmezden gelinen bu olgu üzerine tartışmaya kışkırttığı zaman zaman söylenmiştir. Heidegger'in uyarışında, tartışma, olgu üzerine değil, kendi terimleri ve karanlık deyişleri üzerine yoğunlaşmıştır. Ölüm, endişe, bilinç ve ilgi, varoluş, sunmaklık, bırakılmışlık jargonun bir parçası haline gelmiş diğer benzerleriyle birlikte binlerce defa kullanılmıştır. Buna rağmen hipotezlerden konuşmuş olmamak için, tartışma konusunda kesin iddialarda bulunmadı.
Ölüm hakkındaki görüşleri italikle yazılmış aşağıdaki iddialı metinde doruğa ulaşır (6, Sayfa 266):
...İleriye doğru koşuş, varoluşa kendinde yokolma seçeneğini sunarak onu kendi olmak olanağının eşiğine getirir, bununla birlikte tutkusal ölüm özgürlüğü içinde, herhangi birisi olmak yanılsamasından kendini kurtarmak, varoluş için varlığı yadsınmaz, endişe dolu bir olgu haline gelir.
(Burada italikle yazılanlar orjinalinde kalın yazıyla yazılmıştır.) Şüphesiz ki birgün ölmeliyim olgusunun kabulü (düşüncelerimde ölüme doğru koşuşum) zorunlu olarak bana verilmiş sınırlı zaman başkaları (adsız onlar) korkusuyla harcarkenki israfı hatırlatabilir ve böylece kendi varlığımın çoğunu burada ve şimdi kılmanın güçlü dürtüsü haline gelir. Fakat Heidegger'in düşüncelerini sözcüklere yapıştırması veya düşüncelerini kelimelerin dışına sıkıştırması veya buradaki gibi garip deyişlerle ifade etmesi alışkanlığı kendisi ısrar ettiği halde Varlık ve Zaman üzerine konuştuğu, yazdığı, öğrettiği öğrencilerinden hiçbirini ana noktayı kavramaya ve bunun gibi sorular sormaya cesaretlendirmiş değildir: Ölümünün kesin ve yüreklice kabulü Heidegger'in ısrar et tiği gibi her zaman endişe olgusunu beraberinde getirir mi?
Bu noktada kendisini çok etkilemiş Hıristiyan yazarlara fazlasıyla dayanmaktadır: Hepsinden öte, bu durumda Kierkegaard ve Tolstoy'a ve belki de Jacob Böhme'ye {of The İncarnation of Jesus Christ, bölüm II,Başlık 4, kısım 1 ve altı Theosofik Nokta, bölüm 1) "D/e Veltalter" da "her canlı yaratığın temel duygusunun endişe olduğunu" ileri süren Schelling'e. Heidegger'da Schelling'in Grundempfindung'u Grundbefindlichkeit olur, çıkar.
Brezilya Başkan"ı Vargas'ın intiharından önce halkına yazdığı mektubu ele alalım. Şöyle bitmektedir:
.......... Brezilya'nın yağmalanmasına karşı savaştım. Halkın yağma
"Divine Wind" (8) adlı eserde yeralan Isao Matsua adlı, intihar görevi için eğitilmiş Japon uçucunun ana babasına yazdığı mektubu ele alalım:
........... Lütfen kutlayın beni. Ölüm için çok güzel bir fırsat. Pırıl pırıl
parlayan ağacından düşen çilek örneği öleceğim...Bir erkek gibi ölmemi sağlayacak bu şansa ne kadar değer verdiğimi anlatamam. Teşekkürler size, ana ve babacığım, yirmiüç yıl boyunca baktığınız ve doğruları gösterdiğiniz için. Hediye ölümümün benim için yaptıklarınızı kısmen ödeyeceğini umut ediyorum.
Veya David Hume'un, bir ölüm döşeği konuşması bekleyen Hıristiyan arkadaşlarının canını sıkan, hepten endişe yokluğunu ele alın.
Veya Sokrat'ın ölüm karşısındaki sakinliğini. Veya Sokrat hayranı stoik bilgelerin ondokuz yaşında sakin intiharlarını.
Veya eski Romalıları.
Heidegger'in endişe üzerine konuşmaları insanların korktuklarının kabulünün birden bir moda haline geldiği 1920 lerin Almanyasının bir belgeseli olarak okunmalıdır. Remarque'ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Vo/c'unda (1929) bu yeni dürüstlüğün antimilitarizmi amaçladığı açıkça gözükür ve aynı amaçla Arnold Zvveig'in büyük hikayesinin sonunda; "Çavuş Grischa (1928) "bağırsakları bok çıkardfdiye bağırır. Kalıplaşmış olanı görmezden gelmek ve bazılarının ölümle karşılaştıklarında korktuklarını ve bunların bir kısmının vurulduklarında pantolonlarına doldurduklarını kabul etmek cesaretse de Heidegger'e bu tür gözlemleri genel doğrularmış gibi şişirmek düşmüştür.
Şeyleri o kadar saldırgan bir dil şekline sokmuştur ki, ivedilikle kesin karşıt örneklerle çürütülememiş, mısralarına karşı alınan tavırlar aşağıdaki dört ana tipten biri olmuştur.
1. İnsanların çoğunun yaptığı gibi bazıları onu hiç okumamış ve tanımamıştır.
2. Bazıları onu biraz okumuş aşırı zor bulmuş, ve kabahati kendisinde bulmuştur. Ve doğaldır ki ileri sürdüklerinin insanların değil varlığının (kendisinin de sık sık vurguladığı gibi) antropolojik değil varlıkbilimsel gerçekleri olması söylediklerinden
3. Bazıları onu okur.zor bulur.direnir, öğrenmeye yıllarını harcar .Bu tür yıllar süren incelemeden sonra kim ne yapabilir?
4. Amerikan entelektüelleri arasında şimdilerde çoğalmaya başlayan başka bir tip, Heidegger'i okumamış fakat onun hakkında bazı şeyler ve etkilerini duymuştur; dolayısıyla onun büyük bi
Eğer varsa onun yapıtlarını okuyan çok az kişi vardır, onlar da ona saygı duymazlar çünkü eleştiricil okuyucuların çoğu onu okumak için anlarını harcamaya değmediğini hemen keşfederler.
Sartre "Varlık ve Hiçlik" de ölüm üzerine kendi kendisiyle yaptığı tartışmada Heidegger'e önemli bir eleştiri getirmiştir [15]. Heidegger sadece kendi ölümüne doğru koşmanın kendi azamisine, özgün varoluşuna yolaçacağını savunmuştur. Çünkü ölüm "kimsenin başkası yerine yapamayacağı birşeydir...ölme göstermiştir ki ölüm ontolojik olarak her zaman bensizden ve varoluştan oluşmuştur." Ve aynı anlamda daha başka cümleler [6, sayfa 240]. Sartre'ın haklı olarak gösterdiği gibi bu ölümü farklı kılmamaktadır [15, sayfa 533 ve devamı]. Kimse benim yerime uyuyamaz, kimse benim yerime nefes alamaz. Benim olarak kabul edilen her türlü deneyim "kimsenin benim yerime yapamayacağı birşey"dir. Yaşantımın büyük bir kısmını özgün olmayan bir kipte geçirebilirim, bu durumda bunu veya şunu yapan kimsenin ben olup olmaması kesinleyici bir farklılık yaratmaz; bu kipte kurşunun bana mı veya bir başkasına mı isabet ettiği ilk onun mu, benim mi öldüğüm farketmez. Fakat farkeder tavrını benimsersem; bu, dünyadaki tüm farklılıkları bana anlamlı hale getirir, bu durumda bu tavrı ölüm için benimsediğim tavırdan daha az olmamak üzere.şu tekil kadına olan sevgi deneyimim bağlamında da,yazdığım şu tekil kitap bağlamında da, kendi görüşüm, işitişim, duyuşum veya tanıklığım bağlamlarında da sürdürürüm. Sartre'ın dediği gibi [15, Sayfa 535] "Kısaca, benim ölümümü özel kılan kişileştirici hiçbir hassa yoktur. Oldukça çelişik olarak.ancak ben, kendimi öznelliğin perspektifine oturttuğum zaman benim ölümüm haline dönüşür."
Sartre Heidegger'in "Ölüme doğru olma" kavramının tümünü eleştirerek devam eder. Kendimizin öleceğini bilsek bile bunun ne zaman olacağını asla bilemeyiz; halbuki yaşamın anlamı sözkonusu olduğunda tüm farkı yaratan ölümün zamanıdır.
...Gerçekten bir yandan görevimizi tamamlamadan ölme veya öbür taraftan gerektiğinden fazla yaşama gibi her türlü olumsallığımız vardır.Bundan dolayı azimle kurulmuş bir akord örneği, Sofokles'e sunulduğu gibi, ölümümüzün bize sunulması çok zayıf bir olasılıktır. Böylece ölümümüzün ve buna bağlı olarak yaşamımızın karakterini sadece olumsallık belirler, bu durumda ölüm en fazla.en sonuna kadar beklenilmeyen bir melodinin sonuna benzer: onu kendim için belirlerkenki şans faktörü ondan her türlü armonik son özelliğini uzaklaştırır...Bu durumda Sofokles'in ölümü gibi bir ölüm azimle kurulmuş bir akorda benzeyecek, fakat birşey olmayacaktır, aynen bir alfabeden dökülen ve bir kelime oluşturmayan harfler gibi. Bu durumda projelerimin göbeğinde sürekli olarak olumsallığın ortaya çıkması benim olanağım olarak değil.ancak tersine tüm imkanlarımın yoksanması, artık kendisi benim olanaklarımın bir parçası olmayan bir yoksanma olarak algılanabilir [15, sayfa 5].
Balzac'ın Les Chouans'ı yazmadan önce öldüğünü varsayalım; bazı melun entrika romanları yazarı olarak kalacaktı. Bu durumda bu genç adamın tüm beklentisi, büyük bir adam olma beklentisi anında her türlü anlamını yitirir; ne inatçı ve kendini beğenmiş körlüğü.ne de kendisinin gerçek değeri.çünkü karar verilecek birşey yok...Bu tavrın nihai değeri her zaman belirsiz kalır;hatta eğer tercih ederseniz.bütün (tavrın bazı özel türleri, beklentiler, değerler)hepsinin aniden saçmalığa dönüştüğünü düşünebilirsiniz.Böylece ölüm hiçbir zaman yaşama anlamını veren birşey değildir; tersine, prensip olarak ondaki tüm anlamları götüren birşeydir [15,sayfa 539].
Bitmiş bir yaşamın tek karakteristiği bir başkasının kendisini ona bekçi kıldığı bfr yaşam olmasıdır [15,sayfa 541].
İntihar da bir çıkış yolu değildir, demektedir Sartre. Anlamı geleceğe göre değişir. "Eğer isabet ettiremezsem" daha sonra intiharımı korkaklık olarak yargılamayacak mıyım? Olaylar bana başka çözümlerin mümkün olduğunu göstermeyecek mi? İntihar yaşantımın saçmalığa batmasına yolaçan bir saçmalıktır [15, Sayfa 541].
En sonunda Sartre sorar: Heidegger'in ölüme doğru olma kavramını yadsıdığımız zaman,kendisinden sorumlu olduğumuz varlığımıza özgürce anlam verme imkanını sonsuza dek terketmiş mi oluyoruz? Tam zıttı. Sartre Heidegger'in ölüm ve sonun kesin özdeşliğini yadsır ve derki:
...Eğer ölümsüz olsaydık bile insan gerçeği sonlu olacaktı, çünkü insan kendisini insan olarak seçerken kendisini sonlu kılar. Gerçekten sonlu olmak, kendini böyle seçmek demek başkalarını dışlayan tek olanağa doğru kendini yansıtarak kendini kendine tanıtmak demektir. Özgürlüğün gerçek eylemi, bu durumda sonluluğun kabulü ve yaratımıdır. Eğer kendimi kılıyorsam, kendimi sonlu kılarım ve böylece yaşantımı da tekil kılmış olurum [15, Sayfa 545].
Keza, Sartre ayrıca birçok oyununda ve benim Dostoyevski den Sarîre'a Varoluşçuluk [9] adlı çalışmamda da yeralan ve tartışılan Duvar adlı yapıtında insanların ölüme karşı tavırlarını ele almıştır. Fakat bu çalışmanın küçük hacminde onun çoğunlukla beğeniyedeğer oyun ve öykülerini ele alamayız. Yukarıdaki düşüncelerin değerlendirmesine geçmeden, öncelikle Camus'ü ele alalım.
4 VAROLUŞÇULUK VE ÖLÜM 1VAROLUŞÇULUK VE ÖLÜM WALTER KAUFMANN Varoluşçuluk bir doktrin değil, bilakis doktrinlere az eya çok karşı, felsefik düşünceye en uygun başlama noktasını birkaç uç deneyimde bulan, birkaç yazın ve düşün adamının çalışmalarının toplamına verilen bir etikettir. Hareketin başlatıcısı Kierkegaard, Hegel sistemini alaya almış, yazdığı, Korku ve Titreme (1843), Endişe Kavramı'm (1844) mutsuz bir eser olan Ölüm Rahatsızlığı (1849) izlemiştir. Üç çeyrek yüzyıl sonra Jasper, Dünya Görüşünün Psikolojisi (Psychology of Weltanschauungen)'ûe (1919) ölüm ve suçu da içeren uç durumlara {Grenzsituationen) merkezi bir bölüm ayırmıştır. Fakat egzistansiyalizm sadece geniş anlamıyla uç deneyimlerle değil de, bunların ötesinde ölümle içiçeliğiyle de anılıyorsa bunu öncelikle önemli yapıtı olan Varlık ve Zaman' in (1927) canalıcı 32 sayfasını ölüme ayıran Heiddegger'e borçludur. Daha sonra Sartre, Varlık ve Hiçlik'öe (1943) ölüm üzerine bir bölüm yazmış ve Heidegger'i eleştirmiştir; ve Camus felsefik sayılabilir iki eserinden birini intihara (Sisyphus Efsanesi, 1942) diğerini cinayete (Başkaldıran İnsan, 1951) tahsis etmiştir.
Ölümü tartışmanın ortasına getiren Heidegger'dır. Kısmen yaklaşmanın eksantrikliği nedeniyle.ondan etkilenen tartışma, sık sık ölüme atıf yapılsa da aydınlatıcı olmaktan uzak olup, olgunun kendisi yerine Heidegger'in terminolojisi etrafında dönüp durmuştur. Bu nedenle egzistansiyalizm ve ölüm üzerine bir tartışma Heidegger'le başlar; öncelikle onun yaklaşımı üzerinde biraz durmanın varoluşçuluğun da kavranmasına önemli katkısı olur.Heidegger'in temel eseri Varlık ve Zaman tasarlanan eserin herbirinin üç uzun kısma sahip, iki ana bölümden meydana geleceğinin belirtildiği ve "Risalenin Ana Hatları" ile son bulan 40 say falık bir Giriş ile başlar."Birinci Yarı" adı altında yayınlanan eser birinci bölümün ilk iki kısmını içerir. İkinci yarı hiç yayınlanmamıştır.
Yayınlanan iki kısımdan birincisi "Varoluşun Temel Çözümlemesine Hazırlık" başlığını taşır. Varoluş (Dasein, Beingthere) şey ve hayvan karşıtı olarak, insan varlığını belirten Heidegger'in bir terimidir. Heidegger'in merkezi ilgi alanı "Varlığın Anlamı"dır; fakat bunun aslında özellikle insan varlığı için "Bazı varlıkların varlığının kipi"olduğunu (sayfa7) söyler. Giriş bölümünde, varlığın anlamı "Varoluş'un analizi" yoluyla keşfedilmelidir, savını işler. Bu ona göre varlık konusunda eski Yunan düşünürlerinden beri süregelen kördüğümü -bu kördüğüm hiç değilse Aristo'dan beri varlık yerine varlıkların tartışılmasından kaynaklanmaktadır-çözecek tek yoldur. Varlığa bir yaklaşım sağlayabilmek şeylerin değil varlığın kipinin (mode) incelenmesine bağlıdır, ve bize en açık olan varlık kipi kendi varlığımızdır: Varoluşumuz. Buradan Heidegger olgubilimsel bir çözümleme sunmayı önerir ve fenomolojik okulun kurucusu Husserl'e olan şükranlarını belirtir (özellikle 38.sayfa). Gerçekten, Varlık ve Zaman ilk Husserl'in Jahrbuch für Philosophie und phenomenologische Forschung''unda görülür.
Her seferinde Yunanca sözcüklerinin kökleri üzerine güven vermeyen tartışmalardan geçerek bir altbaşlığını "Olgu Kavramı", diğerini "Logos Kavramı" diye ayırdığf Bir Sorgulamanın Olgubilimsel Yöntemi" bölümündeki hiç de olgubilimsel olmayan yöntem tamâmiyle Heidegger'e özgüdür. Sonunda fenomolojinin anlamının"kendisinin, kendisi gösterir gibi, kendisini kendisinden gösterdiği şekilde görülmesine izin vermek" şeklinde formüle edilebileceği sonucuna varır. (Das was sinch zeight, so wie es sich won ihm selbst her zeigt, von ihm selbst her sehen lassen). Ve ilave eder; "Fakat bu yukarıda söylenen şeyleri kendileri olduğu gibi "özdeyişinden hiç de farklı değildir. "Bu Husserl'in özdeyişidir. Heidegger yedi sayfalık kuşkulu deliller, tartışmalı etimolojiler, aşırı keyfi ve karanlık yaratı ve formüllerle acaip bir yol dan; bırakın dört kelimeyle dile getirilebilecek bir şeyi gerçekten daha önce ifade edilmiş bir şeyi söylemektedir.
Varlık ve Zaman'da yaratıl?" üslubunun esasıdır... "Varoluşsal varoluşlann (Existenzialien) karakteristikleri. Bunlar keskin bir şekilde varoluşsal olmayan varlık belirlenmelerinden, ki bunlar varlık kategorileridir, kesinlikle ayrılmalıdır" (sayfa 44). Varoluşlar ve kategoriler varlığın iki temel olası özelliğidir. Bunlara tekabül eden varlıklar iki farklı ilksel soru kipini talep ederler. Varlıklar ya Kim (Varoluş) veya Hangi (En geniş anlamıyla ele alınabilir varlık) sorusuna yanıt verirler (sayfa 45).
Bu tuhaf tümceler olmasa kitap sadece daha az karanlık olmakla kalmayacak; Avrupa ve Amerika üniversite seminerlerindeki son bulmaz tartışmalara gerek olmayacak ve kitapta 438 sayfa yerine 100 sayfaya inecekti, önemli bir bölümüne gerek olmayacaktı. Heideggerin uzun tekrarlamalar ve yaratılarda bulunmaktan kaçınması, kısa kesmek için yeterliydi.
Kierkegaard öğretmence tavırları alaya alıp, kendi uç deneyimlerinde yoğunlaşmışken; Nietzsche akademik havaları hiç tanımamışcasına suç, bilinç ve ölüm üzerine yazarken Heidegger; Kierkegaard ve Nietzsche'nin sorunsallarını aşırarak, onları öyle bir şekilde tartışmıştır ki bir karşılaştırma yapılsa Hegel ve Aquinos bile onun yanında akademi dışı kalırlar. Aşağıdaki dipnot oldukça özgündür. "Yz.1919 / 20 Kş. yryl'dan beri konferanslarında kuşatan dünyanın çözümlenmesiyle birlikte varoluşsal olgusallığın yorumlanmasını defalarca ifade etmiştir" (sayfa 72). Husserl her zaman "E.Husserl" Kant "I.Kant" olarak yazılmış ve köleleri de görev aşkıyla ustalarını "M.Heidegger" olarak belirtmiştir.
Zaman zaman geçen "Bu düşünceler hakkında detaylı nedenler... II.Kısmın 2. bölümünde verilecektir" gibi hiç bir zaman gün yüzü görmeyecek bölümler üzerine Kierkeggard nasıl da yorum yapmak isterdi (sayfa 89). Onbir sayfa sonra "Burada Deskartçılığın tamamlanmış eleştirisi, ve temelde daha şimdiden kabul edildiği gibi, dünya varlıkbilimi kendi felsefik haklarını güven altına alabilir. Buna bağlı olarak şu noktalar gözönüne serilmeli dir (bknz.Kısım I,Bölüm 3). 'Yazık ki, bu bölümde hiçbir zaman yayınlanmayacak^; fakat devamındaki dört soruyu okumak, bu eksikliğe derin bir üzüntü duymaktan kişiyi alakoyar. İkincisine bakın: Neden dünyevi varlıklar ontolojik bir başlık olarak sahneye atlayarak, atlanmış olguların yerini almışlardır?" (Bu, varlık yerine neden varlıklar tarşılagelmiştir) demektir. Heidegger bir şairdir ve terminolojisi Nietzsche'nin bir aforismasını akla getirmektedir (14) : "Şair, düşüncelerini ritmin taşıyıcılığında cümbüşle sunar, çünkü çoğu zaman yürüyemez" (sayfa 59). Şimdiye kadar nakledilenler daha az barok bir dile kolayca çevrilebiliyorsa da aşağıdaki italikle yazılmış anlayışın açıklaması daha birçok karanlık ifadenin bir örneği olabilir. Hiç bir başka tanınmış felsefik çalışma bu denli diğer Alman düşünürlerle karşılaştırılmayacak derecede çok, normal karakterli yazının iki misli italik içermez. "Anlayış, kendi kendisine varolabilenin varoluşsal varlığıdır, fakat öyle ki bu varlık kendi varlığının neredeliğini kendisi ile ortaya koysun."(Verstehen ist das existenziale Sein des eigenen Seinkönnens das Daseins selbst,so zwar, dass dieses Sein an ihm selbst das Woran des mit ihm selbst Sein erschliesst)". Bunu takip eden cümle bütün olarak okunuyor. "Bu varoluşun yapısı şimdi daha keskin olarak kavranmalı ve ifade edilmelidir." Daha da mı? Heidegger'in ölüm hakkındaki tartışması, yayınlanan iki bölümün ikincisinin başında ele alınmıştır. Bu tartışmanın anlaşılabilmesi için ilk bölümün iki anahtar kavramına kısaca değinilmesi yerinde olacaktır. Bunlardan birincisi Das Man, Heidegger'in en mutlu yaratışıdır. Almanca Man kelimesi "herkes günün birinde ölecektir" veya "kimse bunu yapmamalıdır" daki herkes, kim sözcüklerine denk düşmektedir, (İngilizce "one'). Bundan dolayı İngilizce'ye bazan "herkes" (public) veya"adsız Onlar"(anonymous they) şeklinde çevrilmesi anlaşılabilir. Fakat Heidegger ayrıca kendisi anlamına gelen "Man selbst" (İngilizce "one şelf") ile de bir çok tümce kurmuş olup, bundan dolayı İngilizce'ye Das Man'ı "the one",olarak çevirmek tercih edilmelidir. "Kimse" gündelik yaşamlarımızın özgün olmayan varoluşu üzerinde hüküm süren bir despottur.
Tarih ve Zaman'vn sözetmeye değer ikinci kavramı Kierkegaard'ın üzerinde önemli bir çalışma yaptığı Angst kavramıdır Kierkegaard'ın kitabı İngilizce'ye The Concept of Dread (12) (Dehşet Kavramı) olarak çevrilmesine rağmen,nesneler üzerinde odaklanmış olan korkudan ayrılan bu duyguyu İngilizce'ye "Anxiety" (Türkçe'ye endişe) olarak çevirmek aradaki önemli kontrastı göstermenin muhtemelen tek yoludur. Endişede söylediğimiz gibi hiçbir şey ve nesneden korku sözkonusu değildir. "Endişenin nedeni yeryüzünde böyle varolmaktır". "Endişenin nedeni dünya-içeri (in-worldly) bir varlık olmamaktır". Tehdit edenin hiçbir yerde olmaması, endişenin ayırıcı temel özelliğidir. "Endişenin ne olduğu "hiçbirşey ve hiçbir" olmamasıyla açıklanır" (sayfa 186). Ve izleyen sayfada Heidegger italikle "Endişe hissettiği endişesi oluşumunun yeryüzünde kendisi olarak varolmakta bulur. " diye yineler.
Bu, şüphesiz kuşkuludur. Şu, bir gerçek ki insanoğlu arada sırada korktuğu şeyi tanımlayamadan endişeyi yaşar; fakat Heidegger bu vakaların hiçbirinde veya çoğunda insanoğlunun korkusunun nedeninin yeryüzünde" "kendisi" veya "böylesine" olmaktan kaynaklandığını göstermemiştir. Daha da ötesi neden korktuğunu bilmeden endişe duyan insan üzerine yapılan araştırmaların, neden endişenin nedeninin şu veya bu olduğunu göstermeyebileceğinin açıklamasını vermedi. Gerçekten bazılarımız zaman zaman umarsız yalnızlık ve terkedilmişlik duygusuna kapılmamıza rağmen bu tür sorular yeretmez.
Çeşitli endişe şekilleri olabilir, kişi bunların bir kısmında suçluluk duygusu ve suçlulukla birleşmiş olasılıklara karşı duyulan korkularının, önemli rol oynayacağını keşfedebilir. Kierkegaard tarafından ileri sürülen bu düşünce Heidegger de sadece aşağıdaki gibi laf arasında geçer; "varoluşta endişe, varolabilmek için varolmak olarak ortaya çıkar, yani kendisini seçmek ve kavramak özgürlüğü için özgür olması gibi. Endişe, varoluşu kendi olası varlığının enüst özgünlüğü olan, her zaman mevcut özgür oluşuyla karşılaştırır" (sayfa 188).
Heidegger'e göre "korku" özgün olmayan bir endişe türü olup, endişenin açığa çıkmasını önler (sayfa 189). "Endişenin psikolojik olarak harekete geçmesi varoluşun endişeyi kendi Varlık alanında hissetmesiyle mümkün olur" (sayfa 190). Aynı sayfanın sonundaki bir dipnot "endişe ve korku olgusu istinasız ayırdedilmiştir" diye aslı olmayan bir iddiayla başlar ve önemsemeden "endişe olgusunun analizinde Kierkegard oldukça derine nüfuz etmiştir" gibi küçültücü bir ifade kullanır.
Aslında Kierkegaard, iyi ya da kötü Heidegger'in ayrımını daha önceden sezinlemiş ve endişeyle "hiçbirşey" kavramı arasında bağlantı kurmuştu (12, sayfa 38): "Hiçbirşey ne gibi bir etki üretir? Endişe'yi yaratır... Kişi endişe kavramını psikolojide ele alındığı şekilde hemen hemen hiç görmez ve bu nedenle endişenin belli birşeye atıfta bulunan korku ve benzeri kavramlardan farklı olduğuna dikkati çekmeliyim, halbuki olabilirlikten önce gelen olabilirlik gibi, endişe özgürlüğün gerçekliğidir."Sayfa 39 da Kierkegaard endişe ile "Hiçbirşey" arasındaki bağı hiç değilse kısmen, bir Danimarka deyiminden esinlendiğini belirtir. Daha ileride(sayfa 53'de), Schelling'in sık sık endişeden konuştuğundan bahseder ve sayfa 55 de şu özdeyişi sunar."Endişe özgürlüğün başdönmesidir."
Korku ve endişe arasındaki ayrım, Psikanaliz'e Genel Giriş'\n (1917) Endişe başlıklı konferansında (5) Freud tarafından da yapılmıştır. "Endişe durumla ilgili olup, nesneyi yoksarken, korku özenle dikkatini nesneye yöneltir". Heidegger'in aksine, Freud'un ayrımı, nesnenin hiç mi olmadığını yoksa varolduğu halde dikkatin onun üzerinde odaklanmamış mı olduğu konusunu aydınlatmaz. Şüphesiz ki korkuda nesnenin somut olması gerekmez; bir olay veya gelişme olabilir.
Heidegger'in endişe konusundaki tartışması endişe varlığın otantik veya otantik olmayan olanaklarını ortaya çıkararak toplumun (anonymous One) hakimiyeti altında bırakılan kişiyi tek basına ya da daha doğrusu tamamen yalnız hissettirerek günlük yaşamdan koparır, iddiasıyla sona erer. Daima benim olan Varoluşumun bu temel olanakları, Varlığın başlangıçtan beri ve büyük ölçüde &.msıkı sarılmış olduğu dünya içeri varlıklar tarafından engellenmeden kendilerini Varoluşta olduğu gibi endişede de ortaya koyar.
2
11月16日 Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk)Varoluşçuluğu tanımlamak için, sözcüğün kendisinden işe başlamak gerekir. Bu yeni türetilmiş sözcük "varoluş" (existence) isminden, ilkin "varoluşsal" (existentiel) ve varoluşla ilgili "existential" sıfatları türetilerek ve daha sonra "culuk" son eki eklenerek ortaya çıkmıştır. Varoluşculuk, varoluşun önceliğini ya da ilkinliğini benimseyen bir kuramdır. Varoluşçuluğun sözlük anlamına bakacak olursak; insanın varoluşunu, somut gerçekliği içinde ve toplumdaki bireyselliği açısından göz önüne alan felsefi öğretidir. Varoluşçuluk felsefesinde, insanın varoluşu anlaması söz konusudur. İnsanın kendini gerçekleştirmesi, insan varoluşunun rastlantılar içinde oluşu, güvensizliği ve güçsüzlüğü söz konusudur. Güçsüzlüğü ve hiçliği içinde insan, ölüme mahkum bir varlık olarak insanın varoluşu, hiçlik karşısında insanın varoluşu, insan varoluşunun halisliği (authentique) ve bu halis olmaya çağrı, özgürlüğü içinde insanın varoluşu, topluluk içinde kaybolmuş insanın, tek insanın kendisini bulması, kendi olması, doğruluk ve ahlaklılık karşısında sahici davranışı-tutumu; bütün bu sorunlar söz konusudur varoluşçuluk felsefesinde. Ayrıca "insan, evreni aşabilir mi aşamaz mı?" "aşarsa nereye dek varır bu aşma?" gibi sorunlar söz konusudur. Yığınlaşma içinde tek-insan, birey, gittikçe kendi özelliğinden, kendi kişisel özgürlüğünden çözülme, kopma durumuna geçiyor. Tek insan kayboluyor. Kitle içinde sıradan bir insan oluyor. Tek kişinin kişisel sorumluluğu gittikçe herhangi bir parti, bir ortaklık, bir dernek, herhangi bir kolektif düzen içinde ortadan kalkıyor. Modern insan, bir devlet hastanesinin doğum kliniğinde dünyaya geliyor, oradan yuvaya, yuvadan okula, sonra da ya bir fabrika ya bir büroya geçiyor. Modern insan artık kendi yaşamını sürdürmüyor. Ölümü bile kendinin değil çoğu kez. Bu gelişme nedensiz değil. İlkin, bütün yurttaşların eşit hak istemesi, başta gelen bir nedeni bu gelişmenin. Hiçbir üstünlüğe, hiçbir olağandışıya katlanılamıyor artık. Bunların hepsi bir kalemde siliniyor. Bir başka nedeni: güçlü olma isteği, güce erişme isteği. Tek kişi güçsüz kalmıştır günümüzde. Ama herkes "dayanışarak" toplu hale gelirse, yenilmez bir güç oluyor. Bir başka neden de, ekonomik bakımdan güven altında olma çabası. Ekonomik çöküntülerden, paranın inip çıkmasından, tek kişi, varoluş savaşımında yorgun düşmüştür. Yaşamını güven altına alabilmek için kitleleşme yoluna girmiştir. Böylece her alanda bir toplumsallaşma bir merkezleşme gittikçe artıyor. Giderek çoğunlukla insanlar ekonomik güvenliliklerini sağlamak uğruna, kendi kişisel özgürlüklerini bırakmaya hazır duruma geliyorlar. İşte bu gelişme ortasında varoluşculuk felsefesi sesini yükseltiyor. Bu felsefenin getirdiği sınırsız subjektiflik, bireysellik, topluluk düşmanlığı, macera isteği, istediğini yapma özgürlüğü, bütün bunlar yığınlaşmaya karşı bu protesto açısından anlaşılmalıdır. Bütün varoluş felsefesi şu biçim altında belirir: "İnsanın kendi kendini yitirdikten sonra bütün dünyayı ele geçirmesi neye yarar?" Bundan dolayı varoluş felsefesi bir bunalım felsefesi olmuştur, bu felsefe yeni bir dizge kurmak istemiyor, tam tersine insanları karar verme durumuna getirmek istiyor; öğretmek istemiyor, yeni bir tavır alışa çağırıyor; çağı yeni bir biçimde açıklamak istemiyor, onu yargılıyor; sakinleştirmek değil, ürkütmek onun amacı; sentez de istemiyor, "ya o-ya o" karşısında bırakıyor. İşte bundan dolayı, geçen yüzyıldaki devrimin bunalım zamanında doğmuş olan bu felsefe, yine son iki dünya savaşından sonraki bunalım zamanlarında böylesine güçlü bir etki yapmış, güçlü bir felsefe akımı olmuştur. Önce Almanya sonra Fransa'da bir felsefe yazın akımı olarak biçim kazanmış bulunan varoluşçuluk, J.P.Sartre'a göre insanın bütün boyutlarını ele alan bir felsefedir. "Varoluş, özden önce gelir" ve her bir kimseye bir öz kazandırmayı sağlayacak özgürlükle özdeştir; "insan ne ise o değildir, ne olmuşsa o'dur." İnsan kendini kendi yapar, daha önce kazandığı bazı belirlenimlerin el verdiği ölçüde kendine biçim verir,kendini oluşturur. Varoluşçuluğun Fransa'daki öteki temsilcileri de şunlardır: A.Camus, Simone de Beauvoir, Merleau-Ponty ve Gabriel Marcel. Varoluşçuluk insanın dünyaya atılması ve bir başına bırakılmasının felsefi psikolojisi olduğundan varoluşçuluğun genel görünümü fenomolojik çerçevede hayli dağınıktır.Birey hayat kurma onu devam ettirme ve sosyal çevrede kendini kabul ettirme gibi daha bir çabanın yoğun harcandığı noktalarda ,bu kendini ayakta tutma mücadelesi içinde,derin ve insanlığın paydasını konu edinen değerlere tavrı öteye aktarılan bir sorun olarak görülegelmiştir.İnsanlık tarihinin iktidar mücadelesi tarihi olduğunu okul öncesi çağda 'orman kanunu'benzeri söylemlerle ilke olarak öğrenen yığınlar elbet sosyalleşme sürecinde dostluk ve sevgi gibi insani unsurları bir 'hayal' olarak ama ikiyüzlü sohbetlerde 'bulunmuş' bir gerçek olarak dillendireceklerdir.Mış gibi olma tradejisinin tarihteki son durağı olmayan postmodern uygarlığımız herşey boş safsatasıyla günahın içine dalmalarını açıklayamayacakları olgun kişilik imajı çizen iyi oyunculuklarlarıyla gerçekte ne uhrevi ve ne de insani kaygıları olmayanların aşkın,mistik boyutu kötülemeleri varoluşçuların es geçtiği bir durumdur.İnsani derinlikler kavranmadan hayat bir savaştır sadece.Lüks tüketim,matrak bir çevre ve güvenli bir gelecek.İstenilen bu.Oysa derin hakikatlar dünyasında hayat bu tür oyalanmalar değil daha yaşanılabilir bir dünya için başkaları için de meşru savaşını verebilmektir. Varoluşçuluğun İlkeleri
"Felsefe terimleri ile anlatmak istersek, diyebiliriz ki her nesnenin bir varoluşu ve bir de özü vardır. Öz, bir nesnenin özelliklerinin değişmez bir bütünüdür; varoluşu ise evrenin içinde gerçek olarak bulunuşudur. Birçok kimse, özün önce, varoluşun sonra geldiğine inanır; bu fikir, dinsel düşünceden ileri gelir; gerçekten, ev yaptırmak isteyen bir kimsenin ne biçim bir ev yaptıracağını bilmesi gerekir. Burada öz varoluştan önce gelir. Bunun gibi, insanın tanrının yarattığını sanan kimseler de böyle düşünerek, tanrının bu işi, haklarında daha önceden sahip olduğu fikirlere bakarak yapacağı sonucuna varırlar. Tanrıya inanmayanlar ise aynı etkiden kurtulamayarak, bir nesnenin ancak kendi fikirleri ile uygun düşmesi durumunda varolabileceğini ileri sürerler. Bütün 18. yy, "insan doğası" denen, herkeste ortaklaşa bulunan bir özün varlığına inanmıştır. Varoluşçuluğa göre ise insanda -ve sadece insanda- varoluş özden önce gelir." "Bu kısaca şu anlama geliyor; önce insan vardır, şu ya da bu olması daha sonra gelir." (J.P.Sartre, Action, 27 Aralık 1944). Elbetteki biz, bizi insan türüne bağlayan, evrensel ya da türsel özümüzü yaratamayız; ancak, bize özgü olan, başka hiç kimsede bulunmayan bireysel özümüzü seçebiliriz. Bizim doğuştan ve özgül özümüz -"hayvan"-ve-"insan"- biz olmadan belirlenmiştir; biz insanız, işte o kadar. Bizim bireysel ya da somut özümüz sadece belli bir belirsizlik gösterir: Bizler insanız, ama hangi insan olacağız? İşte ancak bu sınırlar içinde özgüle açık bir kapı kalır. Bununla birlikte seçme olanağının yeri gene de önemlidir. Bunu anlamak için, başlangıçla eşdeğer olan bireylerin seçmiş oldukları mesleklerin çeşitliliğine bakmak yeter. Bundan başka, içinde olduğumuz sınıfı, boyumuzu, zekamızı biz seçemezsek de hiç olmazsa, bu ham veriler karşısında takınacağımız tavır bize bağlıdır. Bir işçi, "bütün varlığı ile sınıfı tarafından koşullanmıştır..." ama "arkadaşlarının durumuna ve kendi durumuna bir anlam vermek; devrimci, ya da sinik olmayı seçmesine göre, işçi sınıfına zafer ve kazanç sağlayan ya da aşağılık duygusu içine düşüren bir geleceği, özgür olarak tanımak gene onun elindedir." Seçmediğim halde sakat olabilirim, ancak "sakatlığa bakış biçimimi seçmeden sakat olamam." (onu çekilmez, küçük düşürücü, gizlenmesi gerekli sayılabilir, herkese açıkça gösterebilir, kıvanç konusu, başarısızlıklarımın nedeni, v.b olarak görebilirim.)
Her gün yaşantımız içinde yapmakta olduğumuz seçmeler ya da icatlar, en küçüğünden tutun da en büyüğüne kadar, saptadığımız ereklere, seçmesini kendimiz yapmış olduğumuz bir değerler hiyerarşisine bağlıdır. Bu ereklerin çeşitliliği yüzünden, beklenmedik toplu bir para, kimi tarafından gardrobunun eksiklerini tamamlamakla; kimi tarafından başına gelebilecek bir kazaya karşı yedek akçe olarak saklanmakla, kimi taraftan da eğlence yerlerinden de harcanarak kullanılır. "seçme, düşünüp taşınmaya bağlı değildir: düşünüp taşınmaya koyulduğumuz zaman, olan olmuş, iş işten geçmiştir." Ancak, ereklerimizi özgür olarak seçmiş bulunuyorsak da hiçbir şey kaybolmuş sayılmaz: çünkü ereklerimiz seçmelerimizin tümüne de kumanda eder, bu yüzden, ereklerimizin özgür seçimi, özel kararlarımızın tümünün özgürlüğünü arkasında sürükler. Varoluşa ilk vardığımız da ereklerimizi kesin olarak saptamadığımız ölçüde özgürlüğü de kurtarmış oluruz. Varolmayı sürdürdüğümüz ölçü de, ereklerimizi de ereklerimizi de seçmeyi sürdürürüz; çünkü özgürlük, bizim varoluşumuzun özüdür. Herhangi bir özel seçme dolayısıyla, daha önce yapmış olduğumuz seçmelerden biri karşımıza çıkabilir, bunun sonucu olarak, ona uygun bir biçimde alınmış her karar, onun bir yenilenmesi olarak karşılanabilir; nitekim, bütün istemli davranışlarımızı özgür olarak görmek hakkımız vardır; çünkü, onlara karar verirken kendilerini açıklayan erekleri de karara bağlarız.
Sartre'a göre insanın sorumluluğu, sağduyuya kalırsa, özgür olarak seçebildiklerinin çok daha ötesine geçer, hiçbir şey ona yabancı değildir: ne kişisel iç etkenliğimiz ne de dışımızdaki olaylar: ben herşeyden sorumluyum; "savaşı ben ilan etmişim gibi, savaştan sorumluyum." Sartre ne dersin desin Polonya'nın istilasından, Fransa'nın işgalinden, Stalingrad'ın yıkılmasından kendisini sorumlu tutamayacağı ortadadır. Ama kendisine bağlı olmayan bu olaylar karşısında, pekala kendisine özgü bir tutum içine girmiştir; savaş içinde olan bir dünya da, özgür edimler ortaya atarak, bu dünyada olup biten her şeyin sorumluluğunu üstlenmiştir. Ya da daha çok; "doğmayı ben istemedim denir hep; ama doğumum karşısında takınmış olduğum tavırla," -utanç ya da kıvanç; iyimserlik ya da kötümserlik...
Sartre, bağımsız kişiliğinde fikrin duyguyu bastırdığı bir aydındır, bu nedenle, sıkıntı ve umutsuzluğa, bunların bir Kierkegaard'ın yaşantısında ve düşüncelerinde ya da bir G. Marcel'in yazılarında tuttuğu yeri vermez: İnsan tanrısal tüzüye inanırsa, işlemiş olduğu günahlarının düşüncesi, hiçlikten gelmek ve oraya dönmek düşüncesinden daha çok bir iç üzgünlüğü verir insana. Ona göre ise, iç sıkıntısı, seçmelerimizin kapsamından doğar. "Herkes için geçerli bir kuralın varlığını benimseyen düşünürler, bu kuralı bir davranış kuralı olarak bellemekle sıkıntıya düşmekten kurtulurlar." diye düşünür; bir pişmanlık ve dindarlık yaşantısını seçen bir Hıristiyan, Descartes örneği üzerine aklını yönetme tasarısı kuran bir akılcı, insanı duyarlığa indirgeyerek tadımı (hazzı) seçen Epikurosçu, kararlarını doğru ve iyi bellediklerine göre verir ve belli bir güvenlik içinde yaşarlar. 10月30日 ZERDÜŞT BÖYLE BUYURDUZERDÜ ŞT BÖYLE DEDİ - herkes için, kimse için bir kitap
-I- Zerdüşt'ün öyküsünü anlatmama geldi sıra. Yapıtın ana düşünü olan bengi-dönüş düşüncesi, erişilebilecek o en yüksek olumlama ilkesi, 1881 yılı ağustosuna rastlar: Bir kağıt parçasına karalanmıştır, altında şu yazılıdır: "İnsan ve Zamanın 600 ayak ötesinde". O gün Silvaplana gölü kıyısındaki ormanlarda yürüyordum; Surlei yakınlarında, piramid biçimi yükselen kocaman bir kayanın dibinde mola verdim. Bu düşünce orada geldi bana. -O tarihten birkaç ay gerilere gittiğimde, bir önbelirti olarak, beğenilerimin, özellikle musikide birdenbire ta derinden değişiverdiğini görüyorum. Zerdüşt'ü belki de baştanbaşa musikiden sayabiliriz, -şurası açık ki yepyeni bir kulak istiyordu onun için. Vicenza yakınlarındaki bir küçük dağ kaplıcasında, Recoaro'da geçirdiğimiz 1881 baharı, maestro'm ve dostum Peter Gast- benim gibi "yeniden doğmuş"lardandı o da. -ve ben farkettik ki, musiki denilen Anka kuşu her zamankinden daha bir hafif, daha bir ışıldayan kanatlarla dolanıyordu üstümüzde. O günden bu yana, 1883 şubatında birdenbire inanılmaz koşullar altında yaptığım doğuma dek geçen süreyi -önsözde birkaç cümlesini aktardığım son bölüm, tam Richard Wagner'in Venedik'te öldüğü kutsal saat bitirilmiştir- evet, o süreyi hesapladığımda, gebeliğimin 18 ay sürdüğü anlaşılır. Tıpatıp bu sayının çıkması, benim bir dişi fil olduğum düşüncesini getirir insanın aklına, -Buda'cıların aklına hiç değilse,- Yakında eşsiz birşey geleceğinin yüzlerce belirtisini taşıyan Gaya Scienza bu araya rastlar: Zerdüşt'ün başlangıcı bile vardır onda; dördüncü kitabın sondan önceki parçasında Zerdüşt'ün ana düşüncesi vardır. -Karışık koro ve orkestra için yazılmış "Yaşama Övgü" de gene bu zaman rastlar; partisyonu iki yıl önce Leipzig'de E. W. Fritzsch yayınevinde çıkmıştır. O yıl, içinde olduğum durumun, o sonuna dek olumlayan tutkuyla, tragik tutku dediğim şeyle dolup taştığım durumun hiç de yabana atılmaz bir belirtisidir bu. İlerde bir gün beni anmak için çalıp söyleyecekler onu. -Sözleri (üzerinde duruyorum, çünkü bir yanılgıdır alıp yürümüş bu konuda) benim değildir; o sıralar dost olduğum genç bir Rus kızının, Bayan Lou von Salomé'nin (Roman, öykü ve deneme yazarı.) şaşılacak esininden çıkmadır. Şiirin son bölümünden herhangi bir anlam çıkarabilen kimse, neden bu şiiri seçip beğendiğimi, neden ona hayran olduğumu anlayabilir: Büyüklük var o sözlerde. Yaşama karşı bir itiraz sayılmıyor acı: "Artık bana verecek mutluluğun kalmadı mı, ne çıkar! Acıların var daha". Burasında benim musikim de büyüktür belki (La -klarneti'nin sonuncu notası do diyez değil, do olacak. Baskı yanlışı.) -Ertesi kışı Cenova yakınında, Chiavari ile Portofino arasına sokulan o sevimli, sessiz Rapollo koyunda geçirdim. Sağlık durumum hiç de parlak değildi; kış soğuktu, son derece yağmurluydu. Kaldığım küçük han denizin hemen üzerindeydi, öyle ki geceleri dalga çıkınca uyunmuyordu; istemediğim ne varsa hemen hepsi toplanmıştı orada. Gene de, sanki benim ilkemi, yani gerçekten bir diyeceği olan şeyin "her ne olursa olsun" ortaya çıkacağını kanıtlamak ister gibi, o kış, o güç koşullar içinde ortaya çıktı Zerdüşt'üm. -Öğleden önceleri Zoagli'ye giden güzelim yolda, çamlıklar içinden geçerek güneye doğru çıkıyordum; göz alabildiğine denizi görüyordum ayağımın altında. Öğleden sonraları, sağlık durumum elverdikçe, Santa Margherita koyunu ta Portofino'nun ötesine dek bir baştan bir başa dolanıyordum. Bu yerler, bu görünüşler, İmparator Üçüncü Friedrich'in oralara olan büyük sevgisi yüzünden daha bir değerliydi benim gözümde. 1886 güzünde yolum gene o kıyılara düştüğünde, bu küçük, unutulmuş mutluluk ülkesine onun da son gelişiydi. -Bu iki yol boyunca Zerdüşt'ün bütün birinci bölümü doğdu kafamda; en başta Zerdüşt'ün kendisi, kişiliği doğdu: Daha doğrusu çullandı üstüme... "Ben size Üstinsanı öğretiyorum. İnsan altedilmesi gereken bir şeydir. Onu altetmek için ne yaptınız? (...) İnsana göre maymun nedir? Gülünecek bir şey, ya da acı bir utanç. İnsan da tıpkı böyle olacaktır Üstinsana göre: gülünecek bir şey, ya da acı bir utanç. Solucandan insana dek yol aldınız ve sizde çok şey daha solucandır. Maymundunuz bir zamanlar ve şimdi bile insan, her maymundan daha maymundur. (...) Yalvarırım size, kardeşlerim, yeryüzüne bağlı kalın, ve inanmayın size dünyaötesi umutlardan söz açanlara! Ağı saçanlardır onlar, bilerek bilmiyerek. (...) Bir zamanlar Tanrıya karşı işlenen günah en büyük günahtı, ama Tanrı öldü, onunla birlikte öldüler o günahkârlar da. (...) Ama siz de, kardeşlerim, söyleyin bana: gövdeniz, canınız için ne diyor? Canınız, yoksulluk ve kirlilik ve acınacak rahatlık değil mi? Evet, kirli bir ırmağı içine alması ve bozulmadan kalması için deniz olmalı kişi. Bakın, size Üstinsanı öğretiyorum: o, işte bu denizdir, onda batabilir sizin büyük horgörmeniz." Zerdüşt - Öndeyiş -II- Bu kişiliği anlamak için, insan onun çıktığı fizyolojik koşulları, yani benim büyük sağlık dediğim şeyi iyice kavramış olmalıdır. Bu kavramı Gaya Scienza'da, beşinci kitabın son bölümünde yaptığımdan daha iyi, daha kişisel bir biçimde açıklayamam. Orada şöyle deniyor: "Biz yeniler, adsızlar, kötü anlaşılanlar, biz henüz karanlık bir geleceğin erken doğmuş çocukları, yeni amaçlar için yeni yollar gerek bize, yeni bir sağlık gerek, şimdiye dek olanlardan daha güçlü, daha açıkgöz, daha dayanıklı, daha atak, daha keyifli bir sağlık. Her kim bugüne dek gelen değerlerin, dileklerin çevresini baştanbaşa dolaşıp görmek, bu ülküsel "Akdeniz"in kıyılarında yelken açmak için can atıyorsa, her kim ülkeler bulan, ele geçiren birinin, bir sanatçının, bir ermişin, bir yasa koyucusunun, bir bilgenin, bir bilginin, bir sofunun, eski çağda herşeyden el etek çekmiş tanrısal birinin neler duyduğunu içinde yaşayıp bilmek istiyorsa, ona en başta büyük sağlık gereklidir.- bu da yetmez tek başına, insan onu her gün yeni baştan elde etmelidir, çünkü ondan her an geçilir, geçilmelidir de... Şimdi bizler, bunca zaman yollarda olanlar, biz bir ülkü arayan Argonaut'lar, (Argo adlı gemiyle Kolehis'e, altın yapağı ele geçirmeye giden Yunan yiğitleri: İason, Herakles, Orpheus vb...) belki gerektiğinden de çok gözüpek olanlar, gemileri batanlar, bunca şeye uğrayanlar, ama dediğimiz gibi, hoş görüldüğünden de çok sağlam olanlar, sağlamlığı bir tehlike olanlar, sağlamoğlu sağlamlar, -bize öyle geliyor ki, bunların bedeli olarak önümüzde insan ayağı değmemiş, bir ülke var, daha kimse aşmamış sınırlarını, ülkü'nün bilinen ülkelerinden, tüm köşe bucağından çok ötelerde, güzel, yabancı, çözülmemiş, korkunç ve tanrısal şeylerle dolu bir dünya ki, bilgiye, ele geçirmeye susuzluğumuzdan duramaz olduk artık -ah bundan böyle bizi hiçbir şey doyuramaz!... Bizler ki böyle bir geleceği sezmişiz, buluncumuz, kafamız böyle bir açlıkla kıvranıyor, bugünkü insanla yetinebilir miyiz hiç? Ne yapsak boşuna, elimizde değil: Onun en değerli amaçlarına, umutlarına bakarken gülmemek için zor tutuyoruz kendimizi, belki de artık hiç bakmıyoruz bile... Başka bir ülküdür önümüzde koşan, şaşırtıcı, sınayıcı, tehlikeli bir ülkü; kimseyi ayartmak istemiyoruz ona, çünkü kimseye bu hakkı kolay kolay tanımıyoruz: Şimdiye dek kutsal, iyi, dokunulmaz, tanrısal bilinen herşeyle bir çocuk gibi, yani bilmeksizin oyun oynayan, ağzına dek güç ve bereket dolu bir düşüncenin ülküsü; ulusların haklı olarak değer bildiği en yüce şeyleri olsa olsa bir tehlike, çökme, alçalma ya da en azından bir dinlenme, körlük, arada sırada kendini unutma sayan birinin ülküsü, ki çoğu zaman insanlık dışı gözükecektir, örneğin şimdiye dek yeryüzünde önemsenen herşeyin, gösterişli duruşların, sözlerin, seslerin, bakışların, töre'nin, büyük ödevlerin yanıbaşında durup da, elinde olmadan onları herşeyiyle alaya aldığında, -ama büyük önemseyiş asıl onunla başlayacak, asıl soru imi onunla konacak, ruhun yazgısı değişecek, saatin yelkovanı ilerleyerek, tragedya başlayacak..." "İnsan , hayvanla Üstinsan arasına gerilmiş bir iptir, -uçurum üstünde bir ip. Korkulu bir geçiş, korkulu bir yolculuk, korkulu bir geri bakış, korkulu bir ürperiş ve duraklayış. İnsanda büyük olan, onun köprü olmasıdır, erek değil: insanda sevilebilecek olan, onun karşıya geçiş ve batış olmasıdır. Ben yaşamasını bilmeyenleri severim, meğerki batmasını bileler; çünkü bunlardır karşıya geçenler. (...) Ben, bilmek için yaşayan ve bir gün Üstinsan yaşasın diye bilmek isteyeni severim. Böyle ister o kendi batışını. (...) Ben, bir sürü erdem istemeyeni severim. Bir tek erdem, iki erdemden daha erdemdir, çünkü yazgının asıldığı daha zorlu düğümdür o. (...) Ben, insanların üstünde asılı o kara buluttan tek tek düşen ağır damlalar gibi olan herkesi severim: onlar şimşeğin gelişini haber verirler ve haberci olarak yok olurlar. Bakın, ben şimşeğin habercisiyim ve buluttan düşen bir damlayım: oysa şimşek, Üstinsandır." Zerdüşt - Öndeyiş -III- O güçlü çağlarda ozanların esin dedikleri şey nedir, ondokuzuncu yüzyıl sonunda bunu açıkça bilen var mı? Yoksa, ben anlatayım. -İçimizde azıcık boş inan olmaya görsün, insanüstü güçlerin cisimlenmesi, yalnızca onların sözcüsü, aracısı olduğunuza inanmaktan kendinizi alamazsınız. İnsanı en derinden sarsan, altüst eden birşeyin birdenbire anlatılmaz bir doğruluk ve incelikle görülür, duyulur olması anlamına gelen "vahiy" sözcüğü var ya, bu olaya tıpatıp uyar işte. İnsan aramaksızın duyar, kimden geldiğini sormaksızın alır; bir şimşek gibi çakar düşünce, zorunlulukla, en son biçimi içinde, -benim için seçme diye birşey yoktu hiç. Bir kendinden geçmedir, korkunç gerilimi zaman olur gözyaşlarıyla boşanır; yürürken elinizde olmadan bir hızlanır, bir yavaşlarsınız; hiç kendinizde değilsinizdir, ama tepeden tırnağa geçirdiğiniz o ince ürpertiler sağnağını apaçık duyarsınız; bir derin mutluluktur, en büyük acılar, en korkunç şey orada karşıt etki yapmaz, tersine gerekli duyulur, istenir, bu ışık bulluğunda zorunlu bir renktir o da; biçimlerle dolu engin uzayları kaplayan bir ritim bağlantıları sezişi, -ki uzunluk, geniş dalgalı bir ritim gereksinmesi neredeyse esin gücünün bir ölçüsüdür, onun baskısını, gerilimini bir anlamda gidermektir... Hiçbir şey elinizde değildir, gene de bir özgürlük duygusu, bir saltlık, bir güç, bir tanrısallıkfırtınası içindeymiş gibi olup biter hepsi... İmgenin, benzetinin artık size bağlı olmayışı işin ilginç yanıdır, imge nedir, benzeti nedir, hiçbirini bilmez olursunuz. Herşey elinizin altındadır, en doğru, en yalın deyim. Zerdüşt'ün bir sözüyle söyleyelim, şeyler sanki kendilerinden gelirler, kendilerini sunarlar benzeti olarak (-"Herşey senin konuşmanı okşamaya geliyor burda, yüzüne gülüyor senin: Çünkü senin sırtına binip, her doğruya koşturuyorsun. Burada tüm varlığın sözleri, söz hazineleri sana açılıveriyor; burada tüm varlık söz olmak istiyor, senden konuşmayı öğrenmek istiyor tüm oluş-"). İşte esin konusunda benim yaşadığım bu. "Benimki de böyleydi" diyebilecek birisi bulmak için, hiç şüphe yok, binlerce yıl gerilere gitmeli insan. "Yazık! İnsanın, özlem okunu insandan öte salamayacağı ve yayının, vınlamayı unutacağı zaman geliyor! Size diyorum: hora tepen bir yıldız doğurabilmek için, kişinin içinde kargaşa olmalı daha. Size diyorum: daha var sizde bu kargaşa. Yazık! İnsanın artık yıldız doğuramayacağı zaman geliyor. Yazık! En horgörülesi adamın, kendini artık horgöremeyenin zamanı geliyor. Bakın! Size son insanı gösteriyorum. "Sevgi nedir? Yaratma nedir? Özlem nedir? Yıldız nedir?" -böyle sorar da son insan, göz kırpar. Yeryüzü artık küçülmüştür ve üstünde, her şeyi küçülten son insan sıçramaktadır. Toprak piresi gibidir o, kökü kurutulamaz: son insan, en uzun ömürlüdür. (...) Ama Zerdüşt üzüldü ve gönlüne dedi: "Beni anlamıyorlar: ben bu kulaklara göre ağız değilim. Anlaşılan pek fazla kalmışım dağlarda, pek fazla dinlemişim dereleri ve ağaçları: şimdi keçi çobanlarına söz söyler gibi konuşuyorum onlarla. Durgun gönlüm ve duru, sabahleyin dağlar gibi tıpkı. Oysa beni soğuk sanıyorlar ve korkunç şakalar yapan alaycının biri. Ve işte bana bakıyorlar ve gülüyorlar: ve gülerken benden nefret ediyorlar. Gülüşleri buz gibi." (...) İyilere ve doğrulara bakın! En çok kimden nefret ediyorlar? Kendi değer levhalarını parçalayandan, bozandan, yasa bozandan: -oysa o yaratıcıdır. Bütün inançların inanç erlerine bakın! En çok kimden nefret ediyorlar? Kendi değer levhalarını parçalayandan, bozandan, yasa bozandan: -oysa o, yaratıcıdır. (...) Varacağım ereğime, ben kendi yolumu yürüyorum; duraklayanların ve geride kalanların üzerinden atlayacağım. Benim ilerleyişim, onların batışı olsun böylece!" Zerdüşt - Öndeyiş -IV- Sonra, hasta düşüp birkaç hafta Cenova'da yattım. Arkasından bir yaşlı bahar geçirdim Roma'da; yaşamı olduğu gibi kabullenmiştim, -kolay iş değildi bu. İstemeden düştüğüm, Zerdüşt ozanı için yeryüzünün bu en yakışık almaz yeri canımdan bezdirmişti beni aslında. Kaçıp kurtulmak, Roma'nın karşıtına, Roma'ya düşmanlıktan kurulmuş olan Aquila'ya gitmek istedim; ben de günün birinde yakın akrabalarımdan birinin, tam gerektiği gibi bir tanrısız ve kilise düşmanının, Hohenstaufen'lerden o büyük imparator İkinci Friedrich'in (Sicilya kralı, 1220'den sonra da Kutsal Roma Cermen İmparatoru. Papa'lara karşı savaşmış, afaroz edilmişti.) anısına böyle bir yer kuracağım. Ama talihsizlik yakamı bırakmıyordu: Gene Roma'ya döndüm. Hıristiyanlık düşmanı bir semt aramaktan usanarak, sonunda Piazza Barberini'ye (Roma'da bir alan. Palazzo del Quirinale: İtalya kralının oturduğu saray.) fit oldum. Korkarım bir seferinde kötü kokulardan elimden geldiğince kurtulmak düşüncesiyle, bir feylesof için sessiz bir odaları olup olmadığını Palazzo del Quirinale'de bile sordum. -Adı geçen piazza'ya bakan yüksek bir odada oturuyordum, Roma ayağımın altındaydı; aşağılardan çeşmelerin şırıltısı duyuluyordu. Bugüne dek yazılmış en yapayalnız türkü, Gece Türküsü, işte orada yazıldı; o sıralar bir karasevdalı ezgiyle bozmuştum, anlatılır şey değildi; bir de bağlaması vardı, hep şu sözlerle duyuyordum: "Ölümsüz olmaktan ölmüş"... Yazın, Zerdüşt düşüncesinin kafamda ilk olarak şimşek gibi çaktığı o kutsal yere (Sils Maria) dönünce, ikinci bölümü buldum. On gün yetti. Ne birinci bölüm, ne de üçüncü ve sonuncusu (Zerdüşt başlangıçta 3 bölüm olarak yayımlanmıştı. Dördüncü bölüm sonradan eklenmedir.), hiçbiri daha uzun sürmedi. Ertesi kış, yaşamımda ilk kez parıldayan sessiz, mutlu Nice göğü altında üçüncü bölümü buldum, -Ve işim bitti. Hepsi bir yıl bile sürmedi. Nice çevresinde yükseklerde bir sürü saklı köşe, yaşadığım unutulmaz anlarla kutsallaşmıştır benim gözümde. "Eski ve Yeni Levhalar üstüne" adını taşıyan can alıcı bölüm, istasyondan kayalar içine kurulmuş eşsiz Arap köyü Eza'ya çıkarken yazıldı, -yaratıcı güç ne denli bol akarsa, kas çevikliği de o denli artıyor bende. Beden coşmuştur: "Ruh"u karıştırmayalım işin içine... Çok zaman beni dans ederken görebilirdiniz; yorgunluk nedir bilmeden o dağ senin, bu dağ benim, yedi sekiz saat dolaşabiliyordum. İyi uyuyor, bol bol gülüyordum, -bundan daha dinç, daha sabırlı olamazdım. "Düş gibi gelirdi bana dünya ve bir Tanrının masalı gibi; hoşnutsuz Tanrının gözleri önünde renkli dumanlar. İyi ve kötü, sevinç ve acı, ben ve sen, -yaratıcı gözler önündeki renkli dumanlar gibi gelirdi bana. Yaratıcı kendinden uzağa bakmak istedi, -bunun üzerine dünyayı yarattı. (...) Yeni bir gurur öğretti bana ben'im, insanlara öğretiyorum bunu: başımı artık göksel nesnelerin kumuna gömmeyi, yeryüzüne anlam veren, yersel bir baş olarak özgür taşımayı onu! (...) Onlar hep geriye, karanlık çağlara doğru bakarlar: o zamanlar, doğrusu, başkaydı kuruntu ve inanç; usun çılgınlığı tanrıcalık, ve kuşku günahtı. Pek iyi bilirim o tanrıca kişileri: kendilerine inanılsın ve kuşku günah olsun isterler. Pek iyi bilirim kendilerinin en çok neye inandıklarını da. (...) Siz bence, kardeşlerim, sağ gövdenin sesini dinleseniz: daha dürüst ve duru bir sestir o. (...) İnsan altedilmesi gereken bir şeydir: bundan ötürü seveceksin erdemlerini -: çünkü onlar yüzünden yok olacaksın.- Zerdüşt - I. Bölüm -V- Bu onar günlük çalışmaları bir yana bırakırsak, Zerdüşt'ü yazdığım yıllar, özellikle ondan sonrası benzersiz bunalım yılları oldu. Pahalıya malolur ölümsüzlük: Karşılığı olarak birçok kez ölür daha yaşarken insan. -Büyük işin öç alması dediğim birşey vardır: Her büyük iş, yapıt olsun, edim olsun, bir kez tamamlandı mı, o an yapıcısına karşı oluverir. O zaten bu işi yaptığı için güçten düşmüştür-, artık yapıtına katlanamaz olur, onun yüzüne bakamaz. Geçmişinde böyle kimsenin istemeyi bile düşünemeyeceği birşey, insanlık yazgısının düğümlediği birşey bulmak ve bunun yükünü taşımak şimdi!... Ezer insanı bu... Büyük işin öç alması! -İnsanın çevresinde duyduğu o ürkünç sessizliğe gelince, o da ayrı şeydir. Yedi kattır yalnızlığın derisi; birşey işlemez içine. İnsanlara yaklaşırsın, dostlarını selamlarsın: Gene bir ıssızlık, gene bir tek bakış yok karşılık veren. Olsa olsa bir başkaldırma. Herbirinde başka türlü olmak üzere, bana yakın herkeste gördüm bu başkaldırmayı; sanırım, karşıdakini en çok yaralayan şey, aramızda bir ayrım olduğunu birdenbire sezdirmektir, -saygı duymadan yaşayamayan soylu yaradılışlara pek az rastlanır. -Bir üçüncüsü de, küçük sokmalara karşı aşırı duyarlığıdır derinin, tüm küçük şeylere karşı bir çeşit çaresizliktir. Bunun nedeni de, bence her yaratıcı edimin, varımızı yoğumuzu, bütün benliğimizi koyduğumuz her edimin savunma güçlerinde gerektirdiği o korkunç tüketimdir. Küçük savunma yetenekleri ortadan kalkmıştır sanki: Güç bütünlemesi yapamazlar artık. -Çekinmeden şunu da söyleyeyim, insan daha kötü sindirim yapar, yerinden kımıldamak istemez, soğuğa karşı dayanıklılığı azalır, güvensiz olur, -çoğu zaman nedenler üzerinde bir yanılmadır güvensizlik, -Bir sefer, bu halimle, bir inek sürüsünün yaklaştığını, sürüyü daha görmeden, içimde yumuşak, insanca düşüncelerin doğmasından anlamıştım: Kanı sıcaktır onların... "Ben ırmak kıyısında bir parmaklığım: tutunabilen tutunsun bana! Fakat koltuk değneğiniz değilim ben. (...) Bütün yazılmış şeyler içinde yalnız, kanla yazılmış olanıseverim. Kanla yaz: göreceksin ki kan, ruhtur. (...) Okuru tanıyan, artık başka bir şey yapmaz okur için. Bir okurlar yüzyılı daha geçsin, -ruhun kendisi de kokuşacaktır. (...) Bir zamanlar ruh, Tanrıydı; derken insanlaştı; şimdiyse, yığınlaşıyor bile. Kanla ve özdeyişlerle yazan, okunmak değil, ezberlenmek ister. (...) Siz yükselmek isteyince, yukarı bakarsınız. Bense aşağı bakarım, çünkü yükselmişim. Sizden kim aynı zamanda güler ve yükselmiş olur? En yüce dağlara çıkan, güler bütün acıklı oyunlara ve acıklı ağırbaşlılığa. (...) Bana diyorsunuz: "Hayata katlanmak güçtür." Yoksa ne işe yarardı sabahki gururunuz, akşamki yerinmeniz? Hayata katlanmak güçtür: siz de çıtkırıldım olmayın öyle! Hepimiz bulunmaz eşekler ve kancık eşekleriz. Üzerinde bir damla çiğ var diye titreyen gül tomurcuğuyla ortak nemiz var bizim? (...) Ben ancak hora tepmeyi bilen bir Tanrıya inanırdım. Zerdüşt - I. Bölüm -VI- Bu yapıtın yeri apayrıdır. Ozanları bir yana bırakalım: Belki de hiçbir şey böylesine bir güç bolluğu içinde yaratılmamıştır daha. "Dionysosca" kavramım en yüksek uygulanışını buldu burada; onunla ölçülünce, insanoğlunun yaptığı öbür işlerin hepsi zavallıca, olağan şeyler olarak görünür. Bir Goethe, bir Shakespeare bu korkunç tutku içinde, bu yüksekliklerde bir an bile soluk alamazlardı; Dante Zerdüşt'ün yanında yalnızca bir inanandır, doğruyu kendi yaratan, dünyayı yöneten bir kafa, bir yazgı değildir. Veda'ların ozanları rahiptirler, Zerdüşt'ün eline su bile dökemezler; doğruluğuna doğrudur ya, daha birşey değildir bunlar, hiçbiri bu yapıtın apayrı yerini, içinde yaşadığı gökmavisi yalnızlığı belirtemezler. Ta bengiliğe dek şunu söylemeye hakkı vardır Zerdüşt'ün: "Çemberler çiziyorum çevreme, kutsal sınırlar; gitgide azalıyor benimle çıkanlar daha yüksek dağlara, -sıradağlar kuruyorum gitgide daha kutsal dağlardan." Tüm büyük kişilerin düşünce gücünü, iyiliğini bir araya getirseniz gene de Zerdüşt'ün bir tek konuşmasını çıkaramazsınız. Bir sonsuz merdivendir O'nun üzerinde inip çıktığı; herkesten daha ötesini görmüş, daha ötesini istemiş, daha ötesini başarmıştır. Gelmiş geçmiş bu en olumlu düşüncenin her sözü gene de bir karşı durmadır; tüm karşıtlıkları içinde toplamış, onlardan yepyeni, tek birşey yapmıştır. İnsan yaradılışının en yüksek ve en aşağı güçleri, en tatlı, en delice, en korkunç olan şey o bir tek çeşmeden ölümsüz bir güvenle akar. Yükseklik nedir, derinlik nedir, hiçbiri bilinmezdi Zerdüşt'ten önce; hele doğru hiç bilinmezdi. Doğrunun bu vahyinde bir tek yer yok ki, öncüleri bulunsun, en büyüklerden biri önceden sezmiş olsun. Ne bilgelik, ne ruhların derinliğine iniş, ne de konuşma sanatı diye birşey vardı Zerdüşt'ten önce: En tanıdık, en günlük olan şey burada hiç duyulmamış nesnelerden söz ediyor. Tutkusundan tir tir titriyor deyiş; uzdillilik burada musiki olmuş; yıldırımlar savruluyor daha önce bilinmeyen geleceklere. Dilin kendi özüne, imgeye bu dönüşü yanında, şimdiye dek bilinen en büyük, en güçlü simgecilik bir çocuk oyuncağı kalır. -Zerdüşt nasıl da herkese iniyor, nasıl da biliyor gönül almayı! Üstelik hasımlarına, papazlara nasıl okşarcasına dokunuyor, onlarla birlikte acı çekiyor!- İnsan burada her an aşılmaktadır, "üstinsan" kavramı en büyük gerçek olmuştur burada, -şimdiye dek insanda büyük bilinen ne varsa, hepsi de sonsuz uçurumlar boyu aşağıda kalmıştır. Bu mutlu sessizlik, bu tüy gibi ayaklar, bir an eksik olmayan bu hayınlık, bu kabına sığmazlık, Zerdüşt'ün kişiliğini yapan başka ne varsa, hiçbiri büyüklüğün ayrılmaz parçası olarak düşünülmemiştir daha önce. Zerdüşt kendini işte bu yüzden, böyle geniş uzaylarda yaşayıp, en çelişik şeylere böylesine açık olduğu için, en yüksek varoluş biçimi saymaktadır; kendisinin bunu nasıl tanımladığını duyunca, onu başka birşeye benzetmekten vazgeçer artık insan. -en uzun merdiveni olan ruh, en derine inebilen, en geniş, en büyük ruh, kendi içinde en çok dolanıp gezebilen, yolunu en çok şaşırabilen, o en zorunlu olan, seve seve atılan rastlantının içine, o varolan ruh, oluşu isteyen, varlıklı ruh, istemeyi ve açlığı isteyen,- Kendi kendinden kaçan, en geniş çevrelerde yakalayan kendini, en bilge ruh, kulağına çılgınlığın en tatlı şeyler fısıldadığı, kendini en çok seven, içinde tüm şeylerin ileriye ve geriye aktığı, alçaldığı, kabardığı- Ama bu Dionysos kavramının ta kendisi işte. -Başka bir düşünüş yolu da oraya götürür bizi. Zerdüşt örneğindeki psikolojik sorun şudur: Şimdiye dek evet denen herşeye, duyulmamış ölçüde, sözle ve eylemle hayır diyen kimse, nasıl gene de yadsıyan bir düşüncenin tam tersi oluyor; yazgıların en ağırını, yıkımlı bir ödevi taşıyan düşünce, nasıl gene böyle hafif, böylesine az yersel oluyor -bir dansçıdır Zerdüşt-; gerçeği en katı yüreklilikle, en korkunç olarak gören, o "uçurum gibi derin" düşünceyi düşünen kimse, nasıl oluyor da varlığa, onun bengi dönüşüne karşı durmuyor, -tam tersine evrensel olumlayışın, "o sonsuz, sınırsız evet ve amin deyiş"in ta kendisidir... "Ta uçurumların dibine dek taşıyorum bu kutsayan evet-deyişi"... İşte gene vardık Dionysos'a. "İnsan da ağaca benzer. Ne denli yükseğe ve ışığa çıkmak isterse, o denli yaşam kök salar yere, aşağılara, karanlığa, derinliğe -kötülüğe. (...) 'Sonrasız Hayat'la baştan çıkıp çekilsinler bu hayattan. (...) Bilgi ermişleri olmak elinizden gelmiyorsa, hiç değilse bilgi savaşçıları olun. Onlar, bu türlü ermişliğin yoldaşları ve öncüleridir. (...) Devlet mi? O da ne? Peki! Şimdi bana kulak verin, size ulusların ölümünden söz açacağım. Bütün soğuk canavarların en soğuğuna devlet denir. Soğuk soğuk yalan söyler o; ve ağsından şu yalan sürüne sürüne çıkar: "Ben, devlet -ulusum ben." Yalan! Yaratıcılardı ulusları yaratnalr ve onların üstüne bir inanç ve bir sevgi asanlar: böylece hayata hizmet ettiler. (...) 'Yeryüzünde benden büyüğü yoktur: düzenleyen parmağıyım ben Tanrının' -böyle böğürür o canavar. (...) Orada, devletin bittiği yerde, orada başlar gereksiz olmayan insan: orada başlar gerekli kişilerin türküsü, o eşsiz, o benzersiz ezgi. Oraya, devletin bittiği yere, -oraya bak, kardeşim! Görmüyor musun gökkuşağını ve köprülerini Üstinsanın?- (...) Sen yumuşak ve doğru olduğun için, dersin: "Suçsuzdur onlar küçükj varlıkları içre." Fakat onların dar gönülleri düşünür: "Suçludur bütün büyük varlıklar." Zerdüşt - I. Bölüm -VII- -Kendi kendine kalınca hangi dili konuşur böyle bir tin? Dithyrambos dilini. Bulucusu benim dithyrambos'un. Zerdüşt'ün gün doğadan önce kendi kendisiyle nasıl konuştuğunu bir dinleyin: Bu zümrütten mutluluğu, bu tanrısal sevecenliği şakıyan dil yoktur benden önce. Böyle bir Dionysos'un en derin yası bile gene dithyrambos olur; önek olarak Gece Türküsü'nü veriyorum, -ışık ve güç bolluğu yüzünden, güneş gibi yaratılmış olmak yüzünden sevmeyişin o ölümsüz yakınmasını. ...Gecedir: Yüksek sesle konuşuyor tüm fışkıran çeşmeler şimdi. Ve benim ruhum da bir çeşmedir fışkıran. ...Gecedir: Yeni yeni uyanıyor sevenlerin türküleri. Ve benim ruhum da bir sevenin türküsüdür. ...Dinmeyen, dinme bilmez birşey var içimde, ses olmak istiyor. İçimde sevgiye susamışlık var, sevginin dilini konuşuyor kendisi. ...Işığım ben: Gece olaydım keşke! Ama budur işte benim yalnızlığım, çepeçevre ışıkla sarılmış olmam. Ah, karanlık olaydım, gece olaydım! Nasıl emerdim ışığın memelerinden! Üstelik kutsardım bir de sizleri, ışıl ışıl yıldızcıklar, ateşböcekleri göğün! O ışıktan armağanlarınızla mutlu olurdum. Ama öz ışığımla yaşıyorum ben, gene ben içiyorum benden taşan alevleri. Bilmiyorum almadaki mutluluk nedir; çoğu zaman bana öyle geldi ki, çalmak daha da büyük mutluluktur almaktan. Budur benim yoksulluğum, elim durup dinlemeden bağışlıyor; budur çekemediğim, bekleyen gözler görüyorum hep, özleyişin aydınlanmış gecelerini. Vay, bağışlayanların mutsuzluğu, vay! Güneşimin kararması! Vay susamaya susamış olmak! Vay açlıktan kıvranmak doymuşluğun içinde! Gerçi benden alıyorlar: Ama elim ruhlarına dokunuyor mu daha? Bir uçurum vardır vermekle almak arasında, -ve en küçük uçurumdur en zor kapanan. Bir açlık büyüyor güzelliğimden: Aydınlattıklarıma acı vermek istiyorum, soymak istiyorum birşey bağışladıklarımı- hayınlığa böylesine susamışım ben. Doluluğum böyle bir öç kuruyor, böyle bir kalleşlik sızıyor yalnızlığımdan. Bağışlaya bağışlaya öldü bağışlamanın mutluluğu; kendi bolluğundan bezdi erdemim! Durmadan bağışlayan için tehlike, utanmayı unutmaktır; hep dağıtan kimsenin elleri, yüreği nasır bağlar dağıtmaktan. Gözüm yaşarmıyor artık yalvaranın utanması önünde; sertleşen elim artık duymuyor o dolu ellerin titreyişini. Gözümde o yaş damlası nereye gitti, yüreğimde o belirsiz ürperiş? Vay, yapayalnızlığı tüm bağışlayanların! Vay, tüm ışıldayanların suskusu! Issız uzayda nice güneş dönüyor: Karanlık ne varsa, hepsine konuşuyorlar ışıklarıyla -yalnız bana susuyorlar. Işıyanlara karşı budur düşmanlığı ışığın: Acımadan gider kendi yoluna. Işıyanlara karşı katı yürekli, güneşlere karşı soğuk- böyle döner her güneş. Bir kasırga gibi döner güneşler yörüngeleri üzerinde. Amansız istemlerine uyup giderler: Budur soğukluğu onların. Yalnız sizler, ey karanlık, ey gecesel olanlar, siz ısınırsınız onların ışığında! Yalnız siz susuzluğunuzu dindirirsiniz, emersiniz ışığın memelerinden! Ah, dört bir yanım buz; donmuş şeylere değmekten yanıyor elim! Ah, içimde susuzluk var, sizin susuzluğunuz için yanıp tutuşuyor. ...Gecedir: Neden böyle ışığım ben! Geceye susamışlık! Yalnızlık! ...Gecedir: Bir pınar gibi kaynıyor içimden isteğim, -konuşmak istiyorum. ...Gecedir: Yüksek sesle konuşuyor tüm fışkıran çeşmeler şimdi. Ve benim ruhum da bir çeşmedir fışkıran. ...Gecedir: Şimdi uyanıyor işte sevenlerin türküleri. Ve benim ruhum da bir sevenin türküsüdür.- Şunlar kendilerini tutarlar, doğru: fakat yaptıkları her şeyden, şehvet denen kancık it kıskanç sırıtır. (...) Kendisinden bir parça et esirgenince, bir parça ruh dilenmeyi nasıl da bilir bu şehvet iti! (...) Pek uzun bir süre köleyle zorba gizlenmiştir kadınlarda. Bu yüzden kadın, daha dostluğa yeterli değildir: o yalnız sevgiyi bilir. (...) Kadın daha dostluğa yeterli değildir: kadınlar daha kedi ve kuşturlar. Ya da, olsa olsa, inek. (...) Övülesidir, güç saydıkları şey; pek gerekli ve güç olana iyi derler, en büyük sıkıntıdan kurtaranı, eşsiz ve en güç olanı, kutsal diye överler. (...) Kendi yalımınla yakmaya hazır olmalısın kendini; önce kül olmadan nasıl yeni olabilirsin ki! (...) Kadın kimden nefret eder en çok? -Demir şöyle demiş mıknatısa: "En çok senden nefret ederim, çünkü sen çekersin, ama kendine doğru sürükleyemezsin." Erkeğin mutluluğu: "İstiyorum." Kadının mutluluğu: "İstiyor." (...) "Kadınlara mı gidiyorsun? Kırbacını unutma!" (...) "Ejderin yılan ağısından öldüğü nerde görülmüş?" dedi, "Geri al şu ağını! Sen bunu bana armağan edecek kadar zengin değilsin." (...) Ahlâk yıkıcısı, derler bana iyilerle doğrular: benim öyküm ahlâka aykırıdır. Ama, düşmanınız olursa, kötülüğüne iyilikle karşılık vermeyin: onu utandırır da ondan. Yalnız, size iyilik ettiğini gösterin ona. (...) Ve ceza, saldırgan için aynı zamanda bir hak ve şeref olmazsa, cezanız eksik olsun! Zerdüşt - I. Bölüm -VIII- Böyle birşey ne yazılmış, ne duyulmuş, ne de çekilmiştir: Bir tanrı, bir Dionysos çekebilir bu acıyı. Bu "ışık içinde güneş yalnızlığı" dithyrambos'una verilecek yanıt Ariadne (Minos'un kızı. Theseus Minotauros'u öldürmek üzere labirent'e onun ipliğiyle inmemiş. Sonra birlikte kaçmışlar; ama Theseus Ariadne'yi Naksos adasında yapayalnız bırakıp gitmiş. Neyse ki Dionysos gelmiş de, kızı kendine eş olarak almış...) olurdu... Ama Ariadne kimdir, benden başka bilen mi var!... Bu tür bilmecelerin çözümünü bulamadı hiç kimse; burada bir bilmece olduğunu gördüklerinden de şüpheliyim. -Zerdüşt bir seferinde, ödevini -ki benim de ödevimdir- öyle bir kesinlikle belirtmiştir ki, yanlış anlayamaz artık hiç kimse: Geçmiştekileri de temize çıkarmaya, kurtarmaya dek varan bir olumlayıştır bu. İnsanlar arasında, geleceğin kırık parçaları arasında gibi dolaşıyorum: O gördüğüm geleceğin. Derdim günüm bu benim, kırık parça, bilmece, ürkünç rastlantı olan herşeyi toplamak, tek birşey yaratmak. Nasıl katlanırdım insan olmaya, aynı zamanda ozan, bilici, rastlantının kurtarıcısı olmasaydı insan? Tüm geçmişi kurtarmak, "böyleydi" denilen herşeyi yeni baştan yaratmak "ben böyle isterdim" diye, -benim için bu olurdu ancak kurtuluş. Zerdüşt başka bir yerde de, olabildiğince katı yüreklilikle, kendisi için "insan" ancak ne olabilir, bunu anlatıyor, -bir sevgi, hele acıma konusu değil hiç, -insandan o büyük tiksinmeyi de yenmiştir Zerdüşt: Onun gözünde insan biçimlenmemiş özdektir, yontucusunu bekleyen çirkin bir taştır. Artık hiç istememek, artık değer biçmemek, artık hiç yaratmamak: Bu büyük yorgunluk benden ırak olsun hep! Bilip tanırken bile, istemimin doğurtmaktan, oluştan aldığı tadı duyuyorum yalnızca; benim bilgim bir çocuk gibi arıksa, onda doğurtma istemi olduğu içindir. Bu istem tanrıdan, tanrılardan uzağa alıp götürdü beni: Yaratacak ne kalırdı, tanrılar... varolsaydı? Ama beni hiç durmadan insana doğru çekti bu yanıp tutuşan yaratma isteğim; taşı böyle arar çekiç de. Bilseniz, nasıl bir yontu taşta benim için, o yontular yontusu! Ah, taşların en sertinde, en çirkininde mi uyumalıydı böyle! Azgınca vuruyor şimdi çekicim, acımadan vuruyor onu tutsak eden taşa. Yongalar savruluyor: Varsın savrulsun! Onu tamamlayacağım; bir gölge geldi göründü çünkü bana, -tüm şeylerin en eşsizi, en tüy gibisi göründü bana bir kez! Gölge olup geldi bana üstinsanın güzelliği: Bundan böyle bana ne... tanrılardan!.. Bu koşuklar dolayısıyla, sırası gelmişken, bir başka görüşü de belirtmek isterim: Çekicin sertliği, yoketmenin kendisinden alınan tad, Dionysosca bir ödev için gerekli başlıca koşullardandır. "Sert olun" buyruğu, tüm yaratanların sert olduğunu en büyük kesinlikle biliş, gerçek belirtisidir Dionysosca bir yaradılışın.- Kaynak: Ecco Homo Bir derin kuyuya benzer yalnız. Taş atmak kolaydır içine: ama bu taş dibe inecek olursa, deyin bana, kim çıkarabilir? Yalnızı incitmekten sakının! Ama incitecek olursanız, eh, artık öldürün de! (...) Kendinizden öte seveceksiniz bir gün! Onun için önce sevmeyi öğrenin. Sevginizin acı kadehini işte bu yüzden içmek zorunda kaldınız. En iyi sevginin kadehinde dahi acılık vardır, Üstinsana özlemi böyle uyarır sevgi, böyle uyarır sende susuzluğu, ey yaratıcı! (...) Vaktinde öl! Vaktinde öl: bunu öğretir Zerdüşt. Elbette hiç bir zaman vaktinde yaşamayan, nasıl vaktinde ölsün? Keşke hiç doğmasaydı! (...) Siz ey bugünün yalnızları, ey çekilenler, siz ilerde bir ulus olacaksınız: sizden, kendini seçmiş kişilerden bir ulus doğacak: -bu ulustan da, Üstinsan. (...) Artık beni yitirmenizi ve kendinizi bulmanızı istiyorum, ancak hepiniz beni yadsıdığınız zaman döneceğim size. Gerçek, o zaman başka bir gözle arayacağım yitik kişilerimi, kardeşlerim, o zaman başka bir sevgiyle seveceğim sizi. (...) Şudur büyük öğle: insan, hayvanla Üstinsan arasındaki yolunun ortasındadır ve akşam yolunu en büyük umudu olarak kutlamaktadır: Çünkü bu, yeni bir sabah yoludur. (...) "Öldü bütün tanrılar. Üstinsanın yaşamasını istiyoruz artık." -O büyük öğlede son arzumuz bu ola! Zerdüşt - I. Bölüm ...................................*................................... * * Nietzsche Aforizma Seçkisi
ÖLÜMÜN SON İYİLİĞİ BİR DAHA ÖLÜMÜN OLMAMASIDIR.
BENİ ÖLDÜRMEYEN ŞEY BENİ GÜÇLENDİRİR. KENDİ ALEVLERİNİZDE YANMAYA HAZIR OLMALISINIZ: ÖNCE KÜL OLMADAN KENDİNİZİ NASIL YENİLEYEBİLİRSİNİZ? ÜMİT EN SON KÖTÜLÜKTÜR, ÇÜNKÜ İŞKENCEYİ UZATIR. İNSAN RUHU YAPTIĞI SEÇİMLERLE BELİRLENİR. ÖZDEYİŞLER HÂLİNDE VE KANIYLA YAZAN KİMSE OKUNMAYI DEĞİL, EZBERLENMEYİ İSTER. BİLGİ ERMİŞLERİ OLMAK ELİNİZDEN GELMİYORSA, HİÇ DEĞİLSE BİLGİ SAVAŞÇILARI OLUN. VE CEZA, SALDIRGAN İÇİN AYNI ZAMANDA BİR HAK VE ŞEREF OLMAZSA, CEZANIZ EKSİK OLSUN! YELE KARŞI TÜKÜRMEKTEN SAKININIZ! PEKİ SİZ, DOSTLAR, BEĞENİ VE BEĞENME TARTIŞILMAZ MI DİYORSUNUZ? FAKAT BÜTÜN HAYAT BEĞENİ VE BEĞENME ÜSTÜNE BİR TARTIŞMADIR! KENDİN ALABİLECEĞİN BİR HAKKI, BIRAKMAYACAKSIN SANA VERMELERİNE! NEYSEN "O" OL! RUH, HAYATIN BAĞRINA SAPLANAN HAYATTIR. HER ŞEY BİRBİRİNDEN DAHA GEREKLİDİR. ACI DER: "YIKIL!" SENİ SEVİYORSAM SANA NE BUNDAN? İNANÇLAR HAKİKAT DÜŞMANLARI OLARAK, YALANLARDAN DAHA TEHLİKELİDİR. İNSANLAR EŞİT DEĞİLDİRLER. NE DENLİ YÜKSELİRSEK, UÇMAK BİLMEYENLERE O DENLİ KÜÇÜK GÖRÜNÜRÜZ. KADINI KADININ İÇİNDE ÖZGÜRLÜĞE KAVUŞTURMALI! UÇURUMLARI SEVENİN KANATLARI OLMALI. EN YÜCE DAĞLARA TIRMANAN GÜLER BÜTÜN ACIKLI OYUNLARA VE ACIKLI GERÇEKLERE! KADININ NASIL BİR NİMET OLDUĞUNU TÜM DERİNLİĞİ İLE HİSSETMEK GEREKLİDİR. NEDEN'İ OLAN, NASIL'A KATLANIR. BİZLER ARZU EDİLENDEN ZİYADE ARZULAMAYA AŞIĞIZ. EY ULU YILDIZ! KENDİLERİNE IŞIK SAÇTIKLARIN OLMASAYDI, SAADETİN NERDE KALIRDI! ZAYIFLAR BİZİ KENDİ GÜCÜMÜZDEN UTANMAYA ZORLADIKLARI İÇİN KAZANDILAR. GERÇEKTEN DE HAYATIN ANLAMI OLMASAYDI, VE BEN ANLAMSIZI SEÇMEK ZORUNDA OLSAYDIM, BENCE DE EN SEÇİLESİ ANLAMSIZLIK OLURDU BU. YAŞAMA KARŞI SORUMLULUĞUMUZ DAHA YÜCESİNİ YARATMAKTIR. DAHA ALÇAĞINI DEĞİL. SİZ YÜKSELMEK İSTEYİNCE YUKARIYA BAKARSINIZ, BENSE AŞAĞIYA BAKARIM ÇÜNKÜ YÜKSELMİŞİM. BİR UÇURUMUN İÇİNE BAKTIĞINIZDA, UÇURUMDA SİZİN İÇİNİZE BAKAR.
İNSAN KAHKAHALARLA GÜLDÜĞÜ ZAMAN, KABALIĞI İLE TÜM HAYVANLARI GERİDE BIRAKIR.
RUH ARAYANDA, HİÇ RUH YOKTUR.
ANCAK ÖBÜRGÜNDÜR BENİM OLAN. KİMİLERİ ÖLDÜKTEN SONRA DOĞAR.
İNANÇ GERÇEĞİ BİLMEK İSTEMEMEKTİR.
YÜKSEK DAĞDA BUZ İÇİNDE GÖNÜLLÜ YAŞAMAKTIR FELSEFE.
ŞÜPHE DEĞİL, KESİNLİKTİR İNSANI DELİ EDEN...
HEP ÖĞRENCİ KALAN İNSAN, ÖĞRETMENİNE BORCUNU KÖTÜ ÖDÜYOR DEMEKTİR.
BUGÜNE DEK VARLIĞA KARŞI EN BÜYÜK İTİRAZ NEYDİ? TANRI...
KENDİNİ BİLGİYE ADAYAN İÇİN YALNIZCA DÜŞMANINI SEVMEK YETMEZ; DOSTUNA DA KİN DUYABİLMELİDİR.
TEK BİR ŞEY OLABİLMEK, TEK BİR ŞEYE VARABİLMEK İÇİN, ÇOK YERDE, ÇOK ŞEY OLMAK, BU BENDEKİ SAĞDUYUDUR.
SANAT HAKİKATTEN DAHA DEĞERLİDİR.
NİHİLİZM NE DEMEKTİR? -EN YÜKSEK DEĞERLERİN, KENDİLERİNİ DEĞERDEN DÜŞÜRMESİ.
NEREDE CANLI BULDUYSAM, ORADA GÜÇ İRADESİ BULDUM; HİZMET EDENLERİN İRADESİNDE BİLE EFENDİ OLMA İRADESİ BULDUM.
BEN, İKİ İNSANIN DAHA YÜCE HAKİKATİ BULMAK İÇİN, BİR İHTİRASI PAYLAŞTIĞI BİR AŞK DÜŞÜNÜYORUM.
UYGARLIK TARAFINDAN YOKEDİLME TEHLİKESİYLE KARŞI KARŞIYA OLAN BİR UYGARLIK ÇAĞINI YAŞIYORUZ.
BÜTÜN YARGILAYANLARIN GÖZÜNDEN BİR CELLAT BAKAR.
ERDEM UYUMUŞSA DEHA ZİNDE KALKAR.
İNSANLAR IŞIĞIN ÇEVRESİNDE TOPLAŞIRLAR, DAHA İYİ GÖRMEK İÇİN DEĞİL, DAHA İYİ PARILDAMAK İÇİN.
KİŞİ, IŞIĞINI KARARTMAYI DA BİLMELİDİR, BÖCEKLERDEN VE HAYRANLARDAN KURTULMAK İÇİN.
BEKLEMEK AHLAKSIZ KILAR.
KANMIŞLIKLAR, DOĞRULUĞUN YALANLARDAN DAHA TEHLİKELİ DÜŞMANLARIDIR. 10月21日 Kendi Kendinin… Çağdaşı Bir SanatJean Baudrillard – Şeytana Satılan Ruh ya da Kötülün Egemenliği
Artık modern sanat diye bir şey yoktur. çağdaş sanat kendisinden başka bir şeyin çağdaşı değildir. Geçmiş ya da geleceğe yönelik aşkınlığa bir son vermiştir. Yalnızca gerçek zamanlı işlemlerde belli bir gerçekliğe sahip olabilmekte ancak kendi varlığıyla bu gerçekliği birbirine karıştırmaktadır. Çağdaş sanatla teknik, reklam amaçlı, medyatik ya da sayısal işlemler arasında hiçbir fark kalmamıştır. Artık sanatsal aşkınlık, faklılık, mevcut haliyle çağdaş dünyayı yansıtmaya çalışan bir sahne yoktur. işte bu anlamda çağdaş sanat diye bir şey yoktur, çünkü onunla dünya arasında bir fark yoktur, ikisi aynı şeydir. Tuhaf, açıklanması mümkün olmayan, yalnızca kendilerini referans olarak alan ve sanat düşüncesine göndermede bulunmakla yetinen yaratıcılar ve tüketicilerin paylaştıkları bu utanç verici suç ortaklığı dışında gerçek bir komplodan söz edilmesi gerekiyorsa bunu sanatın kendi kendisiyle yaptığı suç ortaklığında; gerçekle işbirliği yaparak Bütünsel Gerçekliğin imgeye dönüşmüş suç ortağı olmasında aramak gerekiyor. Sanat alanında ayrım yapma olanağına sahip değiliz. Elimizde yalnızca gerçeklikle ilgili integral hesapları var. Gerçekleştirilen sanata bakıldığına bunun fahişleşmiş bir sanat düşüncesinden başka bir şey olmadığı görülmektedir. Modernleşme, gerçekliğin basit unsurlarına indirgenerek, önce empresyonizm sonra da deneysel açıdan her türlü algılama, duyarlık, nesne yapısı ve biçimsel parçalanmaya açık soyutlamanın ayrıntılı çözümlemelerinin yapıldığı, altın bir çağ olarak değerlendirilebilir. Soyutlamanın yol açtığı paradoks, nesneyi figüratif zorunluluklardan “kurtarıp” yalnızca bir biçim olmaya itmesi ve dolayısıyla nesneyi benzerlikten daha radikal bir gizli yapı, daha keskin bir nesnellik düşüncesine mahkum etmiş olmasıdır. Soyutlama, benzerliğe dayalı figüratif maskeden kurtulup nesnedeki analitik hakikate ulaşmak istemiştir. Soyutlama adı altında her nedense giderek daha yoğun bir gerçekliğe, nesneye ait “birincil yapıların” açıklanmasına, başka bir deyişle, gerçekten daha gerçek görünen bir şeylere doğru gidilmiştir. Buna karşın sanat genel bir estetikleştirme adı altında bütün gerçekliğe el koymuştur. Bu hikayenin sonunda sıradanlaşmış sanatla dünyanın sıradanlığı birbirine karışmaktadır. Bu sonun başlangıç noktası otomatik nesne transferi adı altında Duchamp tarafından (ironik şekilde) dile getirilmiştir. Her türlü gerçeklik, estetik alanının içine çekilerek, estetik, her alanda genel geçer bir boyuta dönüştürülmüştür. Bütün bunlar sanat ve gerçekliğin aynı anda özgürleştirilmesi gibi bir başlık altında toplanmıştır. Aslında bu özgürleştirme ikisini birbirine mahkum ederek ikisi için de ölümcül bir görünüm kazanmıştır. İşlevini yitirmiş bir sanat sonunda bütünsel bir gerçekliğe benzemiştir, çünkü kendisini yadsıyan, aşıp geçen ya da biçimsel açıdan dönüştüren ne varsa hepsini emip, yutmuştur. Bu Bütünsel Gerçekliği herhangi bir şeyle değiş tokuş edebilmekse olanaksızdır. Bu Bütünsel Gerçeklik yalnızca kendi kendisiyle değiş tokuş edilebilmektedir, yani sonsuza kadar kendi kendini yineleme sürecine mahkum edilmiş bir şey olarak kalmak durumundadır. Bugün bize sanatın bir özü olduğunu kanıtlayabilecek kişi bir mucize başarmış olacaktır. Günümüzde sanat yalnızca sanat dünyasında kendisinden söz edilen bir şeye dönüşmüştür. Sanat dünyasını oluşturan bu cemaatse sanata ve sanatçıya doğru bir şekilde yaklaşamamaktadır. Bu dünyada “yaratıcı” eylem bir yaratıcı eylem göstergesinden başka bir şeye benzememektedir. Yalnızca göstergelerden ibaret gerçekte var olmayan bir sanat. Ressamın gerçek konusu resmini yaptığı şey değil boyama eyleminin kendisidir. Yalnızca boyamak gerektiği için boyamaktadır. En azından boyama eylemiyle sanat bir tarafından sürdürülür gibidir. Bu komplonun ayaklarından yalnızca biridir. Ayaklardan bir diğeriyse seyircidir. Seyirci, çoğunlukla hiçbir şey anlamadığı bu sanat kültürünü önemsiz bir şey gibi tüketmektedir. Seyirci hiçbir şey anlamaması gerektiğini anlamakta, önüne konulanlara hiç gerek olmadığını, önemli olan tek şeyin kültür adlı dayatma, yani kültür adlı entegre devreye bağlılık olduğunu kavramaktadır. Oysa bizzat kültürün kendisi küresel dolanım düzenine ait bir alt unsurdan başka bir şey değildir. Sanat fikri kavramsal sanatta minimal düzeye inmekte ve iş sanalsal-olmayan-yapıtların galeri-olmayan mekanlarda sergilenmemesine kadar gitmektedir. Artık dikkatleri üzerine çekemeyen bir sanatın göklere çıkartılması da denilebilir. Buna koşut olarak tüketici de eserlerden nasıl zevk alınmayacağı deneyimini yaşayarak görmektedir. Gidebileceği en uç noktaya götürülmüş bir kavramsal ve minimalist mantık doğrultusunda, sanat herhangi bir yargılamadan geçirilmeden kendiliğinden ortadan kaybolmak durumundadır. Bu noktaya geldiğindeyse sanat sahte sorular soran, tüm estetik kuramlar da sahte yanıtlar üreten bir şeye dönüşeceklerdir. Oysa bu üzerinde önemle durulması gereken olay konusunda her nedense söylenebilecek hiçbir şey yoktur. sanatın demokratikleşmesi denilen hareket, paradoksal bir şekilde “sanat için sanat” denilen totolojik düşünceyi güçlendirmekten başka bir işe yaramamıştır. Kısır döngüsel özellikler taşıyan bu tanımın içine ne isterseniz koyabilirsiniz.
Marshall McLuhan: We have now become aware of the possibility of arranging the entire human environment as a work of art (“Artık tüm insan yaşantısını sanat eserine dönüştürebilecek olanaklara sahip olduğumuzun farkındayız”).
Çağdaş sanat adlı devrimci düşünce akla gelebilecek her nesne, dünyaya ait her ayrıntı ya da fragmanın aynı tuhaf çekiciliğe sahip olabileceğini ve daha önceleri yalnızca sanat eseri adlı birkaç aristokratik forma yöneltilen çözümü olanaksız soruların artık hepsine sorulabileceğini söylemektedir.
Gerçek demokrasi herkesin estetik bir zevk almasıyla değil, istisnasız her nesnenin (özellikle de birbirlerinden farklı olmayanların), transestetik bir dünyada, on beş dakikalığına bile olsa ünlenmesiyle mümkündür. Bu dünyada hiçbir şey diğerinden daha değerli değildir. Yapılan her şey dahicedir. Bu yaklaşımın sonucundaysa sanat ve yapıt illüzyon, aşkınlıktan yoksun bir nesne, tamamen kavramsal bir acting out, yapısal bozukluğa uğramış ve karşılığında bizim de yapımızı bozan bir nesne üreticisine dönüşmüştür.
Bütün bu üretimin içinde ne bir insani çehre, ne bir insani bakış, ne insana ait bir figür ne de beden vardır. Bunlar bedensiz organlar, akımlar, moleküller, fraktal türünden şeylerdir. “Yapıtla” ancak bulaşıcı, salgın hastalık türünden bir ilişki söz konusudur. Tıpkı elektronik görüntü akışı ve ağlarında olduğu gibi yapıtla bağlantı kurulmakta, karşılıklı emilme, bir içine gömülmeden söz edilmektedir. Bu metonimik bir silsile, zincirleme tepkiye benzemektedir.
Bu yapıtlar arasında artık gerçek bir nesne yoktur. readymade’de görülense nesne değil bir nesne fikridir. Kendisinden zevk almamız gereken şey sanatsal nesne değil, sanat düşüncesinin kendisidir. Burada her şey ideolojik boyuta sahiptir.
Ready-made’de modern ve çağdaş sanatın başına gelen çifte talihsizliğin açıklaması vardır. Bunlardan biri gerçek ve sıradanlığın içine gömülmek; diğeriyse kavramsal bir sanat düşüncesi tarafından emilmektedir.
Saul Bellow, Picosso’nun bir çalışması hakkında: Picasso’nun bu metal sap ve yapraklardan oluşan absürd heykeli –ne alegorik bir anlama, ne de zafer türünden bir olayla ilişkisi olmayan, basit bir tanıklık, bir kalıntıya benzeyen bir yapıt olup –yalnızca bir sanat yapıtı fikrine hizmet etmeye çalışır gibidir. Bu gündelik yaşantımızda diğer fikir ve kalıntılarla benzerlik taşıyan bir şeydir. Örneğin elmanın ortadan kaybolduğu bir evrende bir elma uzmanının eskiden elma denilen şeyin neye benzediğini açıklamaya çalışması türünden bir şey. Bu dondurmanın ortadan kaybolduğu ve yerini nişasta, glikoz ve çeşitli kimyasal maddelerin aldığı bir dünyada çok lezzetli bir şeyle ilgili anıların anlatılmasına benzemektedir. Cinsel ilişkinin ortadan kaybolduğu bir dünyada cinsel ilişkiyle ilgili anıların ya da onunla ilgili düşüncelerin anlatılmasına benzeyen bir şeydir. Aşk, inanç, düşünce ve hemen her şey için benzer ifadeler kullanılabilir…
Yalnızca bir biçime sahip olan sanatın hiçbir anlamı yoktur. Bu sanat hiçbir şey ifade etmeyen bir göstergeye benzemektedir.
Anlam ve gerçekliğini tamamen yitirmiş çağdaş bir evrende, boşluk ve yokluktan oluşan bu perspektifin anlamı olabilir mi?
Bu durumda sanat genel bir anlamsızlık ve duyarsızlık evreninin parçası haline gelmekte ve elektronik ağlar ve karşılıklı etkileşim sürecinden oluşan bu akışkan iletişim evreninden başka bir seçeneğe sahip olamamaktadır.
“Net” ve diğer ağlar insana kapalı devre, kendi kendisi için yayın yapma olanağı tanıdıklarından, herkes, kişisel sanal performansı ölçüsünde şu genel zehirleme sürecine katkıda bulunmaktadır.
İşte bu yüzden sanat konusunda yapılabilecek en ilginç şey modern izleyicinin süngerleşmiş beynine sızabilmektir. Zira günümüzde çözülmesi gereken bir sır varsa o da budur. Bir başka deyişle algılayıcının beyninde, “sanat yapıtları” karşısında sergilenen bu köleliğin sinir merkezinde gizlenen sırdadır. Peki bu sır nedir?
Bu, “yaratıcıların” nesneleri ve kendilerini mahkum ettikleri ölümle; tüketicilerin kendilerini ve zihinsel kapasitelerini mahkum ettikleri ölüm konusundaki suç ortaklığında aranması gereken bir sırdır.
Bu genelleşen suç ortaklığı sayesinde inanılmaz berbat şeylere karşı gösterilen hoşgörü de büyük ölçüde artmıştır.
Ara yüz (interface) ve performans iki güncel leitmotif olarak karşımıza çıkmaktadır.
Performans denildiğinde akla tüm dışavurum biçimleri –plastik sanatlar, fotoğraf, video, enstalasyon, interaktif ekran –gelmektedir. Özgün sanatsal çekirdeği saptamanın olanaksız hale geldiği bu dikey ve yatay, estetik ve ticari çeşitlilik artık yapıtın bir parçası haline gelmiştir.
Matrix’in kusursuz şekilde temsil ettiği olay-olmayan-olay, küresel tipte bir enstalasyon, total bir küresel olgudur. Hem bu filmden yola çıkılarak üretilmiş ürünler, hem de dünyanın her yerinde aynı anda gösterilen film ve milyonlarca seyirci küresel bir olay- olmayan-olay yaratma konusunda bir bahane olarak kullanılmışlardır. Küresel ve interaktif bir bakış açısından hepimizi bu total küresel olgunun oyuncularıyız.
Kurgu, kolaj, sayısal, sentezleme, vb. kaynaklardan yararlanması sağlanarak fotoğrafa mültimedyatik bir biçim kazandırılmaya çalışılmaktadır. Önüne konulan bu sonsuz olanaklar, bu bulaşıcı düzen bozukluğu, fotoğrafın bir performans görünümüne sokularak yok edilmesi anlamına gelmektedir.
Bu evrensel karışımda her özgün belleğe geçirme biçimi özgünlüğünü yitirmektedir. Tıpkı bireyin çeşitli ağlar ve karşılıklı etkileşim süreci içinde özerkliğini yitirmesi gibi. Tıpkı farklı kutuplar olmaktan vazgeçtikleri için enerjilerini karşılıklı olarak yitiren gerçek ve imge, sanat ve gerçeklik gibi.
XIX. yüzyıldan bu yana sanatın yararlı olmak gibi bir derdi olmamıştır. Hatta bu özelliğiyle övündüğü bile söylenebilir. (Oysa henüz gerçek ya da nesnel olmayı başaramamış, yararlılık diye bir şeyin söz konusu olmadığı bir dünyada klasik sanat için aynı şeyi söyleyebilmek mümkün değildir).
Bu ilke biraz zorlandığında yararsız hale getirilen her nesne bir sanat eserine dönüştürülebilir. Nesneye işlevini yitirtip, üzerinde hiç oynamadan, müzelik bir nesneye dönüştüren ready-made’de zaten bundan başka bir şey yapmamaktadır. Gerçeği yararsız hale getirdiğiniz andan itibaren onu bir sanat nesnesi, sıradanlığın o yok edici estetiğinin oyuncağı haline getirmiş olursunuz.
Dolayısıyla eskimiş, işlevini yitirmiş öyleyse yararsız hale gelmiş her şey bu sayede neredeyse kendiliğinden bir “aura”ya sahip olmaktadır. Zamansal açıdan güncelliklerini yitirmiş olmaları Duchamp’ın gerçekleştirdiği jestin eşdeğerlisi olarak kabul edilebilir. Çünkü bu şeyler de birer ready-made, müzelik hale gelmiş evrenimizin kendilerini hayata döndürdüğü nostaljik kalıntılara dönüşmüşlerdir.
Bu estetik biçim değişikliğini maddi üretimin tamamına uyarlayabiliriz. Maddi üretim de toplumsal servet terimleriyle açıklanması mümkün olmayan bir aşamaya geldiğinde sanki o yok edici estetiğin belirlediği devasa bir gerçeküstücü nesneye dönüşmekte ve her yeri sanal bir müzeye dönüştürmektedir. Bizi çepeçevre kuşatan teknik evrende, nadasa bırakılmış sanayiye el atılarak bir ready-made gibi o da müzelik hale getirilmek istenmektedir.
Yararsızlık mantığı çağdaş sanatın –kendisi de tanımı gereği yararsız olan –bir atığa/çöpe benzetilmesine yol açmaktan başka bir seçenek sunamazdı. Bu bir saplantıyı andıran atık/çöp figürasyonu aracılığıyla sanat inatla yararsızlığını sergilemeye çalışmaktadır. Bir yandan çok pahalıya satılırken bir yandan da yalnızca kullanım-değeri olmayan bir şey değil, aynı zamanda değişim –değeri de –olmayan bir şey olduğunu göstermeye çalışmaktadır.
Burada bir terslik vardır. Yararsızlık kendiliğinden bir değere sahip değildir. Yararsızlık ikincil bir semptomdur. Oysa sanat tüm olumlu niteliklerini bu olumsuz nitelik yararına sanat tüm olumlu niteliklerini bu olumsuz nitelik yararına kurban ederek, yararsız bir amaçsızlık tarafından yoldan çıkartılmayı kabul etmiştir. Bunun kılıfına uydurulmuş bir estetik anlayışı sergileyen saçmalık, anlamsızlık, sıradanlık, hiçlikle benzerlikler taşıyan bir senaryo olduğu söylenebilir.
Bütün anti-sanat biçimleri estetik boyuttan kaçıp kurtulmaya çalışmaktadırlar. Oysa ready-made sıradanlığı üstlendiği günden bu yana bütün bunlar sona ermiştir. Saçmalık, nonfigüratif üretim, sefalet ve muhalefet artık sona ermiştir.
Bunlara benzemek ya da bunlardan oluşmak isteyen bir çağdaş sanat bu değiştirilmesi olanaksız anti-sanat estetiğini güçlendirmekten başka bir şey yapmamaktadır.
Sanat her zaman kendi kendini yadsımıştır. Ancak bunu kendi yok olma düşüncesi tarafından kışkırtıldığı için, biraz da yasak çiğneme şeklinde yapmıştır. Oysa günümüzde kendi kendini yadsımasının nedeni yetersizliğidir. Hatta daha da beterini yaparak kendi ölümünü yadsımaktadır.
Buradaki paradoks şudur: sanat giderek karmaşıklaşıp, giderek bir hiçe dönüştüğü ölçüde maddi bir değere sahip olmakta, hatta değeri artmaktadır. Bu durumda Canetti’nin sözünü etmiş olduğu artık o hiçbir şeyin güzel ya da çirkin sayılmadığı aşamaya, farkına bile varmadan geçmiş olduğumuz söylenebilir. O her şeyi allak bullak eden kör noktayı bulabilmek olanaksız olduğundan sanatın yok oluş sürecini sürdürmekten başka bir seçeneğimiz yok.
Sonuç olarak bu yararsız işlevin bir işlevi var mıdır?
Bu yararsızlığın işimize yaradığı yerler var mıdır?
Bizi iktidar sorumluluğundan kurtaran politikacılar gibi, çağdaş sanat da sunduğu anlamsızlıkla bizi anlamın egemenliğinden kurtarmaktadır. Hızla yaygınlaşmasının nedeni bu olabilir. Her türlü estetik değerden bağımsız bir şekilde anlamsız ve yararsız olduğu ölçüde gelişme göstermektedir. Tıpkı politikanın her türlü temsil ve inanırlığını yitirmiş olduğu ölçüde varlığını sürdürebilmesi gibi.
Keza sanat, sanat pazarı gibi şeyler çöktükçe gelişme gösterir gibidirler. Bunlar kültür ve simülakrla ilgili son modern aracılardır.
Bu durumda çağdaş sanatın hiçbir işe yaramadığını ve bütün bunların bir anlamı olmadığını söylemek saçmalıktır. Zira bu sanatın temel işlevi hiçbir işe yaramamaktadır. Bu işlev sayesinde bize kendi yararsızlık ve anlamsızlığımızı göstermektedir. Hatta daha da güzelini yapmakta ve bu çöküntü sürecini bir yandan kendisinden kurtulmak gereken bir şeyin gösterileşmiş hali gibi sunarken, diğer yandan da onu bir kazanç kaynağı haline getirmektedir.
Kimi önerilerde ileri sürüldüğü üzere sanatın işlevi, yaşamı sanattan daha ilginç bir hale getirmekse, bu durumda bu yanılsamaya bir son vermek gerekmektedir. Zira mevcut güncel sanatın büyük bölümünün imge ve düşselin yanı sıra estetiği de geri getirmeye, kendisinin bir imge olduğunu kanıtlamaya çalıştığı ancak bu girişimlerin çoğu kez başarısızlıkla sonuçlandığı, bu durumun ise sanat dünyasında genel bir melankoliye yol açtığı ve bu dünyanın kendi tarihi ve kalıntılarının geri kazanımıyla hayatta kalmaya çalıştığı söylenebilir.
Sahip olmadığı şeylere sahipmiş gibi yapmaktan çok amaçlarının ötesine geçmeye mahkum edilenlerin sayısı yalnızca sanat ve estetikle sınırlı değildir. Estetik
ESTETİK
GENEL
YENİ DURUM VE YENİ SORUNLAR İnsan neden bir sanat yapıtı yaratır? Bir sanat yapıtını öbür insani ürünlerden ne ayırır? Sanatsal hoşlanma nerede ortaya çıkar? Sanat fenomenleri için verllecek yargılarda hangi ölçütler geçerlıdir? Sanat, bizim yarattığımız, dolayısıyla bizim kavrayışımıza geçişli olan bir şeydir. Ama sanat uğraşı, aynı zamanda, bizi doğanın derinliğine bir kavrayışına doğru sürükleyen bir uyarıcıdır da. Sanatçının kendisi bir doğadır ve o kendisini çevreleyen evren ile bağlantı içinde yaratır. Öyle ki, biz bu yol üzerinde, doğal güzelliği kavramayı da umabiliriz. Buradan yola çıktığımızda, güzel diye ıek bir estetik değer değil, tersine kendi tarzı içinde bir çok değer; Greklerinki gibi bir tek olgun sanat değil, tersine kendi tarzı içinde pek çok olgun sanat ((örneğin, Mısır, Çin, Bizans sanatı ve modern sanat) olduğunu saptayabiliriz. ETKİNLİK OLARAK SANAT OYUN OLARAK SANAT SANAT VE YAPABİLMEK ESTETİK DENEY ESTETİK İNANÇ
DİL OLARAK SANAT BİÇİM VERME OLARAK SANAT
ARINDIRICI OLARAK SANAT SANATTA YAPI YASALARI
2. Dışsallığın betimi (örneğin sadece resim değil, müzik de "çizebilir", evreni betimleyebilir) olarak, 3. Görüngü evrenine ait olmayan şeylerin simgesi olarak (örneğin kutsal tin/ruh için güvercinin simge olması gibi). YAPI OLARAK SANATIN ÇEŞİTLİLİĞİ
ÇOK DEĞERLİ ESTETİK 10月20日 Felsefeye GirişFELSEFEDE DİL VE İFADE BİÇİMLERİ TANRI,DÜNYA VE İNSANLAR Felsefeye Giriş Felsefenin Doğuşu AKLIN BİTMEYEN SORGULAMASI Felsefenin Önemi |
|
|