Protege Moi 的个人资料QUIJOTESCO照片日志列表更多 工具 帮助

日志


11月17日

Mahfi Eğilmez: Varoluşçuluk

Varoluşçuluk

Mahfi Eğilmez

26/06/2005

20'inci yüzyılın en önemli filozoflarından olan Jean Paul Sartre'ın (Nobel Edebiyat Ödülü, 1964) doğumunun 100. yılı dolayısıyla eserleri yeniden basılmaya ve felsefi düşünceye katkıları yeniden yorumlanmaya başladı. Sartre denilince akla varoluşçuluk geldiği için de bugünlerde bu felsefe akımı Sartre'la birlikte yeniden gündeme oturdu.
Varoluşçuluk akımının babası Danimarkalı filozof Sören Kierkegaard'dır (1813-1895.) Kierkegaard, tanrıya inanan ve inanmayan olarak ikiye ayrılan varoluşçuluğun tanrıya inanan grubunun temsilcilerindendir. Tanrıya inananlar kadar inanmayan varoluşçuları da derinden etkilemiş bir yazardır. Örneğin Carl Jaspers, Kierkegaard'ı aslından okuyabilmek için Danimarkaca öğrenmiştir.
Sanayi devriminden itibaren gelen ve 20'inci yüzyılda doruk noktasına çıkan insanın, önce çevreye, sonra topluma ve en sonunda da kendisine yabancılaşması olgusunun yarattığı bunalımlar için çıkış noktaları aramak, varoluşçuluğun temel taşını oluşturuyor. Varoluşçuların tanrı tanımaz kesiminden gelen Sartre'ın 1938 yılında yazdığı ilk roman olan 'Bulantı' 'Özgürlüğün Yolları' adlı dörtlemenin ilk kitabı) bu felsefenin önemli kilometre taşlarından birisidir. Sartre'ın varoluşçuluğu tanımlayışı da tanrı tanımazlığına dayanır: 'Varoluş, özden önce gelir.' Yani insan önce varolur, sonra özünü kendisi oluşturur. Bunu yaparken de karşılaşacağı şeyleri kader gibi bahanelerle tanrıya ya da başkalarına yükleyemez. İnsan, bir şekilde varolur, bundan sorumlu değildir, çünkü o, elinde olan bir şey değildir, tümüyle bir rastlantıdır. Ama ondan sonrası artık onun sorumluluğu altındadır. Özünü doğru oluşturamazsa sorumluluğu kendisine aittir. İnsan, hiçbir bahaneyle bu sorumluluktan kaçamaz. Bulantı'nın baş kahramanı Roquentin'e göre varolmanın hiçbir zorunlu nedeni yoktur, tamamen bir tesadüfe dayalıdır, o yüzden herşey nedensizdir.
İş bu noktaya kadar gelince karşımıza inanılmaz bir bunalım felsefesi çıkar. Çünkü başarısızlıkta ya da herhangi bir olumsuzlukta sorumluluğu başkasına atıp faturayı kadere kesmek bir anlamda kurtuluştur. Bu imkânı elinden alınmış olan birey karşılaştığı her sıkıntıda bunu kendi sorumluluğuna dahil edince bu kurtuluş imkânından uzaklaşmış olur. Bu, öylesine ağır bir sorumluluktur ki insan üzerinde müthiş bir bunalım yaratır. Buralara gelince insan bu kez elinde olmayan varoluşuna karşılık elinde olan varoluşa son verme eylemini aklına getirir. Varoluşçuların bir bölümünün intihar felsefesine kafa yormaları bundandır. İntihar acaba bu kadar ağır bir sorumluluğun yarattığı bu kadar ağır bir bunalımdan kurtuluşun reçetesi midir? Bu sorunla belki de en fazla uğraşmış olan varoluşçu, bir başka Fransız filozof olan Albert Camus'dür (Nobel Edebiyat Ödülü, 1957.) Camus, başyapıtı olan 'Yabancı'da uzun uzadıya bu bunalımı ele alır. Bir hiç uğruna idama mahkûm olam Mersault, hiçbir şeye hatta idama mahkûm olmasına bile aldırmamaktadır. Annesinin o gün mü yoksa bir önceki gün mü öldüğünü bile hatırlamaz. Öylesine bunalımlar içinde ve öylesine her şeye boşvermiştir ki idama mahkûmiyeti bir çeşit intihar gibidir.
Tanrı tanımaz varoluşçuluk akımı, bu dünyadaki sorumluluğunu kadere yıkmaya alışmış olan insanları birden kendi sorumluluklarıyla karşı karşıya getiriverir ve bundan kaçamayacaklarını gösterir. Yine benzer biçimde düşünce zincirine öbür dünya olmadığına ilişkin halkayı da ekleyince bu dünyadaki sıkıntılarını kadere yükleyip bunların öbür dünyada giderileceğine inanan insanın elinde üç seçenek kalır: İntihar veya bütün bu sorumluluğu üstlenip yaşadığı sürece savaşmak ya da her şeye boşverip günü yaşamak.
1968'de başlayıp dünyayı baştanbaşa saran yaklaşımın altında yatan felsefe varoluşçuluktur. Felsefe ortak olmakla birlikte kimileri bunu her şeye boşvermek biçiminde, kimileri de her şeyi ciddiye alıp kendi kaderini oluşturmak biçiminde anlamışlardır.

VAROLUŞÇULUK VE ÖLÜM 3

Nobel ödül komitesince Camus 'ün politikasının daha fazla kabul görmüşlüğüne ve Sartre'ınkinden daha çekici olarak yo­rumlanmasına, ve muhtemelen onun kadar nezaket ve namuslu­luğu ve duru kararlılığı cezbeden başka hiçbir yazar olmamasına rağmen, Henri Peyre, Camus'ün kitapları ve onun hakkında yazı­lanlar üzerinde yaptığı incelemede Sisifos Mitini ve Başkaldıran İnsanı "için sadece çelişik değil, aynı zamanda zihin karıştırıcı ve kanımca sığ ve ham" derken çok haklıdır. ( H.Peyre,. 'Comment on Camus" WginiaQuart.Rev..34(4)623629, automn 1958.)

 

Camus iki felsefik eserinden birincisine, Sisifos Mitine fevka­lade kahince bir ifadeyle başlar [3,sayfa 21]:"Gerçekten ciddiye alınabilecek tek felsefik sorun vardır, ve o da intihardır". Ardın­dan dünyanın saçma olduğunu söyler. Biraz sonra da " dünya­nın saçma olduğunu söyledim ama fazla acele ettim.Dünya hiç mantıklı değil.tüm söylenebilecek budur.Fakat saçma bu akıldışılıkla insan yüreğinde yankılar yapan açıklığa karşı duyulan özle­min çarpışması değil midir? Saçma, dünyaya olduğu kadar insa­na da bağlıdır". Bu nokta daha deyimsel ve sağlıklı bir hale bü­tün şeyleri anlaşılır kılmak için duyulan açlık gerçekten saçmadır veya daha hassasça kiçotçadır, diyerek getirilebilir. Fakat Camus "bildiklerimle  ve  sadece   onlarla  yaşayıp   yaşayamayacağımı merak ediyorum" [3,sayfa 40] demesine rağmen saçmayı rapsodik bir coşkuyla ele alır. Bu "saçma mantık'tan [sayfa 31] tabii ki bu saçma üzerine sözeden özel mantıktan, eğer böyle bir söyle­min özel mantığı olabilirse sözaçar. Ardından dünyanın saçmalı­ğına inanmış veya daha doğrusu insan eylemlerinin saçmalığına veya kişotçalığına inanmış anlamına gelen saçma akıldan ;özellikle " Chestov için mantık yararsızdır, fakat mantığın ötesinde baş­ka birşey vardır. Saçma bir akıl [yani Camus] için mantık yarar­sızdır ve mantığın ötesinde hiçbir şey yoktur."[3, sayfa 35] diye­rek sözeder. 'Yararsız" sözcüğü de "sınırlı" veya "mutlak olma­yan" anlamına kesinlikten yoksun olarak kullanılmıştır. Biraz öte­de [3,s.35]: "Saçma Tanrıya götürmez. Belki bu kavram şu şaşır­tıcı ifadeyi kullanma tehlikesini göze alırsam daha açık hale gele­bilir: Saçma Tanrısız bir günahtır." Stilindeki ve düşünüş şeklin­deki gevşeklik şaşkınlık vericidir. "Günahın ne anlama geldiği hakkında hiçbir açıklama yapmamıştır, ve Camus, her ne kadar bizi şaşırtamadıysa da içboşaltıcı olan bu müphem cümlesinden açıkça çok hoşnuttur. Bu kitabında -ve Başkaldıran İnsan'da- Nietzsche'den bu kadar sık alıntı yapan bir yazar olarak, Camus'den en azından Tanrıyı dünyamızın resmine dahil etmemekle, Nietzsche'nin iddia ettiği gibi insanın "saflığını"geri verip vermediği­miz, günahı ardımızda bırakıp bırakmadığımız sorusunu ortaya getirmesi beklenirdi.

 

Kierkegaard, Jaspers, ve Chestov sözkonusu olduğunda, Ca­mus mantıkdışının teması varlıklar [sic (sic aykırılığa dikkat çekmek için kullanılan bir deyim.)] tarafından kavrandığı şekliyle, kendini yadsırken bulunan ve kaçıran akıldır derken çok haklıdır. Fakat,"saçma limitlerini kateden berrak bilinçtir" diye ek­lerken saçma üzerine tüm bu kahince tartışmaların vazgeçilebilir olduğu açık hale gelir ve Camus, dinin özünün mutlak bir bağım­lılıktan oluştuğu düşüncesine karşı Freud tarafından yapıları iki tümcelik eleştiriye açıklık yerine karışıklık getirir: "Dinin özünü oluşturan bu duygu değil, ona tepki olan, bu duyguya bir çare arayan bir sonraki adımdır. Kim daha ileri gitmez, kim daha alçak ­gönüllüce insanoğlunun evrende oynadığı rolün anlamsız bölümüne çekilirse, tam zıttına sözcüğün en gerçek anlamında din­siz olan odur. "(The Future of İllusion [5], 6. bölüm, 1927 de ya­zılmıştır. Sisifos Mitinden onbeş yıl önce) Aynı zamanda Nietzsche'nin kitaplarına da nüfuz etmiştir.

 

Ancak Nietzsche özellikle Zarahusra'nm [14] birinci bölümü­nün sondan bir önceki kısmında ve "İdollerin Alacakaranlığı" nda [14,183.sayfadan 186.sayfaya kadar] "Özgür ölümü" kutlamaya kadar gitmiştir:

 

"...genellikle özgür olmayan bir ölüm, uygun ol­mayan zamanda bir ölüm, korkağın ölümü genellikle en rezil ko­şullardaki ölümlerdir. Yaşam sevgisinden dolayı değişik bir ölüm arzulanmalıdır: Özgür, bilinçli vetuzaksız." Nietzsche'nin düşün­celeri açıktır. Fakat akrabaları onu bir yıl taşıdıklarında ayakta ölmediyse bile çökmüştür.

 

Camus'ün intihara karşı olan delilleriyse sık ve bulanıktır. [3,sayfa 53 ve devamı]:"İntihar zıplayış gibi uç noktanın benim­senmesidir. Herşey biter ve insan kendi esas tarihine döner. İnti­har bir anlamda saçmayı sona erdirir. O saçmayı aynı ölüme gömer...Esas olan uzlaşmadan kişinin arzusu dışında ölmesidir. İn­tihar bir yadsımadır. Camus "meydan okuma" istemektedir.Ca­mus daha sonraki çalışması "Başkaldırı" dakinden [4]ki oradaki başkaldırı yazınsal anlamda biz yerine geçmektedir daha az olma­mak üzere tam anlamıyla vazetmekte ve öğütlerini edebi açıdan hatalı genellemeler şeklinde sunmaktadır. "Başkaldırı x'i yapar" demek, "ben x'i yaparım, senin de yapmanı isterim." demektir. Si­sifos Mitinde de Camus aynı şekilde" saçma akıl" ve "saçma man­tıken arkasına sığınmaktadır.

 

İntihar kah "boyuneğme", kah yadsıma"dır.Gerçekte bazen boyuneğme, bazen yadsımadır.arasıra da ikisi birden meydan okumaya oyuneğme,umutların yadsınmasıdır. Nietzsche'nin "özgür ölüm"ü; yolların olumlanması, herhangi bir insanın kendi yaşamını ve onunla birlikte bütün dünyayı kabullenmesi, kendini

 

oluşturmanın şenlikli gerçekleşmesiyle birlikte bu güne kadar sürdürdüğümüz fakat bugün tüketmiş olduğumuz yaşamın da­ha fazla yapacak hiçbir şeye ve ek güne ihtiyaç duyulmayacak kadar kabullenilmiş olduğu,buna rağmen sonsuza dek aynı olay­ların dev aralıklarla yeniden meydana gelmesi durumunda tekrar ve tekrar neşe içinde yaşanacağı anlamına gelir.

 

Camus'ün Sisifos Mitin'vn birinci kısmı çok anlamlı ve uygun bir biçimde "Saçma Mantıklama" başlığını taşır. Kötü kehanet so­na doğru açıkça ortaya çıkar; "Saçma bu noktada aydınlatmakta­dır, gelecek yoktur" [3, sayfa 58]. "İnsanın hiçbir yere sığınma­dan yaşayıp yaşayamayacağı, işte beni ilgilendiren tek şey bu" (sayfa 60). Çağdaş yaşam koşulları insanların çoğunluğuna aynı deney inceliğini ve aynı derin deneyi kabul ettiriyor.Bireyin do­ğuştan katkısını,kendisine "verilmiş olanı" da gözönünde bulun­durmak gerekir elbet. Ama bu konuda bir yargıya varamam ve bir daha burada kuralımın dolaysız açıklığa uymak olduğunu söylemeliyim" (sayfa 61). Özetle, doğal olarak insanlar aynı derin deneyimlere sahip değildir, gene de basit dürüstlük adına bunun böyle olduğunu varsaymak zorundayız.

 

Aşırı antipatik gözükmesine rağmen, Camus'ün daha sonra­ki sayfada ne söylediğine bakalım!

 

...Burada aşırı basitleyici olmak gerekir. Yaşadıkları yılların sayısı aynı olan iki insana, hep aynı deneyler toplamını sağlar dünya. Bunun bilincinde olmak bize düşer. Yaşamını, başkaldırısını, özgürlüğünü duy­mak, elden geldiğince fazla duymak fazla yaşamaktır. Açıklığın ege­men olduğu yerde, değerler ölçeği gereksiz hale gelir. Daha da basitleştirici olalım [3. sayfa 62].

 

Allah aşkına neden "aşırı basitleştirici" olalım, "neden daha da basitleştirici" ? Aynı sayıda yıl yaşamış iki insan her zaman aynı miktar deneyime sahip olmaz, birisi olanların daha da farkında.diğeri kısmen kör olabilir. Yaşam önümüzden kayan, bazen seyret­tiğimiz bazen uyuduğumuz bir film değildir. Kimisi hastalıkların ızdırabını yaşar, görür, sever, umutsuzluğa düşer, çalışır, başarı­sızlık ve başarıyı tadar; kimisi sefaletin sessiz sessiz alaca karanlığında, eğitimsiz bilinciyle öldürücü rutine zincirlenmiştir. Keza Camus, Nietzsche'nin deyimini kullanırsak, insanın kendini bir ölçüde deneyimlerin içinde oluşturduğunu,kiminin güvenceyi, ki­minin tehlikeyi seçtiğini gözardı eder. Ve sonuçta Camus deneyi­min ve aklın kovasına düzgün bir hızla saniye saniye diyelim akıtılan damlalara benzediğini, ve sanki sekans önemli değilmiş gibi yazar; sanki Kral Lear"\ on yaşında görmeyle otuz yaşında görme birmiş gibi.

 

Kaldığımız yerden alıntımızı sürdürelim.

...Tek engelin, tek kazanamamanın erken ölüm olduğunu söyleye­lim. Böylece de saçmayı kavramış insanın gözünde (bunu istese bile), hiçbir coşkunluk, hiçbir tutku, hiçbir özveri, kırk yıllık bilinçli bir hayatla altmış yıl üzerine serilmiş bir duru görüşlülüğü eşit kılamaz. Delilik ve ölüm bunlar onun onarılmaz durumlarıdırlar... Yirmi yıllık yaşamın ve deneyimlerin yerini hiçbir şey dolduramaz. Sürekli olarak bilinçli kalan bir ruhun önünde şimdiki zaman ve şimdiki zamanların birbirini kovala­ması, saçmayı kavramış insanın ülküsü budur işte [3 sayfa 63-64].       j

 

Camus kendi saçma .gerçekten saçma insanına; deneyimle­ri emmeyi, toplamayı, istif etmeyi arzulayan ve bir yığın oluştur­sun da ne olursa olsun-ne kadar fazla o kadar iyi- diyen insanı­na kucak açıyor. Keşke kendisini düşüncelerinin niteliği hakkın­da bu denli kandırmasa ve kitabının ikinci denemesinde kendisi­ni "berrak gören ve umudu bırakmış biri" olarak tanımlamasaydı. Sonuç olarak Camus'ün hayran olunacak "Yabancı" ve "Düşüş'ü "Başkaldıran İnsan'dan ve burada tartışılandan üstündür. Ca­mus çok ince bir yazardır, fakat felsefeci değildir.

 

5

 

Camus' ün bulanıklığı Hölderlin'in [7] bir şiirini çağrıştırmaktadır:"Nur einen Sommer". Heidegger bu şair için deneme üzeri­ne deneme yazmış olup.sonunda bu desteyi de kitap haline ge­tirmiş, fakat şairin düşüncelerini Heidegger'in sevdiklerinden, hem daha iyi hem daha açık anlatan bu şiir üzerine bir denemesi yoktur.

 

Bir tek yaz büyük güçler bahşet bana ve Tam olmuş bir şarkı için bir tek güz ki, doymuş olsun, oyunum tatla,

 yüreğim daha arzulu ölebilsin. Bir ruh yaşar, ilahını yakalayamaz Doğru, aşağı dünyada dinlenemez. Fakat bir kez önünde eğildiğim, nedir.

Kutsal şiirim tümlendi, o halde Hoşgeldin gölgeler dünyasının sessizliğine! Ben hoşnutsam da lirim değil, Bana eşlik et, aşağıya. Bir kez, ben Yaşadım Tanrılar gibi, fazlası gereksizdir.

"Uyumsuz İnsan"da gördüğümüz gibi Camus "Delilik ve ölüm birbirinden ayrılamaz" der. Hölderlin bu şiiri yazdıktan kısa bir süre sonra delirmiştir. Şiirin anlatmak istediğini, bir başkası değilse bile.Camus tutmamıştır.Sözkonusu olan: sadece yaşa­mın yirmi yılının ikamesi değil,ondan öte birşeydir; "Bir kez ben yaşadım Tanrılar gibi, fazlası gereksizdir."

 

Bu nokta Sartre tarafından da gözardı edilmiştir. Doğrusu, ölümün bir insanın yaşamına bir anlam verebilme şansını orta­dan kaldırdığını, ve -hatalı bir şekilde- ölümün "tüm olanakların yoksanması" olabileceğini düşünüyordu. Çocuklukta değilse bile.çok sonraları herkes ölümün amanına bağlı olduğu duygusu taşır. "Fakat bir kez önünde eğildiğim nedir, kutsal şiirim tümlen­di", bir kez ölümün karşısında, ölümle yarışta benim olan ve bir başkasının bu kadar iyisini gerçekleştiremeyeceği bir projeyi ba­şardım mı, görünüm değişir; yarışı ve ölüme karşı zaferi ben ka­zanmış olurum. Ölüm ve delilik için artık çok geçtir.

Şiirin ışığı altında şairin daha sonraki çıldırışını görürüz. Nietzsche gibi Hölderlin için de ölümün kendilerini alıp götürmesin­den önceki bir kaç yıllık delilik fazla birşey ifade etmez; işi ta­mamlamışlardır. Kesinlemek için şöyle diyelim; diğerleri kendileri­ni ölü bir yaşamın bekçisi kılmışlar ve onu kendi ışıklarına göreyorumlamışlardır; fakat biz yaşarken aynısını yapmaya başlarlar­sa bizim savunmamız yokolur. Bu sonlu yaşamlardan daha az olmamak üzere sonluluğun, sonlu çalışmaların bedelidir diyeme­yiz. İnsan Tanrının ebedi olduğunu söyler, fakat teologlar ve mü­minlerin kendile.ini sonsuzun bekçisi kıldıklarını ve O'nun arka­sından değilse bile yüzüne karşı yorumlarını sunduklarını zor in­kar eder.

 

Ve Heidegger? Gerçekten eksik mi söylemektedir? Daha ön­ce ve daha kapsamlı olarak, Freud tarafından daha veciz ve insa­ni bir şekilde, Tolstoy tarafından çok daha canlı bir şekilde ifade edilmiş olan,bir çok insanın ölümün kesinliğine karşı çıkamayacağı.ergeç öleceği basmakalıp sözünü anımsatır. 1.Dünya Sava­şı bitmeden önce açıkça ölümden veya ona ilişkin birşeyden korkmak bir cesaret olarak algılanabiliyordu, fakat 1920'lerden beri Angsf'ı(endişe)kabul etmek modadır. Ki ölümünü, endişe ka­bul eden bir insan, deneyiminde yaşamından birşey yapmak için güçlü bir istek bulsun, bazı gerçekleştirrneleriyle kendini ölüm korkusundan sıyırsın ve Heidegger'in onaltı kitapta söylediğin­den daha iyi bir şekilde Hölderlin'in söylediği gibi "o halde hoş­geldin" deme iznini kendisine sağlasın.

 

Kierkegaard ve Nieztsche çağlarına meydan okudular ve Nietzschevari bir deyimle "zamansız" ve "yetim" doğmuştular. Hei­degger'in ünüyse tam aksine onun büyük zamancılığına dayanı­yordu. Kendi kuşağının büyük felsefecilerinden çok önce çağı­nın ilgi alanı konularına el atmıştı. Nesrinin aşırı güçlüğü açısın­dan bakıldığında, yazarın özgün deneyiminin açıkça ortaya koya­madığı bilgisine -insanın bu dünyadaki tümden yalnızlığının bilin­cine varması denebilir- nüfuz edebilen bir okuyucu Heidegger'de "hepsi saçma" diye omuz silkmiş olduklarından daha fazasının olduğunu duyumsar.Fakat sorun üzerine konuştuğu ol­guyu aydınlatıp aydınlatmadığı veya ondan önce yapmış olanlar­dan daha iyi yapıp yapmadığıdır. Yanıtıysa kesin bir şekilde ön­cellerinden daha iyi bir şekilde yapmak bir yana hiç de aydınlatıcı olmadığıdır.

 

Son bir örnek vermek gerekirse, Danton'un Ölümü [1] ve VVoyzeck [2] adlı oyunların yazarı George Büchner (1813-1837) ve ünlü Alman oyunlarından biri olan Prens Friedrich von Homburg da [13], Heinrich von Kleist (1777-1811) sadece Heidegger'i öngörmemişler, içebakış açısından onu çok aşmışlardır. 1.Dünya Savaşından, bir yüzyıl önce, Prusya ordusunda subay olan Kleist, prensin ölüm karşısında korkusunu betimleme ve sahneye getirme cesareti göstermiştir -prens ölüme mahkum edilmiş bir generaldir-. Fakat aynı oyunda prensin endişeyi yeni­sini gösteren son sahnede prens en ufak bir endişe taşımaksızın kurşuna dizilmeye hazırdır. Gözleri bağlanır, Dostoyevski'yi ve Sartre'ın Duvar adlı hikayesinin sonunu çağrıştıran bir şekilde bağışlanır.

 

Ölüm karşısında insan davranışları hakkında daha iyi bilgi sahibi olmak isteyenler Hölderlin, Kleist, Büchner ve egzistansi­yalist felsefe alıştırmalarından daha çok şey öğrenirler. Gerçekte Heidegger ve onun dümen suyunda gidenlerin korku verici ter­minolojisi çok sayıda önemli ayrımı gözden uzaklaştırmıştır. Bun­ların dördünden sözedeceğim.

 

Birincisi, dünyanın belli başlı dinleri ölüme karşı değişik tavır­ları yüreklendirmişlerdir. ilk Hıristiyan şehitlerinin bir kısmı korku­suzca, ebedi mutluluk umuduyla ölmüşlerse de, Hıristiyanlık ge­nelinde büyük etkisini insanları ölümden korkutma yolunda kul­lanmıştır. Budha'nın tavrı tümüyle değişiktir.Aydınlanma deneyi­minden sonra bütün endişe aşılır ve Hıristiyanlığın korkunç ölüm hikayelerine karşı açık bir antitez oluşturur.

İkinci olarak,hayatiyet ölüme karşı tavrı nereye kadar etkiler; egzistansiyalistler hastalar ile askerler arasındaki farkı veya yor­gunluğun etkisini ele almamışlardır. Bu bakış açısından, Malraux'nun "İnsanlık Durumu" Heidegger'den daha ilginçtir. Son bö­lümü ölüme karşı değişik tavırların incelenmesinden daha başka birşey değildir.

Üçüncüsü öldüğümüz zaman dünyanın herkes için sonu­nun gelmiş olacağının kesinleşmesi durumunda ölüme karşı tavrımızın hangi ölçüde değişeceğidir. Yani mutlak olarak yitireceği­miz hiçbir şey yoktur.

Sonuncu olarak, hiçbir egzistansiyalist, ölüm karşısında tüm farkı getiren ayrımı ele almış değildir. Nietzsche "The Gay Science"\n 290. kısmında [14, sayfa 98 ve devamı] demiştir ki:"Bir tek şey için gereklidir. Bir insanın kendi kendisiyle hoşnutlu­ğu elde etmesi için şiir ve sanatla.ancak ondan sonra görmeyi tü­müyle hakeden insan olur. Kim ki kendisinden hoşnut değildir, hep intikama hazırdır, dolayısıyla biz diğerleri onun çirkin bakışla­rı bulunduğumuz sürece onun kurbanı olacağız. Çirkin bakışlarsa insanı kötü ve iç sıkıntılı kılar". Veya Hölderlin'in söylediği gibi •YAŞAYAN KENDİ GÖKSEL DOĞRUSUNA ULAŞMAMIŞ RUH.AŞAĞIDAKİ DÜNYADA RAHAT ETMEZ". Fakat yaşamını birşey kılmış insan, ölümü endişesiz karşılar. "Bir kez ben yaşa­dım Tanrılar gibi fazlası gereksizdir".

 

REFERANSLAR

1.Büchner,G.:"Danton's Deathi,"J.Holmstrom (tr.),E. Bentley (ed.).The Modern Theatre.Doubleday Company,lnc.,Anchor Books New York, 1957, vol.5.

 

2.Büchner, G.:'Woyzeck,'T.Hoffman(tr.),E.Bently (ed.), The Modern Theatre, Doubeday Company, Inc., Anchor Books, NewYork, 1955,vol.1.

3.Camus,A.: The Myth of Sisyphus and Other Essays, J.O'Brien (tr.), Alfred A. Knopf, I ne, New York, 1955.

 

4.Camus, A.: The Rebel: An Essay on Man in Revolt, A. Bower (tr.).AIfred A.Knopf, Inc.Vintage Books, New York,1956.

 

5.Freud, S.: Gesammelte Schriften (12 vol),lntemationaler Psychoanalytischer Verlag.Leipzig, 1924.

 

6.Heigegger, M.: Sein und Zeit: Erste Halfte, Max Niemeyer Verlag, Halle, 1927.

 

7.Hölderlin,F.: An Die Parzen (To the Fates).1798.

8.lnoguchi, R., T. Nakajima, with R. Pineau: The Divine Wind: Japan's Kamikaze Force in World War II. Copyright 1958 by the United States Naval Institute, Annapolis, Md.

 

9.Kaufmann, W. (ed.): Existentialism from Dostoevsky to Sartre, Meridian Books, Inc., New York, 1956.

 

lO.Kaufmann, W.: Critique of Religion and Philosophy, Har­per Brothers, New York,1958

 

11.Kaufmann,W.:From Shakespeare to Existentializm: Studi­es in Poetry, Religion, and Philosophy, The Beacon Press, Bos­ton, 1959.

 

12 .Kierkegaard, S.: The Concept of Dread,W.Lowrie (tr.), Princeton University Press, Princeton, N. J., 1940.

13. Kleist, H. von: The Prince of Homburg.J.Kirkup (tr.),E. Bentley (ed.), The Classic Theatre, Anchor Books, New York, 1959, vol.2.

 

14.Sartre, J.P.: Being and Nothingness, Hazel Barnes (tr.), Philosophical Library, Inc., New York, 1954.

 

15. Tolstoi,LN.:'The Death of Ivan llyitch" The Works of Lyof N.Tolstoi,Charles Scribner's Sons, New York, 1904, vol, 14.

VAROLUŞÇULUK VE ÖLÜM 2

Varlık ve Zaman'm ikinci ve son kısmını ol usturan, altı başlık­tan ikincisi "Varoluş'un ve Ölümlü Oluşun Olabilir Bütünselliği (Das mögliche Ganzsein Des Daseins und das Sein zum Tode)" başlığını taşır. 235 inci sayfanın başında bir önceki bölüm de de­ğinmiş olduğumuz Kierkegaard tartışmasıyla ilgili şu dipnotu bu­luyoruz: "Endişe kavramıyla ilgili olanı hariç.O'nun yazınsal söy­lemleri, teorik çalışmalarına nazaran daha fazla felsefiktir."

 

Şu sonuca varmak için Heidegger enine boyuna tartışır [Sayfa 39 ve 253] "Ölüm kendini bir yokoluş, daha ziyade hayat­ta kalanlar tarafından yaşanmış bir yokoluş olarak tanımlatır. Şüphesiz ki nesnenin korkudaki gibi somut olması gerekmez; bir olay veya bir durum olabilir. "Bununla birlikte bu sağlar. "Say­fa 254 deki bir dipnotta şunu ekler: "LN.Tolstoy, ban İlyitch'in Ölümü adlı hikayesinde "herkes ölecek" sözünün paramparça ol­ması ve çökmesi olgusunu sunmuştur."

 

Şüphesiz, Tolstoy'un hikayesi Heidegger'in tartışmasının te­mel esiniydi. "İvan İlyitch'in Ölümü" 16] vurgulayıcı kıssadan hissesiyle muhteşem bir kitaptır. Yaşamı alabildiğine boş, değersiz çevresindeki toplumun diğer üyelerinden, özellikle de meslektaş­ları ve karısından daha fazla olmamak üzere ve amaçsız bir üye­sinin hikayesi biçiminde topluma yapılmış sağlam bir saldırıdır. Hepsi kendilerinin de bir gün öleceklerinin kesinliğini ciddiye al­maksızın amaçsız yaşarlar, kendilerine ve birbirlerine "herkes öle­cek" derler. Kitaptaki en ilgi uyandıran kişi, bir gün kendisinin de ölmek zorunda olduğunu farkeden,sabırla ve severek İvan'a yar­dım etmek için elinden geleni yapan zavallı bir mujiktir. Kitabın son sayfalarında İvan yaşantısının boşluğunu farkederek, hastalığının sadece rahatsız bir karaciğer veya apandisit değil, geride amaçsız bir yaşam bırakarak ölmek olduğunu anlar ve yaşamı­nın boşluğunu aşar.Yalan davranışlarına bahane bulmayı bırakır ve "Bu andan itibaren üç gün boyunca durmayacak olan çığlıkla­rı başlar". Fakat bu üc gün boyunca başkalarının sorunlarıyla ilgi­lenmeyi, karısı için üzülmeyi öğrenir ve ilk defa sever. Şimdi "Ölümün yeri ışıktı!...Ne sevinç!" Ölüm dehşetini kaybetmişti.

 

Heidegger'in ölüm hakkındaki düşünceleri büyük ölçüde İvan İlyitch'in Ölümü üzerine kapalı bir yorumdur. "Ölümü dü­şünmek bile toplum tarafından alçak bir korku olarak kabul edili­yordu... Kimse ölüm endişesine karşı cesaretin yükselmesine izin vermez." Terbiye ivan'in çığlık atmasına izin vermez. Her za­man yakında iyileşeceği imgesini vermek zorundadır. Ölmek üze­re olduğunu kabul etmek onun için ayıptır. Fakat sonunda terbi­yeyi yadsıma cesaretini gösterir ve çığlık atmaya başlar. "Bu ka­dar yüksek bir kayıtsızlığın gelişmesi, muktedir oluşuyla ilişkisi kopmuş varoluşu özüne yabancılaştırır." (6, sayfa 254). Kendisi­ni kandırıcı kayıtsızlığını bir kenara bırakınca, İvan kendisine dö­ner, sevme kapasitesine ulaşır ve gerçek olmayan, yabancılaş­mış, özgün olmayan yaşamının kendisine hıyanetini geride bıra­kır. Başka hiçbir yerde, Tolstoy'un öyküsünde olduğu kadar, "Ölümlü olmak özünde endişe" değildir. (6, sayfa 256).

 

Herkesin İvan ilyitch gibi olmadığını söylemek, Tolstoy'u eleştirmek demek değildir.Kendim bir istisna oluşturmakla birlikte.benim kuşağımın tümü milyonlarca genç insan iİkinci Dünya Savaşı sı/asında, bir gün ölmek gerektiğinin canlı kesinliğini iç­tenlikle yaşadılar. Bunların çoğu "geriye pek zamanım kalmadı, fakat bir kez olsun yaşamak istiyorum, belki bir hafta, belki de en fazla bir kaç ay" diyerek evlendiler. Ve Heidegger'in kuşağı da (1889'da doğmuştur) aynı deneyimi Birinci Dünya Savaşında ya­şadı. Tolstoy'un Hıristiyan olmayan, sevgisiz, ikiyüzlü dünya id­dianamesi insanlık için doğru bir tanımlama olarak kabul edile­mez. "Ölümlü olmak özünde endişedir" de doğru olmamasına rağmen bunun aksini savlayan her türlü görüş, kendini kandırma ve "ölüm endişesine karşı cesaret" yokluğu gerekçeleriyle yadsınabilir.

Bu noktada, bazılarımız, Birinci Dünya Savaşının etkisi altın­da, Heidegger'den önce, tek bir hikayeye bu kadar bel bağlama­yan bazı başka düşünürlerin ölüm üzerine düşünmüş olup olma­dığını merak etmeye başlamış olabilir. Gerçekten 1915'de Freud(5) "Savaş ve Ölüm üzerine Zamana Uygun Düşünceler" adı al­tında iki deneme yayınlamıştır. "Ölümle İlişkilerimiz" adını verdiği ikinci denemenin ilk iki sayfasından alıntı yapacağım Heidegger Freud'a atıfta bulunmadığı gibi, bilinç üzerine dipnot bibliyograf­yasında Freud'un bu konudaki en son tartışmalarına bile yer ver­mez. (6, Sayfa 272). Hiedegger'in bilinç tartışmalarında Fre­ud'un analizlerinden habersizliği affedilebilir olmamasının yanın­da, yazdıkları Freud'un tezinin başında kısaca söylediğinin çok kötü bir biçimde ve dolambaçlı bir tekrarıdır:

 

... Savaş ölümle daha önceki ilişkilerimizi bozdu. Bu ilişki samimi değildi. Eğer bizi birisi dinlese idi, tabii ki, ölümün tüm yaşamın zorun­lu sonu olduğunu, her birimizin kendi ölümünü doğaya borçlu olduğu­nu ve bu borcu ödemeye hazırlanması gerektiğini, kısaca ölümün do­ğal, yadsınmaz ve kaçınılmaz olduğunu ilan etmeye hazır olduğumuzu sanırdı. Halbuki, gerçekte farklıymış gibi davranırdık. Ölümü bir yana it­meye, onu yaşamdan ayırmaya açık bir eğilim gösterdik. Ölüm için mutlak bir sessizlik sürdürmeye çalıştık. Daha da ötesi herhangi bir şe­yi düşünen ölümü düşünür anlamına gelen bir atasözümüz bile vardır. Tabii kendisininkini. Daha da ilerisi kişi için kendi ölümü hayal ötesidir ve ne zaman buna kendimizi zorlasak gerçekte seyircilikten öte bir var­lığımız olmadığını anlarız. Psikoanalitik ekolün yargısına ileri sürmeye cüret edebiliriz; nihayetinde kimse kendi ölümüne inanmaz. Veya (ki bu da aynısı); bilinçdışında, her birimiz ölümsüzlüğümüze inanırız. Baş­kalarının ölümüne gelince, kültürlü bir insan olarak, ölüme mahkum bi­risi bizi duyabilecekse olası üzerine konuşmaktan sakınırız. Sadece ço­cuklar bu kuralı bilmez... Düzenli olarak ölümün rastgele nedenselliği­ni, tersliğini, hastalığı, bulaşıcılığı, ileri yaşı vurgular, böylece ölümü bir zorunluluktan bir kazaya indirgeme eğilimimizi sergileriz. Kendiliğin­den ölen birisi için özel bir şekilde davranır, çok zor işi başarmış birisine duyduğumuza benzer bir hayranlık duyarız.Hakkındaki eleştirileri durdururuz, haksızlıklarını affeder şu deyişi söyleriz: de mortuis nil nişi bene (hiçbir ölü kötü değildir) Mezarı başında öleni öven şeyler söyle­nir ve bu deyişin doğru olduğunu düşünürüz. Artık ölenin ihtiyaç duy­madığı düşüncelerimizi gerçeklerin üstüne, hatta bazılarımızın yaptığı gibi, yaşayanlarla ilgili düşüncelerimizin de üstüne yerleştiririz.

Bu anlatının sade,dolaysız açıklığı, belagatsız insancıllığı ve mizahı, deneye doğrudan çağrışımı Heidegger'in şişirmelerine çarpıcı bir zıtlık oluşturmaz. Heidegger'in, Kierkegaard ve Nietzsche ihmal edilerek, profesör ve öğrencileri, görmezden geli­nen bu olgu üzerine tartışmaya kışkırttığı zaman zaman söylen­miştir. Heidegger'in uyarışında, tartışma, olgu üzerine değil, ken­di terimleri ve karanlık deyişleri üzerine yoğunlaşmıştır. Ölüm, endişe, bilinç ve ilgi, varoluş, sunmaklık, bırakılmışlık jargonun bir parçası haline gelmiş diğer benzerleriyle birlikte binlerce defa kullanılmıştır. Buna rağmen hipotezlerden konuşmuş olmamak için, tartışma konusunda kesin iddialarda bulunmadı.

Ölüm hakkındaki görüşleri italikle yazılmış aşağıdaki iddialı metinde doruğa ulaşır (6, Sayfa 266):

 

...İleriye doğru koşuş, varoluşa kendinde yokolma seçeneğini su­narak onu kendi olmak olanağının eşiğine getirir, bununla birlikte tutkusal ölüm özgürlüğü içinde, herhangi birisi olmak yanılsamasından ken­dini kurtarmak, varoluş için varlığı yadsınmaz, endişe dolu bir olgu hali­ne gelir.

 

(Burada italikle yazılanlar orjinalinde kalın yazıyla yazılmış­tır.) Şüphesiz ki birgün ölmeliyim olgusunun kabulü (düşüncele­rimde ölüme doğru koşuşum) zorunlu olarak bana verilmiş sınır­lı zaman başkaları (adsız onlar) korkusuyla harcarkenki israfı ha­tırlatabilir ve böylece kendi varlığımın çoğunu burada ve şimdi kılmanın güçlü dürtüsü haline gelir. Fakat Heidegger'in düşünce­lerini sözcüklere yapıştırması veya düşüncelerini kelimelerin dışı­na sıkıştırması veya buradaki gibi garip deyişlerle ifade etmesi alışkanlığı kendisi ısrar ettiği halde Varlık ve Zaman üzerine ko­nuştuğu, yazdığı, öğrettiği öğrencilerinden hiçbirini ana noktayı kavramaya ve bunun gibi sorular sormaya cesaretlendirmiş de­ğildir: Ölümünün kesin ve yüreklice kabulü Heidegger'in ısrar et tiği gibi her zaman endişe olgusunu beraberinde getirir mi?

 

Bu noktada kendisini çok etkilemiş Hıristiyan yazarlara fazla­sıyla dayanmaktadır: Hepsinden öte, bu durumda Kierkegaard ve Tolstoy'a ve belki de Jacob Böhme'ye {of The İncarnation of Jesus Christ, bölüm II,Başlık 4, kısım 1 ve altı Theosofik Nokta, bölüm 1) "D/e Veltalter" da "her canlı yaratığın temel duygusu­nun endişe olduğunu" ileri süren Schelling'e. Heidegger'da Schelling'in Grundempfindung'u Grundbefindlichkeit olur, çıkar.

 

Brezilya Başkan"ı Vargas'ın intiharından önce halkına yazdı­ğı mektubu ele alalım. Şöyle bitmektedir:

 

.......... Brezilya'nın yağmalanmasına karşı savaştım. Halkın yağma­
lanmasına karşı savaştım. Yalın kılıç savaştım. Nefret, kötüleme, iftira
benim ruhuma tesir etmez. Size yaşamımı verdim.Şimdi ölümümü su­
nuyorum. Geriye hiçbir şey kalmıyor. Huzur içinde ebediyetin yoluna
adım atıyor yaşamımı tarihin değerlendirmesine bırakıyorum." (
New Yorfc Herald Tribune, August 25,1955)

 

"Divine Wind" (8) adlı eserde yeralan Isao Matsua adlı, inti­har görevi için eğitilmiş Japon uçucunun ana babasına yazdığı mektubu ele alalım:

 

........... Lütfen kutlayın beni. Ölüm için çok güzel bir fırsat. Pırıl pırıl

parlayan ağacından düşen çilek örneği öleceğim...Bir erkek gibi ölme­mi sağlayacak bu şansa ne kadar değer verdiğimi anlatamam. Teşek­kürler size, ana ve babacığım, yirmiüç yıl boyunca baktığınız ve doğru­ları gösterdiğiniz için. Hediye ölümümün benim için yaptıklarınızı kıs­men ödeyeceğini umut ediyorum.

 

Veya David Hume'un, bir ölüm döşeği konuşması bekleyen Hıristiyan arkadaşlarının canını sıkan, hepten endişe yokluğunu ele alın.

 

Veya Sokrat'ın ölüm karşısındaki sakinliğini. Veya Sokrat hayranı stoik bilgelerin ondokuz yaşında sakin intiharlarını.

 

Veya eski Romalıları.

 

 

Heidegger'in endişe üzerine konuşmaları insanların korktuk­larının kabulünün birden bir moda haline geldiği 1920 lerin Almanyasının bir belgeseli olarak okunmalıdır. Remarque'ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Vo/c'unda (1929) bu yeni dürüstlüğün antimilitarizmi amaçladığı açıkça gözükür ve aynı amaçla Arnold Zvveig'in büyük hikayesinin sonunda; "Çavuş Grischa (1928) "ba­ğırsakları bok çıkardfdiye bağırır. Kalıplaşmış olanı görmezden gelmek ve bazılarının ölümle karşılaştıklarında korktuklarını ve bunların bir kısmının vurulduklarında pantolonlarına doldurdukla­rını kabul etmek cesaretse de Heidegger'e bu tür gözlemleri ge­nel doğrularmış gibi şişirmek düşmüştür.

 

Şeyleri o kadar saldırgan bir dil şekline sokmuştur ki, ivedi­likle kesin karşıt örneklerle çürütülememiş, mısralarına karşı alı­nan tavırlar aşağıdaki dört ana tipten biri olmuştur.

 

1. İnsanların çoğunun yaptığı gibi bazıları onu hiç okuma­mış ve tanımamıştır.

 

2.     Bazıları onu biraz okumuş aşırı zor bulmuş, ve kabahati kendisinde bulmuştur. Ve doğaldır ki ileri sürdüklerinin insanla­rın değil varlığının (kendisinin de sık sık vurguladığı gibi) antro­polojik değil varlıkbilimsel  gerçekleri olması  söylediklerinden
abartılmasına yolaçmıştır.

 

3.       Bazıları onu okur.zor bulur.direnir, öğrenmeye yıllarını harcar .Bu tür yıllar süren incelemeden sonra kim ne yapabilir?
Felsefe öğretmeni olur, yatırımını öğrencilere Heidegger'i anlata­rak korur, "benim de anlamadığım daha çok şey var, ama hayatı­mı biraz daha fazla anlamaya vereceğim" türü yorumlarla olası iti­
razları engeller.

 

4.       Amerikan entelektüelleri arasında şimdilerde çoğalmaya başlayan başka bir tip, Heidegger'i okumamış fakat onun hakkında bazı şeyler ve etkilerini duymuştur; dolayısıyla onun büyük bi­
ri olduğunu kabullenmiştir.

 

Eğer varsa onun yapıtlarını okuyan çok az kişi vardır, onlar da ona saygı duymazlar çünkü eleştiricil okuyucuların çoğu onu okumak için anlarını harcamaya değmediğini hemen keşfederler.

Sartre "Varlık ve Hiçlik" de ölüm üzerine kendi kendisiyle yaptığı tartışmada Heidegger'e önemli bir eleştiri getirmiştir [15]. Heidegger sadece kendi ölümüne doğru koşmanın kendi azami­sine, özgün varoluşuna yolaçacağını savunmuştur. Çünkü ölüm "kimsenin başkası yerine yapamayacağı birşeydir...ölme göster­miştir ki ölüm ontolojik olarak her zaman bensizden ve varoluş­tan oluşmuştur." Ve aynı anlamda daha başka cümleler [6, sayfa 240]. Sartre'ın haklı olarak gösterdiği gibi bu ölümü farklı kılma­maktadır [15, sayfa 533 ve devamı]. Kimse benim yerime uyuya­maz, kimse benim yerime nefes alamaz. Benim olarak kabul edi­len her türlü deneyim "kimsenin benim yerime yapamayacağı birşey"dir. Yaşantımın büyük bir kısmını özgün olmayan bir kipte geçirebilirim, bu durumda bunu veya şunu yapan kimsenin ben olup olmaması kesinleyici bir farklılık yaratmaz; bu kipte kurşu­nun bana mı veya bir başkasına mı isabet ettiği ilk onun mu, be­nim mi öldüğüm farketmez. Fakat farkeder tavrını benimsersem; bu, dünyadaki tüm farklılıkları bana anlamlı hale getirir, bu du­rumda bu tavrı ölüm için benimsediğim tavırdan daha az olma­mak üzere.şu tekil kadına olan sevgi deneyimim bağlamında da,yazdığım şu tekil kitap bağlamında da, kendi görüşüm, işiti­şim, duyuşum veya tanıklığım bağlamlarında da sürdürürüm. Sartre'ın dediği gibi [15, Sayfa 535] "Kısaca, benim ölümümü özel kılan kişileştirici hiçbir hassa yoktur. Oldukça çelişik olarak.ancak ben, kendimi öznelliğin perspektifine oturttuğum za­man benim ölümüm haline dönüşür."

 

Sartre Heidegger'in "Ölüme doğru olma" kavramının tümü­nü eleştirerek devam eder. Kendimizin öleceğini bilsek bile bu­nun ne zaman olacağını asla bilemeyiz; halbuki yaşamın anlamı sözkonusu olduğunda tüm farkı yaratan ölümün zamanıdır.

 

...Gerçekten bir yandan görevimizi tamamlamadan ölme veya öbür taraftan gerektiğinden fazla yaşama gibi her türlü olumsallığımız vardır.Bundan dolayı azimle kurulmuş bir akord örneği, Sofokles'e su­nulduğu gibi, ölümümüzün bize sunulması çok zayıf bir olasılıktır. Böylece ölümümüzün ve buna bağlı olarak yaşamımızın karakterini sade­ce olumsallık belirler, bu durumda ölüm en fazla.en sonuna kadar bek­lenilmeyen bir melodinin sonuna benzer: onu kendim için belirlerkenki şans faktörü ondan her türlü armonik son özelliğini uzaklaştırır...Bu du­rumda Sofokles'in ölümü gibi bir ölüm azimle kurulmuş bir akorda benzeyecek, fakat birşey olmayacaktır, aynen bir alfabeden dökülen ve bir kelime oluşturmayan harfler gibi. Bu durumda projelerimin göbeğin­de sürekli olarak olumsallığın ortaya çıkması benim olanağım olarak değil.ancak tersine tüm imkanlarımın yoksanması, artık kendisi benim olanaklarımın bir parçası olmayan bir yoksanma olarak algılanabilir [15, sayfa 5].

 

Balzac'ın Les Chouans'ı yazmadan önce öldüğünü varsayalım; bazı melun entrika romanları yazarı olarak kalacaktı. Bu durumda bu genç adamın tüm beklentisi, büyük bir adam olma beklentisi anında her türlü anlamını yitirir; ne inatçı ve kendini beğenmiş körlüğü.ne de kendisinin gerçek değeri.çünkü karar verilecek birşey yok...Bu tavrın ni­hai değeri her zaman belirsiz kalır;hatta eğer tercih ederseniz.bütün (tavrın bazı özel türleri, beklentiler, değerler)hepsinin aniden saçmalı­ğa dönüştüğünü düşünebilirsiniz.Böylece ölüm hiçbir zaman yaşama anlamını veren birşey değildir; tersine, prensip olarak ondaki tüm an­lamları götüren birşeydir [15,sayfa 539].

 

Bitmiş bir yaşamın tek karakteristiği bir başkasının kendisini ona bekçi kıldığı bfr yaşam olmasıdır [15,sayfa 541].

 

İntihar da bir çıkış yolu değildir, demektedir Sartre. Anlamı geleceğe göre değişir. "Eğer isabet ettiremezsem" daha sonra in­tiharımı korkaklık olarak yargılamayacak mıyım? Olaylar bana başka çözümlerin mümkün olduğunu göstermeyecek mi? İnti­har yaşantımın saçmalığa batmasına yolaçan bir saçmalıktır [15, Sayfa 541].

 

En sonunda Sartre sorar: Heidegger'in ölüme doğru olma kavramını yadsıdığımız zaman,kendisinden sorumlu olduğumuz varlığımıza özgürce anlam verme imkanını sonsuza dek terketmiş mi oluyoruz? Tam zıttı. Sartre Heidegger'in ölüm ve sonun kesin özdeşliğini yadsır ve derki:

 

...Eğer ölümsüz olsaydık bile insan gerçeği sonlu olacaktı, çünkü insan kendisini insan olarak seçerken kendisini sonlu kılar. Gerçekten sonlu olmak, kendini böyle seçmek demek başkalarını dışlayan tek olanağa doğru kendini yansıtarak kendini kendine tanıtmak demektir. Öz­gürlüğün gerçek eylemi, bu durumda sonluluğun kabulü ve yaratımı­dır. Eğer kendimi kılıyorsam, kendimi sonlu kılarım ve böylece yaşantı­mı da tekil kılmış olurum [15, Sayfa 545].

 

Keza, Sartre ayrıca birçok oyununda ve benim Dostoyevski den Sarîre'a Varoluşçuluk [9] adlı çalışmamda da yeralan ve tar­tışılan Duvar adlı yapıtında insanların ölüme karşı tavırlarını ele al­mıştır. Fakat bu çalışmanın küçük hacminde onun çoğunlukla beğeniyedeğer oyun ve öykülerini ele alamayız. Yukarıdaki dü­şüncelerin değerlendirmesine geçmeden, öncelikle Camus'ü ele alalım.

 

4

VAROLUŞÇULUK VE ÖLÜM 1

VAROLUŞÇULUK VE ÖLÜM

WALTER KAUFMANN

Varoluşçuluk bir doktrin değil, bilakis doktrinlere az eya çok karşı, felsefik düşünceye en uygun başlama noktasını birkaç uç deneyimde bulan, birkaç yazın ve düşün adamının çalışmalarının toplamına verilen bir etikettir. Hareketin başlatıcısı Kierkegaard, Hegel sistemini alaya almış, yazdığı, Korku ve Titreme (1843), Endişe Kavramı'm (1844) mutsuz bir eser olan Ölüm Rahatsızlığı (1849) izlemiştir. Üç çeyrek yüzyıl sonra Jasper, Dünya Görüşünün Psikolojisi (Psychology of Weltanschauungen)'ûe (1919) ölüm ve suçu da içeren uç durumlara {Grenzsituationen) merkezi bir bölüm ayırmıştır. Fakat egzistansiyalizm sadece geniş anlamıyla uç deneyimlerle değil de, bunların ötesinde ölümle içiçeliğiyle de anılıyorsa bunu öncelikle önemli yapıtı olan Varlık ve Zaman' in (1927) canalıcı 32 sayfasını ölüme ayıran Heiddegger'e borçludur. Daha sonra Sartre, Varlık ve Hiçlik'öe (1943) ölüm üzerine bir bölüm yazmış ve Heidegger'i eleştirmiştir; ve Camus felsefik sayılabilir iki eserinden birini intihara (Sisyphus Efsanesi, 1942) diğerini cinayete (Başkaldıran İnsan, 1951) tahsis etmiştir.

 

Ölümü tartışmanın ortasına getiren Heidegger'dır. Kısmen yaklaşmanın eksantrikliği nedeniyle.ondan etkilenen tartışma, sık sık ölüme atıf yapılsa da aydınlatıcı olmaktan uzak olup, olgunun kendisi yerine Heidegger'in terminolojisi etrafında dönüp durmuştur. Bu nedenle egzistansiyalizm ve ölüm üzerine bir tartışma Heidegger'le başlar; öncelikle onun yaklaşımı üzerinde biraz durmanın varoluşçuluğun da kavranmasına önemli katkısı olur.Heidegger'in temel eseri Varlık ve Zaman tasarlanan eserin herbirinin üç uzun kısma sahip, iki ana bölümden meydana geleceğinin belirtildiği ve "Risalenin Ana Hatları" ile son bulan 40 say falık bir Giriş ile başlar."Birinci Yarı" adı altında yayınlanan eser birinci bölümün ilk iki kısmını içerir. İkinci yarı hiç yayınlanmamıştır.

 

Yayınlanan iki kısımdan birincisi "Varoluşun Temel Çözümlemesine Hazırlık" başlığını taşır. Varoluş (Dasein, Beingthere) şey ve hayvan karşıtı olarak, insan varlığını belirten Heidegger'in bir terimidir. Heidegger'in merkezi ilgi alanı "Varlığın Anlamı"dır; fakat bunun aslında özellikle insan varlığı için "Bazı varlıkların varlığının kipi"olduğunu (sayfa7) söyler. Giriş bölümünde, varlığın anlamı "Varoluş'un analizi" yoluyla keşfedilmelidir, savını işler. Bu ona göre varlık konusunda eski Yunan düşünürlerinden beri süregelen kördüğümü -bu kördüğüm hiç değilse Aristo'dan beri varlık yerine varlıkların tartışılmasından kaynaklanmaktadır-çözecek tek yoldur. Varlığa bir yaklaşım sağlayabilmek şeylerin değil varlığın kipinin (mode) incelenmesine bağlıdır, ve bize en açık olan varlık kipi kendi varlığımızdır: Varoluşumuz. Buradan Heidegger olgubilimsel bir çözümleme sunmayı önerir ve fenomolojik okulun kurucusu Husserl'e olan şükranlarını belirtir (özellikle 38.sayfa). Gerçekten, Varlık ve Zaman ilk Husserl'in Jahrbuch für Philosophie und phenomenologische Forschung''unda görülür.

 

Her seferinde Yunanca sözcüklerinin kökleri üzerine güven vermeyen tartışmalardan geçerek bir altbaşlığını "Olgu Kavramı", diğerini "Logos Kavramı" diye ayırdığf Bir Sorgulamanın Olgubilimsel Yöntemi" bölümündeki hiç de olgubilimsel olmayan yöntem tamâmiyle Heidegger'e özgüdür. Sonunda fenomolojinin anlamının"kendisinin, kendisi gösterir gibi, kendisini kendisinden gösterdiği şekilde görülmesine izin vermek" şeklinde formüle edilebileceği sonucuna varır. (Das was sinch zeight, so wie es sich won ihm selbst her zeigt, von ihm selbst her sehen lassen). Ve ilave eder; "Fakat bu yukarıda söylenen şeyleri kendileri olduğu gibi "özdeyişinden hiç de farklı değildir. "Bu Husserl'in özdeyişidir. Heidegger yedi sayfalık kuşkulu deliller, tartışmalı etimolojiler, aşırı keyfi ve karanlık yaratı ve formüllerle acaip bir yol dan; bırakın dört kelimeyle dile getirilebilecek bir şeyi gerçekten daha önce ifade edilmiş bir şeyi söylemektedir.

 

Varlık ve Zaman'da yaratıl?" üslubunun esasıdır... "Varoluşsal varoluşlann (Existenzialien) karakteristikleri. Bunlar keskin bir şekilde varoluşsal olmayan varlık belirlenmelerinden, ki bunlar varlık kategorileridir, kesinlikle ayrılmalıdır" (sayfa 44). Varoluşlar ve kategoriler varlığın iki temel olası özelliğidir. Bunlara tekabül eden varlıklar iki farklı ilksel soru kipini talep ederler. Varlıklar ya Kim (Varoluş) veya Hangi (En geniş anlamıyla ele alınabilir varlık) sorusuna yanıt verirler (sayfa 45).

 

Bu tuhaf tümceler olmasa kitap sadece daha az karanlık olmakla kalmayacak; Avrupa ve Amerika üniversite seminerlerindeki son bulmaz tartışmalara gerek olmayacak ve kitapta 438 sayfa yerine 100 sayfaya inecekti, önemli bir bölümüne gerek olmayacaktı. Heideggerin uzun tekrarlamalar ve yaratılarda bulunmaktan kaçınması, kısa kesmek için yeterliydi.

 

Kierkegaard öğretmence tavırları alaya alıp, kendi uç deneyimlerinde yoğunlaşmışken; Nietzsche akademik havaları hiç tanımamışcasına suç, bilinç ve ölüm üzerine yazarken Heidegger; Kierkegaard ve Nietzsche'nin sorunsallarını aşırarak, onları öyle bir şekilde tartışmıştır ki bir karşılaştırma yapılsa Hegel ve Aquinos bile onun yanında akademi dışı kalırlar. Aşağıdaki dipnot oldukça özgündür. "Yz.1919 / 20 Kş. yryl'dan beri konferanslarında kuşatan dünyanın çözümlenmesiyle birlikte varoluşsal olgusallığın yorumlanmasını defalarca ifade etmiştir" (sayfa 72). Husserl her zaman "E.Husserl" Kant "I.Kant" olarak yazılmış ve köleleri de görev aşkıyla ustalarını "M.Heidegger" olarak belirtmiştir.

 

Zaman zaman geçen "Bu düşünceler hakkında detaylı nedenler... II.Kısmın 2. bölümünde verilecektir" gibi hiç bir zaman gün yüzü görmeyecek bölümler üzerine Kierkeggard nasıl da yorum yapmak isterdi (sayfa 89). Onbir sayfa sonra "Burada Deskartçılığın tamamlanmış eleştirisi, ve temelde daha şimdiden kabul edildiği gibi, dünya varlıkbilimi kendi felsefik haklarını güven altına alabilir. Buna bağlı olarak şu noktalar gözönüne serilmeli dir (bknz.Kısım I,Bölüm 3). 'Yazık ki, bu bölümde hiçbir zaman yayınlanmayacak^; fakat devamındaki dört soruyu okumak, bu eksikliğe derin bir üzüntü duymaktan kişiyi alakoyar. İkincisine bakın: Neden dünyevi varlıklar ontolojik bir başlık olarak sahneye atlayarak, atlanmış olguların yerini almışlardır?" (Bu, varlık yerine neden varlıklar tarşılagelmiştir) demektir. Heidegger bir şairdir ve terminolojisi Nietzsche'nin bir aforismasını akla getirmektedir (14) : "Şair, düşüncelerini ritmin taşıyıcılığında cümbüşle sunar, çünkü çoğu zaman yürüyemez" (sayfa 59).

Şimdiye kadar nakledilenler daha az barok bir dile kolayca çevrilebiliyorsa da aşağıdaki italikle yazılmış anlayışın açıklaması daha birçok karanlık ifadenin bir örneği olabilir. Hiç bir başka tanınmış felsefik çalışma bu denli diğer Alman düşünürlerle karşılaştırılmayacak derecede çok, normal karakterli yazının iki misli italik içermez. "Anlayış, kendi kendisine varolabilenin varoluşsal varlığıdır, fakat öyle ki bu varlık kendi varlığının neredeliğini kendisi ile ortaya koysun."(Verstehen ist das existenziale Sein des eigenen Seinkönnens das Daseins selbst,so zwar, dass dieses Sein an ihm selbst das Woran des mit ihm selbst Sein erschliesst)". Bunu takip eden cümle bütün olarak okunuyor. "Bu varoluşun yapısı şimdi daha keskin olarak kavranmalı ve ifade edilmelidir." Daha da mı?

Heidegger'in ölüm hakkındaki tartışması, yayınlanan iki bölümün ikincisinin başında ele alınmıştır. Bu tartışmanın anlaşılabilmesi için ilk bölümün iki anahtar kavramına kısaca değinilmesi yerinde olacaktır. Bunlardan birincisi Das Man, Heidegger'in en mutlu yaratışıdır. Almanca Man kelimesi "herkes günün birinde ölecektir" veya "kimse bunu yapmamalıdır" daki herkes, kim sözcüklerine denk düşmektedir, (İngilizce "one'). Bundan dolayı İngilizce'ye bazan "herkes" (public) veya"adsız Onlar"(anonymous they) şeklinde çevrilmesi anlaşılabilir. Fakat Heidegger ayrıca kendisi anlamına gelen "Man selbst" (İngilizce "one şelf") ile de bir çok tümce kurmuş olup, bundan dolayı İngilizce'ye Das Man'ı "the one",olarak çevirmek tercih edilmelidir. "Kimse" gündelik yaşamlarımızın özgün olmayan varoluşu üzerinde hüküm süren bir despottur.

 

Tarih ve Zaman'vn sözetmeye değer ikinci kavramı Kierkegaard'ın üzerinde önemli bir çalışma yaptığı Angst kavramıdır Kierkegaard'ın kitabı İngilizce'ye The Concept of Dread (12) (Dehşet Kavramı) olarak çevrilmesine rağmen,nesneler üzerinde odaklanmış olan korkudan ayrılan bu duyguyu İngilizce'ye "Anxiety" (Türkçe'ye endişe) olarak çevirmek aradaki önemli kontrastı göstermenin muhtemelen tek yoludur. Endişede söylediğimiz gibi hiçbir şey ve nesneden korku sözkonusu değildir. "Endişenin nedeni yeryüzünde böyle varolmaktır". "Endişenin nedeni dünya-içeri (in-worldly) bir varlık olmamaktır". Tehdit edenin hiçbir yerde olmaması, endişenin ayırıcı temel özelliğidir. "Endişenin ne olduğu "hiçbirşey ve hiçbir" olmamasıyla açıklanır" (sayfa 186). Ve izleyen sayfada Heidegger italikle "Endişe hissettiği endişesi oluşumunun yeryüzünde kendisi olarak varolmakta bulur. " diye yineler.

 

Bu, şüphesiz kuşkuludur. Şu, bir gerçek ki insanoğlu arada sırada korktuğu şeyi tanımlayamadan endişeyi yaşar; fakat Heidegger bu vakaların hiçbirinde veya çoğunda insanoğlunun korkusunun nedeninin yeryüzünde" "kendisi" veya "böylesine" olmaktan kaynaklandığını göstermemiştir. Daha da ötesi neden korktuğunu bilmeden endişe duyan insan üzerine yapılan araştırmaların, neden endişenin nedeninin şu veya bu olduğunu göstermeyebileceğinin açıklamasını vermedi. Gerçekten bazılarımız zaman zaman umarsız yalnızlık ve terkedilmişlik duygusuna kapılmamıza rağmen bu tür sorular yeretmez.

 

Çeşitli endişe şekilleri olabilir, kişi bunların bir kısmında suçluluk duygusu ve suçlulukla birleşmiş olasılıklara karşı duyulan korkularının, önemli rol oynayacağını keşfedebilir. Kierkegaard tarafından ileri sürülen bu düşünce Heidegger de sadece aşağıdaki gibi laf arasında geçer; "varoluşta endişe, varolabilmek için varolmak olarak ortaya çıkar, yani kendisini seçmek ve kavramak özgürlüğü için özgür olması gibi. Endişe, varoluşu kendi olası varlığının enüst özgünlüğü olan, her zaman mevcut özgür oluşuyla karşılaştırır" (sayfa 188).

 

Heidegger'e göre "korku" özgün olmayan bir endişe türü olup, endişenin açığa çıkmasını önler (sayfa 189). "Endişenin psikolojik olarak harekete geçmesi varoluşun endişeyi kendi Varlık alanında hissetmesiyle mümkün olur" (sayfa 190). Aynı sayfanın sonundaki bir dipnot "endişe ve korku olgusu istinasız ayırdedilmiştir" diye aslı olmayan bir iddiayla başlar ve önemsemeden "endişe olgusunun analizinde Kierkegard oldukça derine nüfuz etmiştir" gibi küçültücü bir ifade kullanır.

 

Aslında Kierkegaard, iyi ya da kötü Heidegger'in ayrımını da­ha önceden sezinlemiş ve endişeyle "hiçbirşey" kavramı arasın­da bağlantı kurmuştu (12, sayfa 38): "Hiçbirşey ne gibi bir etki üretir? Endişe'yi yaratır... Kişi endişe kavramını psikolojide ele alındığı şekilde hemen hemen hiç görmez ve bu nedenle endişe­nin belli birşeye atıfta bulunan korku ve benzeri kavramlardan farklı olduğuna dikkati çekmeliyim, halbuki olabilirlikten önce ge­len olabilirlik gibi, endişe özgürlüğün gerçekliğidir."Sayfa 39 da Kierkegaard endişe ile "Hiçbirşey" arasındaki bağı hiç değilse kıs­men, bir Danimarka deyiminden esinlendiğini belirtir. Daha ileride(sayfa 53'de), Schelling'in sık sık endişeden konuştuğundan bahseder ve sayfa 55 de şu özdeyişi sunar."Endişe özgürlüğün başdönmesidir."

 

Korku ve endişe arasındaki ayrım, Psikanaliz'e Genel Giriş'\n (1917) Endişe başlıklı konferansında (5) Freud tarafından da yapılmıştır. "Endişe durumla ilgili olup, nesneyi yoksarken, korku özenle dikkatini nesneye yöneltir". Heidegger'in aksine, Freud'un ayrımı, nesnenin hiç mi olmadığını yoksa varolduğu halde dikkatin onun üzerinde odaklanmamış mı olduğu konusu­nu aydınlatmaz. Şüphesiz ki korkuda nesnenin somut olması ge­rekmez; bir olay veya gelişme olabilir.

 

Heidegger'in endişe konusundaki tartışması endişe varlığın otantik veya otantik olmayan olanaklarını ortaya çıkararak toplu­mun (anonymous One) hakimiyeti altında bırakılan kişiyi tek basına ya da daha doğrusu tamamen yalnız hissettirerek günlük yaşamdan koparır, iddiasıyla sona erer. Daima benim olan Varo­luşumun bu temel olanakları, Varlığın başlangıçtan beri ve bü­yük ölçüde &.msıkı sarılmış olduğu dünya içeri varlıklar tarafın­dan engellenmeden kendilerini Varoluşta olduğu gibi endişede de ortaya koyar.

 

2

 

11月16日

Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk)

Varoluşçuluğu tanımlamak için, sözcüğün kendisinden işe başlamak gerekir. Bu yeni türetilmiş sözcük "varoluş" (existence) isminden, ilkin "varoluşsal" (existentiel) ve varoluşla ilgili "existential" sıfatları türetilerek ve daha sonra "culuk" son eki eklenerek ortaya çıkmıştır. Varoluşculuk, varoluşun önceliğini ya da ilkinliğini benimseyen bir kuramdır.

Varoluşçuluğun sözlük anlamına bakacak olursak; insanın varoluşunu, somut gerçekliği içinde ve toplumdaki bireyselliği açısından göz önüne alan felsefi öğretidir.

Varoluşçuluk felsefesinde, insanın varoluşu anlaması söz konusudur. İnsanın kendini gerçekleştirmesi, insan varoluşunun rastlantılar içinde oluşu, güvensizliği ve güçsüzlüğü söz konusudur. Güçsüzlüğü ve hiçliği içinde insan, ölüme mahkum bir varlık olarak insanın varoluşu, hiçlik karşısında insanın varoluşu, insan varoluşunun halisliği (authentique) ve bu halis olmaya çağrı, özgürlüğü içinde insanın varoluşu, topluluk içinde kaybolmuş insanın, tek insanın kendisini bulması, kendi olması, doğruluk ve ahlaklılık karşısında sahici davranışı-tutumu; bütün bu sorunlar söz konusudur varoluşçuluk felsefesinde. Ayrıca "insan, evreni aşabilir mi aşamaz mı?" "aşarsa nereye dek varır bu aşma?" gibi sorunlar söz konusudur.

Yığınlaşma içinde tek-insan, birey, gittikçe kendi özelliğinden, kendi kişisel özgürlüğünden çözülme, kopma durumuna geçiyor. Tek insan kayboluyor. Kitle içinde sıradan bir insan oluyor. Tek kişinin kişisel sorumluluğu gittikçe herhangi bir parti, bir ortaklık, bir dernek, herhangi bir kolektif düzen içinde ortadan kalkıyor.

Modern insan, bir devlet hastanesinin doğum kliniğinde dünyaya geliyor, oradan yuvaya, yuvadan okula, sonra da ya bir fabrika ya bir büroya geçiyor. Modern insan artık kendi yaşamını sürdürmüyor. Ölümü bile kendinin değil çoğu kez.

Bu gelişme nedensiz değil. İlkin, bütün yurttaşların eşit hak istemesi, başta gelen bir nedeni bu gelişmenin. Hiçbir üstünlüğe, hiçbir olağandışıya katlanılamıyor artık. Bunların hepsi bir kalemde siliniyor. Bir başka nedeni: güçlü olma isteği, güce erişme isteği. Tek kişi güçsüz kalmıştır günümüzde. Ama herkes "dayanışarak" toplu hale gelirse, yenilmez bir güç oluyor. Bir başka neden de, ekonomik bakımdan güven altında olma çabası. Ekonomik çöküntülerden, paranın inip çıkmasından, tek kişi, varoluş savaşımında yorgun düşmüştür. Yaşamını güven altına alabilmek için kitleleşme yoluna girmiştir. Böylece her alanda bir toplumsallaşma bir merkezleşme gittikçe artıyor. Giderek çoğunlukla insanlar ekonomik güvenliliklerini sağlamak uğruna, kendi kişisel özgürlüklerini bırakmaya hazır duruma geliyorlar. İşte bu gelişme ortasında varoluşculuk felsefesi sesini yükseltiyor.

Bu felsefenin getirdiği sınırsız subjektiflik, bireysellik, topluluk düşmanlığı, macera isteği, istediğini yapma özgürlüğü, bütün bunlar yığınlaşmaya karşı bu protesto açısından anlaşılmalıdır. Bütün varoluş felsefesi şu biçim altında belirir: "İnsanın kendi kendini yitirdikten sonra bütün dünyayı ele geçirmesi neye yarar?" Bundan dolayı varoluş felsefesi bir bunalım felsefesi olmuştur, bu felsefe yeni bir dizge kurmak istemiyor, tam tersine insanları karar verme durumuna getirmek istiyor; öğretmek istemiyor, yeni bir tavır alışa çağırıyor; çağı yeni bir biçimde açıklamak istemiyor, onu yargılıyor; sakinleştirmek değil, ürkütmek onun amacı; sentez de istemiyor, "ya o-ya o" karşısında bırakıyor. İşte bundan dolayı, geçen yüzyıldaki devrimin bunalım zamanında doğmuş olan bu felsefe, yine son iki dünya savaşından sonraki bunalım zamanlarında böylesine güçlü bir etki yapmış, güçlü bir felsefe akımı olmuştur. Önce Almanya sonra Fransa'da bir felsefe yazın akımı olarak biçim kazanmış bulunan varoluşçuluk, J.P.Sartre'a göre insanın bütün boyutlarını ele alan bir felsefedir.

"Varoluş, özden önce gelir" ve her bir kimseye bir öz kazandırmayı sağlayacak özgürlükle özdeştir; "insan ne ise o değildir, ne olmuşsa o'dur." İnsan kendini kendi yapar, daha önce kazandığı bazı belirlenimlerin el verdiği ölçüde kendine biçim verir,kendini oluşturur. Varoluşçuluğun Fransa'daki öteki temsilcileri de şunlardır: A.Camus, Simone de Beauvoir, Merleau-Ponty ve Gabriel Marcel.

Varoluşçuluk insanın dünyaya atılması ve bir başına bırakılmasının felsefi psikolojisi olduğundan varoluşçuluğun genel görünümü fenomolojik çerçevede hayli dağınıktır.Birey hayat kurma onu devam ettirme ve sosyal çevrede kendini kabul ettirme gibi daha bir çabanın yoğun harcandığı noktalarda ,bu kendini ayakta tutma mücadelesi içinde,derin ve insanlığın paydasını konu edinen değerlere tavrı öteye aktarılan bir sorun olarak görülegelmiştir.İnsanlık tarihinin iktidar mücadelesi tarihi olduğunu okul öncesi çağda 'orman kanunu'benzeri söylemlerle ilke olarak öğrenen yığınlar elbet sosyalleşme sürecinde dostluk ve sevgi gibi insani unsurları bir 'hayal' olarak ama ikiyüzlü sohbetlerde 'bulunmuş' bir gerçek olarak dillendireceklerdir.Mış gibi olma tradejisinin tarihteki son durağı olmayan postmodern uygarlığımız herşey boş safsatasıyla günahın içine dalmalarını açıklayamayacakları olgun kişilik imajı çizen iyi oyunculuklarlarıyla gerçekte ne uhrevi ve ne de insani kaygıları olmayanların aşkın,mistik boyutu kötülemeleri varoluşçuların es geçtiği bir durumdur.İnsani derinlikler kavranmadan hayat bir savaştır sadece.Lüks tüketim,matrak bir çevre ve güvenli bir gelecek.İstenilen bu.Oysa derin hakikatlar dünyasında hayat bu tür oyalanmalar değil daha yaşanılabilir bir dünya için başkaları için de meşru savaşını verebilmektir.

Varoluşçuluğun İlkeleri
 
1. Varoluş Özden Önce Gelir

"Felsefe terimleri ile anlatmak istersek, diyebiliriz ki her nesnenin bir varoluşu ve bir de özü vardır. Öz, bir nesnenin özelliklerinin değişmez bir bütünüdür; varoluşu ise evrenin içinde gerçek olarak bulunuşudur. Birçok kimse, özün önce, varoluşun sonra geldiğine inanır; bu fikir, dinsel düşünceden ileri gelir; gerçekten, ev yaptırmak isteyen bir kimsenin ne biçim bir ev yaptıracağını bilmesi gerekir. Burada öz varoluştan önce gelir. Bunun gibi, insanın tanrının yarattığını sanan kimseler de böyle düşünerek, tanrının bu işi, haklarında daha önceden sahip olduğu fikirlere bakarak yapacağı sonucuna varırlar. Tanrıya inanmayanlar ise aynı etkiden kurtulamayarak, bir nesnenin ancak kendi fikirleri ile uygun düşmesi durumunda varolabileceğini ileri sürerler. Bütün 18. yy, "insan doğası" denen, herkeste ortaklaşa bulunan bir özün varlığına inanmıştır. Varoluşçuluğa göre ise insanda -ve sadece insanda- varoluş özden önce gelir."

"Bu kısaca şu anlama geliyor; önce insan vardır, şu ya da bu olması daha sonra gelir." (J.P.Sartre, Action, 27 Aralık 1944).

Elbetteki biz, bizi insan türüne bağlayan, evrensel ya da türsel özümüzü yaratamayız; ancak, bize özgü olan, başka hiç kimsede bulunmayan bireysel özümüzü seçebiliriz. Bizim doğuştan ve özgül özümüz -"hayvan"-ve-"insan"- biz olmadan belirlenmiştir; biz insanız, işte o kadar. Bizim bireysel ya da somut özümüz sadece belli bir belirsizlik gösterir: Bizler insanız, ama hangi insan olacağız? İşte ancak bu sınırlar içinde özgüle açık bir kapı kalır.

Bununla birlikte seçme olanağının yeri gene de önemlidir. Bunu anlamak için, başlangıçla eşdeğer olan bireylerin seçmiş oldukları mesleklerin çeşitliliğine bakmak yeter. Bundan başka, içinde olduğumuz sınıfı, boyumuzu, zekamızı biz seçemezsek de hiç olmazsa, bu ham veriler karşısında takınacağımız tavır bize bağlıdır. Bir işçi, "bütün varlığı ile sınıfı tarafından koşullanmıştır..." ama "arkadaşlarının durumuna ve kendi durumuna bir anlam vermek; devrimci, ya da sinik olmayı seçmesine göre, işçi sınıfına zafer ve kazanç sağlayan ya da aşağılık duygusu içine düşüren bir geleceği, özgür olarak tanımak gene onun elindedir." Seçmediğim halde sakat olabilirim, ancak "sakatlığa bakış biçimimi seçmeden sakat olamam." (onu çekilmez, küçük düşürücü, gizlenmesi gerekli sayılabilir, herkese açıkça gösterebilir, kıvanç konusu, başarısızlıklarımın nedeni, v.b olarak görebilirim.)

2. Sınırsız Özgürlük

Her gün yaşantımız içinde yapmakta olduğumuz seçmeler ya da icatlar, en küçüğünden tutun da en büyüğüne kadar, saptadığımız ereklere, seçmesini kendimiz yapmış olduğumuz bir değerler hiyerarşisine bağlıdır. Bu ereklerin çeşitliliği yüzünden, beklenmedik toplu bir para, kimi tarafından gardrobunun eksiklerini tamamlamakla; kimi tarafından başına gelebilecek bir kazaya karşı yedek akçe olarak saklanmakla, kimi taraftan da eğlence yerlerinden de harcanarak kullanılır. "seçme, düşünüp taşınmaya bağlı değildir: düşünüp taşınmaya koyulduğumuz zaman, olan olmuş, iş işten geçmiştir."

Ancak, ereklerimizi özgür olarak seçmiş bulunuyorsak da hiçbir şey kaybolmuş sayılmaz: çünkü ereklerimiz seçmelerimizin tümüne de kumanda eder, bu yüzden, ereklerimizin özgür seçimi, özel kararlarımızın tümünün özgürlüğünü arkasında sürükler.

Varoluşa ilk vardığımız da ereklerimizi kesin olarak saptamadığımız ölçüde özgürlüğü de kurtarmış oluruz. Varolmayı sürdürdüğümüz ölçü de, ereklerimizi de ereklerimizi de seçmeyi sürdürürüz; çünkü özgürlük, bizim varoluşumuzun özüdür. Herhangi bir özel seçme dolayısıyla, daha önce yapmış olduğumuz seçmelerden biri karşımıza çıkabilir, bunun sonucu olarak, ona uygun bir biçimde alınmış her karar, onun bir yenilenmesi olarak karşılanabilir; nitekim, bütün istemli davranışlarımızı özgür olarak görmek hakkımız vardır; çünkü, onlara karar verirken kendilerini açıklayan erekleri de karara bağlarız.

3. Sorumluluk

Sartre'a göre insanın sorumluluğu, sağduyuya kalırsa, özgür olarak seçebildiklerinin çok daha ötesine geçer, hiçbir şey ona yabancı değildir: ne kişisel iç etkenliğimiz ne de dışımızdaki olaylar: ben herşeyden sorumluyum; "savaşı ben ilan etmişim gibi, savaştan sorumluyum."

Sartre ne dersin desin Polonya'nın istilasından, Fransa'nın işgalinden, Stalingrad'ın yıkılmasından kendisini sorumlu tutamayacağı ortadadır. Ama kendisine bağlı olmayan bu olaylar karşısında, pekala kendisine özgü bir tutum içine girmiştir; savaş içinde olan bir dünya da, özgür edimler ortaya atarak, bu dünyada olup biten her şeyin sorumluluğunu üstlenmiştir.

Ya da daha çok; "doğmayı ben istemedim denir hep; ama doğumum karşısında takınmış olduğum tavırla," -utanç ya da kıvanç; iyimserlik ya da kötümserlik...

4. İç Sıkıntısı

Sartre, bağımsız kişiliğinde fikrin duyguyu bastırdığı bir aydındır, bu nedenle, sıkıntı ve umutsuzluğa, bunların bir Kierkegaard'ın yaşantısında ve düşüncelerinde ya da bir G. Marcel'in yazılarında tuttuğu yeri vermez: İnsan tanrısal tüzüye inanırsa, işlemiş olduğu günahlarının düşüncesi, hiçlikten gelmek ve oraya dönmek düşüncesinden daha çok bir iç üzgünlüğü verir insana. Ona göre ise, iç sıkıntısı, seçmelerimizin kapsamından doğar.

"Herkes için geçerli bir kuralın varlığını benimseyen düşünürler, bu kuralı bir davranış kuralı olarak bellemekle sıkıntıya düşmekten kurtulurlar." diye düşünür; bir pişmanlık ve dindarlık yaşantısını seçen bir Hıristiyan, Descartes örneği üzerine aklını yönetme tasarısı kuran bir akılcı, insanı duyarlığa indirgeyerek tadımı (hazzı) seçen Epikurosçu, kararlarını doğru ve iyi bellediklerine göre verir ve belli bir güvenlik içinde yaşarlar.

10月30日

ZERDÜŞT BÖYLE BUYURDU

ZERDÜŞT BÖYLE DEDİ - herkes için, kimse için bir kitap

 

-I-

Zerdüşt'ün öyküsünü anlatmama geldi sıra. Yapıtın ana düşünü olan bengi-dönüş düşüncesi, erişilebilecek o en yüksek olumlama ilkesi, 1881 yılı ağustosuna rastlar: Bir kağıt parçasına karalanmıştır, altında şu yazılıdır: "İnsan ve Zamanın 600 ayak ötesinde". O gün Silvaplana gölü kıyısındaki ormanlarda yürüyordum; Surlei yakınlarında, piramid biçimi yükselen kocaman bir kayanın dibinde mola verdim. Bu düşünce orada geldi bana. -O tarihten birkaç ay gerilere gittiğimde, bir önbelirti olarak, beğenilerimin, özellikle musikide birdenbire ta derinden değişiverdiğini görüyorum. Zerdüşt'ü belki de baştanbaşa musikiden sayabiliriz, -şurası açık ki yepyeni bir kulak istiyordu onun için. Vicenza yakınlarındaki bir küçük dağ kaplıcasında, Recoaro'da geçirdiğimiz 1881 baharı, maestro'm ve dostum Peter Gast- benim gibi "yeniden doğmuş"lardandı o da. -ve ben farkettik ki, musiki denilen Anka kuşu her zamankinden daha bir hafif, daha bir ışıldayan kanatlarla dolanıyordu üstümüzde. O günden bu yana, 1883 şubatında birdenbire inanılmaz koşullar altında yaptığım doğuma dek geçen süreyi -önsözde birkaç cümlesini aktardığım son bölüm, tam Richard Wagner'in Venedik'te öldüğü kutsal saat bitirilmiştir- evet, o süreyi hesapladığımda, gebeliğimin 18 ay sürdüğü anlaşılır. Tıpatıp bu sayının çıkması, benim bir dişi fil olduğum düşüncesini getirir insanın aklına, -Buda'cıların aklına hiç değilse,- Yakında eşsiz birşey geleceğinin yüzlerce belirtisini taşıyan Gaya Scienza bu araya rastlar: Zerdüşt'ün başlangıcı bile vardır onda; dördüncü kitabın sondan önceki parçasında Zerdüşt'ün ana düşüncesi vardır. -Karışık koro ve orkestra için yazılmış "Yaşama Övgü" de gene bu zaman rastlar; partisyonu iki yıl önce Leipzig'de E. W. Fritzsch yayınevinde çıkmıştır. O yıl, içinde olduğum durumun, o sonuna dek olumlayan tutkuyla, tragik tutku dediğim şeyle dolup taştığım durumun hiç de yabana atılmaz bir belirtisidir bu. İlerde bir gün beni anmak için çalıp söyleyecekler onu. -Sözleri (üzerinde duruyorum, çünkü bir yanılgıdır alıp yürümüş bu konuda) benim değildir; o sıralar dost olduğum genç bir Rus kızının, Bayan Lou von Salomé'nin (Roman, öykü ve deneme yazarı.) şaşılacak esininden çıkmadır. Şiirin son bölümünden herhangi bir anlam çıkarabilen kimse, neden bu şiiri seçip beğendiğimi, neden ona hayran olduğumu anlayabilir: Büyüklük var o sözlerde. Yaşama karşı bir itiraz sayılmıyor acı: "Artık bana verecek mutluluğun kalmadı mı, ne çıkar! Acıların var daha". Burasında benim musikim de büyüktür belki (La -klarneti'nin sonuncu notası do diyez değil, do olacak. Baskı yanlışı.) -Ertesi kışı Cenova yakınında, Chiavari ile Portofino arasına sokulan o sevimli, sessiz Rapollo koyunda geçirdim. Sağlık durumum hiç de parlak değildi; kış soğuktu, son derece yağmurluydu. Kaldığım küçük han denizin hemen üzerindeydi, öyle ki geceleri dalga çıkınca uyunmuyordu; istemediğim ne varsa hemen hepsi toplanmıştı orada. Gene de, sanki benim ilkemi, yani gerçekten bir diyeceği olan şeyin "her ne olursa olsun" ortaya çıkacağını kanıtlamak ister gibi, o kış, o güç koşullar içinde ortaya çıktı Zerdüşt'üm. -Öğleden önceleri Zoagli'ye giden güzelim yolda, çamlıklar içinden geçerek güneye doğru çıkıyordum; göz alabildiğine denizi görüyordum ayağımın altında. Öğleden sonraları, sağlık durumum elverdikçe, Santa Margherita koyunu ta Portofino'nun ötesine dek bir baştan bir başa dolanıyordum. Bu yerler, bu görünüşler, İmparator Üçüncü Friedrich'in oralara olan büyük sevgisi yüzünden daha bir değerliydi benim gözümde. 1886 güzünde yolum gene o kıyılara düştüğünde, bu küçük, unutulmuş mutluluk ülkesine onun da son gelişiydi. -Bu iki yol boyunca Zerdüşt'ün bütün birinci bölümü doğdu kafamda; en başta Zerdüşt'ün kendisi, kişiliği doğdu: Daha doğrusu çullandı üstüme...

"Ben size Üstinsanı öğretiyorum. İnsan altedilmesi gereken bir şeydir. Onu altetmek için ne yaptınız?

(...)

İnsana göre maymun nedir? Gülünecek bir şey, ya da acı bir utanç. İnsan da tıpkı böyle olacaktır Üstinsana göre: gülünecek bir şey, ya da acı bir utanç. Solucandan insana dek yol aldınız ve sizde çok şey daha solucandır. Maymundunuz bir zamanlar ve şimdi bile insan, her maymundan daha maymundur.

(...)

Yalvarırım size, kardeşlerim, yeryüzüne bağlı kalın, ve inanmayın size dünyaötesi umutlardan söz açanlara! Ağı saçanlardır onlar, bilerek bilmiyerek.

(...)

Bir zamanlar Tanrıya karşı işlenen günah en büyük günahtı, ama Tanrı öldü, onunla birlikte öldüler o günahkârlar da.

(...)

Ama siz de, kardeşlerim, söyleyin bana: gövdeniz, canınız için ne diyor? Canınız, yoksulluk ve kirlilik ve acınacak rahatlık değil mi? Evet, kirli bir ırmağı içine alması ve bozulmadan kalması için deniz olmalı kişi. Bakın, size Üstinsanı öğretiyorum: o, işte bu denizdir, onda batabilir sizin büyük horgörmeniz."

Zerdüşt - Öndeyiş

-II-

Bu kişiliği anlamak için, insan onun çıktığı fizyolojik koşulları, yani benim büyük sağlık dediğim şeyi iyice kavramış olmalıdır. Bu kavramı Gaya Scienza'da, beşinci kitabın son bölümünde yaptığımdan daha iyi, daha kişisel bir biçimde açıklayamam. Orada şöyle deniyor: "Biz yeniler, adsızlar, kötü anlaşılanlar, biz henüz karanlık bir geleceğin erken doğmuş çocukları, yeni amaçlar için yeni yollar gerek bize, yeni bir sağlık gerek, şimdiye dek olanlardan daha güçlü, daha açıkgöz, daha dayanıklı, daha atak, daha keyifli bir sağlık. Her kim bugüne dek gelen değerlerin, dileklerin çevresini baştanbaşa dolaşıp görmek, bu ülküsel "Akdeniz"in kıyılarında yelken açmak için can atıyorsa, her kim ülkeler bulan, ele geçiren birinin, bir sanatçının, bir ermişin, bir yasa koyucusunun, bir bilgenin, bir bilginin, bir sofunun, eski çağda herşeyden el etek çekmiş tanrısal birinin neler duyduğunu içinde yaşayıp bilmek istiyorsa, ona en başta büyük sağlık gereklidir.- bu da yetmez tek başına, insan onu her gün yeni baştan elde etmelidir, çünkü ondan her an geçilir, geçilmelidir de... Şimdi bizler, bunca zaman yollarda olanlar, biz bir ülkü arayan Argonaut'lar, (Argo adlı gemiyle Kolehis'e, altın yapağı ele geçirmeye giden Yunan yiğitleri: İason, Herakles, Orpheus vb...) belki gerektiğinden de çok gözüpek olanlar, gemileri batanlar, bunca şeye uğrayanlar, ama dediğimiz gibi, hoş görüldüğünden de çok sağlam olanlar, sağlamlığı bir tehlike olanlar, sağlamoğlu sağlamlar, -bize öyle geliyor ki, bunların bedeli olarak önümüzde insan ayağı değmemiş, bir ülke var, daha kimse aşmamış sınırlarını, ülkü'nün bilinen ülkelerinden, tüm köşe bucağından çok ötelerde, güzel, yabancı, çözülmemiş, korkunç ve tanrısal şeylerle dolu bir dünya ki, bilgiye, ele geçirmeye susuzluğumuzdan duramaz olduk artık -ah bundan böyle bizi hiçbir şey doyuramaz!... Bizler ki böyle bir geleceği sezmişiz, buluncumuz, kafamız böyle bir açlıkla kıvranıyor, bugünkü insanla yetinebilir miyiz hiç? Ne yapsak boşuna, elimizde değil: Onun en değerli amaçlarına, umutlarına bakarken gülmemek için zor tutuyoruz kendimizi, belki de artık hiç bakmıyoruz bile... Başka bir ülküdür önümüzde koşan, şaşırtıcı, sınayıcı, tehlikeli bir ülkü; kimseyi ayartmak istemiyoruz ona, çünkü kimseye bu hakkı kolay kolay tanımıyoruz: Şimdiye dek kutsal, iyi, dokunulmaz, tanrısal bilinen herşeyle bir çocuk gibi, yani bilmeksizin oyun oynayan, ağzına dek güç ve bereket dolu bir düşüncenin ülküsü; ulusların haklı olarak değer bildiği en yüce şeyleri olsa olsa bir tehlike, çökme, alçalma ya da en azından bir dinlenme, körlük, arada sırada kendini unutma sayan birinin ülküsü, ki çoğu zaman insanlık dışı gözükecektir, örneğin şimdiye dek yeryüzünde önemsenen herşeyin, gösterişli duruşların, sözlerin, seslerin, bakışların, töre'nin, büyük ödevlerin yanıbaşında durup da, elinde olmadan onları herşeyiyle alaya aldığında, -ama büyük önemseyiş asıl onunla başlayacak, asıl soru imi onunla konacak, ruhun yazgısı değişecek, saatin yelkovanı ilerleyerek, tragedya başlayacak..."

"İnsan , hayvanla Üstinsan arasına gerilmiş bir iptir, -uçurum üstünde bir ip. Korkulu bir geçiş, korkulu bir yolculuk, korkulu bir geri bakış, korkulu bir ürperiş ve duraklayış. İnsanda büyük olan, onun köprü olmasıdır, erek değil: insanda sevilebilecek olan, onun karşıya geçiş ve batış olmasıdır. Ben yaşamasını bilmeyenleri severim, meğerki batmasını bileler; çünkü bunlardır karşıya geçenler.

(...)

Ben, bilmek için yaşayan ve bir gün Üstinsan yaşasın diye bilmek isteyeni severim. Böyle ister o kendi batışını.

(...)

Ben, bir sürü erdem istemeyeni severim. Bir tek erdem, iki erdemden daha erdemdir, çünkü yazgının asıldığı daha zorlu düğümdür o.

(...)

Ben, insanların üstünde asılı o kara buluttan tek tek düşen ağır damlalar gibi olan herkesi severim: onlar şimşeğin gelişini haber verirler ve haberci olarak yok olurlar. Bakın, ben şimşeğin habercisiyim ve buluttan düşen bir damlayım: oysa şimşek, Üstinsandır."

Zerdüşt - Öndeyiş

-III-

O güçlü çağlarda ozanların esin dedikleri şey nedir, ondokuzuncu yüzyıl sonunda bunu açıkça bilen var mı? Yoksa, ben anlatayım. -İçimizde azıcık boş inan olmaya görsün, insanüstü güçlerin cisimlenmesi, yalnızca onların sözcüsü, aracısı olduğunuza inanmaktan kendinizi alamazsınız. İnsanı en derinden sarsan, altüst eden birşeyin birdenbire anlatılmaz bir doğruluk ve incelikle görülür, duyulur olması anlamına gelen "vahiy" sözcüğü var ya, bu olaya tıpatıp uyar işte. İnsan aramaksızın duyar, kimden geldiğini sormaksızın alır; bir şimşek gibi çakar düşünce, zorunlulukla, en son biçimi içinde, -benim için seçme diye birşey yoktu hiç. Bir kendinden geçmedir, korkunç gerilimi zaman olur gözyaşlarıyla boşanır; yürürken elinizde olmadan bir hızlanır, bir yavaşlarsınız; hiç kendinizde değilsinizdir, ama tepeden tırnağa geçirdiğiniz o ince ürpertiler sağnağını apaçık duyarsınız; bir derin mutluluktur, en büyük acılar, en korkunç şey orada karşıt etki yapmaz, tersine gerekli duyulur, istenir, bu ışık bulluğunda zorunlu bir renktir o da; biçimlerle dolu engin uzayları kaplayan bir ritim bağlantıları sezişi, -ki uzunluk, geniş dalgalı bir ritim gereksinmesi neredeyse esin gücünün bir ölçüsüdür, onun baskısını, gerilimini bir anlamda gidermektir... Hiçbir şey elinizde değildir, gene de bir özgürlük duygusu, bir saltlık, bir güç, bir tanrısallıkfırtınası içindeymiş gibi olup biter hepsi... İmgenin, benzetinin artık size bağlı olmayışı işin ilginç yanıdır, imge nedir, benzeti nedir, hiçbirini bilmez olursunuz. Herşey elinizin altındadır, en doğru, en yalın deyim. Zerdüşt'ün bir sözüyle söyleyelim, şeyler sanki kendilerinden gelirler, kendilerini sunarlar benzeti olarak (-"Herşey senin konuşmanı okşamaya geliyor burda, yüzüne gülüyor senin: Çünkü senin sırtına binip, her doğruya koşturuyorsun. Burada tüm varlığın sözleri, söz hazineleri sana açılıveriyor; burada tüm varlık söz olmak istiyor, senden konuşmayı öğrenmek istiyor tüm oluş-"). İşte esin konusunda benim yaşadığım bu. "Benimki de böyleydi" diyebilecek birisi bulmak için, hiç şüphe yok, binlerce yıl gerilere gitmeli insan.

"Yazık! İnsanın, özlem okunu insandan öte salamayacağı ve yayının, vınlamayı unutacağı zaman geliyor! Size diyorum: hora tepen bir yıldız doğurabilmek için, kişinin içinde kargaşa olmalı daha. Size diyorum: daha var sizde bu kargaşa. Yazık! İnsanın artık yıldız doğuramayacağı zaman geliyor. Yazık! En horgörülesi adamın, kendini artık horgöremeyenin zamanı geliyor. Bakın! Size son insanı gösteriyorum. "Sevgi nedir? Yaratma nedir? Özlem nedir? Yıldız nedir?" -böyle sorar da son insan, göz kırpar. Yeryüzü artık küçülmüştür ve üstünde, her şeyi küçülten son insan sıçramaktadır. Toprak piresi gibidir o, kökü kurutulamaz: son insan, en uzun ömürlüdür.

(...)

Ama Zerdüşt üzüldü ve gönlüne dedi: "Beni anlamıyorlar: ben bu kulaklara göre ağız değilim. Anlaşılan pek fazla kalmışım dağlarda, pek fazla dinlemişim dereleri ve ağaçları: şimdi keçi çobanlarına söz söyler gibi konuşuyorum onlarla. Durgun gönlüm ve duru, sabahleyin dağlar gibi tıpkı. Oysa beni soğuk sanıyorlar ve korkunç şakalar yapan alaycının biri. Ve işte bana bakıyorlar ve gülüyorlar: ve gülerken benden nefret ediyorlar. Gülüşleri buz gibi."

(...)

İyilere ve doğrulara bakın! En çok kimden nefret ediyorlar? Kendi değer levhalarını parçalayandan, bozandan, yasa bozandan: -oysa o yaratıcıdır. Bütün inançların inanç erlerine bakın! En çok kimden nefret ediyorlar? Kendi değer levhalarını parçalayandan, bozandan, yasa bozandan: -oysa o, yaratıcıdır.

(...)

Varacağım ereğime, ben kendi yolumu yürüyorum; duraklayanların ve geride kalanların üzerinden atlayacağım. Benim ilerleyişim, onların batışı olsun böylece!"

Zerdüşt - Öndeyiş

-IV-

Sonra, hasta düşüp birkaç hafta Cenova'da yattım. Arkasından bir yaşlı bahar geçirdim Roma'da; yaşamı olduğu gibi kabullenmiştim, -kolay iş değildi bu. İstemeden düştüğüm, Zerdüşt ozanı için yeryüzünün bu en yakışık almaz yeri canımdan bezdirmişti beni aslında. Kaçıp kurtulmak, Roma'nın karşıtına, Roma'ya düşmanlıktan kurulmuş olan Aquila'ya gitmek istedim; ben de günün birinde yakın akrabalarımdan birinin, tam gerektiği gibi bir tanrısız ve kilise düşmanının, Hohenstaufen'lerden o büyük imparator İkinci Friedrich'in (Sicilya kralı, 1220'den sonra da Kutsal Roma Cermen İmparatoru. Papa'lara karşı savaşmış, afaroz edilmişti.) anısına böyle bir yer kuracağım. Ama talihsizlik yakamı bırakmıyordu: Gene Roma'ya döndüm. Hıristiyanlık düşmanı bir semt aramaktan usanarak, sonunda Piazza Barberini'ye (Roma'da bir alan. Palazzo del Quirinale: İtalya kralının oturduğu saray.) fit oldum. Korkarım bir seferinde kötü kokulardan elimden geldiğince kurtulmak düşüncesiyle, bir feylesof için sessiz bir odaları olup olmadığını Palazzo del Quirinale'de bile sordum. -Adı geçen piazza'ya bakan yüksek bir odada oturuyordum, Roma ayağımın altındaydı; aşağılardan çeşmelerin şırıltısı duyuluyordu. Bugüne dek yazılmış en yapayalnız türkü, Gece Türküsü, işte orada yazıldı; o sıralar bir karasevdalı ezgiyle bozmuştum, anlatılır şey değildi; bir de bağlaması vardı, hep şu sözlerle duyuyordum: "Ölümsüz olmaktan ölmüş"... Yazın, Zerdüşt düşüncesinin kafamda ilk olarak şimşek gibi çaktığı o kutsal yere (Sils Maria) dönünce, ikinci bölümü buldum. On gün yetti. Ne birinci bölüm, ne de üçüncü ve sonuncusu (Zerdüşt başlangıçta 3 bölüm olarak yayımlanmıştı. Dördüncü bölüm sonradan eklenmedir.), hiçbiri daha uzun sürmedi. Ertesi kış, yaşamımda ilk kez parıldayan sessiz, mutlu Nice göğü altında üçüncü bölümü buldum, -Ve işim bitti. Hepsi bir yıl bile sürmedi. Nice çevresinde yükseklerde bir sürü saklı köşe, yaşadığım unutulmaz anlarla kutsallaşmıştır benim gözümde. "Eski ve Yeni Levhalar üstüne" adını taşıyan can alıcı bölüm, istasyondan kayalar içine kurulmuş eşsiz Arap köyü Eza'ya çıkarken yazıldı, -yaratıcı güç ne denli bol akarsa, kas çevikliği de o denli artıyor bende. Beden coşmuştur: "Ruh"u karıştırmayalım işin içine... Çok zaman beni dans ederken görebilirdiniz; yorgunluk nedir bilmeden o dağ senin, bu dağ benim, yedi sekiz saat dolaşabiliyordum. İyi uyuyor, bol bol gülüyordum, -bundan daha dinç, daha sabırlı olamazdım.

"Düş gibi gelirdi bana dünya ve bir Tanrının masalı gibi; hoşnutsuz Tanrının gözleri önünde renkli dumanlar. İyi ve kötü, sevinç ve acı, ben ve sen, -yaratıcı gözler önündeki renkli dumanlar gibi gelirdi bana. Yaratıcı kendinden uzağa bakmak istedi, -bunun üzerine dünyayı yarattı.

(...)

Yeni bir gurur öğretti bana ben'im, insanlara öğretiyorum bunu: başımı artık göksel nesnelerin kumuna gömmeyi, yeryüzüne anlam veren, yersel bir baş olarak özgür taşımayı onu!

(...)

Onlar hep geriye, karanlık çağlara doğru bakarlar: o zamanlar, doğrusu, başkaydı kuruntu ve inanç; usun çılgınlığı tanrıcalık, ve kuşku günahtı. Pek iyi bilirim o tanrıca kişileri: kendilerine inanılsın ve kuşku günah olsun isterler. Pek iyi bilirim kendilerinin en çok neye inandıklarını da.

(...)

Siz bence, kardeşlerim, sağ gövdenin sesini dinleseniz: daha dürüst ve duru bir sestir o.

(...)

İnsan altedilmesi gereken bir şeydir: bundan ötürü seveceksin erdemlerini -: çünkü onlar yüzünden yok olacaksın.-

Zerdüşt - I. Bölüm

-V-

Bu onar günlük çalışmaları bir yana bırakırsak, Zerdüşt'ü yazdığım yıllar, özellikle ondan sonrası benzersiz bunalım yılları oldu. Pahalıya malolur ölümsüzlük: Karşılığı olarak birçok kez ölür daha yaşarken insan. -Büyük işin öç alması dediğim birşey vardır: Her büyük iş, yapıt olsun, edim olsun, bir kez tamamlandı mı, o an yapıcısına karşı oluverir. O zaten bu işi yaptığı için güçten düşmüştür-, artık yapıtına katlanamaz olur, onun yüzüne bakamaz. Geçmişinde böyle kimsenin istemeyi bile düşünemeyeceği birşey, insanlık yazgısının düğümlediği birşey bulmak ve bunun yükünü taşımak şimdi!... Ezer insanı bu... Büyük işin öç alması! -İnsanın çevresinde duyduğu o ürkünç sessizliğe gelince, o da ayrı şeydir. Yedi kattır yalnızlığın derisi; birşey işlemez içine. İnsanlara yaklaşırsın, dostlarını selamlarsın: Gene bir ıssızlık, gene bir tek bakış yok karşılık veren. Olsa olsa bir başkaldırma. Herbirinde başka türlü olmak üzere, bana yakın herkeste gördüm bu başkaldırmayı; sanırım, karşıdakini en çok yaralayan şey, aramızda bir ayrım olduğunu birdenbire sezdirmektir, -saygı duymadan yaşayamayan soylu yaradılışlara pek az rastlanır. -Bir üçüncüsü de, küçük sokmalara karşı aşırı duyarlığıdır derinin, tüm küçük şeylere karşı bir çeşit çaresizliktir. Bunun nedeni de, bence her yaratıcı edimin, varımızı yoğumuzu, bütün benliğimizi koyduğumuz her edimin savunma güçlerinde gerektirdiği o korkunç tüketimdir. Küçük savunma yetenekleri ortadan kalkmıştır sanki: Güç bütünlemesi yapamazlar artık. -Çekinmeden şunu da söyleyeyim, insan daha kötü sindirim yapar, yerinden kımıldamak istemez, soğuğa karşı dayanıklılığı azalır, güvensiz olur, -çoğu zaman nedenler üzerinde bir yanılmadır güvensizlik, -Bir sefer, bu halimle, bir inek sürüsünün yaklaştığını, sürüyü daha görmeden, içimde yumuşak, insanca düşüncelerin doğmasından anlamıştım: Kanı sıcaktır onların...

"Ben ırmak kıyısında bir parmaklığım: tutunabilen tutunsun bana! Fakat koltuk değneğiniz değilim ben.

(...)

Bütün yazılmış şeyler içinde yalnız, kanla yazılmış olanıseverim. Kanla yaz: göreceksin ki kan, ruhtur.

(...)

Okuru tanıyan, artık başka bir şey yapmaz okur için. Bir okurlar yüzyılı daha geçsin, -ruhun kendisi de kokuşacaktır.

(...)

Bir zamanlar ruh, Tanrıydı; derken insanlaştı; şimdiyse, yığınlaşıyor bile. Kanla ve özdeyişlerle yazan, okunmak değil, ezberlenmek ister.

(...)

Siz yükselmek isteyince, yukarı bakarsınız. Bense aşağı bakarım, çünkü yükselmişim. Sizden kim aynı zamanda güler ve yükselmiş olur? En yüce dağlara çıkan, güler bütün acıklı oyunlara ve acıklı ağırbaşlılığa.

(...)

Bana diyorsunuz: "Hayata katlanmak güçtür." Yoksa ne işe yarardı sabahki gururunuz, akşamki yerinmeniz? Hayata katlanmak güçtür: siz de çıtkırıldım olmayın öyle! Hepimiz bulunmaz eşekler ve kancık eşekleriz. Üzerinde bir damla çiğ var diye titreyen gül tomurcuğuyla ortak nemiz var bizim?

(...)

Ben ancak hora tepmeyi bilen bir Tanrıya inanırdım.

Zerdüşt - I. Bölüm

-VI-

Bu yapıtın yeri apayrıdır. Ozanları bir yana bırakalım: Belki de hiçbir şey böylesine bir güç bolluğu içinde yaratılmamıştır daha. "Dionysosca" kavramım en yüksek uygulanışını buldu burada; onunla ölçülünce, insanoğlunun yaptığı öbür işlerin hepsi zavallıca, olağan şeyler olarak görünür. Bir Goethe, bir Shakespeare bu korkunç tutku içinde, bu yüksekliklerde bir an bile soluk alamazlardı; Dante Zerdüşt'ün yanında yalnızca bir inanandır, doğruyu kendi yaratan, dünyayı yöneten bir kafa, bir yazgı değildir. Veda'ların ozanları rahiptirler, Zerdüşt'ün eline su bile dökemezler; doğruluğuna doğrudur ya, daha birşey değildir bunlar, hiçbiri bu yapıtın apayrı yerini, içinde yaşadığı gökmavisi yalnızlığı belirtemezler. Ta bengiliğe dek şunu söylemeye hakkı vardır Zerdüşt'ün: "Çemberler çiziyorum çevreme, kutsal sınırlar; gitgide azalıyor benimle çıkanlar daha yüksek dağlara, -sıradağlar kuruyorum gitgide daha kutsal dağlardan." Tüm büyük kişilerin düşünce gücünü, iyiliğini bir araya getirseniz gene de Zerdüşt'ün bir tek konuşmasını çıkaramazsınız. Bir sonsuz merdivendir O'nun üzerinde inip çıktığı; herkesten daha ötesini görmüş, daha ötesini istemiş, daha ötesini başarmıştır. Gelmiş geçmiş bu en olumlu düşüncenin her sözü gene de bir karşı durmadır; tüm karşıtlıkları içinde toplamış, onlardan yepyeni, tek birşey yapmıştır. İnsan yaradılışının en yüksek ve en aşağı güçleri, en tatlı, en delice, en korkunç olan şey o bir tek çeşmeden ölümsüz bir güvenle akar. Yükseklik nedir, derinlik nedir, hiçbiri bilinmezdi Zerdüşt'ten önce; hele doğru hiç bilinmezdi. Doğrunun bu vahyinde bir tek yer yok ki, öncüleri bulunsun, en büyüklerden biri önceden sezmiş olsun. Ne bilgelik, ne ruhların derinliğine iniş, ne de konuşma sanatı diye birşey vardı Zerdüşt'ten önce: En tanıdık, en günlük olan şey burada hiç duyulmamış nesnelerden söz ediyor. Tutkusundan tir tir titriyor deyiş; uzdillilik burada musiki olmuş; yıldırımlar savruluyor daha önce bilinmeyen geleceklere. Dilin kendi özüne, imgeye bu dönüşü yanında, şimdiye dek bilinen en büyük, en güçlü simgecilik bir çocuk oyuncağı kalır. -Zerdüşt nasıl da herkese iniyor, nasıl da biliyor gönül almayı! Üstelik hasımlarına, papazlara nasıl okşarcasına dokunuyor, onlarla birlikte acı çekiyor!- İnsan burada her an aşılmaktadır, "üstinsan" kavramı en büyük gerçek olmuştur burada, -şimdiye dek insanda büyük bilinen ne varsa, hepsi de sonsuz uçurumlar boyu aşağıda kalmıştır. Bu mutlu sessizlik, bu tüy gibi ayaklar, bir an eksik olmayan bu hayınlık, bu kabına sığmazlık, Zerdüşt'ün kişiliğini yapan başka ne varsa, hiçbiri büyüklüğün ayrılmaz parçası olarak düşünülmemiştir daha önce. Zerdüşt kendini işte bu yüzden, böyle geniş uzaylarda yaşayıp, en çelişik şeylere böylesine açık olduğu için, en yüksek varoluş biçimi saymaktadır; kendisinin bunu nasıl tanımladığını duyunca, onu başka birşeye benzetmekten vazgeçer artık insan.

-en uzun merdiveni olan ruh, en derine inebilen, en geniş, en büyük ruh, kendi içinde en çok dolanıp gezebilen, yolunu en çok şaşırabilen,

o en zorunlu olan, seve seve atılan rastlantının içine, o varolan ruh, oluşu isteyen, varlıklı ruh, istemeyi ve açlığı isteyen,-

Kendi kendinden kaçan, en geniş çevrelerde yakalayan kendini,

en bilge ruh, kulağına çılgınlığın en tatlı şeyler fısıldadığı,

kendini en çok seven, içinde tüm şeylerin ileriye ve geriye aktığı, alçaldığı, kabardığı-

Ama bu Dionysos kavramının ta kendisi işte. -Başka bir düşünüş yolu da oraya götürür bizi. Zerdüşt örneğindeki psikolojik sorun şudur: Şimdiye dek evet denen herşeye, duyulmamış ölçüde, sözle ve eylemle hayır diyen kimse, nasıl gene de yadsıyan bir düşüncenin tam tersi oluyor; yazgıların en ağırını, yıkımlı bir ödevi taşıyan düşünce, nasıl gene böyle hafif, böylesine az yersel oluyor -bir dansçıdır Zerdüşt-; gerçeği en katı yüreklilikle, en korkunç olarak gören, o "uçurum gibi derin" düşünceyi düşünen kimse, nasıl oluyor da varlığa, onun bengi dönüşüne karşı durmuyor, -tam tersine evrensel olumlayışın, "o sonsuz, sınırsız evet ve amin deyiş"in ta kendisidir... "Ta uçurumların dibine dek taşıyorum bu kutsayan evet-deyişi"... İşte gene vardık Dionysos'a.

"İnsan da ağaca benzer. Ne denli yükseğe ve ışığa çıkmak isterse, o denli yaşam kök salar yere, aşağılara, karanlığa, derinliğe -kötülüğe.

(...)

'Sonrasız Hayat'la baştan çıkıp çekilsinler bu hayattan.

(...)

Bilgi ermişleri olmak elinizden gelmiyorsa, hiç değilse bilgi savaşçıları olun. Onlar, bu türlü ermişliğin yoldaşları ve öncüleridir.

(...)

Devlet mi? O da ne? Peki! Şimdi bana kulak verin, size ulusların ölümünden söz açacağım. Bütün soğuk canavarların en soğuğuna devlet denir. Soğuk soğuk yalan söyler o; ve ağsından şu yalan sürüne sürüne çıkar: "Ben, devlet -ulusum ben." Yalan! Yaratıcılardı ulusları yaratnalr ve onların üstüne bir inanç ve bir sevgi asanlar: böylece hayata hizmet ettiler.

(...)

'Yeryüzünde benden büyüğü yoktur: düzenleyen parmağıyım ben Tanrının' -böyle böğürür o canavar.

(...)

Orada, devletin bittiği yerde, orada başlar gereksiz olmayan insan: orada başlar gerekli kişilerin türküsü, o eşsiz, o benzersiz ezgi. Oraya, devletin bittiği yere, -oraya bak, kardeşim! Görmüyor musun gökkuşağını ve köprülerini Üstinsanın?-

(...)

Sen yumuşak ve doğru olduğun için, dersin: "Suçsuzdur onlar küçükj varlıkları içre." Fakat onların dar gönülleri düşünür: "Suçludur bütün büyük varlıklar."

Zerdüşt - I. Bölüm

-VII-

-Kendi kendine kalınca hangi dili konuşur böyle bir tin? Dithyrambos dilini. Bulucusu benim dithyrambos'un. Zerdüşt'ün gün doğadan önce kendi kendisiyle nasıl konuştuğunu bir dinleyin: Bu zümrütten mutluluğu, bu tanrısal sevecenliği şakıyan dil yoktur benden önce. Böyle bir Dionysos'un en derin yası bile gene dithyrambos olur; önek olarak Gece Türküsü'nü veriyorum, -ışık ve güç bolluğu yüzünden, güneş gibi yaratılmış olmak yüzünden sevmeyişin o ölümsüz yakınmasını.

...Gecedir: Yüksek sesle konuşuyor tüm fışkıran çeşmeler şimdi. Ve benim ruhum da bir çeşmedir fışkıran.

...Gecedir: Yeni yeni uyanıyor sevenlerin türküleri. Ve benim ruhum da bir sevenin türküsüdür.

...Dinmeyen, dinme bilmez birşey var içimde, ses olmak istiyor. İçimde sevgiye susamışlık var, sevginin dilini konuşuyor kendisi.

...Işığım ben: Gece olaydım keşke! Ama budur işte benim yalnızlığım, çepeçevre ışıkla sarılmış olmam.

Ah, karanlık olaydım, gece olaydım! Nasıl emerdim ışığın memelerinden!

Üstelik kutsardım bir de sizleri, ışıl ışıl yıldızcıklar, ateşböcekleri göğün! O ışıktan armağanlarınızla mutlu olurdum.

Ama öz ışığımla yaşıyorum ben, gene ben içiyorum benden taşan alevleri.

Bilmiyorum almadaki mutluluk nedir; çoğu zaman bana öyle geldi ki, çalmak daha da büyük mutluluktur almaktan.

Budur benim yoksulluğum, elim durup dinlemeden bağışlıyor; budur çekemediğim, bekleyen gözler görüyorum hep, özleyişin aydınlanmış gecelerini.

Vay, bağışlayanların mutsuzluğu, vay! Güneşimin kararması! Vay susamaya susamış olmak! Vay açlıktan kıvranmak doymuşluğun içinde!

Gerçi benden alıyorlar: Ama elim ruhlarına dokunuyor mu daha? Bir uçurum vardır vermekle almak arasında, -ve en küçük uçurumdur en zor kapanan.

Bir açlık büyüyor güzelliğimden: Aydınlattıklarıma acı vermek istiyorum, soymak istiyorum birşey bağışladıklarımı- hayınlığa böylesine susamışım ben.

Doluluğum böyle bir öç kuruyor, böyle bir kalleşlik sızıyor yalnızlığımdan.

Bağışlaya bağışlaya öldü bağışlamanın mutluluğu; kendi bolluğundan bezdi erdemim!

Durmadan bağışlayan için tehlike, utanmayı unutmaktır; hep dağıtan kimsenin elleri, yüreği nasır bağlar dağıtmaktan.

Gözüm yaşarmıyor artık yalvaranın utanması önünde; sertleşen elim artık duymuyor o dolu ellerin titreyişini.

Gözümde o yaş damlası nereye gitti, yüreğimde o belirsiz ürperiş? Vay, yapayalnızlığı tüm bağışlayanların! Vay, tüm ışıldayanların suskusu!

Issız uzayda nice güneş dönüyor: Karanlık ne varsa, hepsine konuşuyorlar ışıklarıyla -yalnız bana susuyorlar.

Işıyanlara karşı budur düşmanlığı ışığın: Acımadan gider kendi yoluna.

Işıyanlara karşı katı yürekli, güneşlere karşı soğuk- böyle döner her güneş.

Bir kasırga gibi döner güneşler yörüngeleri üzerinde.

Amansız istemlerine uyup giderler: Budur soğukluğu onların.

Yalnız sizler, ey karanlık, ey gecesel olanlar, siz ısınırsınız onların ışığında! Yalnız siz susuzluğunuzu dindirirsiniz, emersiniz ışığın memelerinden!

Ah, dört bir yanım buz; donmuş şeylere değmekten yanıyor elim! Ah, içimde susuzluk var, sizin susuzluğunuz için yanıp tutuşuyor.

...Gecedir: Neden böyle ışığım ben! Geceye susamışlık! Yalnızlık!

...Gecedir: Bir pınar gibi kaynıyor içimden isteğim, -konuşmak istiyorum.

...Gecedir: Yüksek sesle konuşuyor tüm fışkıran çeşmeler şimdi. Ve benim ruhum da bir çeşmedir fışkıran.

...Gecedir: Şimdi uyanıyor işte sevenlerin türküleri. Ve benim ruhum da bir sevenin türküsüdür.-

Şunlar kendilerini tutarlar, doğru: fakat yaptıkları her şeyden, şehvet denen kancık it kıskanç sırıtır.

(...)

Kendisinden bir parça et esirgenince, bir parça ruh dilenmeyi nasıl da bilir bu şehvet iti!

(...)

Pek uzun bir süre köleyle zorba gizlenmiştir kadınlarda. Bu yüzden kadın, daha dostluğa yeterli değildir: o yalnız sevgiyi bilir.

(...)

Kadın daha dostluğa yeterli değildir: kadınlar daha kedi ve kuşturlar. Ya da, olsa olsa, inek.

(...)

Övülesidir, güç saydıkları şey; pek gerekli ve güç olana iyi derler, en büyük sıkıntıdan kurtaranı, eşsiz ve en güç olanı, kutsal diye överler.

(...)

Kendi yalımınla yakmaya hazır olmalısın kendini; önce kül olmadan nasıl yeni olabilirsin ki!

(...)

Kadın kimden nefret eder en çok? -Demir şöyle demiş mıknatısa: "En çok senden nefret ederim, çünkü sen çekersin, ama kendine doğru sürükleyemezsin." Erkeğin mutluluğu: "İstiyorum." Kadının mutluluğu: "İstiyor."

(...)

"Kadınlara mı gidiyorsun? Kırbacını unutma!"

(...)

"Ejderin yılan ağısından öldüğü nerde görülmüş?" dedi, "Geri al şu ağını! Sen bunu bana armağan edecek kadar zengin değilsin."

(...) Ahlâk yıkıcısı, derler bana iyilerle doğrular: benim öyküm ahlâka aykırıdır. Ama, düşmanınız olursa, kötülüğüne iyilikle karşılık vermeyin: onu utandırır da ondan. Yalnız, size iyilik ettiğini gösterin ona.

(...)

Ve ceza, saldırgan için aynı zamanda bir hak ve şeref olmazsa, cezanız eksik olsun!

Zerdüşt - I. Bölüm

-VIII-

Böyle birşey ne yazılmış, ne duyulmuş, ne de çekilmiştir: Bir tanrı, bir Dionysos çekebilir bu acıyı. Bu "ışık içinde güneş yalnızlığı" dithyrambos'una verilecek yanıt Ariadne (Minos'un kızı. Theseus Minotauros'u öldürmek üzere labirent'e onun ipliğiyle inmemiş. Sonra birlikte kaçmışlar; ama Theseus Ariadne'yi Naksos adasında yapayalnız bırakıp gitmiş. Neyse ki Dionysos gelmiş de, kızı kendine eş olarak almış...) olurdu... Ama Ariadne kimdir, benden başka bilen mi var!... Bu tür bilmecelerin çözümünü bulamadı hiç kimse; burada bir bilmece olduğunu gördüklerinden de şüpheliyim. -Zerdüşt bir seferinde, ödevini -ki benim de ödevimdir- öyle bir kesinlikle belirtmiştir ki, yanlış anlayamaz artık hiç kimse: Geçmiştekileri de temize çıkarmaya, kurtarmaya dek varan bir olumlayıştır bu.

İnsanlar arasında, geleceğin kırık parçaları arasında gibi dolaşıyorum: O gördüğüm geleceğin.

Derdim günüm bu benim, kırık parça, bilmece, ürkünç rastlantı olan herşeyi toplamak, tek birşey yaratmak.

Nasıl katlanırdım insan olmaya, aynı zamanda ozan, bilici, rastlantının kurtarıcısı olmasaydı insan?

Tüm geçmişi kurtarmak, "böyleydi" denilen herşeyi yeni baştan yaratmak "ben böyle isterdim" diye, -benim için bu olurdu ancak kurtuluş.

Zerdüşt başka bir yerde de, olabildiğince katı yüreklilikle, kendisi için "insan" ancak ne olabilir, bunu anlatıyor, -bir sevgi, hele acıma konusu değil hiç, -insandan o büyük tiksinmeyi de yenmiştir Zerdüşt: Onun gözünde insan biçimlenmemiş özdektir, yontucusunu bekleyen çirkin bir taştır.

Artık hiç istememek, artık değer biçmemek, artık hiç yaratmamak: Bu büyük yorgunluk benden ırak olsun hep!

Bilip tanırken bile, istemimin doğurtmaktan, oluştan aldığı tadı duyuyorum yalnızca; benim bilgim bir çocuk gibi arıksa, onda doğurtma istemi olduğu içindir.

Bu istem tanrıdan, tanrılardan uzağa alıp götürdü beni: Yaratacak ne kalırdı, tanrılar... varolsaydı?

Ama beni hiç durmadan insana doğru çekti bu yanıp tutuşan yaratma isteğim; taşı böyle arar çekiç de.

Bilseniz, nasıl bir yontu taşta benim için, o yontular yontusu! Ah, taşların en sertinde, en çirkininde mi uyumalıydı böyle!

Azgınca vuruyor şimdi çekicim, acımadan vuruyor onu tutsak eden taşa. Yongalar savruluyor: Varsın savrulsun!

Onu tamamlayacağım; bir gölge geldi göründü çünkü bana, -tüm şeylerin en eşsizi, en tüy gibisi göründü bana bir kez!

Gölge olup geldi bana üstinsanın güzelliği: Bundan böyle bana ne... tanrılardan!..

Bu koşuklar dolayısıyla, sırası gelmişken, bir başka görüşü de belirtmek isterim: Çekicin sertliği, yoketmenin kendisinden alınan tad, Dionysosca bir ödev için gerekli başlıca koşullardandır. "Sert olun" buyruğu, tüm yaratanların sert olduğunu en büyük kesinlikle biliş, gerçek belirtisidir Dionysosca bir yaradılışın.-

Kaynak: Ecco Homo

Bir derin kuyuya benzer yalnız. Taş atmak kolaydır içine: ama bu taş dibe inecek olursa, deyin bana, kim çıkarabilir? Yalnızı incitmekten sakının! Ama incitecek olursanız, eh, artık öldürün de!

(...)

Kendinizden öte seveceksiniz bir gün! Onun için önce sevmeyi öğrenin. Sevginizin acı kadehini işte bu yüzden içmek zorunda kaldınız. En iyi sevginin kadehinde dahi acılık vardır, Üstinsana özlemi böyle uyarır sevgi, böyle uyarır sende susuzluğu, ey yaratıcı!

(...)

Vaktinde öl! Vaktinde öl: bunu öğretir Zerdüşt. Elbette hiç bir zaman vaktinde yaşamayan, nasıl vaktinde ölsün? Keşke hiç doğmasaydı!

(...)

Siz ey bugünün yalnızları, ey çekilenler, siz ilerde bir ulus olacaksınız: sizden, kendini seçmiş kişilerden bir ulus doğacak: -bu ulustan da, Üstinsan.

(...)

Artık beni yitirmenizi ve kendinizi bulmanızı istiyorum, ancak hepiniz beni yadsıdığınız zaman döneceğim size. Gerçek, o zaman başka bir gözle arayacağım yitik kişilerimi, kardeşlerim, o zaman başka bir sevgiyle seveceğim sizi.

(...)

Şudur büyük öğle: insan, hayvanla Üstinsan arasındaki yolunun ortasındadır ve akşam yolunu en büyük umudu olarak kutlamaktadır: Çünkü bu, yeni bir sabah yoludur.

(...)

"Öldü bütün tanrılar. Üstinsanın yaşamasını istiyoruz artık." -O büyük öğlede son arzumuz bu ola!

Zerdüşt - I. Bölüm

...................................*...................................

* *

Nietzsche Aforizma Seçkisi

ÖLÜMÜN SON İYİLİĞİ BİR DAHA ÖLÜMÜN OLMAMASIDIR.

BENİ ÖLDÜRMEYEN ŞEY BENİ GÜÇLENDİRİR.

KENDİ ALEVLERİNİZDE YANMAYA HAZIR OLMALISINIZ: ÖNCE KÜL OLMADAN KENDİNİZİ NASIL YENİLEYEBİLİRSİNİZ?

ÜMİT EN SON KÖTÜLÜKTÜR, ÇÜNKÜ İŞKENCEYİ UZATIR.

İNSAN RUHU YAPTIĞI SEÇİMLERLE BELİRLENİR.

ÖZDEYİŞLER HÂLİNDE VE KANIYLA YAZAN KİMSE OKUNMAYI DEĞİL, EZBERLENMEYİ İSTER.

BİLGİ ERMİŞLERİ OLMAK ELİNİZDEN GELMİYORSA, HİÇ DEĞİLSE BİLGİ SAVAŞÇILARI OLUN.

VE CEZA, SALDIRGAN İÇİN AYNI ZAMANDA BİR HAK VE ŞEREF OLMAZSA, CEZANIZ EKSİK OLSUN!

YELE KARŞI TÜKÜRMEKTEN SAKININIZ!

PEKİ SİZ, DOSTLAR, BEĞENİ VE BEĞENME TARTIŞILMAZ MI DİYORSUNUZ? FAKAT BÜTÜN HAYAT BEĞENİ VE BEĞENME ÜSTÜNE BİR TARTIŞMADIR!

KENDİN ALABİLECEĞİN BİR HAKKI, BIRAKMAYACAKSIN SANA VERMELERİNE!

NEYSEN "O" OL!

RUH, HAYATIN BAĞRINA SAPLANAN HAYATTIR.

HER ŞEY BİRBİRİNDEN DAHA GEREKLİDİR.

ACI DER: "YIKIL!"

SENİ SEVİYORSAM SANA NE BUNDAN?

İNANÇLAR HAKİKAT DÜŞMANLARI OLARAK, YALANLARDAN DAHA TEHLİKELİDİR.

İNSANLAR EŞİT DEĞİLDİRLER.

NE DENLİ YÜKSELİRSEK, UÇMAK BİLMEYENLERE O DENLİ KÜÇÜK GÖRÜNÜRÜZ.

KADINI KADININ İÇİNDE ÖZGÜRLÜĞE KAVUŞTURMALI!

UÇURUMLARI SEVENİN KANATLARI OLMALI.

EN YÜCE DAĞLARA TIRMANAN GÜLER BÜTÜN ACIKLI OYUNLARA VE ACIKLI GERÇEKLERE!

KADININ NASIL BİR NİMET OLDUĞUNU TÜM DERİNLİĞİ İLE HİSSETMEK GEREKLİDİR.

NEDEN'İ OLAN, NASIL'A KATLANIR.

BİZLER ARZU EDİLENDEN ZİYADE ARZULAMAYA AŞIĞIZ.

EY ULU YILDIZ! KENDİLERİNE IŞIK SAÇTIKLARIN OLMASAYDI, SAADETİN NERDE KALIRDI!

ZAYIFLAR BİZİ KENDİ GÜCÜMÜZDEN UTANMAYA ZORLADIKLARI İÇİN KAZANDILAR.

GERÇEKTEN DE HAYATIN ANLAMI OLMASAYDI, VE BEN ANLAMSIZI SEÇMEK ZORUNDA OLSAYDIM, BENCE DE EN SEÇİLESİ ANLAMSIZLIK OLURDU BU.

YAŞAMA KARŞI SORUMLULUĞUMUZ DAHA YÜCESİNİ YARATMAKTIR. DAHA ALÇAĞINI DEĞİL.

SİZ YÜKSELMEK İSTEYİNCE YUKARIYA BAKARSINIZ, BENSE AŞAĞIYA BAKARIM ÇÜNKÜ YÜKSELMİŞİM.

BİR UÇURUMUN İÇİNE BAKTIĞINIZDA, UÇURUMDA SİZİN İÇİNİZE BAKAR.

İNSAN KAHKAHALARLA GÜLDÜĞÜ ZAMAN, KABALIĞI İLE TÜM HAYVANLARI GERİDE BIRAKIR.

RUH ARAYANDA, HİÇ RUH YOKTUR.

ANCAK ÖBÜRGÜNDÜR BENİM OLAN. KİMİLERİ ÖLDÜKTEN SONRA DOĞAR.

İNANÇ GERÇEĞİ BİLMEK İSTEMEMEKTİR.

YÜKSEK DAĞDA BUZ İÇİNDE GÖNÜLLÜ YAŞAMAKTIR FELSEFE.

ŞÜPHE DEĞİL, KESİNLİKTİR İNSANI DELİ EDEN...

HEP ÖĞRENCİ KALAN İNSAN, ÖĞRETMENİNE BORCUNU KÖTÜ ÖDÜYOR DEMEKTİR.

BUGÜNE DEK VARLIĞA KARŞI EN BÜYÜK İTİRAZ NEYDİ? TANRI...

KENDİNİ BİLGİYE ADAYAN İÇİN YALNIZCA DÜŞMANINI SEVMEK YETMEZ; DOSTUNA DA KİN DUYABİLMELİDİR.

TEK BİR ŞEY OLABİLMEK, TEK BİR ŞEYE VARABİLMEK İÇİN, ÇOK YERDE, ÇOK ŞEY OLMAK, BU BENDEKİ SAĞDUYUDUR.

SANAT HAKİKATTEN DAHA DEĞERLİDİR.

NİHİLİZM NE DEMEKTİR?

-EN YÜKSEK DEĞERLERİN, KENDİLERİNİ DEĞERDEN DÜŞÜRMESİ.

NEREDE CANLI BULDUYSAM, ORADA GÜÇ İRADESİ BULDUM; HİZMET EDENLERİN İRADESİNDE BİLE EFENDİ OLMA İRADESİ BULDUM.

BEN, İKİ İNSANIN DAHA YÜCE HAKİKATİ BULMAK İÇİN, BİR İHTİRASI PAYLAŞTIĞI BİR AŞK DÜŞÜNÜYORUM.

UYGARLIK TARAFINDAN YOKEDİLME TEHLİKESİYLE KARŞI KARŞIYA OLAN BİR UYGARLIK ÇAĞINI YAŞIYORUZ.

BÜTÜN YARGILAYANLARIN GÖZÜNDEN BİR CELLAT BAKAR.

ERDEM UYUMUŞSA DEHA ZİNDE KALKAR.

İNSANLAR IŞIĞIN ÇEVRESİNDE TOPLAŞIRLAR, DAHA İYİ GÖRMEK İÇİN DEĞİL, DAHA İYİ PARILDAMAK İÇİN.

KİŞİ, IŞIĞINI KARARTMAYI DA BİLMELİDİR, BÖCEKLERDEN VE HAYRANLARDAN KURTULMAK İÇİN.

BEKLEMEK AHLAKSIZ KILAR.

KANMIŞLIKLAR, DOĞRULUĞUN YALANLARDAN DAHA TEHLİKELİ DÜŞMANLARIDIR.

10月22日

Günün Sözü

Gerçek; onu öğrenen için, onu söyleyenden daha yararlıdır.
Blaise Pascal
10月21日

Kendi Kendinin… Çağdaşı Bir Sanat

Jean Baudrillard – Şeytana Satılan Ruh ya da Kötülün Egemenliği

 

         Artık modern sanat diye bir şey yoktur. çağdaş sanat kendisinden başka bir şeyin çağdaşı değildir. Geçmiş ya da geleceğe yönelik aşkınlığa bir son vermiştir. Yalnızca gerçek zamanlı işlemlerde belli bir gerçekliğe sahip olabilmekte ancak kendi varlığıyla bu gerçekliği birbirine karıştırmaktadır.

         Çağdaş sanatla teknik, reklam amaçlı, medyatik ya da sayısal işlemler arasında hiçbir fark kalmamıştır. Artık sanatsal aşkınlık, faklılık, mevcut haliyle çağdaş dünyayı yansıtmaya çalışan bir sahne yoktur. işte bu anlamda çağdaş sanat diye bir şey yoktur, çünkü onunla dünya arasında bir fark yoktur, ikisi aynı şeydir.

         Tuhaf, açıklanması mümkün olmayan, yalnızca kendilerini referans olarak alan ve sanat düşüncesine göndermede bulunmakla yetinen yaratıcılar ve tüketicilerin paylaştıkları bu utanç verici suç ortaklığı dışında gerçek bir komplodan söz edilmesi gerekiyorsa bunu sanatın kendi kendisiyle yaptığı suç ortaklığında; gerçekle işbirliği yaparak Bütünsel Gerçekliğin imgeye dönüşmüş suç ortağı olmasında aramak gerekiyor.

         Sanat alanında ayrım yapma olanağına sahip değiliz. Elimizde yalnızca gerçeklikle ilgili integral hesapları var. Gerçekleştirilen sanata bakıldığına bunun fahişleşmiş bir sanat düşüncesinden başka bir şey olmadığı görülmektedir.

         Modernleşme, gerçekliğin basit unsurlarına indirgenerek, önce empresyonizm sonra da deneysel açıdan her türlü algılama, duyarlık, nesne yapısı ve biçimsel parçalanmaya açık soyutlamanın ayrıntılı çözümlemelerinin yapıldığı, altın bir çağ olarak değerlendirilebilir.

         Soyutlamanın yol açtığı paradoks, nesneyi figüratif zorunluluklardan “kurtarıp” yalnızca bir biçim olmaya itmesi ve dolayısıyla nesneyi benzerlikten daha radikal bir gizli yapı, daha keskin bir nesnellik düşüncesine mahkum etmiş olmasıdır. Soyutlama, benzerliğe dayalı figüratif maskeden kurtulup nesnedeki analitik hakikate ulaşmak istemiştir. Soyutlama adı altında her nedense giderek daha yoğun bir gerçekliğe, nesneye ait “birincil yapıların” açıklanmasına, başka bir deyişle, gerçekten daha gerçek görünen bir şeylere doğru gidilmiştir.

         Buna karşın sanat genel bir estetikleştirme adı altında bütün gerçekliğe el koymuştur.

         Bu hikayenin sonunda sıradanlaşmış sanatla dünyanın sıradanlığı birbirine karışmaktadır. Bu sonun başlangıç noktası otomatik nesne transferi adı altında Duchamp tarafından (ironik şekilde) dile getirilmiştir. Her türlü gerçeklik, estetik alanının içine çekilerek, estetik, her alanda genel geçer bir boyuta dönüştürülmüştür.

         Bütün bunlar sanat ve gerçekliğin aynı anda özgürleştirilmesi gibi bir başlık altında toplanmıştır.

         Aslında bu özgürleştirme ikisini birbirine mahkum ederek ikisi için de ölümcül bir görünüm kazanmıştır.

         İşlevini yitirmiş bir sanat sonunda bütünsel bir gerçekliğe benzemiştir, çünkü kendisini yadsıyan, aşıp geçen ya da biçimsel açıdan dönüştüren ne varsa hepsini emip, yutmuştur. Bu Bütünsel Gerçekliği herhangi bir şeyle değiş tokuş edebilmekse olanaksızdır. Bu Bütünsel Gerçeklik yalnızca kendi kendisiyle değiş tokuş edilebilmektedir, yani sonsuza kadar kendi kendini yineleme sürecine mahkum edilmiş bir şey olarak kalmak durumundadır.

         Bugün bize sanatın bir özü olduğunu kanıtlayabilecek kişi bir mucize başarmış olacaktır. Günümüzde sanat yalnızca sanat dünyasında kendisinden söz edilen bir şeye dönüşmüştür. Sanat dünyasını oluşturan bu cemaatse sanata ve sanatçıya doğru bir şekilde yaklaşamamaktadır. Bu dünyada “yaratıcı” eylem bir yaratıcı eylem göstergesinden başka bir şeye benzememektedir. Yalnızca göstergelerden ibaret gerçekte var olmayan bir sanat. Ressamın gerçek konusu resmini yaptığı şey değil boyama eyleminin kendisidir. Yalnızca boyamak gerektiği için boyamaktadır. En azından boyama eylemiyle sanat bir tarafından sürdürülür gibidir.

         Bu komplonun ayaklarından yalnızca biridir.

         Ayaklardan bir diğeriyse seyircidir. Seyirci, çoğunlukla hiçbir şey anlamadığı bu sanat kültürünü önemsiz bir şey gibi tüketmektedir. Seyirci hiçbir şey anlamaması gerektiğini anlamakta, önüne konulanlara hiç gerek olmadığını, önemli olan tek şeyin kültür adlı dayatma, yani kültür adlı entegre devreye bağlılık olduğunu kavramaktadır. Oysa bizzat kültürün kendisi küresel dolanım düzenine ait bir alt unsurdan başka bir şey değildir.

         Sanat fikri kavramsal sanatta minimal düzeye inmekte ve iş sanalsal-olmayan-yapıtların galeri-olmayan mekanlarda sergilenmemesine kadar gitmektedir. Artık dikkatleri üzerine çekemeyen bir sanatın göklere çıkartılması da denilebilir. Buna koşut olarak tüketici de eserlerden nasıl zevk alınmayacağı deneyimini yaşayarak görmektedir.

         Gidebileceği en uç noktaya götürülmüş bir kavramsal ve minimalist mantık doğrultusunda, sanat herhangi bir yargılamadan geçirilmeden kendiliğinden ortadan kaybolmak durumundadır. Bu noktaya geldiğindeyse sanat sahte sorular soran, tüm estetik kuramlar da sahte yanıtlar üreten bir şeye dönüşeceklerdir.

         Oysa bu üzerinde önemle durulması gereken olay konusunda her nedense söylenebilecek hiçbir şey yoktur. sanatın demokratikleşmesi denilen hareket, paradoksal bir şekilde “sanat için sanat” denilen totolojik düşünceyi güçlendirmekten başka bir işe yaramamıştır. Kısır döngüsel özellikler taşıyan bu tanımın içine ne isterseniz koyabilirsiniz.

 

Marshall McLuhan: We have now become aware of the possibility of arranging the entire human environment as a work of art (“Artık tüm insan yaşantısını sanat eserine dönüştürebilecek olanaklara sahip olduğumuzun farkındayız”).

         Çağdaş sanat adlı devrimci düşünce akla gelebilecek her nesne, dünyaya ait her ayrıntı ya da fragmanın aynı tuhaf çekiciliğe sahip olabileceğini ve daha önceleri yalnızca sanat eseri adlı birkaç aristokratik forma yöneltilen çözümü olanaksız soruların artık hepsine sorulabileceğini söylemektedir.

         Gerçek demokrasi herkesin estetik bir zevk almasıyla değil, istisnasız her nesnenin (özellikle de birbirlerinden farklı olmayanların), transestetik bir dünyada, on beş dakikalığına bile olsa ünlenmesiyle mümkündür. Bu dünyada hiçbir şey diğerinden daha değerli değildir. Yapılan her şey dahicedir. Bu yaklaşımın sonucundaysa sanat ve yapıt illüzyon, aşkınlıktan yoksun bir nesne, tamamen kavramsal bir acting out, yapısal bozukluğa uğramış ve karşılığında bizim de yapımızı bozan bir nesne üreticisine dönüşmüştür.

         Bütün bu üretimin içinde ne bir insani çehre, ne bir insani bakış, ne insana ait bir figür ne de beden vardır. Bunlar bedensiz organlar, akımlar, moleküller, fraktal türünden şeylerdir. “Yapıtla” ancak bulaşıcı, salgın hastalık türünden bir ilişki söz konusudur. Tıpkı elektronik görüntü akışı ve ağlarında olduğu gibi yapıtla bağlantı kurulmakta, karşılıklı emilme, bir içine gömülmeden söz edilmektedir. Bu metonimik bir silsile, zincirleme tepkiye benzemektedir.

         Bu yapıtlar arasında artık gerçek bir nesne yoktur. readymade’de görülense nesne değil bir nesne fikridir. Kendisinden zevk almamız gereken şey sanatsal nesne değil, sanat düşüncesinin kendisidir. Burada her şey ideolojik boyuta sahiptir.

         Ready-made’de modern ve çağdaş sanatın başına gelen çifte talihsizliğin açıklaması vardır. Bunlardan biri gerçek ve sıradanlığın içine gömülmek; diğeriyse kavramsal bir sanat düşüncesi tarafından emilmektedir.

         Saul Bellow, Picosso’nun bir çalışması hakkında: Picasso’nun bu metal sap ve yapraklardan oluşan absürd heykeli –ne alegorik bir anlama, ne de zafer türünden bir olayla ilişkisi olmayan, basit bir tanıklık, bir kalıntıya benzeyen bir yapıt olup –yalnızca bir sanat yapıtı fikrine hizmet etmeye çalışır gibidir. Bu gündelik yaşantımızda diğer fikir ve kalıntılarla benzerlik taşıyan bir şeydir. Örneğin elmanın ortadan kaybolduğu bir evrende bir elma uzmanının eskiden elma denilen şeyin neye benzediğini açıklamaya çalışması türünden bir şey. Bu dondurmanın ortadan kaybolduğu ve yerini nişasta, glikoz ve çeşitli kimyasal maddelerin aldığı bir dünyada çok lezzetli bir şeyle ilgili anıların anlatılmasına benzemektedir. Cinsel ilişkinin ortadan kaybolduğu bir dünyada cinsel ilişkiyle ilgili anıların ya da onunla ilgili düşüncelerin anlatılmasına benzeyen bir şeydir. Aşk, inanç, düşünce ve hemen her şey için benzer ifadeler kullanılabilir…

         Yalnızca bir biçime sahip olan sanatın hiçbir anlamı yoktur. Bu sanat hiçbir şey ifade etmeyen bir göstergeye benzemektedir.

         Anlam ve gerçekliğini tamamen yitirmiş çağdaş bir evrende, boşluk ve yokluktan oluşan bu perspektifin anlamı olabilir mi?

         Bu durumda sanat genel bir anlamsızlık ve duyarsızlık evreninin parçası haline gelmekte ve elektronik ağlar ve karşılıklı etkileşim sürecinden oluşan bu akışkan iletişim evreninden başka bir seçeneğe sahip olamamaktadır.

         “Net” ve diğer ağlar insana kapalı devre, kendi kendisi için yayın yapma olanağı tanıdıklarından, herkes, kişisel sanal performansı ölçüsünde şu genel zehirleme sürecine katkıda bulunmaktadır.

         İşte bu yüzden sanat konusunda yapılabilecek en ilginç şey modern izleyicinin süngerleşmiş beynine sızabilmektir. Zira günümüzde çözülmesi gereken bir sır varsa o da budur. Bir başka deyişle algılayıcının beyninde, “sanat yapıtları” karşısında sergilenen bu köleliğin sinir merkezinde gizlenen sırdadır. Peki bu sır nedir?

         Bu, “yaratıcıların” nesneleri ve kendilerini mahkum ettikleri ölümle; tüketicilerin kendilerini ve zihinsel kapasitelerini mahkum ettikleri ölüm konusundaki suç ortaklığında aranması gereken bir sırdır.

         Bu genelleşen suç ortaklığı sayesinde inanılmaz berbat şeylere karşı gösterilen hoşgörü de büyük ölçüde artmıştır.

         Ara yüz (interface) ve performans iki güncel leitmotif olarak karşımıza çıkmaktadır.

         Performans denildiğinde akla tüm dışavurum biçimleri –plastik sanatlar, fotoğraf, video, enstalasyon, interaktif ekran –gelmektedir. Özgün sanatsal çekirdeği saptamanın olanaksız hale geldiği bu dikey ve yatay, estetik ve ticari çeşitlilik artık yapıtın bir parçası haline gelmiştir.

         Matrix’in kusursuz şekilde temsil ettiği olay-olmayan-olay, küresel tipte bir enstalasyon, total bir küresel olgudur. Hem bu filmden yola çıkılarak üretilmiş ürünler, hem de dünyanın her yerinde aynı anda gösterilen film ve milyonlarca seyirci küresel bir olay- olmayan-olay yaratma konusunda bir bahane olarak kullanılmışlardır. Küresel ve interaktif bir bakış açısından hepimizi bu total küresel olgunun oyuncularıyız.

         Kurgu, kolaj, sayısal, sentezleme, vb. kaynaklardan yararlanması sağlanarak fotoğrafa mültimedyatik bir biçim kazandırılmaya çalışılmaktadır. Önüne konulan bu sonsuz olanaklar, bu bulaşıcı düzen bozukluğu, fotoğrafın bir performans görünümüne sokularak yok edilmesi anlamına gelmektedir.

         Bu evrensel karışımda her özgün belleğe geçirme biçimi özgünlüğünü yitirmektedir. Tıpkı bireyin çeşitli ağlar ve karşılıklı etkileşim süreci içinde özerkliğini yitirmesi gibi. Tıpkı farklı kutuplar olmaktan vazgeçtikleri için enerjilerini karşılıklı olarak yitiren gerçek ve imge, sanat ve gerçeklik gibi.

XIX. yüzyıldan bu yana sanatın yararlı olmak gibi bir derdi olmamıştır. Hatta bu özelliğiyle övündüğü bile söylenebilir. (Oysa henüz gerçek ya da nesnel olmayı başaramamış, yararlılık diye bir şeyin söz konusu olmadığı bir dünyada klasik sanat için aynı şeyi söyleyebilmek mümkün değildir).

         Bu ilke biraz zorlandığında yararsız hale getirilen her nesne bir sanat eserine dönüştürülebilir. Nesneye işlevini yitirtip, üzerinde hiç oynamadan, müzelik bir nesneye dönüştüren ready-made’de zaten bundan başka bir şey yapmamaktadır. Gerçeği yararsız hale getirdiğiniz andan itibaren onu bir sanat nesnesi, sıradanlığın o yok edici estetiğinin oyuncağı haline getirmiş olursunuz.

         Dolayısıyla eskimiş, işlevini yitirmiş öyleyse yararsız hale gelmiş her şey bu sayede neredeyse kendiliğinden bir “aura”ya sahip olmaktadır. Zamansal açıdan güncelliklerini yitirmiş olmaları Duchamp’ın gerçekleştirdiği jestin eşdeğerlisi olarak kabul edilebilir. Çünkü bu şeyler de birer ready-made, müzelik hale gelmiş evrenimizin kendilerini hayata döndürdüğü nostaljik kalıntılara dönüşmüşlerdir.

         Bu estetik biçim değişikliğini maddi üretimin tamamına uyarlayabiliriz. Maddi üretim de toplumsal servet terimleriyle açıklanması mümkün olmayan bir aşamaya geldiğinde sanki o yok edici estetiğin belirlediği devasa bir gerçeküstücü nesneye dönüşmekte ve her yeri sanal bir müzeye dönüştürmektedir. Bizi çepeçevre kuşatan teknik evrende, nadasa bırakılmış sanayiye el atılarak bir ready-made gibi o da müzelik hale getirilmek istenmektedir.

         Yararsızlık mantığı çağdaş sanatın –kendisi de tanımı gereği yararsız olan –bir atığa/çöpe benzetilmesine yol açmaktan başka bir seçenek sunamazdı. Bu bir saplantıyı andıran atık/çöp figürasyonu aracılığıyla sanat inatla yararsızlığını sergilemeye çalışmaktadır. Bir yandan çok pahalıya satılırken bir yandan da yalnızca kullanım-değeri olmayan bir şey değil, aynı zamanda değişim –değeri de –olmayan bir şey olduğunu göstermeye çalışmaktadır.

         Burada bir terslik vardır. Yararsızlık kendiliğinden bir değere sahip değildir. Yararsızlık ikincil bir semptomdur. Oysa sanat tüm olumlu niteliklerini bu olumsuz nitelik yararına sanat tüm olumlu niteliklerini bu olumsuz nitelik yararına kurban ederek, yararsız bir amaçsızlık tarafından yoldan çıkartılmayı kabul etmiştir. Bunun kılıfına uydurulmuş bir estetik anlayışı sergileyen saçmalık, anlamsızlık, sıradanlık, hiçlikle benzerlikler taşıyan bir senaryo olduğu söylenebilir.

         Bütün anti-sanat biçimleri estetik boyuttan kaçıp kurtulmaya çalışmaktadırlar. Oysa ready-made sıradanlığı üstlendiği günden bu yana bütün bunlar sona ermiştir. Saçmalık, nonfigüratif üretim, sefalet ve muhalefet artık sona ermiştir.

         Bunlara benzemek ya da bunlardan oluşmak isteyen bir çağdaş sanat bu değiştirilmesi olanaksız anti-sanat estetiğini güçlendirmekten başka bir şey yapmamaktadır.

         Sanat her zaman kendi kendini yadsımıştır. Ancak bunu kendi yok olma düşüncesi tarafından kışkırtıldığı için, biraz da yasak çiğneme şeklinde yapmıştır. Oysa günümüzde kendi kendini yadsımasının nedeni yetersizliğidir. Hatta daha da beterini yaparak kendi ölümünü yadsımaktadır.

         Buradaki paradoks şudur: sanat giderek karmaşıklaşıp, giderek bir hiçe dönüştüğü ölçüde maddi bir değere sahip olmakta, hatta değeri artmaktadır. Bu durumda Canetti’nin sözünü etmiş olduğu artık o hiçbir şeyin güzel ya da çirkin sayılmadığı aşamaya, farkına bile varmadan geçmiş olduğumuz söylenebilir. O her şeyi allak bullak eden kör noktayı bulabilmek olanaksız olduğundan sanatın yok oluş sürecini sürdürmekten başka bir seçeneğimiz yok.

         Sonuç olarak bu yararsız işlevin bir işlevi var mıdır?

         Bu yararsızlığın işimize yaradığı yerler var mıdır?

         Bizi iktidar sorumluluğundan kurtaran politikacılar gibi, çağdaş sanat da sunduğu anlamsızlıkla bizi anlamın egemenliğinden kurtarmaktadır. Hızla yaygınlaşmasının nedeni bu olabilir. Her türlü estetik değerden bağımsız bir şekilde anlamsız ve yararsız olduğu ölçüde gelişme göstermektedir. Tıpkı politikanın her türlü temsil ve inanırlığını yitirmiş olduğu ölçüde varlığını sürdürebilmesi gibi.

         Keza sanat, sanat pazarı gibi şeyler çöktükçe gelişme gösterir gibidirler. Bunlar kültür ve simülakrla ilgili son modern aracılardır.

         Bu durumda çağdaş sanatın hiçbir işe yaramadığını ve bütün bunların bir anlamı olmadığını söylemek saçmalıktır. Zira bu sanatın temel işlevi hiçbir işe yaramamaktadır. Bu işlev sayesinde bize kendi yararsızlık ve anlamsızlığımızı göstermektedir. Hatta daha da güzelini yapmakta ve bu çöküntü sürecini bir yandan kendisinden kurtulmak gereken bir şeyin gösterileşmiş hali gibi sunarken, diğer yandan da onu bir kazanç kaynağı haline getirmektedir.

         Kimi önerilerde ileri sürüldüğü üzere sanatın işlevi, yaşamı sanattan daha ilginç bir hale getirmekse, bu durumda bu yanılsamaya bir son vermek gerekmektedir. Zira mevcut güncel sanatın büyük bölümünün imge ve düşselin yanı sıra estetiği de geri getirmeye, kendisinin bir imge olduğunu kanıtlamaya çalıştığı ancak bu girişimlerin çoğu kez başarısızlıkla sonuçlandığı, bu durumun ise sanat dünyasında genel bir melankoliye yol açtığı ve bu dünyanın kendi tarihi ve kalıntılarının geri kazanımıyla hayatta kalmaya çalıştığı söylenebilir.

         Sahip olmadığı şeylere sahipmiş gibi yapmaktan çok amaçlarının ötesine geçmeye mahkum edilenlerin sayısı yalnızca sanat ve estetikle sınırlı değildir.

 

Estetik

ESTETİK


FRITZ HEINEMANN
Günümüzde Felsefe Disiplinleri-Doğan Özlem.

GENEL


Estetik, öbür felsefe disiplinlerine oranla oldukça genç bir disiplindir. Sözcüğü ilk kez, Alman esletiğinin kurucusu A. Baumgarten (1714-1762) kullanmıştır. Ancak Baumgarten sözcüğü iki anlamda kullanmıştır:

1. Aşağı basamaktaki bilgisel olanak, yani aisthesis (duyum)

2. Bugün "estetik" olarak adlandırdığımız disiplin.

Sanat hakkındaki düşünce çabaları, hiç kuşkusuz Eskiçağdan beri şairler, sanalçılar-, filozoflar tarafından bir estetik tarihi oluşturacak kadar hep sürdürülegelmiştir. Ama bu düşünce çabalarından ilk kez. bağımsız bir disiplin çıkaranlar 19. yüzyıl filozofları olmuşlardır. Bu filozoflar estetiği güzelin bilimi olarak anlamışlar ve bu güzeli ve onun doğasını temellendirmenin olanaklı olduğuna inanmışlardır. Onlar genellikle estetiği kendi sistemlerinin bir parçası haline getirmişler ve onu kendi sistemlerinin ilke ve yöntemleri altında belli bir duyusal-duygusal ilkeye (Croce'de sezgi , Cohen'de saf duygu , Gipps'de Einfühlung- özdeşleyim -) göre düzcnlemişlcrdir.

YENİ DURUM VE YENİ SORUNLAR
Bu denemeler tek tek ne denli ilgi çekici iseler de, bütünden bakıldığında başarısızdırlar. Biz kendimizi bu denemeler karşısında tamamen yeni bir durum içinde görmekteyiz. Güzelin doğasını bir felsefe disiplini içinde temellendirmeyi istemek anlamsızdır; çünkü böyle bir güzel, kendi başına güzellik diye bir şey yoktur.

Dil eleştirisi bize, "güzel" sözcüğünün hiç de tek anlamlı olmadığını öğretmiştir. Öyle ki, artık biz, klasik güzellik idealini ve geleneksel felsefi sistematiğin bu konuda getirdiği keyfi sınırlamaları bir kenara bırakmak zorundayız. Sanat ya da sanatlar, tüm insanların ve tüm insan topluluklarının yarattıklarıdır. Öyle ki, bugün karşımızda, tüm insanlık tarihi boyunca her çağın ve her insan topluluğunun sanatsal yaratıları olağanüstü bir zenginlikle, asılları veya yeniden-üretimleri (Reprodııktion) ile ilgimize açık durmaktadır. 20. yüzyıl estetiğinin çıkış noktası, herşeyden önce bu malzemenin incelenmesi olmalıdır. Böyle bir estetiğin soracağı sorular da şunlar olabilir:

Sanat nedir?
İnsan neden bir sanat yapıtı yaratır?
Bir sanat yapıtını öbür insani ürünlerden ne ayırır?
Sanatsal hoşlanma nerede ortaya çıkar?
Sanat fenomenleri için verllecek yargılarda hangi ölçütler geçerlıdir?

Sanat, bizim yarattığımız, dolayısıyla bizim kavrayışımıza geçişli olan bir şeydir. Ama sanat uğraşı, aynı zamanda, bizi doğanın derinliğine bir kavrayışına doğru sürükleyen bir uyarıcıdır da. Sanatçının kendisi bir doğadır ve o kendisini çevreleyen evren ile bağlantı içinde yaratır. Öyle ki, biz bu yol üzerinde, doğal güzelliği kavramayı da umabiliriz. Buradan yola çıktığımızda, güzel diye ıek bir estetik değer değil, tersine kendi tarzı içinde bir çok değer; Greklerinki gibi bir tek olgun sanat değil, tersine kendi tarzı içinde pek çok olgun sanat ((örneğin, Mısır, Çin, Bizans sanatı ve modern sanat) olduğunu saptayabiliriz.

Bunun gibi estetik de pek çok görünüm içindedir. Örneğin metafıziksel olarak estetik, çeşitli güzellik basamaklarını bir mutlak güzel idesi altında ele alıp izleyen bir disiplin olarak anlaşılabilir ( Platon )

Psikolojik olarak estetik, aslında bir uygulamalı psikoloji olarak görünür ve örneğin estetiğin özdeşlcyim (Einfühlung) üzerinde temellendirilebileceği ( Lipps ) ve bu özdeşleyime bağlı bir soyutlamanın estetiğin konusu oldugu ( Woringer ) aöylenebilir. Fenomenolojik olarak, estetik beğeni problemi estetiğin başat problemi sayılabilir ( Geiger ).

Ama estetik denen disiplin, birde değerler problematiği açısından da görülebilir ve estetiğin ana konusunun estelik değerler ve daha genelinde değer yargıları olduğu söylenebilir. Örneğin semantikçiler, son olarak göstermişlerdir ki, "güzel” "çirkin", "hoş", "yüce' gibi estetik terimler çok anlamlıdır ve bu konuda öncelîkle bir dil çözümlemesine gerek vardır ve böyle bir çözümleme sonunda, bu terimlerin aslında belli değer yargılarını ifade ettikleri görülebilir.

Öbür yandan sosyologlar, sanat yapıtına, yaratıcısının bireysel ürünü olduğu kadar, toplumsal yapıya bağlı ve aynı zamanda ondan çıkan bir toplumsal ürün olarak bakarlar.

Tüm bu bakış tarzları ve yöntemlerler, mutlaklaştırılmadıkları sürece, kendi açılarından kısmi bir doğruluk taşırlar. Ama, bizi sanatı kavrama konusunda bazı t:emel noktalara götürecek bir yol bulmayı denerken, yine de tüm bu tarz ve yöntemlerle elde edilmiş olan sonuçlardan yararlanmak gerekir. Buna göre, bizim temel sorumuz şu olacaktır: Sanat nedir? Bu soruyla işe başlamak için de, aynı zamanda şunu sormak "Sanat" sözcüğünün çeşitli dillerdeki anlamı nedir
Eski yüksek Almancada "Kunst" (sanat) sözcüğü "Kenntnis" bilgiden gelir .ve aynı zamanda işbirlik , beceri anlamına da gelir. . Aynı sözcük ve eski Sakson dilinde de benzer. anlamlara sahiptir. Bu kök Got ve İngiliz dilinde yoktur ve onun ' Art' almıştır. Art'ın iki anlamı vardır: l. beceri, hüner (skill), 2. bir beceriye , hünere dayalı olarak yapımı gerçekleştirilen şeyleri öğrenme ve öğretme tarzları.. Almanca "Kunst", Ingilizcedeki "fine arts (güzel sanatlar)a karşılık olabilir.

Art Latince arts’dan gelir ki. daha çok. (bir kurala bağlı insani etkinliğin biçim ya da tarzı, genel olarak, maharet, üslûp, beceri, daha özel olarak da. el becerisi, işleme, zanaat ve bilim anlamlarına gelir.

Görülüyor ki, "ars" deyimi ne sanat sözcüğüyle sınırlıdır; ne de onun bilime karşıt bir anlamı vardır. O, bir sanat ya da bilimin temelinde kuralları ifade eder; örneğin retorik için gramer bir "ars” tır. Böyle bir dil çözümlemesi ile sanatın anlamının çözümlemesine ne gibi bir katkı getirilebilir? Hiç kuşkusuz bir dil çözümlemesi sanatın ne olduğunu bize asla veremez. Ama sanat fenomeninin asla ihmal edilmemesi gereken bir açıdan görülmesini de sağlayabilir.

Bu açıdan bakıldığında görünen şudur: Sanat, yapabilmekle, beceri ile, zanaatla kurallı eylemle ilgilidir ve giderek tüm insani etkinliğin temelinde yatan bir şeye bağlıdır. Bunu saptadık mı, artık etkinlik olarak sanat ile ürün olarak sanat arasına bir farklılık koyma gereği ortaya çıkar.

ETKİNLİK OLARAK SANAT

Bu ayrımı yaptık mı, sanattan önce etkinlik olarak sözetmek zorunda kalırız. O zaman soralım: Özel olarak ' sanatsal etkinlik" diye bir var mıdır? Bu soru, sanatın teknik yanıyla ilgili değildir. Çünkü açıktır ki, örneğin desen çizmek, resim ya da beste yapmak, teknik bilgi ve beceri gerektirir. Bu yüzden sorumuz daha çok, insanda "sanalsal yaratıcılık" adı verilen bir temel işlevin, dil ya da düşüncenin belli bir basamağında ortaya çıkabilecek böyle bir işlevin bulunup bulunmadığıdır.

Örneğin insanları sanat yaratıcısı hayvan olarak da görebilir miyiz? Hayır. İnsanda, örneğin dil ve düşünce gibi temel ve karakteristik sayılabilecek şekilde bir sanatsal etkinlik yoktur. Herkes dile ve düşünceye sahip olmakla birlikte, herkes sanatçı değildir. Öte yandan, sanatçı da, her insanda bulunandan apayrı şeylere sahip kişi de değildir. Ama o, insanların sahip oldukları yeteneklerden bazılarına daha yüksek oranda sahiptir ve o ayrıca, bu yeteneklerini belli bir tarz içinde bütünleştirme gibi bir yeteneğe de sahiptir.

Sanatsal yaratıcılığın, düşünce ve dil gibi herkesle bulunmayan bir şey olması, belki bir eksiklik olarak görülebilir, ama o aynı zamanda düşünce ve dil karşısında bir üstünlüğe de sahiptir. Çünkü sanat, dilde ve düşüncede parça parça görünüme çıkan, ama aslında parçalanmaz bir bütünlüğü olan insan tininin yaratıcılığının ürünüdür.

Öyleyse, sorumuza, yani "sanat nedir?" sorusuna ilk yanıt şudur: Bir etkinlik olarak sanat, insan yaşamının bir temel hareketi, bir boşalma alanı, bir mecrâsıdır. İnsan yaşamı (istenirse "insan ruhu" ya da "insan tini" densin) bir iç enerjiyle bu mecrâdan boşalır ve bedenin duyusal veri içeriğinden kalkarak bir etkinlik geliştirir. Bu etkinlik, insanın bedensel, psikolojik ve tinsel tüm olanaklarını kullanır. Bu haliyle sanat, yaşamın toplu karakterine bağımlıdır. Onun temel özelliği, bir bütünlük karakteri taşımasındadır. Bu yüzden o, ancak yaşama ilişkin bir kişi bütünlüğünden çıkan şeylerle gösterilebilir; o, bilimlerin yaptığı gibi bir parça-alan olarak objeleştirilemez.

Ne var ki sanat, tüm bu enerjileri, her zaman değişen yeni bir zemin üzerinde bütünlüğe sokar. Örneğin, sık sık, sahip olduğumuz duyumların aslında tek bir duyum olduğunu, bu duyumun sinir sistemi ve insan bedenindeki organlarca bölündüğü hakkında hipotezler ileri sürülür. Ben buna şunu eklemek istiyorum: Tasarımlama, fantazi ve anımsama da, aslında aynı temel güçten çıkan üç ayrı ışındır ve bizlerin geçmiş, bugün ve gelecek dediğimiz şeyler, bunların ortak çalışmasının ürünüdür. Algıları, tasarımları veya salt imgesel şeyleri, yani tek tek tasarımlama, fantazi ve anımsamaya maledilen bu şeyleri tek bir kuruluş içinde kavrama, işte sözünü ettiğimiz bu tek güçten dolayıdır. İşte sanatçı, bu kurucu-kavrayıcı güce dayanarak, tasarım, anımsama ve fantazide parçalanmış olan bu şeyleri birleştirerek anlamlı şekiller elde etmeye çalışan kişidir. Ama tabi ki, her sanatçı bunu kendi özel perspektifi altında yapar.

Bu nedenle "sanat nedir?" sorusuna ikinci yanıtımızı şöyle veriyoruz: Etkinlik olarak sanat, insan tininin vazgeçilmez bir denemesidir. O, mevcut malzemeden (içerikten) bir düzen ve şekile (Gestalt) yükselme hamlesi, yani bir kurma ve şekil verme girişimidir. İnsan, sanatta bir evren yaratır veya daha doğrusu, kendi kurduğu bir tarza göre kendi evrenlerini yaratır.

Her iki yanıtı birleştirirsek şöyle diyebiliriz: Sanat, insan tininin bir iç enerjiyle ve bütüncül biçimde dışavurumu olduğu kadar, bir kurma ve şekil vermedir . Burada bilinçli ve bilinçsiz etkinliklerden sözedilebilir. Ne var ki, ben içkin ve otonom sanat ayırımını yeğliyorum. Birincisi, yani insan tininin bir iç enerjiyle dışavurumu olarak sanat bilinçsiz etkinliklerc bağlıdır. İkincisi, yani özel şekil vermelere, kurmalara elveren etkinlik ise otonomdur.

Bu ayırım, hem doğa ile sanat arasındaki ilişkiyi, hem de sanatın kendine özgülüğünü açık kılar. İçkin sanat hayvanlar âleminde de.vardır. Eskiler, insanın hayvanların sanatsal etkinliğini taklit ettiğine inanırlardı. Onlar hareket sanatında (dans, bale), yapı sanatında ve müzikte, an kovanlarının, örümcek ağlarının, kuş yuvalarının ve kuş cıvıltılarının taklit edildiğini söylemişlerdir. Gerçekten de doğa, çiçeklerdc, yaprak, koza ve meyvalarda ve özellikle kristallerde sanatçı gibi davranmıştır. Biz tüm bunları neden güzel diye adlandırıyoruz ve onlara karşı estetik bir sevgi duyuyoruz? Çünkü onlar forma sahiptirler; çünkü doğa, belli koşullar altında en az etki ilkesine göre basit çözümler bulmuş ve böylece madde üzerinde bir zafer kazanmıştır.

OYUN OLARAK SANAT

Doğadaki herşey sanki bir oyunmuş gibi görünüyor ve doğa kendisini sanata yine böyle açıyor. Çünkü sanat da bir oyundur. Bunun böyle olduğunu daha dilde görebiliriz. Biz keman, piyano, flüt oyunlarından, görscl oyunlardan sözederiz (Almancada "enstrüman çalmak" fiili yerine "enstrümanı oynamak" fiili kullanılır -çev.-). Bu oyun karakteri çok önemlidir. O, içkin ve otonom sanatı birbirine bağlar ve: her iki sanat, biyolojik ve antropolojik bakımdan birbirlerine oyun yoluyla derinden bağlanırlar. 

Huizinga  derin anlamlı kitabı  Homo Ludens (1944) de, insanın aslında oynayan hayvan olduğunu, kültürün bile bir oyun olarak meydana çıkıp geliştiğini ileri sürüyor. Öyle ki, toplumsal yaşamın birbirinden en ilgisiz alanlarında bile, örneğin arkadaşlar arasındaki dostça bir kâğıt partisinden, geleneklere, savaş kurallarına ve giderek felsefeye kadar, yaşama formlarının oyundan çıktığını savunuyor. Sanat tarihinden gelme bir kültür tarihçisi ve filozofu olarak Hııizinga'nın belirttiklerinde kuşkusuz kısmi bir doğruluk vardır. Kısmidir, çünkü gerçekliğin bütünü, böyle tek yanlı temellendirmelere izin verilemeyecek kadar karmaşıktır. Ama Huizinga şunada haklıdır: Tüm insanlara maledemezsek de, sanatçı, büyük ölçüde oynayan hayvandır. Kedi, köpek gibi hayvanlar tutkulu bir biçimde oyun oynarlar ve ayıca oyunun nereye kadar gidip kavgaya dönüşeceğini de çok iyi kestirirler. Biyologlar, hayvanlar âlemindeki bu oyun karakterini zaten bilmektedirler.


Sanat bakımından oyun, gündelik yaşamı ve onun bağımlılıklarını aşan bir sfere erişmenin ilk adımıdır. Oyun, gündelik yaşamı ve onun içeriksel kaygılarını bilerek gözardı edip onların üstüne yükselmeyi ve hoşlanmayı sağlar. Ama buna karşılık aynı oyun, oyuna katılanları tamamen kendi kurallarına uymaya zorlar. Bu kurallarla özel oyun alanları ve oyun zamanları, yani ritmler, düzenler oluşur ki, bunlar daha sonra bilinçli olarak belirlenip formüle edilinceye kadar, başlangıçta bilinçsizce konulmuş oluırlar.

Bu oyun karakteri, objesiz sanatlarda (dans, bale), eskrim gibi, parasal bir yarar gözetilmediği sürece sporun her türünde egemendir. Buna karşılık otonom sanatta oyun çok daha derin bir kaynaktan çıkar. Ruhumuz da oynar. Düş, tasarım ve anımsamalarla oynanan bilinçsiz bir oyundur ve bu yüzden o ilk şairdir. Düş görmek demek, içimizdeki şairin konuşması demektir. Düşte, tinin derin ama bilinçsiz bir dışavurumu söz konusudur. Biz düş sırasında serbestçe geçmişi, bugünü ve geleceği birbirine katıştırır, çok uzun zamandan beri unutmuş olduğumuz yaşantılarımızı belleğimize davet eder, yaşayıp yaşamadıklarını ayırdetmeksizin ölülerimizle konuşur, onları hiç beklenmedik durumlarda karşımızda buluruz, v.b. Düş bir çeşit cinnet, anlamsız bir oyun gibi görünür. Düşün anlamı, ancak psikoanalitik çözümlemelerle ortaya çıkartılabilir. İrrasyonel ve saklı anlama sahip şekiller meydana getirdiği için, düş, yaratmanın ve özellikle sanatsal yaratmanın babası sayılabilir. Jean Paul, düşü "yaratmanın manastırı', "yaratmanın ana- yurdu" olarak adlandırmıştır.

Ne var ki, burada yine içkin ve otonom sanat arasındaki ayrımımızı anımsamak gereklidir. Biz düşte kendi korkularımız, umutlarımız ve tasarımlarımızla kendi kendimize bir oyun oynamaktayızdır. Oysa büyük bir şair, sahip olduğu tüm tinsel güçleri bilinçli bir şekilde kullanarak, aynı korku, umut ve tasarımlarla oynamaktadır. Ama ilişki önemlidir ve bu yüzden Jean Paul, sanatın doğal kökenini sadece ve sadece insan ruhunda bulmakta haklıdır.

Oyun etkinliği sanatçıda en yüksek noktaya varır. O, doğanın ve tarihin, gerekliğin ve imkânın, bu dünyanın ve öbür dünyanın, bu arada hatta "bilgisel güçlerin, kurgucu gücün ve anlığın tüm içerikleriyle" (Kant) oynar. Ya da Schiller'in dediği gibi, maddeye ve forma ilişkin her şeyle oynar. Bu başına buyruk çaba, tinin sahip olduğu tüm etkinlik ve içerikleri de serbestçe etkiler. Örneğin Euripides'in "Helena" oyununda tüm tarihsel geleneğe aykırı olarak işlemiş olduğu gibi, Truvalı Helen, tanrıça Hera tarafından imal edilmiş bir hayalettir ve gerçek Helen Mısır'da yaşamıştır. Euripides böyiece sadece hoş anlamlı-eğlendirici bir komedi yaratmış olmakla kalmıyor, hatta aynı zamanda daha çok, pek "ciddi" olarak, kuruntular uğruna kendilerini kanlı bir savaşta kurban edebilen insanların budalalığını da bize gösteriyor. Grek şairi, bu "oyun"unda kuşkusuz mitosu kullanmıştır, ama tanrıların ve insanların nasıl da birden değişiverdiklerini işlerken, aynı zamanda bu mitoslar üzerine romantik bir "ironi"de geliştirmiştir.

Kısacası, otonom sanatta oyun herhangi bir biçimde olabilir; o seslerle, renklerle, biçimlerle, sözcüklerle ya da başka şeylerle kurulabilir. Aslında hâlis bir sanat yapıtı, bir oyun olsa da, bizde bir gerçeklik duygusu uyandırmayı başaran sanat yapıtıdır ve hat- ta böyle bir yapıt, oyun ve gerçeklik arasındaki gerginliği ortadan kaldırır. Ama oyun olarak sanat, ne var ki gerçekliği zorlayamaz ve öbür yandan gerçeklik tarafından da zorlanamaz.. Örneğin, o ne didaktik olabilir, ne de ahlâksallaştırılabilir. Her insani şey gibi oyun da pekala kötüye kullanılabilir. Gerçek bir sanatçı, ne kendinden beslenen bir oyuncu olmalıdır, ne de onun yapıtı bize gerçeklik duygusu aşılamayan bir salt oyuna ve ahkâmcılığa saplanıp kalmalıdır.

SANAT VE YAPABİLMEK
Ne yazık ki, bugünlerde sık sık unutulan bir şey, sanatın bir"yapabilmek"ten çıktığı olgusudur. Günümüzde soyut sanat, artık hiçbir şcy yapamayanların ardına gizlendiği bir çirkinlik olarak yanlış anlaşılabilir. Buna karşılık şunu bclirtmek gerekir: Sanat yapabilmektir. Doğal yapabilme (yetenek) diye bir şey vardır. Bazı çocuklar önceden hiç bir eğitimden  geçmeden dans edebilir veya şarkı söyleyebilirler. Onlara, hareket formlarını ve ritmleri doğal olarak kapma gibi bir yetenek bahşedilmişür. Bu yetenek büyük sanatçılarda doğuştan vardır vc asla sonradan edinilmiş değildir.

Doğa da yapabilir, hatta o kendi yapabilme gücüne sınırsız olarak sahiptir. Doğadaki formların erişilmez zenginliğini veya Mozart gibi bir hârika çocuğun sahip olduğu güçleri gözümüzde canlandırmak bizim kavrayış gücümüzü aşar. Tabii bunun yanısıra insanları hayvanlar âleminde efendi kılan bir öğretilmiş yapabilme de vardır. Süreç içinde insan, ellerini serbest hale getirmiş, böylece durmadan artan bir hızla ve beceriyle çeşitli araçlar yapıp kullanmıştır. Ele hu kadar övgü düzülmüş olmasının nedeni bu olmalı. Ama elin serbestleşmesi sadece araç yapımına yol açmamış, özel sanatlara da olanak doğmuştur. (Çin'de resim sanatının da kaynağını oluşturmuş olan) yazı, plastik sanatlar, mimarlık ve müzik, elin serbestleşmesinin olanaklı kıldığı şeylerdir.

Sanat ve (zanaatı da içermek üzere) el işi, hem farklı, hem de bir birlerine bağlıdırlar. Andre Malraux, sanatçı formlar üretir, el işçisi (zanaatkâr) ise mevcut formları yeniden üretir, demişti. Tersine, sanatçı formları yeniden üretemediği gibi, el işçisi de yeni formlar yaratamaz. Gerçek bir sanatçı el işçiliğini esaslı olarak kavramak zorundadır. O, el işçiliğini bir yardımcıya veya makineye de bırakamaz. Bu yüzden, kuramsal olarak sanat ile zanaat arasında kesin bir ayırım yapılırsa da, bu ayrım asla kesin değildir ve bu ikisi daima birbirlerine geçmiş haldedirler.

Sanatçı, herşeyden önce tam bir zanaatkâr veya teknisyen olmayı başarmak zorundadır. Bu bağlamda sanat-teknik ilişkisi özel bir problem olarak ortaya çıkar. Hep belirttiğimiz gibi, bir sanatçı, işleyeceği malzemeye, uygun bir teknikle egemen olmak zorundadır; hem genel hem de özel bir tarz olarak. Örneğin bazı ustalar ve bazı sanat okulları tekniklerinin gizini açmamışlardır (piramitleri yapanlar, Ortaçağın vitray ressamları, Van Eyck Kardeşler, Segentini). Sanatçı da bir teknisyendir. Ama sanatçı her zaman, tekniğinin kölesi değil efendisi olmak durumundadır. Sanatçıda teknik yan ağır basarsa, teknik yabancılaşma dediğimiz şey ortaya çıkar, onun yapıtı basmakalıp (stereotip) hale gelir ve teknik onun için bir engel olmaya başlar; yapıtı gitgide yaşamını yitirir, boşalır. Kısacası teknik, sanatçı için sadece belirli bir araç olarak hizmet görmelidir.

ESTETİK DENEY

Estetik olan ,şey, insani deneyin özel bir formunda ortaya çıkar.
Özgül ve varoluşsal bir deneye dayanmadığı sürece, sanat içi boş bir şey olarak kalır. Bu varoluşsal deneyin yerini ne duyup-işitmeler, ne de öğrenme alabilir. Bunun gibi, bu varoluşsal deney ne araştırma yoluyla dıştan elde edilebilir, ne de kuramsallaştırılabilir. O ancak kendi kendimizi araştırma yoluyla elde edilir.

Kuşkusuz bununla, sanat yapıtlarını salt biyografik veya salt kişisel yaşantıya bağlı (bu anlamda tarihsel) şeyler olarak yorumlanmaları gerektiği de öğütlenmiş olmuyor. Heine şöyİe yazmıştı; "Bana en fazla acı veren şeylerden birisi, şiirdeki anlamın, yazarın geçmişinden (tarihinden) kalkılarak açıklanmak istenmesidir. Bizim geçmişimizin dışa yansıyan görünümü ile kendi gerçek içsel geçmişimiz birbirlerine o kadar seyrek uyarlar ki! Hele bende bunlar hiç uyuşmazlar". Sanatçı için iç deney söz konusudur ve onun etkinliği dış etkinlikten farklıdır. Onun deneyi, sıradan ölümlülerin deneyinden, genişlik ve derinlik; arı bir duyarlılık, duygusal zenginlik, yaşantı zenginliği, büyük şekillendirme gücü ve bu güce dayalı olarak sınırsız şekiller oluşturma gibi özelliklerle ayrılır.

Sanatçı, bu iç deney sayesinde sadece şimdi olanı değil, geçmişte kalanı da, geleceğe ait olanı da, salt kurgusal bir düzlemde şimdi oluyormuş gibi yaşayabilir. Onun kavrayışı ne kadar derinse, şekil verme gücü de o kadar yüksek olur. Homeros, Dante, Shakespeare, Goethe gibi büyük şairler, bizim iç yaşantımızın sınırlarını genişletirler;  Dürer, Rembrandt ve Leonardo] gibi büyük ressamlar da görmemizi. Buna karşılık bir sanatseverin estetik deneyi, bir yeniden-yaşama, bir yeniden-kurma, bir yeniden- duymadır ve onun için yeni bir içsel yaşantı, yeni bir duyma ve yeni bir görmedir.

Psikolojik açıdan bakıldığında, estetik deney, tek tek öğelerin içimizde bir uyuma girdiği ve insanın tüm kişiliğiyle katıldığı bir toplu algılamadır. Örneğin enstrümanların ayrı ayrı çıkardıkları seslerin tek bir ses olarak topluca algılanmasında olduğu gibi: Bu algılamanın kökü de duyusal-duyumsal sferdedir ama bu algılama yine de arınmış, "rafine" bir algılamadır ve Kant 'ın ilgiden bağımsız hoşlanma dediği şeydir. Ama daha Hintlilerin Raba kuramlarında da estetik hoşlanma şöyle tanımlanıyordu: "arınmış, salt ve coşkuya, hazza da alı bir mutluluğa dönüşen sevinç".

Bu hoşlanma, içeriksel gereçler üzerinden geçerek biçimi kavrama sırasında duyulan bir şeydir. Işte, sanatsal deney, tam da bu anlamda gerçeküstücü (sürrealist) dür. çünkü o, gündelik deney çevresinde oluşan, ama onu aşan bir şeydir. Ama bir sanat akımı olarak gerçeküstücülük, estetik deneyin bu özelliğinden yola çıkarak bir kuram geliştirmek istemekle yanılgı içindedir. O ancak, sanatı gerçekliğin taklidine yönelik bir şey sayan gerçekçi (realist) sanata bir tepki olmak bakımından kısmi bir doğruluğa sahiptir. Sanatçı evreni olduğu gibi, nasılsa öyle taklit edemez. O, daima belli bir bakış açısı içinde seçmek, indirgemek, ayıklamak, soyutlamak ve tüm bunlardan sonra elindekilerini yeni bir biçimde kurmak olanağına sahiptir. Ama bu yeniden-kurma inandırıcı olmak zorunadır. Bu yüzden estetik deney, belli bir inanç formuna da dayalıdır. Sanatçı örneğin perspektifçi bir ressamsa, resmine bakıldığı zaman, üç boyutlu gerçeklik illüzyonunu, bize iki boyutlu tablosunda vermek zorundadır. Aslında o böylece yeni dünyalar yaratır, ama onun yarattığı
bu dünyaların inandırıcılık taşıması gerekir. O bize yeni bir dünya sunmaya çalışırken, kendi fantazisinin mitolojik, masalımsı veya sözde- gerçek veya salt formel olanaklarına başvurur. Yani o, kendisini çevreleyen gerçekliğe, kendi fantazisinden çıkan kendi doğrusu, yani bir inançla eğilir.

ESTETİK İNANÇ


Sanatçı yüksek bir estetik inanç etkinliğine sahip kişidir. Estetik inanç, doğrudan ve sezgiseldir ve bir şeyi rasyonel olarak doğru veya yanlış kabul etmeyle hiçbir ilişkisi yoktur. Bu inanç, her türlü yarardan, kullanılabilirlik ve denetlenebilirlikten bağımsızdır ve bu haliyle algılanan gerçekliğin sınırlarını aşar.

O, estetik oyun objelerinin gerçekliğine duyulan bir inançtır. Büyük bir sanatçı, biri, Oidipus'un, Hamlet ve Ofelya'nın, Faust ve Gretchen'in "gerçeklik" lerine inandırabilir ve bizi öylesine bağlar ki, bilincimiz onların gerçek olmayışlarını paranteze alır ve onlar, hatta gerçek kişilermiş gibi yaşamımızda yer alırlar. Estetik inanç alanı çok karmaşıktır ve henüz yeterince araştırılmamıştır. Sanatçının estetik inancı çok çeşitli biçimler alabilir. Örneğin o, her objenin kendi içinde saklı bir güzelliğe sahip olduğuna, bu güzelliğin günün birinde açığa çıkacağına ( Gerhard Hauptmann ) veya bir ezeli-ebedi güzel olduğuna ve objelerin ondan pay alarak güzel göründüklerine ( Platon ) inanabilir. Hatta o, sanatçının ödevinin evrenin saçmalığını göstermek olduğuna da ( Sartre ) inanabilir. Sanatçının inanç haline karşılık, seynedenin (estetik süje) inanç hali, sanat yapıtını tam bir onaylamadan, yarım onaylamaya ve giderek yapıt karşısında soğuk bir eleştirel kuşkuculuğa kadar, çok çeşitli basamaklarda olabilir.


Biz oyuncumuzun Hamlet olmadığını ve Hamlet'in gerçek bir öykü değil de, sadece bir trajedi olduğunu biliriz. Buna rağmen oyunu gerçekmiş gibi yaşar ve kendimizi, babasını öldürten kişiden intikam almak gereğini duyan bir oğulun yerine koyabiliriz; şair, burada hiç de bir yarım inanç aşılamak istemez; tam tersine, yapıtının sadece bir oyundan ibaret olduğunu bilmekle ortadan kaldırılamayacak olan tam bir estetik inanç aşılamak peşindedir. Çünkü bu oyun bilinci estetik hazza ne oranda karışmışsa, haz o oranda zedelenir.

Sanatsal doğruluk, bu yüzden bir inanç doğruluğudur. Gerçeküstücü niteliklerinden dolayı sanatsal inanç ile dinsel inanç akrabadırlar. "Sanat aslında dinden ve dinle birlikte ortaya çıkmıştır" ( Goethe ). Bir ulusun dinsel inanç evreni, bu yüzden örneğin yapı sanatını, plastik sanatları, resmi ve müziği derinden etkiler. Dinin sanat üzerine etkisi çoğu kez olumlu ve verimlidir, ama olumsuz da olabilir (Yahudilik ve İslâmda resim yasağı gibi). Sanat tanrının hizmetinde olabilir ve Bach, Hendel ve Beethoven 'de olmuştur da. Ama buna rağmen din ve sanat sferleri hep birbirlerinden ayrı kalmışlardır. Dinsel inanç, kesinliğe, ahde, tekelciliğe ve dinsel kurtuluşa yöneliktir; estetik inanç ise özgürlük, pcrspektivite vc ifade peşindedir.

DİL OLARAK SANAT

Sanat pek çoklarınca duyguların ifadesi olarak tanımlanır. Bu yanlış değildir, ama çok kısıtlı bir tanımdır. Sanat yalnız duygulan ifade etmez., hatta o aynı zamanda güdüleri, içtepileri ve iç yaşamın gözlemlenemez her türlü zenginliğini de ifade eder. Ayrıca o dış dünyanın betimine yöneldiği kadar, yeni dünyalar da kurar. Sanat bir bildirme formu, bir dil olarak oluşur. Tiyatronun kaynaklarından biri olan sessiz dil (pandomim dili), sesli dile, konuşulan dile ve yazı diline ve giderek resim diline giden yolu açar: İnsan konuşan hayvan olur olmaz, dil sanata etki etmeyc başlamıştır. Çünkü biz dili, sadece iletişim aracı olarak değil, tüm deneyimlerimizin yorumlanmasında da kullanırız.

Belli bir anlamda dil, sanatın temel gizini de içinde tutar. Dil yapılarının dayandığı ilkeler, sanat yapıtlarının da dayandıkları ilkelerdir. Dil mucizesi, dilin sonlu sayıda ses ve heceler yardımıyla sınırsız sayıda duyusal-duygusal içerikleri ifade edilebilir ve betimlenebilir kılmasındadır. Tinsel içeriklerin anlamlı bir düzenine ulaşmak için, dil, duyusal malzemeyi (ses ve heceler) organize eder. Bunun sonucunda çifte bir dil formu oluşur: Biri içsel, öbürü dışsal. Dışsal dil formu, örneğin seslerin birbirleriyle olan ilişkisine karşılıktır ve bu ilişki ses yasalarında ifadesini bulabilir. İçsel dil formu, örneğin objelerin eril (maskulen) veya dişil (feminen) olarak keyfi biçimde gösterilmesinde olduğu gibi, deney içeriğinin dilde kullanılmasının tarz ve türünü belirler. Sanat genişletilmiş ve genelleştirilmiş bir dil olarak anlaşılabilir. O, dilin yetersiz kaldığı yerde, onun yerini alan, onu genişletip tamamlayan bir dildir. Beethoven'in mektuplarında, sözcüklerin yetersiz kaldığı yerlerde, aralara hemen notalar serpiştirilir. Büyük şairler ise bunu yine dil içinde kalarak yapar ve dili zenginleştirirler. Sonlu sayıdaki ses ve hecelerin yerine, sanatçının elinde sınırsız bir ses, renk, çizgi kümesi ve plastik malzeme, işlenmek üzere durur. Bu yüzden, bir kez, dışsal sanat formu dışsal dil formundan çok daha zengindir ve bunlar büyük bir çok-çeşitlilik içinde sanatsal yaratmanın çeşitli alanlarında işlenmeye hazır dururlar.

Bunun gibi içsel sanat formu da içsel dil formundan daha kapsayıcıdır. Bu içsel sanat formu, somut bir şey değildir. İnsan gören hayvan olarak adlandırılır. Oysa hayvanlar insana göre daha keskin göztere sahiptirler (gündüzleri kartalların, geceleri kedilerin ne kadar iyi gördüklerini hep biliriz). Ama insan, görmeden ayrı olarak vizyon dediğimiz şeye, özgörüye, içten bakmaya sahiptir. Bunun gibi, kulakları bizden çok daha iyi işiten hayvanlar vardır. Ama insanda, sağır Beethoven'in gerçekleştirmiş olduğu gibi, icten isitme yetisi vardır. Yine bunun gibi, tad alma duyusu bizden hayli gelişmiş hayvanlar vardır. Ama buna karşılık insan tinsel tad alanı varlıktır. İşte, içten görme, içten işitme ve içten değerlendirme tarzları, en sonunda, sanat yapıtının niteliğini ayırdetmemizi sağlar.

Her sanatçı kendisine göre bir dil yaratır. Albert Schweitzer şöyle der; "Bach, aslında bir ses dili üzerinde çalışmıştır. Onda sevgi dolu mutluluğun canlı dostluğun , derin ve yüce acıların duradan tekrarlanan ritmik motiflerinden oluşan bir dil vardır". Tek tek sanatçıların "diller"ini araştırmak önümüze geniş, verimli bir alan açar. Sanatçılar için ana problem hep şu olmuştur: l. Kişisel yaşantılarına uygun ve 2. bireyüstü ve genel olarak anlaşılabilir olan bir dil bulmak. Örnegin 18. yüzyıl müziğinde olduğu gibi ortak bir sanat dili varsa, bu iş kolaydır. Ama günümüzde olduğu gibi, böyle bir ortak dil yoksa sanatçının işi çok zordur. Bu sanat dillerinin bulunuşu bir sanat stilinin kurulmasında en önemli adım olmuştur.

Sözsüz sanat dilleri doğal dillerden, gidimli (diskursif) olmamaları ve hiçbir çeviriye olanak tanımamaları veya sözlük tanımlarına uygun düşmemeleri ile ayrılır!ar. Başka bir deyişle bunlar herşeyden önce anlık dilleri değildirler; tersine, kendi nüfuz edilemezlikleri içinde tüm insanlığın malı olan dillerdir. Bu yüzden onlar tek-anlamli değil, çok- anlamlı dillerdir. Bu durum, sanat yapıtlarrıı özgürlüğe götürür ve onları yorumlamada sınırsızlığa yol açar. Onların yanlış anlaşılabilirliğini de yapan şey budur. Öbür yandan sanat yapıtları bir şeyler söyledikleri, "konuştukları" sürece yaşarlar, onlarla konuşan biri olmadığı sürece ölmüş gibi olurlar; tâ ki, onları yeniden anlayacak, onlarla "konuşacak" yeni bir kuşak ortaya çıkıncaya kadar.

BİÇİM VERME OLARAK SANAT


Bir sanatçı, yüksek bir biçim verme gücü olan kişidir. Sanat bakımından biçimin (form) önemi ve anlamı çok uzun süredenberi bilinir. Ne var ki, bu biçim, sık sık mükemmel ve durağan bir şey, "form" olarak anlaşılmıştır ve sanatın bu formu örnek alan bir taklit süreci olduğu söylenmiştir. Oysa, sanatı sanatçının biçim vermesinden başka bir şey belirlemez. Ama, örneğin Platon, böyle bir mükemmel ve durağan formun öncelliğine inanıyordu ve kök-fornılar, onun için kendi başlarına varolan, sonsuz, durağan ve mutlak şeylerdi.
Ne var ki, değindiğimiz gibi, sanat formları, aslında sonradan varolan, göreli ve dinamik şeylerdir. Onlar sanatsal yaratına süreci içinde oluşurlar, bu süreç içinde ortaya çıkarlar ve herhangi bir içerik ile belirlidirler. Onların çeşitli stillerde ortaya çıktıkları gözardı edilmeden, ideal-tipsel olarak bu konuda şu olanaklar ayırdedilebilir


1. Kendiliğinden biçimlenen biçim (forma se formans); Buna rastlantısal olarak oluşan biçim de denebilir. Örneğin bir kağıdı ortaısından katlayıp bir yüzüne mürekkep damlattığımda, kağıdın her iki yüzünde de ilgi çekici formlar meydana gelir. Bu formlar çeşitli kişilerce yarım aya, at başına, bulut kümesine, v.b. benzetilebilir. Formun oluşması rastlantısaldır, ama onu değişik biçimlerde anlamlandırma rastlantısal değildir ve kişinin psikolojik durumu hakkında bu anlamlandırmalar ipuçlarıdır (Roschach testi). Bu örnekte olduğu gibi, bir soyut sanat formu da, nokta ve çizgilerden rastlantısal olarak meydana gelebileceği gibi, içerikten veya bilinçsiz eğilimlerdcn kendiliğinden de ortaya çıkabilir.
Buna karşılık doğa formları asla rastlantısal değildir. Tersine bu formlar, dış ve iç güçlerin dengesinde meydana gelir. Örneğin bir terazideki denge halinin, dış güçlerle (hava basıncı, ışık durumu, v.b.) terazinin iç rezistansının belli bir andaki karşılaşması olduğu söylenir. Burada, denge durumuna gelme çabasının, içsel durum yasalarına bağlı olduğu görülür ki, şimdilik bilmediğimiz bu yasalar belki bir gün pekin olarak formüle edilebileceklerdir. Örneğin bu yasalar arasında simetri yasaları, doğada ve sanatta form oluşturmaya yön veren yasalar olabilirler (Bkz; Hermann Wcyl, "Simetri", Princeton, 1952). Bu yolla meydana gelen formlar dinamiktirlcr. Onlar hareketlerinden (iş yapma, yürüme, dans ritmleri; örneğin müzik formlarının kaynağıdırlar) meydana çıkarlar ve onlardaki canlılık da bu yüzdendir. Bir resimdeki şekiller kararsız bir denge içinde bulunurlar. Resmin formu, resmedilen hareketle, daha sonraki bir hareket arasındaki geçiş noktasını gösterir. Bu geçiş ânının tam olarak gösterilebildiği yerde bir kararlı dengeye ulaşılmış demektir. Örneğin mermer kaidesindeki Mısırlı Nefertiti'nin elinin duruşu, hem oturma, hem de ayağa kalkmak üzere olma hareketlerini bize birarada verir. İşte bu haliyle form bir sonuçtur. Örneğin doğal güzellik, doğanın kendi formunun sonucu olarak oluşur ve hiç kuşkusuz iç ve dış güçlerin bir denge hali amaçlanmışsa, bu her zaman böyledir ve bu güçler bir uyum içinde şekillenmişlerdir. Doğa bir form oluşturma sürecidir ve bu süreç içinde o kavranamaz bir şeydir.

2. Biçim verici biçim (forma formııns): Konstrüksiyon sanatçısı, örneğin mimar, önce ayrıntılı bir taslak (pllan, kroki, vb.) yaparak işe başlar. Onun planı, yapıta öngelen ve sonradan içeriğe kalıplanacak olan biçim verici biçimdir. Yapım sırasında bu plan tabii ki değiştirilebilir. Örneğin Roma stili ve gotik kiliseler, çeşitli değişikliklerle, yapıldıkları şekilden çok daha fazla geliştirilmişlerdir. Ama nihai olarak burada sanatçının tini biçim verici biçimdir. O, yapıta, birlik, anlam, değer ve şekil verir. Burada, birlik, anlam, değer ve şekil vermenin özel estetik edimleri söz konusudur. Böylece burada yeni evrenler, tinin yaratıcı güçlerinin ürünleri olarak meydana gelirler.
İçlerinde biçim verici biçimin egemen olduğu sanatçılar, örneğin bir süre en ince şeklini verebilmek için yıllarını harcarlar

Poe ' nun "Karga" şüri için üç yıla ihtiyacı olmuştu. Ulaşılmak istenen etkiyi, şiirin uzunluğu (100 satır), duygu tonu ve "çaresizlik" nakaratı sağlar. Bu "çaresizlik", mümkün olduğu kadar büyük etki vermek için, bir karganın ağzından dile getirilir, yani âşık, sevgilisinin ölümünü kargadan duyar. Bu, en duyarlı eleştirmenin bile kavrayamayacağı bir konstruksiyondur. İşte burada konstrüksiyon, sanatının belli bir estetik etki sağlamak üzere başvurduğu biçim verici biçimdir.

Poe 'nun Baudlaire, Mallarme. ve Paul Valery üzerinde derin bir etki bırakmış olması rastlantısal değildir. "Valery, çok bilinçli ve temkinli yazan bir şairdi. Ama onun en iyi şiirleri, bir kuramın güdümünde olmayanlarıdır. Yine de onun kuramsallaştırma eğilimi, hiç kuşkusuz ki yazdığı şiirleri etkilemiştir" (T.S.Eliot). Valery'ninki gibi "kuramcı" veya başka türlü olsun, gerçekte biçim verme süreçleri çok değişik olarak aynı sanatçıda sık sık biraradadır ve bir sanatçının kesinlikle şu veya bu biçim verme tipine göre yarattığını söylemek çoğu kez olanaksızdır.

ARINDIRICI OLARAK SANAT
Schopenhauer , sanatın nesneleri nedensellik ilkesinden bağımsız bir şekilde görme ve biçimleme etkinliği olduğunu iddia etti. Ama bu, sanatın gerçek evreni ve dolayısıyla nedenselliği aştığı bir yere kadar doğrudur. Sanat bizi nesnelerin ve zorunluluğun baskısından, her türlü belirsizlikten, arı-olmayışlardan, bulanıklıklardan ve kaostan, tüm bunları bir kosmos olarak düzenlemekle kurtarır. Böylece, Aristoteles 'in trajediye bahşetmiş olduğu "kathartik etki" meydana gelir.

Örneğin Andre Malraux için sanat, kadere ve zorunluluğa karşı bir savunma olarak kavranabilir. Sanatçı, gerçek evrene, zorunluluğa karşı bir devrim yapabilir ve kendi hayalgücünde düşman bir evrenden intikam alabilir. Schopenhauer buraya kadar haklıdır. Ama sanat, gerçek evren karşısında olumlayıcı bir tutum da alabilir. Hatta Nietzsche 'nin dediği gibi, bir amor fatı"den (olan'a duyulan sevgi) de hareket edebilir, kaderine şükredebilir, dost güçlerle uzlaşabilir. Bu yüzden sanatın zorunluluktan arındırıcı etkisi (katharsis), sanatın gerçek evren karşısında veya yanında olmasından bağımsızdır. Sanat yapıtı, sanatçının kendi özel perspektifi altında ve buradan yola çıkılarak bir yaratıcı yanıt olabildiği sürece, tinin içerik (gerçeklik) üstündeki zaferini gösterir ve bizi bir "katharsis" e ulaştırır.

SANATTA YAPI YASALARI


Ama sanatçının özgürlüğü asla bir keyfilik ve başına buyrukluk da demek değildir ve onun yaratmasının formüle edilemeyen yasalara bağlı olduğu kanısı da büyük ölçüde yanlıştır.
Schopenhauer 'in nedensellikte saydığı formlar (varlık nedeni, olgusal neden, hareket nedeni ve bilgi nedeni) sanatta geçerli olmasalar da, sanatın kendisi de, her türlü oluşun dayandığı bir yeterli neden ilkesinden bağımsız olamaz.

Sanatın nedeni görüngüler (fenomenler) dir, yani sanat görüngü nedene (Ratio apparendi) ye dayanır. Sanatçı nesneleri oldukları gibi (esse est) betimlemez; tersine, onları kendi duygu ve arzularına, kendi fantazi veya sezgisine nasıl görünüyorlarsa (apprehensio) öyle betimler. O, bu haliyle görünüme çıkarmak istediği şeye bağlıdır. Bu yüzden burada da şu ilke geçerlidir; Bir sanat yapıtında görünüşe çıkan şeyin de yeterli bir nedeni vardır. Sanat için bu ilke düzenleyicidir, ama kurucu (konstitutiv) değildir. O, bir sanatçının yetkin bir yapıt yaratmak istediğinde izlemek zorunda olduğu bir kuraldır.


Leonardo 'nun "Akşam Yemeği"nde İsa şöyle der: "Bana ihanet eden sizlerden birisidir ". İşle bu sözler, tablodaki anlamların çeşitli jest ve yüz ifadeleri için bir görüngü nedendir. Ama ne var ki, bir sanat yapıtı, çok sayıda ve sanatçının bilmeye ihtiyaç duymadığı görüngü nedenlere sahip olabilir.

Sanatçının açısından bakıldığında, bir şekil nedeni (ratio fingendi)nden sözedilebilir. Çünkü sanatçının içinde şekilsiz olan şey, bilinçli veya bilinçsiz şekil almaya zorlanır. Bu yüzden, yaratılmış olan şey, bir şekil nedenine bağlı olmak zorundadır. Bu yaratma, bilinçli veya bilinçsiz, bir uyum içinde düzene sokma idesi altında gerçekleşir. Kural şudur; "Görünür evrenin kaotik malzemesini (içeriğini) şekil ve resme dönüştürmek üzere düzenle! En ilkel tarzda da olsa, ona bir bütüncül anlam ver!". Öyle ki, sanat yapıtında gerçekleştiğini gördüğümüz düzen bir anlam düzenidir. Başka bir deyişle, her sanat yapıtı, insani deneyimin bir anlamlı ifadesidir. Ama bir sanat yapıtı şu kurallar içinde anlamlıdır:

l. İçselliğin (yani, duyguların, eğilimlerin, düşüncelerin, v.b.) ifadesi olarak

2. Dışsallığın betimi (örneğin sadece resim değil, müzik de "çizebilir", evreni betimleyebilir) olarak,

3. Görüngü evrenine ait olmayan şeylerin simgesi olarak (örneğin kutsal tin/ruh için güvercinin simge olması gibi).

Olgun bir sanatta bu üç işlev zaten birarada bulunur. Ama form ve anlamın birbirlerinden koptuğu çağlarda bu işlevler de kaybolabilir ve geriye artık kaotik bir oyundan başka bir şey de kalmayabilir. Büyük sanatçılar geçerli Şekil'e ulaşırlar. Bu şekil inandırıcıdır, ona doğrudan inanılır ve o bir canlı yaratık gibi etki yapar. Sanatçı yaratıcı doğanın (natura naturans) bir parçasıdır. Onun yapıtlarından her biri kendi evreninden bir bölümü yansıtır ve sanatçının kendi şekil yasasına uygun bir kimlik kazanır. Onun yaratma yeteneğinde olduğu şey, yine kendi evreni içinde geçerli saydığı ve bizce de geçerli olarak inanılırlık taşıyan şeydir. Bir sanatçının büyüklüğü de, işte bizce de geçerliliğine inanılan bir şeye derinliğine nüfuz etme gücünde belirir. Büyük sanatçılar, şiirde, dramda, resimde, v.b. geçerli formları bulurlar ve yeni bir stil yaratırlar.

YAPI OLARAK SANATIN ÇEŞİTLİLİĞİ


Sanat yapılarının çeşitli çağlarda değişik olduğunu biliriz. Acaba sanat yapılarındaki çeşitliliği anlamlı kılan ilkeler var mıdır?


Belli temel bağıntılar, sanatsal düzeni her zaman belirler görünüyor. Eskiçağ sanatı, önemli ölçüde evren-merkezli (kosmosentrik) dir. Burada, doğanın bir kosmos olması gibi, sanatın da bir kosmos olması gerekliliğine inanılır. Bu inanca, Çin, Babil, Mısır ve Grek sanatında hep rastlarız. Çinliler kosmik olarak belirlenmiş ölçü normlarına, Grekler harmonik uyuma (armonia proportionata) inanıyorlardı ve onlar için evrenin ve nesnelerin yapısını belirleyen temel yasa buydu. Bu yüzden Grek plastiği, aslında "güzel insan" idealinin egemen olduğu idealist bir plastikti. Bu plastik,.tek tek uyumsuzlukları bir yana bırakır ve insanların güzel yanlarını bir şekil içinde birleştirir.


Ortaçağ sanatı, önemli ölçüde tanrı-merkezci (teosentrik) dir. Onun evreni, yaratıcının aracılığıyla organize olmuştur ve sanatın işlevi de burada, yani ruhun kendi tanrısal kökenini anımsamasında ve tanrıya dönmekte olabilirdi. Bu sanatın temel yasası, görünmez olanın görünür kılınmasında maddi (içeriksel) olanın simgelerle kullanılmasıdır. Bu yüzden tüm hıristiyan sanatı Avrupa'da Kilisenin hizmetinde olmuştur.

Yeniçağ sanatı, önemli ölçüde insan-merkezci (antroposentrik) dir ve otonomdur. Bu sanat kendi varoluşunu ne yetkin bir evrenden (kosmos) ne de tanrıdan yola çıkarak bulur. Tersine, bu sanat, insanlara, yetkin olmayan bir evren ,a üyeleri olarak bakar ve insanı, yeni evrenlerin yaratıcısı olarak görür ister. Bu yüzden modern sanatçı, kendi konstruksiyon ilkelerini seçmekte tamamen özgürdür. O ister geleneği izleyebilir (klasisizm, yeni gotik, v.b.), ister resmini optik yasalara göre kurabilir (perspektifçi sanat), ister gerçekliği olduğu gibi kopya edebileceğine inanır (realizm), isterse onun için sanatın yöneldiği şsy "güzel" değil de sadece "karakteristik" ve "ilgi çekici" olan şey olabilir; o isterse anlatımını tamamen öznelleştirebilir (ekspresyoniım) veya tamamen düşünülmüş- kurgusal bir evrenin öğeleriyle oynayabilir (soyut sanat) veya son olarak, isterse bütün bunları hep birden kullanabilir. Örneğin Picasso 'nun tüm bu olanakları nasıl kullandığına bakıldığında, artık günümüzde çağımıza özgü bir stilden sözetmek anlamsız olur.

ÇOK DEĞERLİ ESTETİK

Croce
, püriten, hazcı (hedonistik), pedagojik ve mitosçu estetikler ayırır. Püriten estetik, şairi devletten kovan Platon a bağlanır. Hazcı estetik, Oacar Wilde'a göre, hazcı küken ve amaç alan yararsız bir estetikıir. Pedagojik estetik, sanatı insan soyunun eğitiminde kullanacaktır ( Schiller ). Mitosçu estetik ise, tanrıya giden yolu açacaktır ( Plotinos ). Bizim buıada taslak alarak vermeye çalıştığımız estetik ise, daha önce sözünü ettiğimiz metafiziksel, psikolojist, fenomenolojik, değerkuramsal, semantik, sosyolojik ve tarihsi kuramlar gibi bu şemayı da bir yana bırakmaktadır.

Bizim taslağımız, şimdiye kadar kuramları, onların kısmi doğruluklarını tanımak yoluyla ve bir  çok değerli estetik ile aşmak istemektedir. Tek bir estetik değer (güzel) yoktur, tersine pek çok estetik değer vardır.

Tek bir yetkin temsil edici sanat (Hegel'in Grek sanatında bulduğu gibi) yoktur, tersine kendi tür ve tarzında pek çok yetkin sanat vardır.

Sanatın da tek bir görünümü yoktur, tersine onun pek çok görünümü vardır (oyun, yapabilme, deney, inanç, dil, biçim verme, arındırma, v.b.). Ama bunları belirtmek ne bağdaştırıcılık (eklektisizm), ne de göreciliktir. Tersine, görelilik kuramında bile nasıl ki bazı sabitelere başvurulup bu sabiteler de temel yasalardan çıkartılıyorsa, estetikte de durum aynıdır. Tüm çağlarm ve tüm ulusların sanatlarında içerilmiş olan ortak ilke, gerçekliğe biçim verme ilkesidir.
Bu ilke bize, sanatların görünürdeki kaotik çok çeşitliliğini anlama olanağını da verir. Nietzsche'nin dediği gibi, sanatta her zaman geçerli olan şey şudur: "Kaosun efendisi olmak, onu zorlamak, ona biçim vermek.".

Felsefeekibi

10月20日

Felsefeye Giriş

FELSEFEDE DİL VE İFADE BİÇİMLERİ
Bize yalnızca birkaç bölümü ulaşmış Antik Yunan felsefesinin en eski anıtlarından ikisi şiirdir. Biri Parmenides'in, diğeriyse Empedokles'indir ve aynı adı taşırlar: Doğa Üzerine (Peri Fuseos) . Lucretius 'un altı bölümü Epikuros 'un felsefesini tüm boyutlarıyla sergileyen büyük şiiri de (De Natııra Rerum) bu geleneği izlemiştir. Eğer şiirle kişisel bir duygunun lirik ifadesi kastediliyorsa, bu filozofların söylemi bundan köklü biçimde farklılık gösterir.

TANRI,DÜNYA VE İNSANLAR
Felsefî öğretiler, sırasıyla özneye, nesneye ve bunlar arasındaki ilişkiye tanıdıkları statülerle birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Düşünmenin olası üç sabitleyicisinden (ben, dünya ve Tanrı) birine veya diğerine verilen yere göre değişik sistemler, fiilen, zaman zaman psikolojiyi, ahlakı veya mantığı, bilgi kuramım veya metafiziği ayrıcalıklı kılma eğilimindedir.

Felsefeye Giriş
«Felsefe sözcüğü, eski Yunancadan Arapçaya ve bu dilden Türkçeye geçmiştir. Sözcüğün Yunanca aslı “philosophia”dır ve iki ayrı sözcükten oluşur: “Philio” sevgi anlamına gelir: ' “sophia” ise, “bilgelik” ya da genel olarak “bilgi” demektir. Öyleyse, “philosophia”, bilgi ve bilgelik sevgisi, aşkı anlamına geliyor. “Philosophos (filozof) da, “bilgeliği seven”, “bilgiyi arayan ve ona ulaşmak isteyen kişi” dir.

Felsefenin Doğuşu
Felsefe nedir? Tüm sorular arasında belki de en belirleyici olan bu felsefi soruya, «felsefe» ve “filozofi” kelimelerinin savruk bir biçimde kullanıldığı («işletme felsefesi», «spor felsefesi», “yeni fılozoflar”, vb.), günümüz dilindeki çeşitli anlamlarını sıralamaya çalışarak veya Antikçağ'dan günümüze felsefe tarihinin köşe taşlarını oluşturan farklı sistemleri inceleyerek cevap verilebilir.

AKLIN BİTMEYEN SORGULAMASI
Felsefenin özü,bir bilgiye sahip olmaktan çok, onu arayıp araştırmaktır. Felsefe uğraşı, bu doğrultuda olmak üzere, her şeyden önce bir “düşünme çabası”dır. Peki düşünme ne?Düşünme,aklın bir işlevidir; böylece akıl, edindiği bilgileri yeniden gözden geçirir, tartışır. Gerçekten, yaşamın deneyimleri, yığınla izlenim ve bilgi sağlar bize.

Felsefenin Önemi
Felsefenin sizin için ne kadar önemli olduğunu anlamanız için şu soruyu sorun; En çok neye değer verirsiniz. Bir insan için değer verdiği şeyler neredeyse hayatının yönünü belirler. Bazıları bunun için ölür. Felsefe ve değerli olan, ikisinden birini temel alıp yola çıkarsanız diğerine ulaşırsınız. Şöyle ki; Bir felsefi düşünceyi temel alıp her şeyi bununla açıklamaya kalkarsanız bazı şeylerin yüceldiğini bazılarının aşağılandığını görürsünüz.