個人檔案QUIJOTESCO相片部落格清單更多 ![]() | 說明 |
|
|
11月21日 İklim ve Çevre Konusunda Önemli RaporlarÖmer Madra: IPCC’nin son yayımladığı rapor, AB İlerleme Raporu, Tarama Raporu ve Meclis gündemindeki sözleşmelerle ilgili oldukça önemli gündem konularımız var. Semra Cerit Mazlum: AB İlerleme Raporu maalesef sadece çevre boyutuyla değil, genel olarak biraz arka sıralarda kaldı, gündemin öteki konuları dolayısıyla. O nedenle göz atmak yararlı olacak diye düşünüyorum. ÖM: En önemli eksiklik de hedef konmaması olarak gözüküyor.
11月16日 Türkiye Kyoto'yu İmzala!Küresel iklim değişikliği konusunda her geçen gün yeni bilimsel raporlar yayımlanıyor, neredeyse bütün gazetelerin bu konuyla ilgili bir köşesi var. Moda dergilerinde bile iklim değişimi temalı çekimler yapılıyor; popçusundan, ekinsiz kalan çiftçisine kadar herkesin dilinde 'çağımızın en büyük sorunu' var. Uzun yıllardır bilim insanlarının söylediklerine kulaklarını tıkayanlar, küresel ısınmanın önümüzdeki birkaç yüzyılın sorunu olmadığını, bugün bile etkisini yaşadığımız bir sorun olduğunu artık kabul ediyorlar. Peki ne oldu da durumun ehemmiyetini bir anda kavradık?
İklim değişikliği sosyal adaletsizlik yaratıyor. Dünyanın gelişmişleri 'çevreye duyarlı' yeni otomobilleriyle, küresel ısınma sabrımızı taşırma kredi kartlarıyla, klimalarıyla soruna çare bulduğunu zannederken, dünyanın en yoksul bölgeleri sellerle, kuraklıkla, salgın hastalıklarla boğuşuyor. İklim değişikliği ilk olarak en yoksulları vuruyor. Tüm bu örnekler yaşanmakta olan felaketin ufak bir kısmı. Yok olan bitki ve hayvan türlerinden, küresel ısınma yüzünden yaşanacak salgın hastalıklardan, ileride su için çıkabilecek savaş tehlikelerinden bahsetmiyorum bile. 'İklim değişikliği kapımızda' olmaktan çıktı davetsiz bir misafir olarak salonumuzun baş köşesinde duruyor. Gerçi 'davetsiz' demek pek de doğru olmaz. 18. yüzyıldan, sanayileşmenin başlamasından, yani buharlı makinelerin kullanılmaya başlanmasından itibaren sera gazı salımı radikal bir şekilde arttı. Petrol, kömür, doğalgaz gibi fosil yakıtların yoğun kullanımı sonucu iklim değişikliği, yüzde 99 insanın yarattığı bir felaket olarak karşımızda. Salonumuzdaki felaketten maalesef ona çay ikram etmeyerek, kötü ev sahibesi rolü oynayarak kurtulamayız. Yani bu felaketin etkilerini azaltmak için, senin, benim, üst komşunun, bakkalın daha az elini yıkaması, tüm dünyanın aynı anda varolan ampullerini tasarruf ampulleriyle değiştirmesi yetmez. Tabi ki herkesin üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi, duyarlılığını kendi yaşamındaki pratiklerle de göstermesi önemli. Ancak bu ne kadar etkili olabilir? Diyelim ki hepimiz bundan sonra çöpümüzü azaltmaya, ambalajlı ürünlerden kaçınmaya başladık, tüm dünyadaki fabrikalar fosur fosur karbon gazını salmaya devam ederken bizim çöpler iklim değişiminin zararlarını hafifletmeye yetebilir mi? Kyoto Protokolü'nü imzalamayan bir diğer ülke Türkiye. Hükümetin bu konudaki tutumu pek çeşitli. Her zamanki gibi önce inkâr devreye girdi. Ardından 2012'de sona erecek olan anlaşmayı “2015'te imzalarız” denildi. Gerekçe ise Türkiye'nin daha fazla sanayileşmeye yani daha fazla karbon gazı salmaya hakkı olduğu, kalkınmanın olumsuz etkileneceği idi. Bir süre sonra küresel ısınmanın ehemmiyeti büyük bir mevzu olduğu kabul edildi, lakin fatura, halısını yıkayan Ayşe Teyze ile şoför Mehmet Amca'ya kesildi, dikkatli olmaları istenildi. Gelinen son nokta da Başbakan Erdoğan'ın geçen günlerde yaptığı açıklama; "Küresel ısınma konusuyla da yakından ilgileniyoruz. Türkiye 2008 yılında Kyoto mekanizması içinde yer alacaktır. Bunun için çalışmalarımız sürüyor." Türkiye'de her üç kişiden biri iklim değişimini en büyük sorun olarak görüyor, 160 binden fazla insan “Türkiye Kyoto'yu İmzala” imza kampanyasına destek verdi. Türkiye'nin Kyoto Protokolü'nü imzalamasına, nükleer santral sevdasından vazgeçmesine, alternatif enerji üretimine her geçen gün yaklaşıyoruz. Kyoto Protokolü'nü imzalamış olan ülkeler, “daha ciddi önlemler almak lazım' diyerek, 8 Aralık'ta Bali'de toplanacak. Onlarca ülkede hükümetlerin o ciddi önlemleri bir an evvel alması için gösteriler düzenlenecek. Hükümete ilk adımı attırmak için tüm dünya ile aynı anda 8 Aralık'ta sokağa çıkabilmeli, “Kyoto'yu imzala!” diyebilmeliyiz. Küresel Eylem Grubu aktivisti Meltem Oral
Yazı ilk olarak Radikal Genç'te yayımlanmıştır. 11月9日 Niçin Daha Fazla Bekleyemeyiz?Avi Haligua: Küresel Isınma ve İklim Krizi, Niçin Daha Fazla Bekleyemeyiz? isimli kitapları sebebi ile Ömer Madra ve Ümit Şahin konuğumuz. Son bir sene içinde, iklim değişikliği üzerine epeyce Türkçe kitap basılmaya başlandı.
Ömer Madra: Özellikle Mikdat Kadıoğlu’nun 99 Sayfada İklim Değişimi kitabı çok öğretici ve bizim de çok yararlandığımız da bir kitap. Başkaları da var, bazıları ideolojik açıdan, komplo teorileri açısından, vs. alıyor. AH: En azından canlı bir tartışma ortamı oluştuğunu söylemek benim hoşuma gidiyor. Ama bu kitap biraz daha farklı bir yere oturdu sanki. Romanlar dışında, yani kurgu kitaplar dışındaki kitaplarda şu anda 4. sırada satışları. Bu ilginç bir durum çünkü iklim değişikliği ile ilgili aslında epey çabalamak gerekiyor bir şeyleri anlatmak için. Bu yüzden 4. sıraya oturması hakikaten ilginç. Sizce neden? ÖM: Bazı kitapçılar ve kaynaklar kullanılarak yapılan bir listede 4 numaraya yükseldiğini öğrendik, hiç alışık olmadığımız bir biçimde.
Ümit Şahin: Ben de şimdi duydum, bilmiyordum. Çeşitli yayın organlarında sıkça söz ediliyor, kendi çevremde de oldukça yaygın okunduğunu görüyorum. Kitap, Agora yayınlarının Güncel Siyasi Meseleler serisinden çıktı. Bu serideki kitaplar, belli konular üzerine uzun söyleşilerden oluşuyor. Daha önce Murat Belge ile milliyetçilik üzerine, Hasan Bülent Kahraman’la Türk sağı üzerine ve Mehmet Uğur’la da AB ve Türkiye üzerine üç kitap aynı seriden çıkmıştı. Bizimki dördüncü kitap oldu. Bu serinin temel özelliği tamamen bir sohbet havasında yazılması, dolayısıyla herhalde okunması da bilimsel bir konuyu grafiklerle, tablolarla, vs. anlatan kitaplara göre daha kolay.
AH: Bu açılardan diğer kitaplardan ayrılıyor, teknik olarak iklim değişikliğinin ne olduğunu anlatmaktan öte, kitapta son güncel tartışmalar ve politik olarak neler yapılabileceğine dair geniş bir bölüm var. Ben daha çok buna bağladım kitabın çok okunmasını; çünkü insanlar artık iklim değikliğine dair, sanki üç aşağı beş yukarı genel bir kanıya sahip, ancak ne yapılabileceğine dair ciddi bir umutsuzluk ve soru işareti var.
ÜŞ: En azından sera gazının ne demek olduğunu artık herkes öğrendi, etkisini herkes öğrendi. Bundan iki sene önce, sera etkisi nedir, karbondioksit nedir, iklim değişikliği neden kaynaklanıyor bu konudaki bilgi birikimi oldukça zayıftı. Ama son 1-2 senedir en azından televizyonların, radyoların, gazetelerin buna daha fazla yer ayırması, hem de yeni bir sürü kitabın çıkması nedeniyle bu konu oldukça gündemde. Ama herhalde eksik olan işin nedenini sorgulamak, yani de nasıl bir sistemin sonucunda bu kadar çok sera gazı üretiliyor ve neden hâlâ üretilmeye devam ediyor ve nasıl olup da biz bu geri dönülmez noktaya geldik, bunu tartışmak açısından belki bu kitap bir yenilik getiriyor olabilir.
ÖM: Şema bizimkinde de var!
ÜŞ: Dünyanın en önemli eğrisi var.
ÖM: Evet dünyanın en önemli eğrisi, Charles David Keening’in 1957’den başlayarak ölene kadar sürdürdüğü, yanılmıyorsam günde dört defa yaptığı atmosferdeki karbon dioksit ölçümlerini gösteren bir eğri. Bir çocuğun bile çizmesi mümkün olacak kadar basit gözüken, ama dünyanın belki de şu anda en önemli eğrisi. Bu işin şaka tarafı, şaka da değildi aslında.
AH: Teknik ayrıntılar bol bol var kitapta, teknik bir eksiklikten bahsetmek kolay değil.
ÖM: Bunun bir siyasi gündem meselesi adalet meselesi olduğunu özellikle ekleyeyim, belki unutulur sonra. Bu mesele hem zenginleri hem yoksulları etkileyecek, özellikle yoksul kesimlerin, bununla mücadele etme imkânı olmayan kesimin üstüne feci şekilde çökecek ve gittikçe artan bir ağırlıkla ezecek onları. Yoksul ülkeleri de büsbütün mahvedecek, dünyada hem ülkeler arasında hem de ülkeler içindeki gelir dağılımı farkını, yoksul-zengin farkını büsbütün açacak; bu bile kendi başına zaten büyük patlamalara yol açacak. ‘Görünen köy kılavuz istemez’, muazzam savaşlara da yol açacağı ortada. Bu açıdan insanlık için en temel meselemiz olan adalet ortadan kalkıyor; kitabın bunu vurguladığı belki hissedilmiştir.
ÜŞ: Türkiye’de de bir kaç ay önce yapılan bir ankette “sizi en çok kaygılandıran nedir?” sorusuna cevap olarak, birinci sırada iklim değişikliği çıkmıştı.
AH: Küresel olarak anketlerden benzer sonuçlar çıkıyor.
ÖM: O da BBC’nin anketiydi zaten. BBC iklim değişikliği ile ilgili devamlı anketler yapıyor. Onların sonuçlarında da bu konudaki ilgide ve kaygıda bir yükseliş görülüyor. Ayrıca geç kalındı mı tartışması da var.
AH: Bugün elimizde başka haberler de vardı, BBC’nin anketiyle birlikte. Bir yandan PetroChina, Exxon Mobile’in iki katı kadar büyük şirket olarak borsaya açılmış, yani tam olarak piyasaya dahil olması var, bir yandan da Çin tarafından, Çin’de kömür üretiminin 2012’ye kadar iki katına çıkacağı açıklanıyor, bir yandan da Bali zirvesi öncesinde Avrupa’nın Çin’i de iklim değişikliği konusunda uluslararası mekanizmaya dahil etmek üzere toplantılara başlaması söz konusu. Öte yandan da ucuz Amerikan kömürünün, çok ucuz fiyatlarla, Avrupa’ya tonlarla getirilmeye başlandığı haberi var. “Durum sanki politik olarak da bir kopuşa doğru gidiyor” denilebilir mi, özellikle Bali zirvesi öncesinde. Çünkü hayati önemi var bu toplantının, Kyoto sonrası ne olacağına dair tartışmalar sebebiyle.
ÜŞ: İyi tarafından bakarsan, şöyle de denebilir; bugüne kadar iklim değişikliğinin bir numaralı sorumlusunun ABD ve endüstrileşmiş Batı ülkeleri olduğunu söyledik, bugüne kadar yanlış da değildi aslında, ama artık Amerika ve diğer Batı ülkeleri, Avrupa ülkeleri ne kadar hızlı ve ağır önlemler alırlarsa alsınlar, -ki almıyorlar ayrı mesele- Çin ve yanında bir kaç ülke daha Endonezya gibi bu mekanizmaya katılmazsa bu iş zor. Bu ülkeler gerçek anlamda bu mekanizmalara katılmazlarsa Kyoto veya benzeri 2012 sonrası anlaşmaların başarısız kalacağı artık gün gibi ortada. Az önce verdiğin örnek bence bunu gösteriyor.
ÖM: Tabii başka sorunlar da var, şimdi bioyakıt belası çıktı, buna agroyakıt da diyenler var, bitkilerden, şeker kamışı ya da mısır olsun, arabalara yakıt üretilmesi ve böylece ormanlık alanların, yağmur ormanlarının ve tarım alanlarının ortadan kalkması, dünyadaki paylaşım dengesini yoksullar aleyhine büsbütün bozacak. Çünkü otomobil sahiplerinin talebi bu ve onlar kazanacak, tabii ekmek, tortilla falan yemek isteyenlere karşı.
ÜŞ: Ama bioyakıtın simgelediği başka bir şey daha var bence; insan mı, otomobil mi?
AH: Arabalar mı biz mi besleneceğiz?
ÜŞ: Temel seçim bu, asıl problem bu, ama bir şeye daha işaret ediyor bence, o da teknolojik çözüm denen şeye karşı hâlâ sarsılmayan, artık mitolojik hale gelmiş olan bir inanç var. Çeşitli toplantılarda sorulan sorulardan, yapılan konuşmalardan gözlemliyorum ki, insanların büyük çoğunluğu, hâlâ teknolojinin iklim değişikliğine bir şekilde çözüm bulacağı inancında. Geçenlerde bilimsel bir kongrede, Halk Sağlığı Kongresi’nde bir sunuş yaptım, orada gelen sorulardan bir tanesi şuydu: “Türkiye Kyoto’yu imzalarsa bu bizim sanayiimiz için kötü olmayacak mı, bütün fabrikaların filtre takması gerekmeyecek mi?” Ben hangi filtre diye cevap verdim, böyle bir filtre yok, fakat bu konuyu bilenler, bilmeyenler bu meseleyi bir filtre meselesi olarak algılıyorlar. Çünkü bu konu bir çevre sorunu, bir çevre kirliliği ile eşdeğer görülüyor, oysa çok farklı boyutta bir konu. “Çevre kirliliği” deyince ilk akla gelen bacadan çıkan gazlar, “ona da bir filtre koyarsınız, kirlilik yapan maddeleri süzer, olur biter” diye düşünülüyor.
AH: Yani ortada maliyeti arttırıcı birkaç basit önlem dışında bir problem olmadığı ısrarla düşünülüyor.
Diyelim ki küresel ısınmayı filtreyle azaltmak mümkün olabilseydi bile, bu tuhaf bir anlayış değil mi? Yani “sanayiimiz gerileyecekse biz ölelim daha iyi” gibi. “Filtre takmak pahalıya gelecek, sanayiimizi zedeleyecek eh o zaman takmayalım, sanayiimiz gelişsin, bizim de çocuklarımız ölsün”. Böyle bir mantık da var.
AH: Böyle bir mantığı aslında 1999 sonrasındaki depremle ilgili tartışmalarla da bağlantılandırmak acaba mümkün mü diye düşündüm, çünkü bir yandan deprem olacağını biliyoruz, binaların ne durumda olduğunu bilmediğimizi de biliyoruz, ya da bildiğimiz çok iç açıcı durumda olmadıkları, ama buna rağmen bir şekilde insanlar hayatlarına devam ediyor, biz de dahil olmak üzere. ÜŞ: Kitapta bayağı uzun tartışmıştık, benim aklıma bu işin psikolojik yanı geliyor. Benim senelerdir çözemediğim temel bir konu bu, bir sürü şeyi kendimce çözdüğümü düşünüyorum, karbonu, sera gazını, vs., ama insanların az önce konuştuğumuz gibi, “ne yapalım o zaman, ölürsek ölürüz, yeter ki kalkınmamız sürsün, yeter ki sanayiimiz sürsün” psikolojisinin nereden ileri geldiği konusunu bir türlü anlayamıyorum. Bu konuda bir sürü mekanizma var, onları da konuştuk kitapta da, ama ben hâlâ çözebilmiş değilim. Yine aynı kongreden bir başka soru örneği: Bir öğretim üyesi kalktı benim konuşmam üzerine şöyle dedi; “sizin konuşmanızı dinledim ve bu konuşmadan ben kendimi suçlanmış hissederek çıkıyorum”.
AH: Neden?
ÜŞ: Çünkü ben Türkiye’nin payının %1 olduğunu, Kyoto’yu imzalamadığı için payının çok hızlı arttığını anlattım. Bunun üzerine “kendimi suçlanmış hissediyorum” dedi. Benim söylediğimle, bunun arasında bir bağlantı kuramıyorum, nasıl olup da tamamen veriye dayalı, gerçekleri, üstelik “yalan söylüyorsunuz” da demediği halde bir suçlama olarak alabiliyor, üstelik bir birey olarak suçlanmış hissediyor. Onun ardından da “neden nükleer enerjiyi savunmuyorsunuz?” diye bir soru geldi zaten. Ben de ona verilerle bunun nasıl olamayacağını uzun uzun anlatmaya çalıştım. Buradaki temel problem bu, insanlar feci bir şekilde savunmaya çekilmiş durumdalar.
AH: Peki neyi savunuyorlar?
ÜŞ: Anlamaya çalışıyorum, bu savunma kendi durduğu noktayı, yaşam biçimini kaybetmemek, tüketim alışkanlıklarını ve bunları mümkün kılan bu sistemi, sistemin bütününü -artık nasıl adlandırırsanız bu sistemi, ‘tüketim toplumu’, ‘kapitalizm’, ‘endüstrializm’ istediğiniz gibi adlandırabilirsiniz- sürdürmek refleksi herhalde. Bu sistemi kaybetmeye doğru gidiyoruz telaşından kaynaklanan bir tür savunma gibi geliyor bana.
ÖM: Burada çok önemli bir tartışma konusu da var; ABD’yi çok sera gazlı salıyor diye ve bunu inkar ediyor diye suçlamamız tamamen mümkün ve gerekli de. ABD vatandaşlarından pek çoğu da suçluyor ve eylemler de yapıyorlar. Büyük şirketleri, petrol başta olmak üzere, kömür, enerji, vs. şirketlerini de elbette kâr amaçlarından dolayı bunu engelledikleri için suçluyoruz. Ama hükümetleri ve şirketleri suçlarken herhalde kendimize de dönüp bakmalıyız. “Yahu birisi nasıl olsa kurtarır bizi, ya teknolojik bir çözüm olur, bir çeşit filtre olur, ayna olur, okyanusların dibine bir şey gömebiliriz, üzerine demir serperiz vs. biri bir şey yapar nasıl olsa” deyip duruyoruz. “Çünkü durum bu kadar vahim olsaydı, Ömer Madra ile Ümit Şahin’in söyledikleri kadar vahim olsaydı, birisi muhakkak bir şey yapardı” diye bir mantık var bence.
AH: Deprem iyi örnek o yüzden bence.
ÖM: “Bu kadar insan var, 6 milyar insan, koskoca ABD, AB var, Çin var, Hindistan var, koca teknolojiler var, bunlar çare bulmazlar mı?” gibi bir anlayışa sığınma eğilimi var. Ama çocuklar böyle düşünmüyor işte, çocuklar çok direk soruyorlar; “Bu raporlar ortaya konuyorsa, bütün bilim akademileri, koca Nobel’li adamların, kadınların hepsi çıkıp söylüyorsa, ‘iklim değişikliği şimdi ve burada ve 10 yılımız bile yok tedbir almak için, geri dönülmez noktayı geçeceğiz’ diye, peki neden önlem almıyorsunuz o zaman?” diye bütün çocuklar soruyor. Bence buna bir cevap bulmak zorundayız.
AH: Çocuklar neyi kaybedeceklerini farkında da değiller aslında, ortada kaybedecekleri bir şey var, gelecekleri söz konusu. Mesela bir soru hatırlıyorum ben de: “su içemeyecek miyiz?” diye. Cevap veremedim, “içebilecek miyiz içemeyecek miyiz?” bu çok şeye bağlı çünkü.
ÖM: Geçenlerde Medialens’ten yazıyorlardı, aklıma geldi; bütün ana-babalar sınırsız bir cömertlikle, eşi görülmemiş bir cömertlikle zaman harcıyorlar, para harcıyorlar ve enerji harcıyorlar çocuklarını okutmak için. Aynı anda muhakkak surette onları yok edeceği artık bilimsel olarak ispatlanmış bir dünyaya onları teslim etmeyi nasıl düşünebiliyorlar. Soru bu bence. Döne döne aradığımız tek bir cevap, kendi yaşama tarzımızı değiştirmek olabilir belki. Bana bu soruyu nihayet sen sorduğun için çok mutluyum bu kitapla ilgili, Monbiot’nun kendi kitabı için söylediği aynı şeyi biz de Ümit Şahin’le söyleyebiliriz; bizim bu kitapta yazdıklarımız eğer insanları bir şey yapmak için sevk etmiyorsa, harekete geçirmeye teşvik etmiyor ve karamsarlaştırıyorsa, hakikaten kitabı hemen geri verip parası geri alabilirler.
ÜŞ: Eğer karamsarlık yaratıyorsan insanlarda değil mi? Çünkü pek çok insanın bu konuları çok fazla dinledikleri ya da okudukları zaman söylediği şeylerden bir tanesi de bu; yani içim sıkıldı, daraldım, ki bu bizim kitap boyunca, sohbetlerimiz boyunca da sık sık yaşadığımız bir şeydi. Kendi kendimize daralıyorduk, gerçekten insana boğuntu hissini veriyor. Bu kaçınılmaz bir şey, çünkü çok çok büyük bir değişikliğin çok kısa bir sürede başarılması gerekiyor. Ama öte yandan, -bu da bir başka insan psikolojisi- böyle yaşanmaz, eğer ortada bu kadar ciddi bir sorun varsa buna karşı çıkmak zorundasınız, benim hissettiğim şey de bu. Hani kendi oturduğum yerde oturup sonumun gelmesini bekleyemem, buna karşı bir şey yapmak zorundayım.
AH: Kafayı öbür tarafa çevirip unutmaya çalışmak da galiba ikinci yöntem oluyor.
ÜŞ: O inkâr psikolojisi, ama eğer inkâr psikolojisine kapılmamayı başarıyorsanız, gerçekten bir şeyler yapmak zorundasınız. Yani herkesin yapabileceği şeyler elbette farklıdır, bunun için beste de yapabilirsiniz, bunun için kitap yazabilirsiniz, çevrenizdekilerle konuşabilirsiniz, iş yerinizdeki insanlara meseleyi anlatabilirsiniz, sohbetleriniz arasında bunu konu edebilirsiniz, pek çok şey yapılabilir. Bunlardan en önemlisi herhalde sokağa çıkmak, yani sonuçta bizim yapmaya çalıştığımız da aslında insanları sokağa çıkmaya çağırmak. Bunu giderek daha fazla insan ve daha sık yapmaya başlıyor aslında.
AH: Bu hafta sonu hem Çanakkale’de, hem Artvin’de epey büyük sayabileceğimiz eylemler vardı, doğrudan iklim değişikliği ile bağlantılı değil, ancak artık ekolojik bir yıkıma karşı tepkilerinin oluşmaya başladığını görmek iyi.
ÜŞ: İklim değişikliğiyle ilgili 8 Aralık eyleminden önce 1 Aralık’ta Ankara’da, 2 Aralık’ta İzmir’de iki tane ayrı miting olacak. İnsanlar artık bir merkezi mitingle yetinmiyorlar. Bu merkezi alınmış bir karar da değil bildiğim kadarıyla, tamamen Ankara’dakilerin ve İzmir’dekilerin “biz de sokağa çıkmalıyız” demesiyle ilgili.
AH: Dün Samsun Valiliği’nden aradılar beni ve 8 Aralık’ta bir miting olacağını duyduklarını, bizim kim olduğumuzu, niye böyle bir şey yaptığımızı sordular. “Biz de katılmak isteriz, bu bizim için uygundur” dediler. Ben daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştım mesela.
ÖM: Samsun’da kendileri yapmalılar.
AH: Öyle istiyorlar zaten.
ÖM: Pratisyen Hekimler Kongresi’nde, Samsun’dan çok önemli tabipler hem de çevreciler vardı konuşma yapan. Onlarla da konuştuk, dedim ki “ya 8 Aralık Cumartesi İstanbul’a gelin, ya da Samsun’da kendiniz yaparsanız da harika olur”. Çünkü bu herkesin kendi yapabileceği bir iş. BBC’nin anketinin sonucuna bakıldığı zaman, Türkiye’de insanlar, %77 oranında, “kendi hayat tarzımızı değiştirmemiz gerektiğine kaniyiz” diyorlar, bu çok önemli bir oran. Her 5 kişiden biri “muhakkak surette yapmak zorundayız” diye cevap vermiş. Bunlar çok önemli ve anlamlı rakamlar, ama bunların eyleme dönüşmesi gerekir. Bize bir sürü vakit kaybettiren n şirketlerin, hükümetlerin, bakanların, demagojik boş konuşmalarını durdurabilmenin yolu da sokağa çıkmak diye düşünüyorum. Bu kitabın bir faydası oluyorsa buna ne âlâ.
AH: İklim değişikliği bir yandan da çok hızlı ilerleyen ve bir türlü de yakalayamadığımız bir süreç haline geldi. Bütün öngörülerin yavaş yavaş değil hızla çöktüğü yerine yenilerinin geldiği bir süreç. Kitap yazıldıktan sonra neler oldu, daha iyiye gittiğimizi söyleyemeyeceğimizi biliyoru, ama ne kadar kötüye gitti basıldığından beri?
ÖM: Kitap son baskıya teslim edilene kadar hâlâ rapor okuyorduk.
ÜŞ: Bir türlü bitiremedik zaten o yüzden kitabı, sürekli yeni bir şeyler geliyor, bunu da ekleyelim diye. Ben artık bir noktada duralım demek ihtiyacı hissettim, çünkü hiç bitmeyen bir kitaba dönüşecekti.
ÖM: Evet, benimle de dalga geçmeye başlamıştı, “tabii daha senin bir sene yeni gelişmeleri de takip etmen lazım kitabı çıkartman için” diye. Fakat en önemli bulduğum iki şeyi koyabildik sanıyorum, birisi James Hansen ve beş bilim insanın daha birlikte yazdığı, Royal Society dergisinde çıkan bir yazıydı; hakikaten bir an bile bekleyemeyeceğimizi, çünkü buzlardaki çözülmeden dolayı artık küresel ısınmanın, ‘albedo flip’ denen olaylarla hiç beklenmedik yerlere, doğrusal olmayan şekilde ulaşabileceğini söyleyen ve derhal kömür santrallerini durdurmakla işe başlamamız gerektiğini söylediği çok önemli yazısıydı. Bir de Noah Diffenbaugh ve arkadaşlarının yazdığı Akdeniz’i, yani Türkiye’yi de ilgilendiren, Akdeniz’in küresel ısınmadan en çok etkilenecek, en kırılgan bölge olduğunu belirttiği raporu var. Burdur’da mesela, yüzyıl ortasına kadar, yılda 62 gün öldürücü sıcak dalgalarının yaşanmaya başlayacağına ilişkin bir rapordu o da. Ondan sonra da bir sürü başka yeni kuraklık raporu geldi ve dünyanın, hem ormanlarının hem de okyanuslarının artık bu yükü kaldıramadığı, karbondioksit emmek yerine, tam tersine geri püskürtmeye başlama sürecine girmek üzere olduğuna dair de raporlar geldi.
ÜŞ: Beni bu süreçte en çok etkileyen haber, gelişme, Kuzey Kutbu’nu kaplayan buz tabakasının erime tarihinin 20 yıl kadar geriye alınması oldu. En son 2020 ile 2030 arası diye bir tarıh verildi biliyorsunuz. Bir sene önce bu 2050 idi şimdi 2020-2030 arasına alınmış durumda. Bütün yaz dönemi boyunca Kuzey Kutbu’nun üzerinde bir deniz olacağı anlamına geliyor bu.
ÖM: Ve tek kutuplu bir dünya.
ÜŞ: Evet ama bu tabii çok başka bir tehlikeyi çok yakınımıza getiriyor, eğer dünyadaki petrol rezervlerinin %25’inin Kuzey Kutbu’nda bulunduğu bilgisi doğruysa ne olacak? Zaten şu anda 5 ülke arasında bir gerginlik var. Demek ki en fazla 20 yıl içerisinde Kuzey Kutbu’ndan petrol çıkarılmaya başlanacak, ki bu meseleyi çok vahim bir hale getirebilir. Beni en çok kaygılandıran son gelişme buydu.
AH: Bir yandan, petrolün fiyatının artmasıyla, kömüre yöneliş fena halde hızla devam ediyor.
ÖM: 150 yeni kömür santralı hesaplanıyormuş ve “en büyük iki banka da finanse edecek” deniyor. Bütün bunlar aslında kafaya sıkılan birer kurşun. Bitirelim mi artık?
AH: Galiba bitirmek zorundayız. İklim değişikliğini bitiremedik ama Agora Yayınevi’nden çıkan, Ümit Şahin’le Ömer Madra’nın, Küresel Isınma ve İklim Krizi: Niçin Daha Fazla Bekleyemeyiz? başlıklı kitabı hakkında ve dolayısıyla iklim değişikliği hakkında bir kez daha konuştuk.
11月7日 Kyoto Sonrası Uygulanabilecek Mekanizmalar
Ömer Madra: Bugün Kyoto sonrası uygulanabilecek mekanizmalar hakkında konuşalım. Ne gibi şeyler öneriliyor ve bunlar uygulanabilir mi? Semra Cerit Mazlum: Kyoto Protokolü’nün öngördüğü yük paylaşımı sisteminin ve buna ulaşmak için kurduğu mekanizmaların yetersizliği baştan bu yana biliniyor zaten. Aynı zamanda bu yetersizlikler ABD gibi pek çok ülkenin katılmama gerekçesinin dayanaklarından birisini oluşturuyor.
ÖM: “Adaletsiz” diyorlar, belki kendi açılarından haklılık payları olabilir, ama olağanüstü bir adaletsizliğin başında yer alan ülkeler bunlar; Amerika dünyadaki karbon emisyonunun %25’inden fazlasını tek başına yapıyor.
SCM: Evet, başka anlaşmalarda olduğu gibi Kyoto Protokolü’nde de çerçeveyi belirleyecek olan nosyonlardan birisi adalet. Fakat iklim değişikliği ile mücadelede, sera gazlarının azaltılması konusundaki yüklerin paylaşılması anlamında adaletsizliğin ya da adaletin nerede olduğu konusunda farklı yaklaşımlar söz konusu. Her ülke kendi koşullarından, kendi tarafından bakarak bir adalet tanımı getirmeye çalışıyor. Amerika da, baştan bu yana bunun adaletsiz bir anlaşma olduğunu öne sürüyor. Onların adaletsiz nitelemesinin arkasında da gelişmiş ülkelere ve ABD’ye büyük yükler getirirken, onlar kadar hızlı bir şekilde emisyonları artmakta olan başka ülkeleri, hızla gelişen az gelişmiş ülkeleri bu yük paylaşımının dışında tutuyor olması ve başlıca rakibi olarak gördüğü Çin’in yük paylaşımının dışında olması yatıyor. Fakat bu adalete tek yanlı bir bakış açısı tabii ki, öbür taraftan da tarihsel olarak baktığımızda, gelişmiş ülkelerin, OECD ülkelerinin şu andaki atmosferdeki sera gazi birikimlerindeki payının daha fazla olduğunu görüyoruz. Şu andaki atmosferik sera gazı birikiminin %80’i bu gelişmiş ülkelerden kaynaklanmış durumda, yani dünya nüfusunun yaklaşık %20’sinden kaynaklanmış durumda.
ÖM: Üstelik petrol ve fosil yakıt talebi dolayısıyla emisyonları artma eğiliminde bu zengin ülkelerin değil mi?
SCM: Evet emisyonlarda artış söz konusu. Bu modellere önerilen yeni yaklaşımları, yük paylaşımının neler olduğunu konuşmadan önce genel küresel emisyon durumuna bakalım; çünkü iklim değişikliği çerçeve sözleşmesinin sekreteryası geçtiğimiz hafta bu emisyonların durumlarını yayınladı. Biliyorsunuz her sene bu dönemde yayınlıyor sekreterya bu emisyon trendlerini. Bu sene biraz daha erken yayımlandı bu emisyon sentez raporu. 1990-2005 arasındaki emisyon eğilimlerini ortaya koyuyor bu rapor. Ek1 ülkelerinin emisyonlarının, yani gelişmiş ülkeler kategorisinde yer alan 41 ülkenin 1990-2005 arasındaki emisyonlarının genel bir değerlendirmesi. İlk çarpıcı sonuç 1990’dan 2005’e kadar emisyonların beklendiği gibi düşmüyor oluşu ve yüksek artış eğilimlerinin sürüyor olması, geçtiğimiz bir kaç yılda da olduğu gibi. Şöyle bir baktığımızda bütün Ek1 ülkeleri, hem OECD ülkeleri, hem de geçiş ekonomisi ülkelerinin toplamının emisyonları 1990’dan 2005’e kadar 2.8 oranında düşmüş. Kyoto’nun %5 indirim hedefini dikkate aldığımızda bir hayli gerisinde olduğunu görüyoruz bu 2.8’lik düşüş oranının.
ÖM: Neredeyse yarısı, hatta ABD gibi gelişmiş ülkeler için %7 gibi hatırlıyorum.
SCM: Tekil olarak ülkere baktığımızda, Amerika’nın hedefi %7 idi, eğer üstlenmiş olsaydı, kabul etmiş olsaydı bu yükümlülüğü. Ancak onun çok arkasında olduğunu görüyoruz. Bu %2.8’lik düşüşün de büyük oranda, önceki yıllarda olduğu gibi, geçiş ekonomilerinden kaynaklandığını görüyoruz. Onlar hâlâ 1990 seviyelerine gelemedikleri için ekonomik anlamda bir yüksek düşüş oranı hâlâ devam ediyor, kendi içinde artıyor olmakla birlikte. Dolayısıyla o ülkelerdeki ekonomik toparlanma süreci bu 41 ülke içinde, emisyonların bir oranda düşük gerçekleşmesine katkıda bulunmuş oluyor.
ÖM: Mesela benim elimde bu konuda ilginç bir haber var; New York Times’ta 9 Ekim tarihinde çıkan bir haberde, küresel ısınma ve fosil yakıtların bundaki büyük rolünün yarattığı büyük kaygıya rağmen, küresel tüketim o kadar hızlı yükseliyor ki, başta Amerika olmak üzere, dünyadaki petrol ve doğalgaz talebi önümüzdeki 25 yıl içinde %50 artacak diye bir hesap çıkmış. Bu bitti demek zaten.
SCM: Evet Dünya Uluslararası Enerji Ajansı’nın tahminleri de bu yönde. 2050’lere kadar en geç %51 artış öngörüyor fosil yakıt kullanımında, enerji kullanımında ve ağırlıklı olarak fosil yakıt kullanımında. Bu da demektir ki, eğer teknolojik iyileştirmeler sayesinde enerjinin payı, enerjinin yoğunluğu azaltılamazsa, emisyonlar artmaya devam edecek bu süreçte. Bu da zaten daha kapsamlı ve katı yükümlülükler getiren bir ikinci uluslar arası anlaşmanın gerekliliğini bir kere daha ortaya koyuyor.
ÖM: Yine göndermemiş mi?
SCM: Çalışmalar devam ediyordu benim bildiğim kadarıyla, fakat 2007 yılında, Eylül’e kadar gönderilmesi gereken envanter raporunu göndermemiş Türkiye.
ÖM: Kasım’a geldik?
SCM: Yani 2005 değerlendirmesinde Türkiye’yi dikkate alamamış oluyoruz dolayısıyla. Bu büyük ölçüde şundan da kaynaklanıyor olabilir; daha önceki programlarda konuşmuştuk, geçen sene Türkiye ilk emisyon envanterini gönderdiğinde sekreteryaya bazı eksiklikler saptanmıştı hesaplamalarda, onlara değinmiştik. Hesaplama yöntemlerinin ve dahil edilen emisyon kaynaklarının iyileştirilmesi, geliştirilmesi gerekiyordu, Türkiye’nin onun üzerine çalışması gerekiyordu. Ulusal bildirimde de benzer türden eksiklikler söz konusuydu. Belki bu iyileştirme sürecinin uzamasından kaynaklanıyor olabilir, fakat sonuç olarak şu anda Türkiye’nin 2005 rakamları yok elimizde. Dolayısıyla 2005 yılı genel durumu içerisinde Türkiye birinciliği İspanya’ya kaptırmış durumda.
ÖM: Öyle mi?
SCM: Yalnızca 2005 yılı rakamlarını dikkate alırsak, bu 15 yıllık sürede İspanya %53.3 oranıyla en yüksek emisyon artışını gerçekleştiren ülke olmuş.
ÖM: Bir yıl için mi bu hesap?
SCM: 1990-2005 artışı için söylüyorum. Böyle olmakla birlikte, bu değerlendirmeye 2004 rakamlarını da dahil ettiğiniz zaman, Türkiye hâlâ birinci durumda, yani İspanya Türkiye’yi bir senede geçememiş.
ÖM: Yani şöyle de söyleyebiliriz, bu rakamlara göre, son envanteri göndermemiş olmasına rağmen, mevcut verilerle Türkiye dünyada emisyonları en hızlı artan ülke.
SCM: En yüksek artış gerçekleştiren ülke olma konumunu sürdürüyor hâlâ.
ÖM: Belki Çin ve Hindistan bunun dışında olabilir.
SCM: Evet, Hindistan’ın da yüksek artışı olmakla birlikte Çin başı çekiyor. Tabii onlar bu rapora dahil edilmediği için karşılaştırmalı bir değerlendirme yapamıyoruz. Türkiye’nin oranlarıyla ilgili bazı küçük düzeltmeler de yapılmış; 72.6 gibi rakamlar konuşuluyordu, arazi kullanımı değişikliği ve ormancılık faaliyetlerini dışarıda tuttuğumuzda, genel artış oranının %74.4 olduğunu görüyoruz. Bu çok yüksek bir oran, yani öteki bütün ülkelerin hiçbir önlem almaması durumunda belki ancak gelebilecekleri bir yer. Türkiye dışındaki öteki ülkelerin çeşitli türlerden önlemleri yürürlüğe koyduklarını biliyoruz.
ÖM: Çok endişe verici bir şey Türkiye’nin böylesine yüksek bir artışı sürdürüyor olması.
SCM: Evet, hem bugüne kadarki rakamlar açısından endişe verici, aynı zamanda da Kyoto sonrasındaki yükümlülük döneminde de, Türkiye’nin daha anlamlı önlemler, politikalar geliştirmek zorunda olduğunun da işareti anlamına geliyor. Öncelikle bu yüksek artışın durdurulması lazım ve belki ondan sonra belli yıllardaki düzeylerin altına düşmek için önlemlerin uygulanması lazım. Her halükârda Türkiye’nin bugün olduğundan farklı politikalar yürürlüğe koyması gerektiğini de gösteriyor bize. ÖM: Bunun ipuçlarını da şimdilik görmüyoruz galiba?
SCM: Evet, şu andaki tartışmaların yürütülüş biçimene baktığımızda, örneğin, Mecliste kurulması kararlaştırılan küresel ısınmayla ilgili önlemlerin araştırılması komisyonunun görev kapsamına baktığımızda, bu türden bir yaklaşımın olmadığını görüyoruz. Daha fazla sonuç odaklı bir yaklaşım söz konusu. Yani Türkiye’nin küresel iklim değişikliğinden nasıl etkileneceği ve bunlarla başa çıkmak için hangi önlemlerin alınması gerektiği yolunda bir yaklaşım üzerinden faaliyetlerini sürdürmesi kararlaştırıldı bu kurulan komisyonda. Bürokratik düzeyde baktığımızda, karar alma mekanizmalarına baktığımızda da, orada yürüyen çalışmaların da yine bu bağlamdan uzak gerçekleşmekte olduğunu görüyoruz. Emisyonlarını düşürme eğilimine giren bir kaç ülke var; anlamlı düşüşlerden söz edebileceğimiz bir kaç ülke arasında, İngiltere ve Almanya’yı görüyoruz. Almanya %18.4, İngiltere %14.8 oranında düşüşler gerçekleştirmişler bu süre içerisinde. Bu kadar yüksek olmakla birlikte, Almanya’nın AB içindeki kendi hedefinden uzak olduğunu söyleyebiliriz; çünkü %21’lik azalma gerçekleşmesi gerekiyordu, onların da daha fazla çaba harcaması lazım. Avrupa Birliği 15 ülkelerine baktığımızda onların da %1,5 ile 1990’ın altına gidebildiklerini görüyoruz. Yani %8’lik indirim hedefine ulaşabilmesi için AB’nin hâlâ %6,5 oranında indirim gerçekleştirmesi gerekiyor 2012’ye kadar kalan süre içerisinde. Bu da yine şu andaki politikalarla gerçekleştirilemeyecek gibi görünüyor AB ülkeleri tarafından, onların da bütün Kyoto mekanizmalarını sonuna kadar kullanmaları gerekiyor, yani emisyon ticaretini, temiz kalkınmayı ortak yürütmeyi sonuna kadar kullandıkları durumda ve yutaklarını hesaba kattıkları durumda ancak %8’e ulaşabilecekleri tahmin ediliyor. Bu şunu gösteriyor, hem ülkeler arasında hem ülke grupları açısından baktığımızda, bir yüksek artışı göstermekle birlikte şu andaki önlemlerin kesinlikle yetersiz olduğunu bir kere daha açıkça ortaya koyuyor. Aynı zamanda alınan önlemlerin de verilen sözlerle örtüşmediğini, arada bir açık olduğunu gösteriyor. Yani bir uluslararası anlaşmayla bağlı olan ülkelerin o taahhütlerini yerine getirebilmeleri için daha kapsamlı ve sonuç alıcı önlemleri bir an önce yürürlüğe koymaları gerekiyor.
ÖM: Tabii yalnız hükümetleri ya da büyük şirketleri suçlamakla da yetinemeyiz çünkü kendi hayat tarzlarımızda da fazla bir değişikliğe gittiğimize dair bir belirti yok.
Avi Haligua: Ama bu değişiklik için de bir yandan altyapıyı hazırlaması gerekenlerin hükümetler olduğunu düşünmek gerekmiyor mu?
ÖM: Doğru, ama hükümetleri de zorlayacak olan da halkın kendisi, yani hiçbir hükümet böyle bir talep gelmediği zaman harekete geçmiyor, herkes bir başkası yapsın diyor, başkasından bekliyor. Bunun en kötü tarafı da, yalnız harekete geçmemekle kalmıyor bir felç durumu yaratıyor. “Hükümetler biz istemedikçe harekete geçmezler” diyor Monbiot. Ama biz şu anda, Queen’in ünlü şarkısında olduğu gibi, her şeyi birden istiyoruz, aynı anda herşey olsun, biz palmiyeli plajlarda tatil geçirelim, devasa ciplerimiz de olsun, plazma televizyonlarımız da olsun, bir de üstüne üstlük temiz vicdanlarımız da olsun. Böyle de çok kolay olmuyor doğrusu, Bush’u suçlamak kolay da.
SCM: Her iki tarafın da, hem toplumların hem devletlerin rolünün olduğunu tespit etmemiz lazım. Fakat dediğiniz gibi, hükümetler politikalar ortaya koysalar, yasalar düzenlemeler yapsalar bile yurttaşların bu yönde davranış değişikliği gerçekleştirmeleri lazım. Dolayısıyla bireysel çaba büyük önem kazanıyor burada iki yönlü olarak, hem devletten bu genel çerçeveyi, yani bireylerin sorumlu davranışlar gerçekleştirebileceği yasal ve kurumsal çerçeveyi kurmalarını isteme, talep etme yükümlülükleri söz konusu, hem de bu çerçeveler kurulmuşsa bunlara uymaları yine kendileri için etik davranış normları geliştirip pratiklerini buna göre değiştirmeleri gerekiyor. Fakat devletlere düşen önemli bir rol galiba burada daha fazla tüketimi özendirmemek olmalı. Bazı hükümetler, Türkiye de dahil bu kurumsal ve yasal çerçeveyi kurmamak yanında, tam tersine yurttaşların kendiliklerinden benimsemeye geliştirmeye başladıkları sorumlu davranışa ket vurucu, onu tam tersi yönünde etkileyici politikalar da izliyorlar. Tüketimi arttırıcı, sera gazlarının artışına, iklim değişikliğine katkıda bulunan pratikleri özendirici politikalar da izliyorlar. Zaman zaman dile getirdiğimiz gibi, hava ulaşımını özendirmek, bunu bir temel ihtiyaç gibi göstermek yolunda da teşvik politikaları izleniyor biliyorsunuz.
ÖM: Türkiye’de de bu çok net olarak görülüyor.
SCM: Bir ülkenin gelişmişlik düzeyi hedefini daha fazla tüketim olarak koyduğu zaman hükümetler, kendiliğinden, başka hiçbir çaba harcamaksızın iklim değişikliğine katkıda bulundukları ortada. Belki bundan vazgeçmek daha anlamlı bir yaklaşım şimdilik, çünkü bu toplumdaki hakim etik anlayışı da, çevreyle ilişki biçimini de belirleyici bir rol oynuyor. En zararlı kamusal yaklaşımlardan bir tanesi herhalde bu olsa gerek; zenginliğin nasıl tanımlandığı, ne türden bir üretim ve tüketim modelinin konulmuş olduğu.
ÖM: Evet bu çok önemli tabii.
SCM: Bu sürdürülebilirlik anlayışı içerisinde değil de sürdürülemezliği teşvik edici toplum modellemesi ve yönlendirmesi daha yıkıcı sonuçlara yol açıyor diyebiliriz. Amerika’yı örnek göstermekten, bir zenginleşme tarzı olarak, -zenginlik düzeyinden bahsetmiyorum, zenginlik tarzı olarak- kaçınmamız gereken kamusal politika yaklaşımlarından bir tanesi.
ÖM: İngiliz hükümeti adına kapsamlı bir rapor hazırlayan iktisatçı Nicholas Stern de, galiba yeni bir model önermiş.
AH: Aslında model önermekten çok durumu tanımlıyor. Ne kadar fazla karbon emisyonu olduğuna ve bunların hangi ülkelerden kaynaklandığına ve bunların ekonomik durumlarına bakmış Stern ve şöyle bir sonuca varmış; “zengin olanlar ödemezse çok fazla yapılabilecek şey yok” diyor. Yani bu işin maddi tarafını ödemesi gereken daha fazla AB ve ABD’dir demiş Stern.
SCM: Biz de asıl olarak bunu konuşmayı planlamıştık, kimin neyi ödemesi gerektiği.
ÖM: Vaktimiz kalmadı maalesef, ama sizin söylediğiniz şey çok önemliydi, bunu daha sonra bir sonraki programda konuşabiliriz, ama Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu yükselen emisyon rakamları daha da çarpıcı geldi bana doğrusu.
SCM: Kimin ödemesi gerektiği hep belirleyici soru olageldi baştan bu yana. Fakat Kyoto Protokolü o dönemde önerilen kapsamlı, daha adil, herkesin bir şekilde dahil olabileceği bir modeli benimsemek yerine, son derece basit bir yaklaşımla ülkelerin verdikleri sözler üzerinden bir yaklaşım, yani taahhütleri üzerinden bir yaklaşımı esas aldı. Yani, hangi ülke ne kadar indirebilirim derse, onların bir araya gelmesiyle, onların üzerinden pazarlık yapılmasıyla, 1997 yılındaki emisyonlar esas alınarak yükler paylaştırılmış oldu. Bunların karşısında bugün de hâlâ tartıştığımız ve geçerliliğini sürdüren, daha ayrıntılı bir şekilde ele alınması gereken başka yaklaşımlar vardı. Bunlardan bir tanesi ‘eşit haklar’ yaklaşımıydı, yani eşit emisyon hakları yaklaşımı. Farklı şekillerde ifade ediliyordu, modellenebiliyordu bu eşit emisyon hakları yaklaşımı. Bunlardan bir tanesi de, ‘contraction and conversions’ diye anılan, ‘kısma ve yakınsama’ diye Türkçe’ye çevrilebilecek olan bir modeldi. Neyi öngörüyor bu yaklaşım?
ÖM: Aslında ona geniş ve karmaşık bir konu da olduğu için isterseniz onu bir sonraki programa bırakalım ve çerçeveyi de şöyle çizelim; Önümüzdeki ay Bali’de toplanacak olan hükümetlerarası iklim değişikliği panelinin de, dünyada bu işle uğraşanların da en çok üzerinde duracakları mesele, Kyoto’dan sonra yeni getirilecek mekanizmalarda nasıl daha etkin olunabileceği?
SCM: Birden çok sayıda model önerisi var; Bali’de toplanacak olan Protokokol’ün Taraflar Konferansı’nda, 2012 sonrası için söz konusu olacak anlaşmanın görüşmelerine başlanması bekleniyor, umuluyor. O görüşmelerde de Kyoto’dan daha farklı bir çerçeve ve mekanizmanın esas alınması en büyük beklenti; hem bu çevresel etkinlik, yani emisyonları azaltma, hem de adil olma anlamında, bütün ülkelerin kendi kapasitelerine göre ve insanların temel haklarını dikkate alacak şekilde bir model üzerinde yükümlülüklerin paylaştırılması gerektiğini söylememiz lazım. O nedenle de farklı türlerde önerileri dikkate almak, belki birleştirebilmek, bunları bir anlaşma metnine dönüştürebilmek gerekiyor, oldukça güç olsa bile.
ÖM: 2005’in %15 altı çok yüksek bir hedef aslında.
SCM: Evet, şu andaki rakamlara baktığımızda, 2020’ye kadar 2005’in %15 altına düşebiliyorsa eğer Amerika, bu önemli bir indirim anlamına gelir. Yine Kyoto’ya benzer bir şekilde sınırlama ve ticaret yaklaşımını esas alıyor. Bir ulusal üst sınır konacak emisyonlar için, ondan sonra bu emisyon bütçesi oluşturulacak, bu bütçe de belli başlı kirletici sektörler arasında ve daha sonra da şirketler arasında paylaştırılacak emisyon izinleri verilecek bu şirketlere. Bunlar ister kendi teknolojik uyumları yoluyla, ister emisyon ticareti yoluyla, kendilerine verilen bu kotalar içinde faaliyet göstermek zorunda olacaklar. Bu Amerika’nın en fazla benimsediği yaklaşımlardan bir tanesi, yani emisyon ticareti. Kükürt dioksitte de böyle bir politika izliyorlar biliyorsunuz. Amerika’nın küresel bir anlaşmaya bağlanması açısından bu önemli, her halükârda Amerika’nın Kyoto sonrası anlaşmaya bir şekilde giremeyeceği artık kesinleşmiş görünüyor. 2009’da sonuçlanmasını öngörüyoruz biliyorsunuz bu yeni anlaşmanın, o zamana kadar yeni bir yönetim gelmiş olsa da, bir ulusal pozisyon belirleyip de bu görüşmelerin içine katılabilmesi ve yükümlülük alabilmesi pek mümkün görünmüyor. Dolayısıyla şu yönde senaryolar var; Amerika kendi ulusal düzenlemesiyle uluslararası anlaşmaya bir şekilde bağlanabilir, yani “uluslararası hukuk altında, kendi ulusal düzenlememle yükümlüyüm” şeklinde bir beyanda bulunabilir ve öteki ülkeler de en azından bu yöndeki bir Amerikan taahhüdünü kabul edebilirler. Daha sonraki dönemlerde, Amerika Kyoto’nun sonraki aşamalarına katılabilir, fakat bu önemli bir iyiniyet mesajı olur bütün ülkelere. Özellikle de Çin gibi, “önce Amerika” diyen ve Amerika katılmadan bir yükümlülük almaya taraftar olmayan ülkelere de ikna edici bir çözüm olabilir. Bu anlamda bu gelişme önemli. ÖM: Bunun üzerinde tekrar durabiliriz.
Oldukça Gecikmeli Bir Nobel İktisat Ödülü
Ömer Madra: Nobel Ekonomi Ödülü çevre ve iklim konusuyla ilgili olarak verildi bu sene.
HE: Ben de iktisat ödülünün bu insanlara verilmesine çok sevindim.
ÖM: Neden?
HE: Çünkü bu üç değerli Amerikalı iktisatçı, iktisadi sorunu çok daha farklı düşünme olanağı veren bir bakış açısı geliştirdiler. İktisatçılar çoğunlukla piyasa mekanizmasının sorunlarıyla uğraşırlardı. Bu üç iktisatçıdan en yaşlısı olan Leonid Hurwicz’in 1960’taki katkısına kadar hep sorulan soru şuydu: Bir piyasa mekanizması var, bu piyasa mekanizması hangi koşullarda arzulanan sonuçları verir? Etkin bir şekilde kaynakları dağıtır. Bu koşullar nelerdir? Bu koşullarda piyasa mekanizması nasıl çalışır? Bunlar basit sorular değil; zor sorular. Ama iktisat bununla uğraşıyordu. 1950’lerde bazı önemli iktisatçılar, -ki bunların başında Kenneth Arrow’la Gerard Debreu yer alır-, o koşulları tanımladılar, o koşullarda piyasa mekanizmasının bir çözüm verdiğini gösterdiler ve o çözümün de pareto anlamında etkin olduğunu, yani kaynakların pareto anlamında etkin dağıttığını gösterdiler. Bu çok önemli bir başarıydı. İktisadın ondan evvel bölük pörçük yapmakta olduğu işi bir araya topladılar. Ondan sonra da yapılan çalışmalara zemin sağlandı.
Biraz tarihi bir şey olacak ama 1950’lerde başka bir olay daha var. Arrow, 1958’e geldiğimizde şöyle bir sorunla uğraşmaya başladı: Acaba bu piyasa mekanizmasında bahsettiğimiz denge kolayca ulaşılabilir bir denge mi? Ulaştığımızda orada kalabilir miyiz, yani istikrarlı bir durum mudur? Yoksa bir kere geliyorsunuz ve orada duramayıp, kaybolup gidiyor musunuz? Bu sorunun yanıtını içeren, başka bir deyişle bu konuyu sistematik bir bütünlük içerisinde ele alan ilk yazı 1958’de yayınlandı. Arrow bu yazıyı Leonid Hurwicz ile beraber yazdı. Bir sene sonra yanlarına Duncan Black isminde bir başka iktisatçıyı da alıp çok daha bu konuyu biraz daha geliştiren önemli bir ikinci makale yazdılar. Bu yazılarda iki önemli noktayı gösterdiler; ilki hangi koşullarda rekabetçi mekanizmanın istikrarlı olduğu, ikincisi ise, bu koşulların ancak istisnai koşullarda gerçekleşebileceğini.
Demek ki, rekabetçi mekanizmanın işlemesi ve “iyi” olarak nitelenen etkinlik koşulunu sağlaması için gerekli koşullar, gerçek yaşamda pek fazla karşılaşılan durumlar değil. İşte onun için “buna benzer bir ortamı nasıl yaratabiliriz?” sorusu gündeme geldi. Bunları hiçbir zaman gerçek yaşamda bulamayacağımıza göre sorun iktisadi karar birimlerini o şekilde davranmaya, kurumsal, yasal yollarla nasıl zorlanabileceğine dönüştü. Rekabet Kurumu gibi düzenlemeler onun için var.
Bu bence çok önemli bir katkı. Fakat 1960’ta Hurwicz başka bir soru sordu ve bu bir devrim yarattı. Sorduğu soru da şu: İçinde bulunduğumuz koşullar var. Etrafımızda ne görüyorsak o koşullar bunlar. Teknoloji nasılsa öyle. Rekabetçi denge için olması gerektiği ile ilgilenmiyoruz. Örneğin ölçeğe göre artan verim var. Ne yapacağız, rekabetçi mekanizmaya uymuyor diye kapatacak mıyız fabrikayı? Öyle olduğunu kabul edeceğiz. Uymuyorsa, uymaz. İkincisi tercihler nasıl oluyor, insanlar bir şekilde şu malı seviyor, bu malı almıyor, onlar da veri, değiştiremiyoruz. Mecbur muyuz ki illaki pareto anlamında etkinlikle uğraşmaya, başka bir kavram olabilir. Mesela hem etkin hem de adil bir düzen istiyor olabiliriz.
ÖM: Bu tayin edici bir soru, çünkü iktisadın dışında, duygusal bir şey gibi kabul ediliyor adalet, değil mi?
HE: Öyle. Etkinlik aramak aslında akılcı bir şey. Etkin olmayan bir şeyi yapmanın da bir anlamı yok, diye düşünebilirsiniz, etkin olmak diye bir problemimiz var. Ama bir şöyle düşünelim; etkin bir çözüm elde ettiğiniz noktada nüfusun %95’i aç, %5’i de boğuluyor yemekten... Ama sonuç etkin!
ÖM: Mesela, Nazi mekanizmasının da etkin olduğu konusunda hiçbir şüphesi yoktu kimsenin herhalde? Bir makine intizamıyla çalışan, son derece etkin bir mekanizmaydı. Holokostu uygulayışı da son derece etkin bir şekildeydi.
HE: Zaten en korkunç tarafı da o...Hani sinirlenip de birilerine kötü bir şey yapmışa benzemiyorlar.
ÖM: Evet, hiç duygu yok, duyguların karıştığı bir şey yok orada.
HE: Hurwicz dedi ki, konuyu ille de etkinlikle sınırlamayalım. Herhangi bir amaç da olsun. O zaman soruyu şöyle sordu: Peki mevcut bir ortam var, bir de amaç var. Bu ortamda o amaca varmanın en iyi yolu nedir? Dolayısıyla düşünmeyi fiyat mekanizması ile sınırlamayı kaldırdı. Kaldırınca, bir çok yeni mekanizma ortaya çıktı. Artan verim varsa, bölünemezlikler varsa en iyi çalışacak mekanizmalar sunuldu. Örneğin bir baraj yaptınız. Tam rekabet için her şeyin küçük ve bölünebilir olması lazım. Şimdi tam rekabetçi mekanizma çalışacak diye on bin tane baraj yapamazsınız. Atatürk Barajı bir tane değil mi? Bu durumda kaynak dağıtımını nasıl yapacaksınız? Herhangi bir şekilde de yapabilirsiniz, ama soru bu değil, amaca en uygun, en az maliyetle çalışan, örneğin çevreyi en az bozan bir şekilde nasıl yapılır? Bu soruyu sorunca tabii ki insanların önüne çok geniş bir ufuk açıldı. Nasıl Kenneth Arrow, 1950’de “toplumlar akılcı tercihler yapabilirler mi?” diye bir soru sordu, ondan Sosyal Tercih Kuramı gibi yepyeni bir araştırma dalı doğdu, Hurwicz’in bu sorusuyla da yepyeni bir alan doğdu.
Fakat burada ilginç bir olay var; 1976’da İsveç Merkez Bankası’nın Alfred Nobel adına koyduğu iktisat bilimleri ödülü, Milton Friedman’a verilmişti. Friedman bu ödülü aldığında çok popüler biriydi, herkes bilirdi adını. Bazıları çok kızardı, bazıları da çok takdir ederdi. Ama sonuçta çok popüler bir insandı; toplumda doğru veya yanlış adını duymayan hemen hemen hiç kimse yoktu denilebilir. Halbuki bu sene aynı ödülü paylaşan üç büyük bilim adamını pek kimse tanımaz. Akademik dünya dışında konuşuyorum. Akademik dünyada her zaman en saygın konumda olan bilim adamları bunlar, o başka. Fakat Hurwicz -90 yaşında- adı hiç kimseye bir şey ifade etmez.
ÖM: Peki Hurwicz biraz önce sözünü ettiğin, anlattığın görüşleri ortaya attığı zaman tarih kaçtı?
HE: Bu görüşleri yayınladığı makalenin tarihi 1960.
ÖM: Yani 47 sene sonra verilmesi de ilginç doğrusu ödülün?
HE: Kendisi de herhalde pek beklemiyormuş. Onunla ile yapılan bir mülakatın kaydını seyrettim. Soruyorlar “nasıl haber aldınız?” diye. Şöyle diyor: “sabah 7’de bir telefon çaldı, eşime verdim” –belki kulağında bir rahatsızlık var- eşi dinlemiş ve demiş ki, “senin Nobel aldığını söylüyor”; yanıtı şu olmuş: “yine birisi saçma sapan şaka yapıyor sabahın bu saatinde”. Demek ki artık böyle bir şey beklemiyormuş.
Doğrusu ben ona ödül verilmesini çok istiyordum. Yaptıklarını okumaya çalışmıştım, hep, “bu kadar önemli bir şeye niye vermiyorlar?” diye düşünüyordum. Geç verdiler ama iyi oldu.
Kendisinin ikinci esprisi de, -çok mütevazı bir insandır her büyük bilim adamı gibi-, “Bana Nobel ödülünün verilmesinin bir tek nedeni var, benimle beraber bu konuda çalışanların hepsi öldü, ödülü sadece yaşayanlara veriyorlar” diyor. Tabii bu tevazuunu gösteriyor. Çünkü ben o isimleri de biliyorum ama karşılaştırdığınızda Hurwicz’in yaptığı katkı, onların yaptığından çok daha büyük ve özdedir. O başka bir mesele, bu yanıt onun şirinliğini gösteriyor.
ÖM: Leonid Hurwicz’le beraber yer alan iki kişinin adlarını da verir misin?
HE: Tabii, bir tanesi Eric Maskin, bu ve ötekisi de Roger Myerson. Bu iki bilim adamı bu teoriyi alıp gelişmesine çok büyük katkılarda bulundular. Onlar da daha çok teorik katkıları ile tanınırlar. Bu teorinin akademik dünyada sınırlı kalmasının nedeni çok ileri düzeyde matematik kullanması. Yani pek popüler görünümü olmaması. Bir nokta daha var, kabaca düzenin nasıl çalıştığı ile ilgili ya da düzenin daha iyi çalışması için neler yapılacağı hakkında soru sormuyorlar, bir işi “en iyi yapabilecek düzen” arıyorlar. O açıdan, ilerici, atılımcı bir tarafı var çalışmalarının.
Tabii diyeceksin ki bu neye uygulanıyor? Piyasa mekanizmasını çok yaygın kullanılan bir mekanizma olduğu için biz abartıyoruz ve her şeyi öyle çözdüğümüzü sanıyoruz. Oysa piyasa mekanizması her konuyu çözmez, mesela belediye otobüsüne bindiğinizde kim oturur koltuğa? Şoför ihale mi açıyor? Hayır, ilk binen oturuyor. Bunun piyasa mekanizması ile bir ilgisi var mı? Ya da yaşlı birine yer veriyor genç biri, o oturuyor. Onun da piyasa mekanizması ile ilgisi yok.
ÖM: Bir de ‘kamu alanı’ diye bir şey vardı ve o da ancak devlet tarafından korunabilirdi, benim hatırladığım bir zamanlar öyleydi. Yalnız ondan sonra her şeyi özelleştirmeye başladılar ve piyasa mekanizmasına bırakmaya karar verdiler, ama bazı işler de yürümedi. HE: Tabii, nitekim Hurwicz’in en önemli katkısı, teorisinin en önemli uygulama alanlarından bir tanesi kamusal mallardır.
ÖM: Ben de onu sormak istiyordum.
HE: Etkin bir şekilde veya adaleti sağlamak üzere kullanmak istediğinizde nasıl bir mekanizma geliştireceksiniz? Fiyat mekanizmasını ne zaman, ne ölçüde kullanabilirsiniz, onun ötesinde ne yapabilirsiniz? Bütün bu soruları sorunca tabii uygulamaları kendinden çıkmaya başlıyor. Bir tane örnek vereyim: Özelleştirme. Nasıl yapacaksınız, ihaleyi hangi yöntemle yaparsanız kamunun geliri en çok olur? İhaleyi hangi yöntemle yaparsanız bunu toplumun lehine kullanacak olana gitmesini sağlarsınız? Bunların yöntemleri değişik ve çok ihale yöntemi var.
ÖM: Özel sektörün, herhangi bir şirketin genel amaçları arasında herhalde son gelir, belki de olmaması gerekir kamuyu koruma amacı, onun amacı kâr etmek ve kârı maksimize etmektir, kamuyu korumak, kamu alanını korumak diye bir düşüncesi olamaz şirketlerin?
HE: Gözden kaçırabilir. Doğal olarak kendi olanaklarıyla ne yapacağına bakıyor. Mesela atıkları hemen yan tarafına boşaltmayacak. Onu kendisi anlar diye düşünelim, ama yaptığı bir şeyin bir başka şeyle etkileşip bir şehir üzerinde kirli hava bulutu yarattığını bilemeyebilir bile. Peki böyle bir problem varsa, bu durumda o şirketin tedbir alması için nasıl bir kural dizisi kurmak lazım? Çevre korumak için nasıl bir mekanizma tasarımı lazım. Hurwicz’in sorduğu sorunun somut uygulama alanlarından bir tanesi de bu.
ÖM: Evet çok önemli.
HE: Bu bizim düşünme tarzımızı çok zenginleştirdi. Hurwicz Avrupa kökenli bir insan. Moskova’da doğmuştur ve Varşova Üniversitesi’nde matematik tahsil etmiştir. Sonra parlak üniversitelerden doktoraları falan yoktur.
ÖM: Rus kökenli bir Yahudi herhalde?
HE: Evet. 1938 yılında bu dereceyi alıyor. O yılların ortamını bir hatırlatayım. Oscar Lange Polonya’da. Sosyalizm, piyasa mekanizması tartılıyor. Barone, Hayek tartışmaları 1920’lerde olmuş, Lange bunlara katılmış. Bu dünyada bu tür tartışmalar olduğunu bilen bir insan Hurwicz. Çok kültürlü bir insan. Bunları bildiği için “bu olaya bakmanın tek bir yolu yoktur” fikrini zaten bir şekilde edinmiş bir insan. Öyle olduğu için de, bu teoriyi yarattığı zaman bence çok büyük bir etki yaptı. Aslında Hurwicz ve arkadaşları popüler olarak bilinmemelerine rağmen, dolaylı olarak pek çok kişiyi ve araştırmayı etkilemişlerdir.
Hurwicz daha sonra yazdığı bir makalesinde, çok önemli bir konuyu gündeme getirdi. Konu şu idi: Bir mekanizma tasarlıyorsunuz, diyorsunuz ki; bu insanlar böyle yaparlar. O insanın işine gelmiyorsa, o insan “peki öyle yapacağım” deyip başka bir şey yapıyor. Bir teorem ispatladı Hurwicz: “İnsanların davranışlarını gizleyerek şike yapmayacakları bir mekanizma tasarlamak mümkün değildir. Dolayısıyla her mekanizmaya şike yapan bir mekanizmayla cevap vermek mümkündür.” Bu şu demek; insanların tercihlerine uymaya çalışın, insan derken tabii karar alıcı diye düşünüyorum, şirket, vs. de dahil.
Bunun pratikteki anlamına bir örnek vereyim. Ülkemizde yıllarca teşvikler verildi, gelişmekte olan bölgeler kalkınsın diye, ihracat artsın diye. Yapılan çalışmalardan çıkan sonuçlara göre bu teşvikler o amaçlara yaramamış, başka bir amaca yaramış olabilir, iyi veya kötü, o ayrı mesele.
Hurwicz’in dikkati çektiği konuyu hesaba katan bir teşvik mekanizması oluşturmak imkansız değilse bile epeyce zordur. Hem kendi amacınıza hizmet edecek, hem de karşınızda bu işi yapanların onu yapmaktan menfaati olacak, bunu düşüneceksiniz. Yani siz karşınızdakine “ihracat et, emrediyorum, al para” filan dediğiniz zaman başka bir şey yapabilir, yapılmıştır da. Bu ikinci konu, yani özendirimlerin doğru dürüst tanımlanması,- ki buna “özendirim uygunluğu” diyor Hurwicz-, büyük bir alanın gelişmesine yol açtı. Maskin’in de bu alanda çok önemli katkıları vardır; hatta söz konusu alanı yepyeni bir dünyaya geçiren odur.
Ben Maskin’i bu ilkbaharda Moskova’da bir konferansta gördüm. Bizim tebliğ verdiğimiz aynı birleşimde bir tebliğ sundu. Çok matematiksel şeyler yapıyor diye anlattım ya, orada tam tersine, çok basit, matematik değil aritmetikle yazılmış bir tebliğ sundu. Tebliğin konusu da şuydu: Küreselleşen bir dünyada herkes iyi niyetle hareket ediyor, hiç kimse hiç kimseyi yıkmaya çalışmıyor. Öyle emperyalizm falan yok. Yalnız bir ülke teknik bakımdan ileri ve oradaki insan gücünün yetişmişlik düzeyi, yani niteliği de ileri, yani daha becerili. Bu ülke öbür ülkeye yatırım yaptığı zaman, orada gelir dağılımını bozuyor. Hiçbir kötü niyet yok dediğim gibi, gelir dağılımını bozmak için de gitmiyor, sadece bir yatırım yapıyor.
Son derece duru bir şekilde küreselleşme olgusunda dikkat edilmesi gereken noktalar olabileceğini gösterdi. Aynı zamanda çok övülen, doğrudan yabancı yatırımların her şeyi halledemediğini çok basit bir biçimde gösterdi.
ÖM: Evet, ufak bir ayrıntı! Son bir kaç yıl için konuşacak olursak Nobel ödüllerinin, geçmişe kıyasla, topluma karşı sorumluluk duyan bilim insanlarına daha çok verilmekte olduğu söylenebilir mi, en azından son 1-2 yıl için? Yani ‘ilerici’ diye bir ayrım yapılabilir mi onu da bilmiyorum ama.
HE: Hurwicz’in 90 yaşında olduğuna bakıp katılmayanlar olabilir, ama ben sana katılıyorum. İktisatta verilen ödüllere bakıyorum. Evet çok teknik konulara veriliyor, ama teknik oldukları için değil. Yapılanın özü daha önemli. Nitekim, daha önce Nobel İktisat Ödülü’nü almış olan büyük Hintli iktisatçı Amartya Sen’in fikrini sormuşlar, Galiba, “habire matematikçilere veriyorlar siz ne düşünüyorsunuz” diye, onun verdiği cevap çok net, “matematik kullanmasına boş ver ne yaptığına bak!” diyor. Yaptığı katkı çok önemli ve insanlığa çok önemli bir katkı. Onu matematikle mi yapmış, neyle yapmış, bu çok önemli değil.
ÖM: Ben de bunu kastetmek istemiştim, daha insani değerlerin savunankişilere verilmesi önemli. Daha önce de Kenya’da mikrokredi konusunda verilmesi, bu sene IPCC’ye ve Al Gore gibi bir iklim mücadelecisine verilmesi enteresan. Stiglitz de öyle bence.
HE: Zaten Stiglitz de, bu çerçeve içerisinde ortaya çıkan çok ciddi bir problemi ele aldığı için Nobel ödülüne layık görülmüştü. Bu problemin kökenine giderseniz modern iktisatta yine Arrow ve Hurwicz’i bulursunuz. Dolayısıyla Nobel’i verirken bence biraz sırayı şaşırdılar. O teorinin ürünlerini geliştiren büyük iktisatçılara önce verdiler, sonra teoriyi bulana verdiler. Neyse hiç olmazsa sonunda verdiler.
10月27日 Kaz Dağları
Radikal 10月20日 Türkiye'nin İklim Değişikliği Politikası Hakkında İpuçları
Ömer Madra: Küresel iklim değişikliği konusunda Başbakan’ın New York’ta yaptığı son konuşmalardan ve Çevre Bakanı’nın da bazı hamleler içine gireceğine dair sözlerinden sonra, Kyoto çerçevesinden başlayarak, genel olarak hangi konumdayız?
Semra Cerit Mazlum: BM Genel Sekreteri’nin çağrısıyla yapılan New York’taki üst düzey toplantıda Başbakan Türkiye’de yankıları olan önemli açıklamalar yaptı. Onun üzerine, Çevre Bakanı, Başbakan’ın yaptığı konuşmaya açıklık getirir nitelikte başka açıklamalarda bulundu. Bu konuşmalardan, Türkiye’nin nerede olduğu ve bu seneden itibaren başlayacak olan süreç içerisinde kendini nerede konumlandırmaya çalıştığı hakkında da bazı bilgiler, önemli ipuçları edinmiş olduk.
ÖM: Tam tersine, dünyanın gayet iyi bir yere doğru gittiğini de söyledi değil mi? Küresel ısınma yokmuş onun söylediğine göre.
SCM: Evet açıklamaları o yöndeydi, kendi ülkesinde de tepki çekti bu açıklamaları. Toplantının yapılış biçimi hakkında da eleştiriler vardı, özellikle gelişmekte olan ülkeler tarafından yöneltilen bir eleştiri bu. Liderleri bir araya getiren ve siyasal irade sorununu tartışmayı amaçlayan bu toplantının, bu şekilde bir konferans gibi, herkesin çıkıp zaten çoğunlukla bilinen görüşlerini bir kere daha tekrar edeceği bir yöntem yerine, interaktif biçimde tasarlanması gerektiğini, liderlerin bunu daha fazla karşı karşıya gelerek, daha ayrıntılı biçimde konuşabilmesini, tartışabilmesini mümkün kılan bir formatın seçilmesinin daha yararlı olacağını dile getirdi bazı liderler. Önemli ve çarpıcı konuşmalardan birisi, Bolivya devlet başkanı Eva Morales’in konuşmasıydı.
ÖM: Ne diyor Morales?
SCM: Aslında süre giden tartışmaları, sorunun ele alınma biçimini kökten eleştiren bir konuşmaydı onunki. Kapitalizmle çevre sorunları ve küresel ısınma arasındaki bağlantıyı öne çıkardı konuşmasında daha çok. Küresel kapitalizmin işleyiş biçiminin ve ona eşlik eden bu savaşlar sisteminin, aslında çevrenin asıl düşmanı olduğunu, bunlardan kurtulmadığımız sürece çevreyi korumanın da mümkün olmadığını söyledi. Yine bütün öteki konuşmalardan farklı, ilginç nitelemelerinden birisi de şuydu; dünyanın bir anne olduğunu ve bu nedenle de ona zarar verilemeyeceğini, şu anda bu kapitalist sistemin aslında yeryüzünü metalaştırma ve değişime konu etme sistemi olduğunu ve asıl sorunun bu olduğunu, bütün öteki çabaların bundan sonra gelmesi gerektiğini, bunu takip etmesi gerektiğini söyledi. Bu açıdan belki hepsinden farklılaşan bir söylemle katıldı Morales toplantıya. Belki de önemli bir uyarı olarak görmek lazım. Tabii ne kadar duyuldu toplantı sırasında bilmiyorum.
ÖM: 80 ülke liderlerinin katıldığı, iklim değişikliği ile ilgili toplantıda yaptığı konuşma öyle mi?
SCM: Evet, Başbakan’ın da olduğu oturumda konuştu Morales. Bizim açımızdan da değerlendirilmesi gereken bir konu. Başbakan belki yararlanmıştır bu konuşmadan. Bütün öteki liderler gibi, aslında Türkiye de dersini çalışarak katılmıştı bu toplantıya. Başbakan’ın konuşmasından bu görünüyordu. Örneğin Ek-1 ülkesi olma konumu, Başbakan açısından yeni bir bilgi imiş gibi geldi bana, konuşma sırasındaki vurgularından öyle anlaşılıyordu. Bir ölçüde de teknik bir toplantı niteliği taşıyordu herhalde Başbakan açısından. Türkiye’nin yürütmekte olduğu çalışmaları, şimdiye kadarki girişimlerini sıraladıktan sonra, “Türkiye’nin özel koşullarını ve öteki Ek-1 ülkelerinden farklı konumunu dikkate alan düzenlemeler yapılması durumunda”, Kyoto’ya olumlu baktığını bildirmiş oldu Başbakan. Bu önemli bir açıklama. Şimdiye kadar Kyoto bağlamında bu türden açıklamalar yapılmıyordu. Bunun Başbakan düzeyinde ve küresel toplantıda yapılmış olması, dünyaya bir mesaj olduğu kadar, Türkiye’ye doğru da bir mesaj aslında. Daha önce de söz ettiğimiz gibi, bu sene içinde Türkiye’de önemli çalışmalar başladı bu konuda. Bunun sonuçlarını biz şu anda somut olarak görmüyor olsak bile, Türkiye’nin Kyoto karşısındaki konumunu daha ayrıntılı bir şekilde ele alan ve bir pozisyon belirlemeye çalışan çalışmalar yürütülüyor bakanlıklar düzeyinde. Toplantıda en azından bunun dile getirilmesi önemliydi. Fakat bu “özel koşullar ve farklı konumu”nun ne anlama geldiği konusunda bir soru düğümleniyor. Bizim değerlendirmemiz açısından da önemli olan birsoru bu. Bu yürüyen çalışmaların da en fazla üzerinde durduğu konu bu. Bu konudaki bir ipucunu da Başbakan’ın konuşmasından sonra Çevre Bakanı’nın yaptığı açıklamalardan edinebildik. Çevre Bakanı, bilinen söylemi tekrarladıktan sonra, Türkiye’nin niye salım sınırlaması kısıtlamaları, yükümlülükleri altına giremeyeceğini, ekonomisinin içinde bulunduğu farklı koşulları, gelişme amaçlarını tekrarladıktan sonra önemli bir değerlendirmede bulundu; “koşullarımız farklı, bundan dolayı da öteki Ek-1 ülkeleri gibi yükümlülükler alamayız, alabileceğimiz yükümlülükler sera gazlarını azaltmak yönünde bir yükümlülük değil, sera gazlarının artış hızını yavaşlatmak yönünde farklı bir yükümlülük olabilir” dedi. Bu açıklama,diplomatik pozisyonun belirlenmesi açısından, onun yönünün ne olacağını göstermesi açısından anlamlı. 2012 sonrası görüşmeleri başlamadan Kyoto’ya taraf olup, 2012 sonrasına ilişkin daha elverişli koşullarla anlaşmanın içine katılma çabasının olduğunu biliyoruz yürüyen bu çalışmalardan. Bu katılımın ne yönde olacağı konusunda fikir veriyor Çevre Bakanı’nın açıklaması.
ÖM: Çevre Bakanı’nın sözlerinden ne gibi bir çıkarım yapabiliyoruz net olarak?
SCM: Örneğin AB’nin %8 olarak belirlenmiş bir salım kısıtlama, indirme yükümlülüğü var Kyoto’nun şu andaki halinde, 2008-2012 arasındaki birinci yükümlülük dönemine göre. Elimizde, salımların 1990’a göre 2012’ye geldiğimizde hangi düzeyde olduğunu gösteren, ölçen bir somut azaltım yükümlülüğü var. Türkiye’nin Çevre Bakanı’nın söyleminden, böyle somut sayısal yükümlülük ya da sayısal hedef almak yerine, devam eden emisyon artış trendini yavaşlatmak ya da durdurmak yönünde bir yükümlülük almaya eğilimli olunduğunu anlamış oluyoruz. Yayınlanan ulusal bildirimden, sekreteryaya sunulan envanterden biliyoruz ki, Türkiye’nin salımları çok hızlı bir şekilde artmaya devam ediyor. Bu artış da önümüzdeki dönemde, 2020’lere kadar aynı hızda sürecek.
ÖM: OECD ülkeleri arasında yapılan sıralamada, %72.6 ile en üstte idi galiba?
SCM: Evet Ek-1 ülkeleri arasında en yüksek artış gerçekleşen ülkeydi Türkiye. Dolayısıyla OECD ülkeleri arasında da aynı durum söz konusu. Çevre Bakanlığı’nın ya da Türkiye’nin eğilimi, bunun durdurulmasının ya da bunun daha altına düşülmesinin, yani 1990 altına düşülmesinin çok kolay olmadığı gerçekleştirilemeyecek olduğu, dolayısıyla da Türkiye’ye böyle bir hedef yüklenmekten, en azından bu devam eden artışı yavaşlatacak türden bir yükümlülük verilmesini sağlayacak görüşmeler yürütülmesi yönünde. Çevre Bakanı’nın açıklamasından çıkan sonuç bu, fakat başka türde de değerlendirmeler yapılıyor, “Türkiye’nin, 2012 sonrasına katılmasının koşulları ne olabilir?” sorusuna karşılık olarak. Bunlardan bir tanesi şu; Türkiye’nin öteki Ek-1 ülkelerinden farklı olarak, 1990’dan farklı bir taban yılı üzerinden hesaplanacak yükümlülüklerle, emisyon kısıtlamalarıyla anlaşmaya dahil olması; bu kapsamda öne çıkan yıllardan biri de 2000 yılı. 1990’daki emisyon düzeylerinin çok düşük olduğu, Türkiye’nin o günkü koşullardaki ekonomik gelişme düzeyi açısından bakıldığında, bugün bir yükümlülük almaya zemin oluşturamayacağı, dolayısıyla daha anlamlı bir dönem olan 2000’lerin değerlendirilmesi gerektiği yönünde görüşler söz konusu. Buna ek olarak, temiz kalkınma mekanizması, Kyoto’nun getirdiği düzeneklerden bir tanesi. Temiz kalkınma mekanizması, gelişmiş ülkelerin az gelişmiş ülkelerde yürüttükleri projeler yoluyla, salımların kısıtlanmasına ve bu ülkelerin sürdürülebilir kalkınmasına katkı sağlamayı amaçlayan bir mekanizma. Gelişmiş ülkeler, yalnızca gelişmekte olan ülkelerde yürütebiliyor bu projeleri. Dolayısıyla Türkiye, şu andaki durumda anlaşmaya girerse, bir Ek-1 ülkesi olarak, başka bir ülkede temiz kalkınma düzeneği dahilinde projeler yapabilir. Türkiye bunun tersini istiyor, yani gelişmiş ülkeler tarafından Türkiye’de bu türden temiz enerji projeleri yapılması olanağının kendisine sağlanmasını istiyor. Temiz kalkınma düzeneğine bu şekilde ev sahipliği yapabilecek olmak teknoloji transferi açısından önemli görülüyor. Dolayısıyla 2012 sonrasına ilişkin pozisyonunun, bu iki temel beklenti üzerinden oluşturulmasını talep ediyor.
ÖM: Bütün bu anlattıklarınızdan benim çıkarttığım sonuç şu; başka konularda olduğu gibi, karar alıcılar yine başka konulardan şikâyet eder durumdalar. Dışişleri Bakanı Babacan, TCK’nın 301. maddesinden şikayet ediyor ve “elimize yapıştı zamk gibi” diyor ya, Çevre Bakanı da Türkiye’nin kalkınmasını engelleyecek bir takım şeylerden bahsedip, doğa ile pazarlık etmeye kalkma durumu olduğunu ortaya koyuyor. Benim asıl sormak istediğim şu; 2050’ye kadar mesela, Türkiye karbon salımlarını % kaç azaltacak, bu konuda bir hedef koyuyor mu? Bunlar için ne yapacak, ya da kömürle çalışan termik santrallerini azaltıp alternatif enerjilere geçecek mi? Böyle bir hedef belirliyor mu? Bunlardan eser yok konuşmalarda. Başbakanın konuşmasında da yok.
Avi Haligua: Özellikle Başbakan Erdoğan konuşmasında özel koşullardan bahsediyor ve belki de daha önce pek çok ülkeye yapıldığı gibi, Kyoto’yu ancak herhangi bir yükümlülük olmaması durumunda imzalamayı istiyor. SCM: Çok haklısınız. Türkiye bütün bu koşulları ya da kendi özel durumunu, öteki ülkelerden farklı şartlarını, siyasal alanda, uluslararası siyasette pazarlık etmek üzere öne çıkarıyor.
ÖM: Aynen öyle, fakat doğa ile nasıl pazarlık edeceğiz?
SCM: Bir uzmanın bir değerlendirmesine atıfta bulunmak yararlı olabilir; İklim değişikliği sorunu iki dünya arasındaki çatışmadır esasında, bunlardan birisi bir tek atmosferin oluşturduğu dünya, yani yeryüzünün atmosfer sistemi, öteki de 200’den fazla devletin oluşturduğu siyasal sistem. İklim değişikliğini bu ikinci sistem oluşturduğu halde, etkileri birinci sistem üzerinde görünüyor ve yine bu devletler sistemi gereken cevabı vermiyor.
ÖM: Sizin söylediğiniz çok önemli bir şey dikkatimi çekti, Bolivya devlet başkanlığına seçilen Kızılderili kökenli Eva Morales’in, aynı oturumda, doğa ile ilişkisini binlerce yıldan beri birlikte konumlandırmış bir kültürün temsilcisi olarak, bakışıyla Erdoğan’ın ve Çevre Bakanı’nın bakışlarındaki farkı görüyoruz. Biri “tabiat ana” olarak bakıyor, diğeri de üzerinde pazarlık edilebilecek bir kaynak olarak bakıyor. İkisi arasında çok belirgin bir fark göze çarpıyor. Bush tarafını hiç hesaba katmıyorum tabii, o bambaşka bir hesap.
SCM: Pazarlığı o yöne çevirmiş olmanın doğa üzerindeki etkilerini herhalde hâlâ fark etmemiş olmaktan ya da bilerek göz ardı etmekten kaynaklanan bir yaklaşımın ürünü şu anda ortaya çıkan durum.
ÖM: Suyun canlı olup olmadığı konusunu bilemeyeceğim, internette de dolaşan ve bir kitaba da konu olan öyle araştırmalar biliyorum, suya iyi konuşursanız iyi güzel kristaller veriyor dondurulduğunda, kötü konuşursanız, küfrederseniz de daralıyormuş, bunları ne kadar ciddiye almamız gerektiğini bilmiyorum, çok da ilgimi çekmiyor doğrusunu isterseniz, ama bir tek şeyi çok iyi biliyoruz ki, biz ya batacağız ya çıkacağız, o eşiğe gelmiş durumdayız. Dünyanın bütün bilim akademilerindeki insanlar bunları söylüyorlar ve artık fırsatın sonuna doğru yaklaşıyoruz. Yani korkunç seller, yağmurlar, yangınlar, su baskınları, kuraklıklar vs. olacak; bunu biliyoruz artık. Bu fecaati önleyebilmenin tek yolu da karbondioksit gibi sera gazı emisyonlarını derhal kısıp başka yollara gitmek ve bunun için de bir hedef koymaktan geçiyor. Bunun için hedef koymayan insanların, hükümetlerin ve bakanların ne söylediklerine bakmayıp yapmaları gerekenler için zorlayacak yöntemlere ihtiyacımız var sadece.
SCM: Aslında önemli bir dönemeçteyiz iklimin korunması açısından, hem doğal sistemin eğilimleri, karbon emisyonlarının doğa üzerindeki etkileri açısından hem de siyasetin vermesi gereken kararlar açısından önemli bir dönemeç bu. Gereken indirim oranları da alınacak önlemlerin hacmi de tanımlanmış durumda. Örneğin 2050’ye kadar yalnızca gelişmiş ülkelerin salımlarını en az %25-40 oranında azaltmaları gerektiği, bunun 2050’lere kadar da %85-90’lara ulaşması gerektiğini biliyoruz.
ÖM: Hatta 2030’a kadar %60 kısmak gerektiği de bilimsel bir veri olarak ortaya konuyor, ama kısmaktan tek kelime söz etmeyen hükümetlerin durumuna karşı da mutlaka bir şey yapılmalı herhalde. Bir kısıntıdan bahseden var mı Türkiye’de? Yok.
SCM: En ileri giden açıklama Çevre Bakanı’nın yaptığı açıklamaydı, somut olarak söylenmiş, dile getirilmiş eylem türünü ortaya koyması açısından, ancak, hiçbir kısıntıdan söz etmiyor. Türkiye’nin eğiliminin, Çin, Hindistan, Brezilya, Kore gibi ülkelerin görüşleriyle aynı çizgide olduğunu, o çerçevede bir girişim yürüteceğini de anlamış oluyoruz yapılan değerlendirmeden. Bir de uluslararası pazarlıklardaki durumdan ziyade Türkiye içindeki duruma da bakmak lazım, “ne yapılıyor?” diye. Hedeflerin belirlenmesi konusundaki eksiklik devam etmekle birlikte, başka çalışmaların da yapılması gerekiyor. Bu, adı konmuş olarak yürüyen çalışmalardan bir tanesi de daha önceki çevre bakanının dile getirdiği, Kalkınma Planı’nda da yazılmış bulunan, yapılacağı söylenen, İklim Değişikliği Eylem Planı’ydı. İlk ulusal bildirim hazırlıkları sürerken, aslında onunla paralel bir şekilde bu hazırlıklar da başlamıştı, fakat çok fazla gündeme gelmiyordu, yalnızca Bakan’ın açıklamalarından bu alışmaların sürdüğünü anlayabiliyorduk. Bu çalışmalar belli bir aşamaya ulaşmış durumda anlaşılan, somut olarak söylemek gerekirse UNDP ile Çevre ve Orman Bakanlığı ile TÜSİAD’ın ortak olarak birlikte yürüttükleri bir projeden söz etmek gerekiyor belki de. İklim Değişikliği Eylem Planı’nın hazırlanması projesi olarak adlandırabiliriz bunu. Eylem planının kendisini ortaya koymaktansa bu eylem planının nasıl yapılacağı hakkındaki hazırlıklarla ilgili bir proje bu daha çok. Varolan durumun değerlendirilmesi, bir öz değerlendirme niteliğinde ve ilerlenmesi gereken yol hakkında da bir takım saptamalar yapmak üzere yürütülüyor bu proje. Bugünlerde, bu aylarda da sonuçlanması lazım bunun.
|
|
|