Protege Moi's profileQUIJOTESCOPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    November 29

    Acil Şifalar (Yılmaz Erdoğan)

    bahçe kapısından sızdılar...
    aralık kalmış neresi varsa hayatımın...
    bünyede bastırılmamış ne kadar isyan varsa oradan.
    daha asitli bir yalnızlık için dilek tutuyorum şarkılara,
    sıradaki benim şansıma diyorum; haberler başlıyor birden,
    benden hazin biçimde bahseden.
    kumsalların istenmeyen kaç kum tanesi varsa
    önde gideniyim her tazyikli akışta.
    zayii makamında bestelenmiş yazılar kaldı avluda.
    gitme diye yalan bile söylerim,
    yerini söylerim ne saklamışsam kal diye!
    bu yaz'ı serin tutalım diye çıplak tenlerde,
    geceyarısı tatlı bir soğukluk olsun diye her sevişme,
    aramızdaki her üryan gelişme!
    hem gidenedir bu şiir
    hem gelecek olana....
    O da biraz oyalanıp gider nasılsa!
    hep haberler başlayacak biliyorum,
    hangi şarkıyı seçsem şansıma.

    şimdi şifa niyetine giriyorum sulara mavisine değil denizin sade Tuzuna.

    November 23

    Sınır ötesi operasyon ve Kürt sorunu

    Kürt sorunu, tarihsel olarak, uzun yıllardır var olan bir sorun. Ama şu da doğru: Sorunun kimlik, sosyolojik, siyasal, sosyal adalet ve kültürel boyutlarıyla daha yeni yeni ilgilenmeye başlıyoruz.

    Bugün Türkiye'de siyasi gündemi ve toplumsal yaşamın her alanını PKK terörizmi ve terörizme karşı mücadele belirliyor. Terörizme karşı mücadele olgusu ve süreci de, bir taraftan sınır ötesi askeri operasyon, diğer taraftan da Kürt sorunu tartışmalarını içeriyor. Türkiye, çok karmaşık, çok riskli ve çok katmanlı bir sorun ve süreçle karşı karşıya. Bu süreçte, kendimizi tepkici milliyetçiliğin gerisinde bir alanda konumlandırmalı ve insan odaklı ve çokboyutlu bir strateji izlemeliyiz. Son günlerde, her ne kadar Türkiye'nin ülke içi toplumsal barışı bağlamında endişe ve korku içinde olsak da, terörizme karşı mücadelede insan odaklı ve çokboyutlu strateji olasılığını artıran gelişmelerin yaşandığını da gözlemliyoruz.

    Üç önemli gelişme
    Önce Başbakan Erdoğan'ın başarılı geçtiğini söyleyebileceğimiz ABD ziyareti ve bu ziyaretin ortaya çıkardığı iki önemli sonuç: Bir taraftan, Başbakan Erdoğan tarafından "Türkiye'nin Irak'ta emperyal hedefler içinde olmadığı, sadece PKK'ya karşı mücadele temelinde sınır ötesi askeri operasyonu düşündüğü" söyleminin dünya kamuoyuna net bir biçimde açıklanması, diğer taraftan, bu ziyarette askeri operasyonun başarılı olması için ortaya konulan "anlık istihbarat temelli askeri müdahale" yöntemi. Her iki sonuç da bize Türkiye'nin, hem sınır ötesi askeri operasyon yoluyla Irak bataklığına ya da tuzağına çekilme riskinin bilincinde olduğunu hem de bu riski doğru diplomatik ve stratejik tercihler yaparak azaltma çabasında olduğunu gösteriyor. İkinci olarak, Fikret Bila'nın, 1990'lardan bugüne PKK'ya karşı mücadelede üst düzey görev almış askerlerle yaptığı görüşmeleri içeren yeni kitabı Komutanlar Cephesi'nin özeti denebilecek mülakatlar dizisinin Milliyet gazetesinde yayımlanmasıyla ortaya çıkan, çok önemli bir yöntemsel/siyasal saptama: 1990'lı yıllarda PKK'ya karşı yapılan mücadelede askeri başarının siyasal başarıya dönüşmesinde anahtar olan koşulda, diğer bir deyişle Kürt kimliğine sosyolojik ve kültürel olarak yaklaşımda yaşanan ciddi eksiklik. Fikret Bila'nın mülakatlar dizisinden çıkan bu önemli sonuç bize şu gerçeği gösteriyor: Terörizme karşı mücadele çok katmanlıdır ve sadece güvenlik sorunu olarak düşünülmemelidir. Bu anlamda da ekonomik, siyasal, kültürel katmanları içinde bir kimlik sorunu olarak yaşanan Kürt sorununda insan odaklı bir demokratik çözüm önerisi ve iradesi geliştirilemediği sürece siyasal başarı mümkün değildir.
    Fikret Bila'nın mülakatlar dizisinden çıkan bu sonucu destekleyen üçüncü gelişmeyse, son dönemlerde dozu hızla artan bir tepkici milliyetçi söylemle siyaset yapan CHP lideri Deniz Baykal'ın, sınır ötesi askeri operasyon ve Kürt sorunu üzerine yaptığı sürpriz niteliğindeki açılımdı. Terör sorununun sadece sınır ötesi operasyonla çözülemeyeceğini vurgulayan Baykal, askeri operasyonel başarı kadar, Kuzey Iraklı Kürtlerin desteğini kazanmanın da başarı için çok önemli olduğunu vurguluyor ve bu bağlamda da bir dizi öneri geliştiriyor. Bu öneriler, Kuzey Iraklı üniversite okuma düzeyine gelmiş Kürt gençlerin Türkiye'de ODTÜ ve İTÜ gibi önemli üniversitelere gitme olasılığından bu bölgede Türkiye'nin görüşlerinin aktarılacağı BBC türü yayıncılığın yapılmasına, bölgeye su yardımı yapılmasından bu bölgeyle ekonomik işbirliğinin geliştirilmesine katkı sağlayacak yeni gümrük kapılarının açılmasına kadar, farklı ekonomik, kültürel ve insani önerileri içeriyor. Baykal'ın bu açılımının arkasından Fikret Bila'ya verdiği mülakatta yaptığı (Milliyeti 13, 11, 2007) "Türkiye Kürt düşmanı değildir" saptaması da, kendisinin terör sorunuyla Kürt sorunu ayrışmasını yaptığını ve terörizme karşı mücadelede askeri müdahaleden daha çok "yumuşak güç" yoluyla başarıya ulaşma yöntemine yöneldiğini gösteriyor.

    Beş ayda ne değişti?
    Bu noktada kısa bir parantez açıp iki noktanın altını çizmek gerekiyor. Bunlardan birincisi, Derya Sazak'ın (Milliyet, 10, 11, 2007) Baykal'ın yaptığı açılımı yorumlarken doğru ve önemli olarak altını çizdiği nokta. Uzun zaman değil yaklaşık beş ay önce aynı Baykal, yaptığı açılımın tam tersi bir stratejiyle, dolayısıyla "sert güç, şahin askeri strateji ve Kürt kimliğine tepkici milliyetçilikle yaklaşma ekseni"nde girdiği 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde partisini ciddi başarısızlığa uğratmıştı. Bu anlamda bu beş ayda ne değişti de Baykal, yumuşak gücün ve insani durumun önemini anladı sorusu sorulmalı. Bu soru bize, Türkiye'de siyaset yapma eyleminin, ülkenin iyi yönetimi için vizyon ve politika üretme temelinde değil, aksine ne kadar anlık ve çıkar temelli olduğunu gösteriyor. İkinci ve bence seçim kaybetmekten daha da önemli nokta, Baykal'ın izlediği tepkici milliyetçi, şahin bakış açısının, Türkiye'de bugün yaşadığımız gerilime, toplumsal kutuplaşmaya ve geleceğe karşı duyulan korku ve endişe duygusuna ciddi katkı vermiş olmasıdır. Bu bağlamda da, Baykal'ın tepkici milliyetçiliği, kendi partisini küçültmekten öte, ahlaki ve etik temelde Türkiye'nin bugünkü sorunlu ve endişeli ruh halinin oluşmasına neden olan unsurların başında geliyordu, ki bu yönüyle de affedilmeyecek bir seçim stratejisiydi.
    Bununla birlikte, Baykal'ın bugün öne sürdüğü açılım, inandırıcılığı zayıf olmakla birlikte, Türkiye'nin terörle mücadelesinde insani olanın ve yumuşak gücün ön plana çıkartılmasına ve farklı kimlikler arasında düşmanlık duygusunun değil, tam aksine birlikte yaşama olasılığının gerçeklik kazanmasına verebileceği katkı temelinde desteklenmelidir.
    Son günlerde yaşadığımız bu üç önemli gelişme bize, terörizme karşı mücadelenin akıl temelli ve yumuşak gücü önemseyen bir yolla yapılması gerekliliği üzerinde, devlet ve siyasi aktörler arasında bir eğilimin olduğunu gösteriyor. Akıl temelli, insan odaklı ve çokboyutlu düşünme zor ama gereklidir. Bu satırları yazarken, bir dostum telefonla arayıp Şırnak'ta Gabar Dağı'nda çıkan çatışmalarda yine askerlerimizin şehit olduğunu söyledi. Bu da yine acılara yol açacak, yine tepkici milliyetçi söylemleri besleyecek, yine akıl temelli düşünmenin zorluğunu ortaya çıkartacak.
    Ama çözüm için, tepkimizi ve acımızı terörizme karşı mücadelede başarılı sonuç almaya dönüştürmeliyiz. Bu da, bu mücadelenin iki önemli ayağını çok ciddi tartışmamızı gerekli kılıyor. Birinci ayak, PKK'ya karşı yapılacak sınır ötesi operasyonda nasıl tuzağa düşmeden ve bataklığa çekilmeden başarılı olunabilir sorusuna vereceğimiz yanıttır. Doğru yanıt, sınır ötesi operasyonlarda askeri-stratejik ve lojistik başarı kadar, Kuzey Irak'la ilişkileri yumuşak güç temelinde geliştirmeyi içeriyor. Türkiye'yle bu bölge arasındaki ekonomik, kültürel ve diplomatik ilişkileri daha da geliştirmek, PKK ile Kuzey Irak Kürtleri arasında Türkiye'nin bölgede algılanması bağlamında ciddi bir ayrışma, farklılaşma yaratabilir ve böylece PKK olgusunun bu bölgede izole olması sağlanabilir. Terörizme karşı mücadelenin ikinci ve en önemli ayağı da, Türkiye'nin son 20 yılında çok ciddi insan kayıplarına, insan trajedilerine ve siyasal, ekonomik, kültürel sorunlara yol açan, bu niteliğiyle de Türkiye'de demokratikleşme ve toplumsal barışın önündeki en büyük engel olan Kürt sorunu üzerine kapsamlı ve akıl temelli düşünmeyi ve tartışmayı içeriyor.
    Doğrudur, Kürt sorunu, tarihsel olarak, uzun yıllardır var olan bir sorundur ama aynı derecede doğrudur ki,-bu saptamayı Fikret Bila'nın üst düzey askeri görevlilerle yaptığı mülakatlar dizisinden çıkartabiliyoruz-, bu sorunla sorunun taşıdığı kimlik, sosyolojik, siyasal, sosyal adalet ve kültürel boyutlarıyla, daha yeni yeni ilgilenmeye başlıyoruz. Kürt sorununu yeni yeni tartışmaya başlıyoruz. Farklılıklar arası birlikteliğin, birarada ve beraber yaşamanın, ancak insan odaklı, demokratik müzakere ve farklılığa karşı eleştirel sorumluluk ilkeleriyle, Kürt sorununu tartışmamız durumunda olasılık kazanacağını daha yeni yeni anlıyoruz.
    Son gelişmelerden ortak payda olarak çıkartabileceğimiz teröre karşı mücadelede, devlet ve siyasi aktörler içinde insana, yumuşak güce ve akıltemelli yaklaşıma yönelmeyi destekleyelim.
    E. FUAT KEYMAN: Koç Üni. / Radikal2

    Haftanın Albümü

    Bu haftanın albümü,  gitarda Wolfgang Muthspiel ve davulda Brian Blade işbirliği olan ve bu yıl içersinde Material Records’dan yayınlanan Friendly Travelers..

    Günümüzün en iyi caz gitaristleri arasında gösterilen Avusturya’lı gitarist Wolfgang Muthspiel ve ismini Jashua Redman, Brad Mehldeu, Wayne Shorter ile olan işbirlikleri ile hatırlayabileceğiniz Brian  Blade’in, bu yıl içersinde yayınladıkları Friendly Travelers albümü; çağdaş caz janrına dahil edilme yatkınlığına rağmen, müzisyenlerin klasik müzik ve rock etkilenimlerinin rahatça gözlemlenebileceği bir albüm.

    Muthspiel’in gitarından salınan bitmek tükenmek bilmeyen melodik yapı, klasik müzik geçmişinin altını çizen  arpejler, rocktan Barok döneme uzanan anımsatıcı unsurlarla; Brian Blade’in usta davulculuğunu gözlemleyebileceğiniz bu albümde, Brian Blade 2 parçada da gitar çalıyor..

    Kısaca müzisyenlerin geçmişine değinmek gerekirse;  Gary Burton Quintet’in -Pat Merheny’nin gruptan ayrılmasıyla 12 yıl boyunca boş kalan- gitar sandalyesini doldurmak üzere davet edilmesiyle kariyerinde önemli adımlar kaydeden Wolfgang Muthspiel; Paul Motian, David Liebman, Django Bates, Peter Erskine, the Vienna Art Orchestra ve Steve Arguelles ile olan çalışmalarıyla jazz dünyasında hatırı sayılır bir yer edindi.Kompozitor, kemancı ve gitarist Muthspiel’in başarısı, 1994’te Musician Magazine tarafından Avrupa’nın en iyi 10 caz gitaristi arasında gösterilmesi ile pekiştirilmiş oldu. Jazz Dergisi için kendisi ile gerçekleştirilen röportajda henüz konservatuarda okuduğu sıralarda, caz hakkında hiç bir fikri olmadan doğaçlama çalmaya başladığını söylüyor Muthspiel. Brian Blade ise Joni Mitchell, Bill Frisell, Norah Jones, Emmylou Harris ve Bob Dylan gibi isimlerle olan çalışmalarıyla popüler müziğin; vokal caz’dan folk’a, klasik rock’tan doğaçlamaya uzanan bir çok kulvarında yetkinliğini kanıtlamış gibi..

    İkilinin bu albümle müzik dünyasında bir çığır açma gibi bir kaygıları yok; bugüne değin olan birikimlerini, sarmalayıcı melodiler,  duru eşlikler ve aslından uzaklaşmayan doğaçlamalarla dinleyiciyle paylaşıyorlar.. Albümde sampleların ve loopların sıkça kullanımı, ikilinin müziğinin niceliksel açıdan bir orkestra zenginliğine yakınlaşmasına olanak sağlıyor.  On bir parçadan oluşan albümde, sessizliğin adeta bir enstrüman gibi ustaca kullanımı ise, albümün yetkinliğine işaret eder gibi. 

    “Heavy song” albümün en dikkat çekici parçası denilebilir, ancak parçanın yoğunluğuna bağlanıp, albümün kalanına gereken ilgiyi esirgememek gerek, çünkü her bir parça her ziyarette daha da güzelleşen diyarlar gibi.


     

    Messian’ın müziği için şöyle diyor Wolfgang Muthspiel: “Her iyi müzikte  bestecinin ve icracının ötesine geçen ruhani bir yan vardır. Bir sanatçı olarak gerçekten istediğinizi üretirken egonuzun eserin önüne geçmemesi önemli bir durum, çünkü iyi müzik her zaman senden büyük oluyor..” Friendly Travelers albümü, ikilinin bu bakışının bir yansıması.
    November 21

    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e Açık Mektup

    T.C. Cumhurbaşkanlığı Makamına,                                   

    19 Kasım 2007

     

    Sayın Abdullah Gül,

    T.C. Cumhurbaşkanı,

     

    Birleşmiş Milletler’in iklim değişikliği ile görevli resmi kuruluşu IPCC, acilen radikal tedbir alınmazsa, dünyanın hızla ölüme sürüklendiğini ortaya koyan son raporunu 17 Kasım 2007 tarihinde dünyaya yayımladı. Sizin de gayet iyi bildiğiniz gibi, geçen ay Nobel Barış Ödülü’nü ABD eski başkan yardımcılarından Al Gore ile paylaşan kuruluşun bünyesinde, dünyanın önde gelen bilim insanlarından 2,500’ü aşkın sayıda insan görev yapıyor. Bu bilim insanlarının, kendi ülkelerinin temsilcileriyle birlikte kaleme aldığı ve BM üyesi hükümet temsilcilerinin tümünün onayladığı rapor, küresel ısınma yüzünden dünya denizlerinde görülen asitlenmenin belki de 20 milyon yıldan beri görülmemiş büyüklükte bir kimyasal değişmeye doğru gittiğini tespit ediyor. Öyle ki, karbon salımları hemen durdurulabilse dahi, denizlerin normale dönmesi için on binlerce yıl geçmesi gerekecek.

     

    Rapora göre, küresel iklim değişikliği, denizlerdeki tüm hayat dokusunu tamamen altüst edecek ve bu korkunç gelişme halihazırdaki küresel ısınmayı çok daha vahim hale getirecek. Âni ve geri döndürülmez bir gelişme olarak, yeryüzündeki canlı türlerinin üçte birini yok edecek. İlaveten, tarım hasatını her yerde büyük kesintilere uğratarak yeryüzünün dört bir yanında kıtlık ve açlığa yol açacak.

     

    BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, raporu dünyaya ilan ederken, küresel ısınmanın gittikçe hızlanmasını “dehşet verici” olarak nitelemekte ve başta ABD ve Çin olmak üzere dünyanın siyasi karar alıcılarını hemen harekete geçmeye, Endonezya’nın Bali şehrinde yapılacak zirvede Kyoto Protokolü’nün yerine, ondan çok daha güçlü bir bağlayıcı antlaşma üzerinde görüşmeye çağırıyordu.


    IPCC Başkanı, iklim bilimci Rajendra Pachauri, tehlikeli iklim değişikliğini önlemek üzere herhangi bir umut besleyebilmemiz için Kyoto’nun çok ötesine geçen radikal indirimler yapmak için sadece 8 yılımız kaldığını açıklıyordu.

     

    Sayın Cumhurbaşkanı,

    Esasen, bu konuda dünyanın iklim uzmanları arasında tam bir fikir birliği mevcut olduğu görülüyor. Atmosfere boca edilen ve küresel ısınmaya yol açan kirletici “sera gazları”nın sadece 1970’ten bu yana yüzde 70 artış gösterdiği, bunun sadece 35 yılda 0.6 derece sıcaklık artışına yol açtığı, atmosferdeki CO2 miktarının son 650 bin yılda görülmemiş bir seviyeye çıktığı da raporun tespitleri arasında yer alıyor. BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Yürütme Sekreteri Yvo de Boer de, başta Çin, birçok ülkede kömür yakıtlı yeni elektrik santrallerinin yapıldığını, bu santraller bir kez yapıldıktan sonra, onları sökmenin ve iklimin kontrolden çıkmasını önlemenin çok daha zor olacağını, bu yüzden de yeni bir uluslararası anlaşmaya varmanın “inanılmayacak kadar acil” olduğunu vurguluyor. Dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden biri, belki de birincisi olan ve NASA Goddard Enstitüsü Başkanlığı’nı yürüten Dr. James Hansen’in uyarısı da tamamen aynı yönde:

     

    “ABD Enerji Bakanlığı, her yıl atmosfere gitgide daha fazla CO2 boca edeceğimizi belirtiyor: Burada sadece ilave CO2 değil, bir yıl önce atmosfere atılan CO2’den daha fazlası kastediliyor. Bu yolu izlemeye on yıl bile daha devam etmek, çok çarpıcı iklim değişiklikleri olacağını garanti eder. Bu da başka bir gezegen demektir: Kuzey Kutbu’ndaki buzsuz denizleri, tüm sahillerde fırtınalara ve yükselen deniz seviyelerine bağlı olarak durmadan tekrarlanan faciaları, tatlı su kıtlığı ve bölgesel iklim bozulmaları ile belirlenen bambaşka bir gezegen...”

     

    Dr. Hansen’in bu sorunla baş etmek için yapılması gerekenler konusunda birinci önerisi şu: Kömür yakıtlı yeni enerji santrallerinin yapılmasına bir moratoryum getirilmesi şart. Yani, CO2 yakalama ve depolama teknolojisini geliştireceğimiz güne kadar, tüm santrallerin yapımının askıya alınması gerekiyor. Hansen’e göre, dünya bu teknolojiye muhtemelen beş - on yıl içinde sahip olacak. Ama, bunu başaramazsak, kömür yakıtlı santrallerin üstünden buldozer geçirilmesi gerekeceği de açık. Karbondioksitin iyice tehlikeli seviyeye çıkmasını engellemenin tek yolu bu; çünkü, yalnızca petrol ve doğalgaz tüketimimiz bile bizi tehlikeli seviyeye çok yaklaştırmaya yetiyor zaten. Dr. Hansen, ömürleri 50 - 75 yıl olan eski teknolojiye dayalı santralleri, ömürleri içinde bile kullanamayacaksak, kurmanın akla ve mantığa uygun olmadığını söylüyor. Üstelik, enerji verimliliği alanındaki büyük potansiyelimizden yararlanırsak, yeni enerji santrallerine zaten ihtiyacımız olmayacak.

     

    Günümüz bilim dünyasının üzerinde tam bir ittifaka vardığı konu, dünyanın birleşip küresel ısınmaya karşı acil tedbirler almasının şart olduğu. Bu tedbirlerin zamanında alınmasının ekonomik büyümeyi olsa olsa yılda binde bir oranında yavaşlatacağı, hatta muhtemelen büyümeyi ve istihdamı artıracağı da  IPCC raporunda belirtiliyor. Acil tedbirler arasında belki de en önemlisi, alternatif enerji kaynaklarına bir an önce yönelmek. IPCC raporları, düşük karbon hedeflerine ulaşmak için dünya çapında nükleer santrallerde üretilen güç payının sadece yüzde 2 artmasının bile yeteceğini, yani yeni reaktör yapılmasına gerek olmadığını belirtirken, başka uzman raporları, bunun dahi gerekli olmadığını ortaya koyuyor. Yani nükleer güç santralleri, tanesi 3 milyar dolar gibi yüksek maliyet dezavantajının yanı sıra, temel ihtiyaca cevap vermekten de hayli uzak görünüyor .

     

    Ama, Sayın Cumhurbaşkanı, nükleer güç olanağı, bizim çok önemli bir başka olguyu kavramamızı sağlıyor; o da kömür yakıtlı yeni elektrik santrallerinin getirdiği ölümcül tehlikedir. Dünyadaki pek çok uzmanın belirttiği gibi, bir nükleer santralin gayet önemli riskleri mevcut. Ama öte yandan, kömür yakıtlı yeni elektrik santrallerinin riski yoktur; onların dünyaya yıkım getireceğinin garantisi vardır. Dünyanın önde gelen uzmanları artık bu konuda hemfikir.

     

    Eğer bizler, küresel ısınma tehlikesiyle mücadele etme konusunda gerçekten bir şansımız olmasını istiyorsak, enerji tasarrufu ve yenilenebilir enerji (rüzgâr, güneş, hidrolik, jeotermal vb.) dışında bir seçeneğimiz olmadığını kabul etmek zorundayız. Bu, aynı zamanda, gelecek nesillerin ve henüz doğmamış kuşakların haklarını korumak, onlara yaşanabilir bir gezegen devredebilmek bakımından da elzem görünüyor. Yani, insanlığın en temel değerlerinden biri, belki de birincisi olan adaletin sağlanabilmesi için elzem olan bir gerçeğin kabulü söz konusu. Bu, bence, insan varlığı olarak temel sorumluluğumuzdur.

     

    Sayın Cumhurbaşkanı,

     

    TBMM’de 9/11/2007 tarihinde kabul edilen, 5710 Sayılı “NÜKLEER GÜÇ SANTRALLARININ KURULMASI VE İŞLETİLMESİ İLE ENERJİ SATIŞINA İLİŞKİN KANUN”, genel olarak Türkiye’de nükleer güç santrallerinin kurulmasını teşvik etmekle, özellikle de ölümcül kömür yakıtlı santralleri teşvik eden, hatta bunlara 15 yıl alım garantisi veren “YERLİ KÖMÜR YAKITLI SANTRALLARIN TEŞVİKİ” başlıklı GEÇİCİ 2. MADDESİ ile yukarıda izah etmeye çalıştığım temel bilimsel verilere aykırıdır.

     

    Bunun yanı sıra, söz konusu kanun ve onun geçici 2. maddesi, çocuklarımızın, torunlarımızın ve onlardan sonra gelecek kuşakların yaşama haklarını ihlal etmekte, bir anlamda ülkenin ve dünyanın geleceğini ipotek altına almaktadır. Dünya bilim topluluğunun bizlere sunduğu verilerin ve hepimizin içinde mevcut olan adalet duygusunun ışığında, temsil ettiğiniz makamın gereği olarak sahip olduğunuz anayasal yetki ve sorumluluklara dayanarak, söz konusu kanunu  bütünüyle yeniden görüşülmek üzere TBMM’ye iade edeceğinize güven duyduğumu belirtir, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı adına sunulmuş bir dilekçe niteliğindeki bu mektubumu dikkatlerinize saygılarımla arz ederim.

     

    Dr. Ömer Madra

     

    Açık Radyo Yayın Yönetmeni,

    İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi

    İklim ve Çevre Konusunda Önemli Raporlar

    Ömer Madra:  IPCC’nin son yayımladığı rapor, AB İlerleme Raporu, Tarama Raporu ve Meclis gündemindeki sözleşmelerle ilgili oldukça önemli gündem konularımız var.

    Semra Cerit Mazlum: AB İlerleme Raporu maalesef sadece çevre boyutuyla değil, genel olarak biraz arka sıralarda kaldı, gündemin öteki konuları dolayısıyla. O nedenle göz atmak yararlı olacak diye düşünüyorum.

    Öncelikle IPCC’nin raporu kendi başına çok önemli, çünkü bu son rapor artık. Bu, IPPC’nin Dördüncü Değerlendirme Raporu’nun politikacılar için hazırlanan özeti, bütün bulgularının harmanlanıp sentezlenip politikacılar için rehber haline getirildiği bir bir rapor. Daha önceki 3 raporun bulgularını bir araya getiriyor bu dördüncü sentez raporu. 3 ayrı çalışma grubu var IPCC’nin içerisinde: bunlardan birincisi temel bilimler boyutuyla iklim değişikliğindeki gelişmeleri, değişmeleri ortaya koyuyor; İkinci çalışma grubu etkiler, uyum ve kırılganlık boyutunu belirliyor, çalışıyor; Üçüncü çalışma grubu da iklim değişikliğinin azaltılması durdurulması için alınması gereken önlemleri, izlenecek yolları ve bunun maliyeti ile ilgili çalışmalar ve durdurulması gereken düzeylerle ilgili saptamalar yapıyor. Bu sentez raporu da her üç çalışma grubunun raporlarında ortaya konulan bulguların kapsamlı bir şekilde ve birbirleriyle bağlantılı bir şekilde bir araya getirilmesi amacını taşıyor. Dolayısıyla pek çok okuyucu için, hem politikacılar hem akademisyenler hem de bu alanda çalışan kişiler için bu sentez raporu daha kapsamlı bir malzeme sunuyor.

    Bu hafta yayınlanan bölüm, politikacılar için özet kısmıydı, bu hükümetler arası toplantı sonrasında öncelikle politikacılar için bir özet kısmı çıkıyor, o yayımlanmış oldu. Medyada da bu politikacılar için özet kısmından bilgiler yer alıyordu.

    ÖM: Bu raporun ana hedefi, önümüzdeki ay, yanılmıyorsam 3 Aralık’ta, Endonezya’nın Bali kentinde başlayacak olan son toplantıda, 2012’de sona erecek olan Kyoto’nun yerine, 2012’den çok önce, hemen, radikal başka bir antlaşma yapılması için bir ön rapor niteliği de taşıyor aynı zamanda.

    SCM: Evet zamanlaması öyle denk geliyor, hemen Bali’den önce bu raporun çıkmış olması o toplantılar için de mesaj anlamı taşıyor. Planlanan da zaten bu zamanda tamamlanması yolundaydı bu dördüncü değerlendirme raporunun. Böyle denk gelmesi özellikle önemli. Daha önceki aşamalardan da biliyoruz ki, Taraflar Konferansı öncesinde üçüncü rapor da bu şekilde tamamlanmıştı, ikinci rapor da, önemli bir rehber niteliği taşıyor Taraflar Konferansı’nda alınacak kararlar için. Pek çok boyutuyla bir kere daha önceki 3 çalışma grubunun raporlarının bulgularını çarpıcı bir şekilde ve politika yapmaya rehber olacak şekilde ortaya koyuyor bu rapor.

    Önceki programlarda enerji yatırımlarıyla ilgili ihtiyaçtan şu andaki gibi trendlerin devam etmesi durumunda gerekli olan ya da yapılması planlanan enerji yatırımlarından bahsetmiştik, rapor da bunu bir kere daha dile getiriyor. Yine rapordaki bulgulara göre, şu andaki büyüme beklentileri, eğilimleri, nüfusla ilgili gelişmeler ve ilgili öteki alanlardaki değişkenler dikkate alındığında, hiçbir şeyin değişmediğini düşünecek olursak, 2005-2030 arasında çok büyük enerji yatırımları yapılacağı saptaması yapılıyor ve bunun yaklaşık tutarının 20 trilyon dolar ve hatta belki de bundan daha fazla olabileceği öngörülüyor. Bu şu açıdan önemli; raporun da belirttiği gibi, bugün yapılacak bu yatırımlar ya da 2005-2030 arasında yapılacak bu yatırımlar, uzun vadede emisyon trendleri üzerinde de belirleyici bir etkiye sahip olacak. Dolayısıyla yapılacak olan bu 20 trilyon dolar ya da daha fazla miktardaki yatırımın daha dikkatli şekilde yapılması gerektiği uyarısında bulunuyor rapor.

    ÖM: Bir de bu yatırımlara erken girişilmesi halinde bunun çok da küçük miktarlarla halledilebileceğini, ekonomik büyüme hızını da yavaşlatmayacağını hatta belki arttırabileceğini söyleyen umutlu tarafları da var.

    SCM: Bunu özellikle çeşitli yerlerde dile getiriyor rapor, erken önlem alınmasının hem riski azaltacağını hem de ekonomik büyüme üzerindeki maliyet etkilerini sınırlayacağını, küçülteceğini söylüyor, bunu tekrar tekrar  dile getiriyor. Bu enerji kaynaklı emisyonların, karbondioksit emisyonlarının da 2030’da 2005 düzeylerinde stabilize edilebilmesi için, bu sözü edilen miktar içerisinde yapılması gereken ek yatırımların, ihmal edilebilirle %5 arasında değişen bir miktar tutacağını söylüyor rapor. Öteki bölümlerinde de sizin söylediğiniz gibi, indirim önlemlerinin, sera gazı kısma önlemlerinin erken başlamasının, milli gelir üzerinde, küresel düzeyde artı yönde de etkisi olabileceğini söylüyor. Bu tabii ki indirim önlemlerinin ne zaman başladığına bağlı. Eğer daha erken başlarsa ve daha planlı bir şekilde başlarsa bu artı yönde de olabilir, yani korkulduğu ve söylendiği gibi, ülke ekonomilerini ve dünya ekonomisini olumsuz yönde etkileme olasılıklarının düşük olacağı kestiriminde de bulunuyor.

    ÖM: Bu en çok üzerinde durulması gereken noktalardan biri belki de, çünkü bu küresel büyümenin %1’inin 1/10’u kadar maliyete belki mal olur, ama şimdi hareket edilir ve rasyonel yatırımlar yapılırsa. Bu hiçbir şey değil, hatta 30 yıl sonra da bir kaç ay önce dolmuş olacak kota, yani bir şey fark etmeyecek.

    SCM: Evet, çok büyük farklar gerçekleşmiyor, bu konuda yapılan başka akademik çalışmaların bulguları da o yöndeydi. Yalnızca hiçbir şey yapılmadığı durumda gerçekleşecek ekonomik büyüme ile, emisyon önlemlerinin alınarak gerçekleşecek büyüme arasında bir kaç aylık fark olacağı,  bir kaç aylık gecikme ile aynı duruma gelinebileceği söyleniyor. Ekonomi üzerindeki yıllık yüklerin ise binde 1 düzeylerinde olabileceği kestirimi var. Bunlar tabii ki politikacılar için de dikkate alınması gereken ve bugüne kadarki söylemi de tersine çevirmeyi gerektiren bulgular. Özellikle önemli tabii ki. Ancak,  bu raporun Bali için kullanılması ve oradaki tartışmalara temel olması beklenirken, politikacıların bu raporu ceplerine atıp hiç gündeme getirmeyecekleri yönünde kaygılar da var. Fakat bunun çok gerçekleşmesi ihtimali yok, mutlaka Bali’de tartışmalar sırasında gündeme gelecek. Fakat başka kaygıların etken olması beklenebilir; tartışmaların ilerlememesi, 2012 sonrasına ilişkin sonuç doğurucu kararların çıkmaması açısından özellikle OPEC’in tutumu önemli. Geçen hafta OPEC’in de toplantısı vardı biliyorsunuz, orada da iklim değişikliği gündeme geldi, Yürütücü Sözleşme Sekreteri orada da konuştu. OPEC’in sorunun değil çözümün parçası olması gerektiğini bir kere daha hatırlattı. Fakat OPEC ülkelerinin de şöyle bir kaygısı var; başta Suudi Arabistan olmak üzere, dünya çapında alınacak bu iklim değişikliği önlemlerinin, kendi gelir kaynaklarına zarar vereceğinden endişe duyuyorlar; çünkü iklim değişikliğinin azaltılması demek, daha az fosil yakıt kullanılması demek, o da onların petrol ihracatını ve gelirlerini daraltacak bir etken olarak görülüyor.

    ÖM: Özellikle en çok kirleten şirketlerden birinin, Southern adlı şirketin, Bush’un en büyük destekçisi olduğu ortaya çıkmış mesela,. IPCC’nin raporunda ilgi çekici noktalardan bir tanesi de, küresel iklim değişikliği ve küresel ısınmayla mücadele etmek için mutlaka bir karbon vergisi konması gerektiği, hem de her şeye, yani uçak biletlerinden, akkor ampullere kadar, hem teşvik hem de engelleyici etken olarak vergi konulması gerektiği. Bu çok önemli tabii, onu da yapmıyor hükümetler çünkü.

    SCM: Böyle bir verginin küresel düzeyde uygulanabilir şekilde konması lazım, bunun için bir sistem kurulması gerekiyor; bütün ülkelerin, en azından protokole taraf olan ülkelerin bu vergi sisteminin içinde kalabilmesi lazım. Küresel vergilendirme sisteminin birbiriyle uyumlaştırmasını gerektiriyor bu. Aslında adaleti de sağlayacak olan, üstelik rekabeti de olumsuz etkilemeyecek, hem de ülkelerin karşılaşacakları ekonomik yükler açısından dengeyi de gözetecek bir sistem bu. Başka önerileri de var raporun. Fakat dediğiniz gibi, en önemlisi ve en etki doğuracak olan önlem bir karbon vergisi ya da emisyon vergisi konulması yönünde bir düzenleme yapılması. Teknolojik olanaklardan da söz ediyor rapor, ama bu galiba bu daha kapsayıcı olması açısından önem taşıyor ve üzerinde durulması gereken seçeneklerden bir tanesi. Raporun politikacılar için özet kısmının yalnızca şöyle bir eksikliği var, okuyabildiğim kadarıyla; üçüncü çalışma grubunun, yani iklim değişikliğinin azaltılması çalışma grubunun raporunda, emisyonların mutlaka durdurulması gereken düzeylerle ilgili daha kesin öneriler yer alıyordu. Bu sentez raporunun politikacılar için özet kısmına bunlar daha az belirgin bir şekilde taşınabilmiş.

    ÖM: Galiba Amerikalılar arada çok müdahale etmişler rapora bu tedbirlerin konmaması için.

    Avi Haligua: Diyorlar ki, “iklim değişikliği varsa var, tamam” -orayı geçmişler artık- “ancak ne kadar etkili olacağı belli değil, bu konuda bilim insanlarının çok çeşitli görüşleri var, bunu bilemedikçe de ne kadar karbon kısmamız gerektiğini bilemeyeceğimizden...” diye devam eden bir karşı çıkış.

    SCM: Tabii Amerika açısından şaşırtıcı, çünkü öteki üç raporun politikacılar için özet kısmında, hükümetler arası müzakerelerde daha geri planda kalmayı tercih etmişlerdi. Çin filan daha ön plana çıkmıştı, onların eleştirileri ve raporda yer almasını isteyip istemedikleri konuları tartışma yaratmıştı. Amerika bu son sentez raporunda daha ön plana geçmeyi tercih etti ve sizin özetlediğiniz gibi olumsuz yönde oldu bu. Bu dördüncü raporun iklim değişikliği ile ilgili bilimsel çalışmalara her şeyden daha önemli katkısı, belirsizliklerin azaltılmış olması. Bence rapor da bunu ortaya koyuyor ve defalarca söylüyor.

    ÖM: Tayin edici önemde, bana göre de tam da sizin söylediğiniz gibi ortada artık, tartışacak hiçbir şey yok; “küresel iklim değişikliği şimdi ve burada” diyorlar. Üstelik 8 yıldan bahseden çok önemli saygın bilim insanları ve yöneticiler var; yani, 8 yıl içinde önlem aldık aldık, yoksa çok geç olacak. Hatta bu yıl ve önümüzdeki 2 yıl, Kyoto’nun yerine konacak antlaşma açısından tayin edici ve kritik  önem taşıyor. Raporda bu konuda çok büyük bir netlik var.

    SCM: Önlem almamanın yaratacağı belirsizliklerin, hem doğa üzerindeki etkileri açısından hem de maliyetler açısından daha yüksek zararları olacak. Gereken yatırımlar, gereken değişiklikler, ekonomik açıdan daha yüksek miktarlara çıkabilecek. Bu rapor, bunu hem uydulardan elde edilen verilerle, hem de gözlemler yoluyla saptamışken, belirsizliklerin azaldığını, bu alanın daha bilinir olduğunu söylemişken, bu son aşamada belirsizlikleri bahane etmek, tabii yine Bali’ye yönelik bir adım olarak değerlendirilebilir. Üçüncü çalışma grubunun raporunda, emisyon yoğunluklarının stabilize edilmesi gereken düzeylerle ilgili olarak 450-550 ppm arasındaki düzey, uyumun ve azaltmanın daha mümkün olduğu bir aşama olarak belirlenmişti. Ağustos’ta da, Kyoto’nun 3.9 maddesi çerçevesinde yürütülen geçici çalışma grubunun toplantısında, bu seçenek daha çok ön plana çıkmıştı. Yani uluslararası önlemlerin, konsantrasyonların 450-550 ppm arasında k kalmasını sağlayacak şekilde tasarlanması gerektiği sonuç kararlarına yansıtılmıştı. Sentez raporunun bu bölümü bu sefer oraya hiç referansta bulunmuyor, yalnızca genel yapılan sınıflandırmalar arasında kalmasına işaret ediyor.

    ÖM: Esas itibariyle, önümüzdeki  Bali ve ondan sonraki görüşmelerin çok büyük önemi olduğunu da belirtiyor.

    IPCC raporunun ardından, biraz da AB İlerleme Raporu’ndan ve Tarama Raporu’ndan bahsedebilir miyiz?

    SCM: Tabii. İki ayrı belge var elimizde, bunlardan bir tanesi AB İlerleme Raporu, öteki de Tarama Raporu. AB’nin bu raporlarını Türkiye’nin politikası açısından izlemek önemli, Türkiye politika yapıcılarının da izlemesi özellikle önemli. Arka planlarda kalmış olmakla birlikte, Çevre Bakanlığı düzeyinde olumlu yönde bazı çalışmalar yapılıyor. Türkiye’nin AB ile ilişkisi açısından 9. plan Çevre Özel İhtisas Komisyonu şunu söylüyor; “Türkiye’deki çevre politikasının ve çevreyle ilgili reformların başlıca itici gücü haline geldi AB” diyor. Yani öteki uluslararası gelişmelerden bağımsız bir şekilde, onlarla etkileşim içinde olmakla birlikte, AB başlıca sürükleyici güç durumunda şu anda çevresel reform konusunda, çevre yönetiminin iyileştirilmesi konusunda. Dolayısıyla, karşılaştırılma yapılan bir sistem haline gelmiş durumda. Türkiye için de, yörüngeyi belirleyen, çevre konusunda nereye gideceğini belirleyen önemli bir destek durumunda. Bu nedenle İlerleme Raporu’nun ve Tarama Raporu’nun önemli olduğunu düşünüyorum. Uluslararası anlaşmalar, küreselleşme, dünya piyasasına uyum sağlamak gibi amaçlarla bir takım düzenlemeler yapılıyor Türkiye’de, ama onların hiçbiri AB ile yarışamıyor, bunu Meclis’ten geçen düzenlemelerden de anlayabiliyoruz. Gerek yasalar, gerek yönetmelikler ve Meclis tarafından kabul edilen uluslararası anlaşmalar, hepsinin gerekçelerine baktığımızda, AB’ye uyum sürecinin başlıca etken olduğunu, uyum sürecini sağlayabilmek için anlaşmaların kabul edildiğini görüyoruz. Bu belki bir ölçüde sevindirici, reform sürecine ivme kazandırıyor AB, fakat bunun asıl olarak içsel dinamiklerden kaynaklanmıyor olması açısından da endişe verici. AB’nin motor etkisi kaybolduğunda, Türkiye’de çevresel reform açısından da bir duraklama yaşanacağı yönünde endişe de yaratabilecek olan bir durum bu. İlerleme Raporu’na bakarsak, önceki yıllara göre biraz daha iyimser, olumlu bir tablonun olduğu söylenebilir, en azından kullanılan dilde. Bu genel olarak raporun bütünüyle de ilişkili olarak böyle, daha olumlu bir tutum sergilenmiş Türkiye’nin gösterdiği bir senelik gelişme karşısında. Çevre bölümü de aynı şekilde benzer bir dil kullanılıyor. Genel olarak şunu söylüyor rapor; “bazı konularda, özellikle yönetim kapasitesi konusunda bazı ilerlemeler kaydedildi, ama çevrenin öteki alt sektörlerinde benzer şeyler söylemek mümkün değil. Örneğin mevzuatta, hava kalitesinde, kimyasallarla ilgili olarak, gürültü ve atıklarla ilgili olarak sınırlı da olsa bir ilerleme söz konusu. Fakat endüstriyel kirlilik ve risk yönetimi alanlarında hiçbir ilerleme söz konusu değil” diyor.

    ÖM: Öyle mi? Bu önemli.

    SCM: Evet, Türkiye’nin kirleterek büyüme eğiliminden, bu yapısal döngünün içerisinden çıkmakta zorlandığını gösteriyor bize. Mevzuatın aktarılması konusunda da genel olarak pek bir temel iyileşmenin söz konusu olmadığını söylüyor rapor. Bunun yanında bazı olumlu gelişmelere de işaret ediyor, örneğin UÇES’in kabul edilmiş olmasından söz ediyor.

    ÖM: Nedir o?

    SCM: UÇES, AB Entegre Çevre Uyum Stratejisi. Türkiye’nin 2006 yılında hazırlamış olduğu bir rapor bu. Bu kendi başına önemli bir rapordu, ara ara söz ettik aslında bu raporun söylediklerinden, bu stratejinin ortaya koyduğu hedeflerden. Yüksek Planlama Kurulu’nda kabul edilmiş olmasına vurgu yapıyor UÇES’in. AB’nin bu tarama sürecinde Türkiye’den istediği önemli bir gereği yerine getirmek için hazırlanmış bir stratejiydi. Çevre yönetimi, mevzuatın aktarılması, bunun kaynakları ve takvimi konusunda genel bir çerçeve ortaya koyuyor bu ulusal uyum stratejisi. Bu açıdan müzakere sürecinde belirleyici, etkileyici olacak olan bir strateji bu. İlerleme Raporu da buna değiniyor. Fakat UÇES’in de kendi içinde bazı eksiklikleri var, örneğin müktesebatın içinde yer alan bazı konularda takvim koymuyor, onlardan hiç söz etmiyor ki iklim değişikliği bunların başında geliyor. UÇES, pek çok öteki alt sektörle ilgili olarak takvim koyarken, hedef belirlerken iklim değişikliği ve Kyoto Protokolü konusunda sessiz kalmayı tercih etmiş durumda. Böyle bir eksiklik söz konusu.

    Tarama Raporu’na baktığımızda ise, Türkiye’nin kendisini nerede konumlandırdığıyla ilgili bir saptamayla başlıyor bu rapor. Çevre konusundaki müktesebatın kabul edilmesinde bir sorunla karşılaşmayacağını söylemiş Türkiye. Yani katılım aşamasına gelindiğinde, Türkiye sorunsuz bir şekilde çevre müktesebatını üstlenebilecek AB’nin. Bu şekilde bir beklenti var. Fakat böyle olmakla birlikte, bazı konularla ilgili olarak hiçbir bilgi verilmemiş tarama sürecinde Komisyon’a. Yani hangi konularda neler yapılacağı söylenirken, bunlardan bazıları hakkında bilgi verilmemiş. Örneğin uluslararası anlaşmalar bunların başında geliyor. Özellikle endüstriyel kirlilik ve çevreyle ilgili bilgi, çevre yönetimine katılımla ilgili konular bunların başında yer alıyor.

    ÖM: Türkiye AB’ye yeterince bilgi vermiyor sonucu çıkıyor öyle mi?

    SCM: Evet, hangi tarihte hangi anlaşmaya katılacağı soruluyor Türkiye’ye. Bazı anlaşmalarla ilgili olarak böyle bir tarih verilmiyor. Bunu zaten UÇES’ten de görebiliyoruz. Yaz aylarında çıkan, Türkiye’nin kendisinin ortaya koyduğu bir AB uyum programı vardı hatırlarsanız, Dışişleri Bakanlığı’nın duyurmuş olduğu, 2013’e kadar hangi reformların yapılacağı konusunda; orada ‘Çevre’ bölümüne bakıldığında da bir suskunluk söz konusu bazı uluslararası anlaşmalarla ilgili olarak. Özellikle Türkiye’nin uluslararası ilişkilerini etkileyecek olan bazı uluslararası anlaşmalar konusunda hiçbir tarih verilmediğini görüyoruz. UÇES’in kapsamının 2023’e kadar uzandığını düşündüğümüzde, böyle çok uzun vadeli bir süreç öngörülüyor demek ki. Hatta Türkiye’nin geçiş süreci isteyebileceği konular arasında yer alıyor diyebiliriz bunlara.

    Şunları da söylemek mümkün ayrıca bu Tarama Raporu’yla ilgili olarak: Öncelikle Kyoto Protokolü’nden söz edelim; Türkiye’nin Kyoto Protokolü’ne taraf olmadığını hatırlattıktan sonra  şunu söylüyor İlerleme Raporu, birinci yükümlülük döneminde, yani 2008-2012 arasında Türkiye’nin bir hedef alması gerektiğini söylüyor. Aynı zamanda 2012 sonrası müzakerelere hazırlanması, 2012 sonrası anlaşmanın içinde yer almak üzere müzakerelere katılması gerektiğini söylüyor. Bunun yanında Bali’de yapılacak toplantının da konusunu oluşturan Kyoto’nun 3.9 maddesindeki müzakereler, yani 2012 sonrasına ilişkin müzakerelere öncelikle gözlemci olarak ve taraf olarak da katılması gerektiğini söylüyor bundan sonraki aşamalarda. Belki şunu da belirtmek lazım; Kyoto’ya taraf olup olmamanın, çevre sektöründeki müzakerelerin açılıp açılmamasına bir koşul olması konusu da söz konusu, böyle bir tartışma yapıldığı anlaşılıyor. Fakat şimdilik böyle bir ön koşul konmamış durumda Türkiye’ye. Genel olarak Tarama Raporu’nun diline baktığımızda, bu eksikliğe işaret edip Türkiye’nin katılması gerektiğine geçiyor, örneğin Ceza Kanunu’nun değiştirilmesi gibi bir önkoşul haline getirilmemiş durumda Kyoto Protokolü. Fakat AB’nin taraf olduğu bütün uluslararası anlaşmalara, -bunlar müktesebatın parçası olduğu için- Türkiye’nin de mutlaka taraf olması, uyum sağlaması yönünde bir uyarı söz konusu. Kyoto Protokolü dışında, Sınır Ötesi Çevresel Etki Değerlendirmesi, Rotterdam Sözleşmesi, Stockholm Sözleşmesi ve BM Avrupa Ekonomik Komisyonu çerçevesinde kabul edilen öteki uluslararası anlaşmalar, örneğin Uzun Erimli Hava Kirliliği Sözleşmesi’nden kaynaklanan protokoller var; bütün bunların da dahil edildiği bir beklenti bu. Uluslararası anlaşmaların öncelikle kabul edilmesi gereken yükümlülükler olduğunu söylüyor hem Tarama Raporu hem İlerleme Raporu.

    ÖM: Türkiye’nin uluslararası antlaşmalardan doğan yükümlülüklerini yerine getirmekte bir hayli direndiği gibi bir sonuç çıkıyor diyebiliriz herhalde.

    SCM: Evet böyle bir özet yapabiliriz. Uyum sürecinde çevre konusunda başlıca iki konuda sorun ortaya çıkacağı anlaşılıyor; bir tanesi sizin biraz önce dikkat çektiğiniz endüstri sektörünün uyumu, ikincisi de uluslararası anlaşmalar. Bunların ikisi birbirine bağlı zaten, endüstrinin uyum sağlamakta zorlandığı konulardan bir tanesi de müktesebatın parçası olan uluslararası anlaşmalar.

    ÖM: Kömür santralleri ile ilgili kanun, yani nükleer kanunu da uygulanırsa...

    SCM: İlerleme Raporu’nda onlarla ilgili de bölümler var; AB’nin geçen baharda yaptığı gibi, enerji verimliliği ve yenilenebilir enerjiyle ilgili olarak hedef koyması gerektiğini söylüyor Türkiye’ye.

    ÖM: En önemli eksiklik de hedef konmaması olarak gözüküyor.

    SCM: Çevre Kanunu’ndaki değişiklikleri olumlu görüyor, fakat denetimin yetersizliğinden bahsediyor bu raporlar. Ben sanayi sektöründen bazı kişilerle yaptığım görüşmelerde şöyle bir şikâyetle karşılaşıyorum; Türkiye bu uyumu sağlıyor, ama denetim yapılamadığı için kendi içinde bir dengesizlik oluşuyor Türkiye’de. Bazı sektörler, özellikle ihracat yapan sektörler, AB ile bağlantılı olarak, daha fazla çevreyi koruma önlemleri alırlarken, çevre yönetim standartlarını uygulamaya çalışırlarken, öteki sektörlerde böyle bir uyum sağlanmıyor. Dolayısıyla hem iç pazarında hem de ihracatta bu şirketler arasında dengesizliğe yol açıyor. Bu reform yapmaya, kendi çevre standartlarını iyileştirmeye çalışan sanayi kuruluşlarında caydırıcı oluyor, yani onlar piyasada rekabet edemeyecekleri kaygısıyla, bu çevre önlemlerini yeterince hızlı üstlenemiyorlar. Bu nedenle Türkiye’nin çevre yönetim yapısını güçlendirerek, özellikle denetim alanında güçlendirerek rekabet boyutunda da dengeyi sağlayabilmesi lazım. Reformların hızını da etkileyecek olan bir süreç bu. Bu, dikkate alınması gereken uyarılardan bir tanesi gibi geliyor bana.



    (19 Kasım 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

    November 17

    Mahfi Eğilmez: Varoluşçuluk

    Varoluşçuluk

    Mahfi Eğilmez

    26/06/2005

    20'inci yüzyılın en önemli filozoflarından olan Jean Paul Sartre'ın (Nobel Edebiyat Ödülü, 1964) doğumunun 100. yılı dolayısıyla eserleri yeniden basılmaya ve felsefi düşünceye katkıları yeniden yorumlanmaya başladı. Sartre denilince akla varoluşçuluk geldiği için de bugünlerde bu felsefe akımı Sartre'la birlikte yeniden gündeme oturdu.
    Varoluşçuluk akımının babası Danimarkalı filozof Sören Kierkegaard'dır (1813-1895.) Kierkegaard, tanrıya inanan ve inanmayan olarak ikiye ayrılan varoluşçuluğun tanrıya inanan grubunun temsilcilerindendir. Tanrıya inananlar kadar inanmayan varoluşçuları da derinden etkilemiş bir yazardır. Örneğin Carl Jaspers, Kierkegaard'ı aslından okuyabilmek için Danimarkaca öğrenmiştir.
    Sanayi devriminden itibaren gelen ve 20'inci yüzyılda doruk noktasına çıkan insanın, önce çevreye, sonra topluma ve en sonunda da kendisine yabancılaşması olgusunun yarattığı bunalımlar için çıkış noktaları aramak, varoluşçuluğun temel taşını oluşturuyor. Varoluşçuların tanrı tanımaz kesiminden gelen Sartre'ın 1938 yılında yazdığı ilk roman olan 'Bulantı' 'Özgürlüğün Yolları' adlı dörtlemenin ilk kitabı) bu felsefenin önemli kilometre taşlarından birisidir. Sartre'ın varoluşçuluğu tanımlayışı da tanrı tanımazlığına dayanır: 'Varoluş, özden önce gelir.' Yani insan önce varolur, sonra özünü kendisi oluşturur. Bunu yaparken de karşılaşacağı şeyleri kader gibi bahanelerle tanrıya ya da başkalarına yükleyemez. İnsan, bir şekilde varolur, bundan sorumlu değildir, çünkü o, elinde olan bir şey değildir, tümüyle bir rastlantıdır. Ama ondan sonrası artık onun sorumluluğu altındadır. Özünü doğru oluşturamazsa sorumluluğu kendisine aittir. İnsan, hiçbir bahaneyle bu sorumluluktan kaçamaz. Bulantı'nın baş kahramanı Roquentin'e göre varolmanın hiçbir zorunlu nedeni yoktur, tamamen bir tesadüfe dayalıdır, o yüzden herşey nedensizdir.
    İş bu noktaya kadar gelince karşımıza inanılmaz bir bunalım felsefesi çıkar. Çünkü başarısızlıkta ya da herhangi bir olumsuzlukta sorumluluğu başkasına atıp faturayı kadere kesmek bir anlamda kurtuluştur. Bu imkânı elinden alınmış olan birey karşılaştığı her sıkıntıda bunu kendi sorumluluğuna dahil edince bu kurtuluş imkânından uzaklaşmış olur. Bu, öylesine ağır bir sorumluluktur ki insan üzerinde müthiş bir bunalım yaratır. Buralara gelince insan bu kez elinde olmayan varoluşuna karşılık elinde olan varoluşa son verme eylemini aklına getirir. Varoluşçuların bir bölümünün intihar felsefesine kafa yormaları bundandır. İntihar acaba bu kadar ağır bir sorumluluğun yarattığı bu kadar ağır bir bunalımdan kurtuluşun reçetesi midir? Bu sorunla belki de en fazla uğraşmış olan varoluşçu, bir başka Fransız filozof olan Albert Camus'dür (Nobel Edebiyat Ödülü, 1957.) Camus, başyapıtı olan 'Yabancı'da uzun uzadıya bu bunalımı ele alır. Bir hiç uğruna idama mahkûm olam Mersault, hiçbir şeye hatta idama mahkûm olmasına bile aldırmamaktadır. Annesinin o gün mü yoksa bir önceki gün mü öldüğünü bile hatırlamaz. Öylesine bunalımlar içinde ve öylesine her şeye boşvermiştir ki idama mahkûmiyeti bir çeşit intihar gibidir.
    Tanrı tanımaz varoluşçuluk akımı, bu dünyadaki sorumluluğunu kadere yıkmaya alışmış olan insanları birden kendi sorumluluklarıyla karşı karşıya getiriverir ve bundan kaçamayacaklarını gösterir. Yine benzer biçimde düşünce zincirine öbür dünya olmadığına ilişkin halkayı da ekleyince bu dünyadaki sıkıntılarını kadere yükleyip bunların öbür dünyada giderileceğine inanan insanın elinde üç seçenek kalır: İntihar veya bütün bu sorumluluğu üstlenip yaşadığı sürece savaşmak ya da her şeye boşverip günü yaşamak.
    1968'de başlayıp dünyayı baştanbaşa saran yaklaşımın altında yatan felsefe varoluşçuluktur. Felsefe ortak olmakla birlikte kimileri bunu her şeye boşvermek biçiminde, kimileri de her şeyi ciddiye alıp kendi kaderini oluşturmak biçiminde anlamışlardır.

    Psikanaliz ve Sonrası

    Psikanaliz ve Sonrası
    Engin Gençtan
    Metis Yayınları

    İkinci Dünya Savaşı’nın bitimini izleyen yıllarda Avrupa’da başlayan ve varoluşçuluk adını alan bir düşünce akımı hızla gelişti ve sonra dan Amerika’ya yayıldı. Alman işgaline karşı Fransız direnişinden kaynaklanan bu akımın en ünlü sözcüleri Jean-Paul Sartre ve Albert Camus idi. Her öncü akımda olduğu gibi varoluşçuluk da önceleri farklı gruplardan gelen kişiler tarafından benimsenmişti. Sanatçılar, yazarlar, din adamları, aydınlar ve üniversite öğrencilerinin yanı sıra yeni modaları ve akımları izleme ve benimseme alışkanlığında olan kişiler ya da toplum düzeninden hoşnut olmayan tepkici gruplar için bu yeni akım çeşitli ve farklı anlamlar taşıyordu. Kısa bir sürede yayılması sonucu varoluşçuluğun kendi içinde bölünmesi, yanlış yorumlandığı ve klişeleştirildiği için giderek yozlaşması beklenebilecekken, tam karşıtı bir gelişmeyle, başta psikiyatri olmak üzere çağdaş düşünceyi önemli ölçüde etkileyen canlı bir güç olarak günümüze kadar varlığını sürdürebildi.

    Gerçekte bu akımın belirli bir isim ve tanımla ortaya çıkışından çok önce yaşamış ve yapıt vermiş birçok yazar varoluşçuluğun öncüleri olarak kabul edilirler. 1855 yılında 42 yaşında ölen ve yapıtları ancak yirminci yüzyılın başlarında ilgi görmeye başlayan Danimarkalı yazar Soren Kierkegaard bu öncülerin ilki sayılır ve günümüzde yapıtlarına varoluşçu akımın kutsal amtları gözüyle bakılır. Geçmişten Nietzsche
    ve Dostoyevski , daha çağdaş olanlardan ise Buber, Jaspers, Kafka ve Tillich bu akımın birer parçası sayılırlar.

    Martin Heidegger (1899-1977), Edmund Husserl’in öğrencisiydi. Yüzyılımızda varoluşçu felsefenin kurucusu olarak kabul edilir. 1927 yılında yayımlanan Sein und Zeit (Olmak ve Zaman) adlı kitabında, varoluş felsefesiyle fenomenolojiyi birleştirme girişiminde bulunmuştur. Ontoloji adı verilen Heidegger felsefesi, insanı “dünya için de varoluş” olarak ele alır. Bu yaklaşıma göre insanın varlığı, dış dünyayı oluşturan diğer varlıklarla karşılıklı ilişki durumunda olan bir özne olarak açıklanamaz. Insanın varoluşu ve dünyası tek ve aynı şeydir. Insanlar düşünmeye başladıkları günden itibaren sürekli birtakım “durumlar” içine “düşerler”.

    Heidegger’e göre bu durumlar varoluşun mekan boyutunu oluşturur.Varoluşun zaman boyutu ise geçmiş kuşaklardan aktarılan kültürel olgularla ilintilidir. Bu nedenle insanın yaşantısı ile neler yapabileceğinin bazı sınırları da vardır. Ancak bu, yolların kapalı olduğu anlamına gelmez. Bir insanın o andaki durumu da onun geleceğe yönelik yaşamını ve düşüncelerini sınırlamaz. Insanın içinde bulunduğu durum çevresindeki diğer varlıkları da içerir. Ancak insanın yaşamakta olduğu durumlar cansız ve fiziksel gerçekler değildir. O anda yaşadıklarını ve geleceğe yönelik isteklerini de içerir. Bir duvar, duvarın ötesinde olmak isteyen insan için bir engel, kendisini savunmak isteyen bir diğeri için koruyucudur. Durumlar, belirli bir oranda, o andaki gerçeği yansıtırlar. Ama aynı gerçek, insanın karşılaşmak ya da kaçınmak istediği ancak henüz var olmayan olayları, yani gelece ği de içerir. Bir başka deyişle, içinde yaşanan zaman boyutu, gerçekte geçmiş ve geleceği de kapsayacak bir biçimde yayılır ve yaşanır. Bir insan kendisi için sayısız soyut imkanlar düşünebilirse de “otan tik” imkanlarının neler olduğunu, dikkatini duygularına yoğunlaştı rarak belirleyebilir. Yaşanan duyguların algılanmasından kaynaklanan eylemler, insanın o anda bulunduğu yerden öteye hareket edebilmesini sağlar.

    Jean-Paul Sartre (1905-1980), 1956 yılında, yaşam sürecine “varoluş” (existence) adını vermiş ve varoluşun mantıksal tanımlamalara indirgenemeyeceği görüşünü savunmuştur. Sartre varoluşu, klasik felsefede tanım anlamına gelen ‘öz’ (essence) sözcüğünün karşıtı olarak kullanmıştır. Tanımlar insanlar tarafından yapıldığından, insanlar birtakım tanımlamalara indirgenemez. Hiç kimse yalnızca bir yazar ya da bir işçi olarak tanımlanamaz. İnsanı tanımlamak, onu statik bir durumda tutmak ve bir nesneye indirgemektir.

    Bununla anlatılmak istenen, insanın sürekli bir değişim içinde olduğu değil, statik bir durumda olduğunda bile bu durumu yine kendisinin gerçekleştirebileceğini vurgulamaktır. Dolayısıyla, değişmek gibi değişmemek de bir yaşam sürecidir ve böyle bir süreç, tanımlamalardan öte boyutları içerir.

    Merleau-Ponty (1908-1961), bedenin, varoluşun ve yaşantının bir boyutu olduğunu vurgulamıştır. Ancak bedeni, fizyologların tanımladığı anlamda değil, “dış olaylarla birlikte var olan” ve bazı kav ramlarla tanımlanması imkansız bir olgu olarak ele almıştır. Kendi sinden önceki varoluşçu filozoflar, fizyolojinin bedeni bazı kesin tanım ve kurallara indirgemesine karşı çıkmanın dışında, insan bedeninden pek söz etmemişler ve bedeni fizyolojinin çalışma alanına terk ederek bu konuya değinmekten kaçınmışlardı. Merleau-Ponty’ nin bir diğer önemli katkısı da yaşantının “belirsizliğini” ve “birden fazla anlam taşımasını” vurgulamış olmasıdır. Yaşantı, bilimsel kavramların çizdiği kesin çizgilerle açıklanması olanaksız bir olgudur. Yaşam ve beden, bilimin kesin kavramları ve kuralları çerçevesinde tanımlanmaz. Tam karşıtı, bilimsel tanımlar bedensel yaşamdan kaynaklanır.

    Yukarıda sözü edilenlerin dışında pek çok düşünür, varoluşçu felsefeye katkıda bulunmuşlarsa da konuyu, varoluşçu psikiyatrinin gelişimine ışık tutan başlıca görüşlerle smırlamak zorundayız. Varoluşçu filozofların yapıtları güç okunur ve kolayca yanlış anlaşılabilir.

    “Varoluş” sözcüğü de paradoksal soyutlamalara kolayca yol açabilir. Çünkü bu deyim, sözlerle anlatılabilecek olandan öte bir anlam taşır. Bir insanın ne düşündüğünün değil, ne olduğu ve ne yaşadığının vurgulanması gereği unutulduğunda varoluş sözcüğü de anlamını yitirir.

    VAROLUŞÇULUK VE ÖLÜM 3

    Nobel ödül komitesince Camus 'ün politikasının daha fazla kabul görmüşlüğüne ve Sartre'ınkinden daha çekici olarak yo­rumlanmasına, ve muhtemelen onun kadar nezaket ve namuslu­luğu ve duru kararlılığı cezbeden başka hiçbir yazar olmamasına rağmen, Henri Peyre, Camus'ün kitapları ve onun hakkında yazı­lanlar üzerinde yaptığı incelemede Sisifos Mitini ve Başkaldıran İnsanı "için sadece çelişik değil, aynı zamanda zihin karıştırıcı ve kanımca sığ ve ham" derken çok haklıdır. ( H.Peyre,. 'Comment on Camus" WginiaQuart.Rev..34(4)623629, automn 1958.)

     

    Camus iki felsefik eserinden birincisine, Sisifos Mitine fevka­lade kahince bir ifadeyle başlar [3,sayfa 21]:"Gerçekten ciddiye alınabilecek tek felsefik sorun vardır, ve o da intihardır". Ardın­dan dünyanın saçma olduğunu söyler. Biraz sonra da " dünya­nın saçma olduğunu söyledim ama fazla acele ettim.Dünya hiç mantıklı değil.tüm söylenebilecek budur.Fakat saçma bu akıldışılıkla insan yüreğinde yankılar yapan açıklığa karşı duyulan özle­min çarpışması değil midir? Saçma, dünyaya olduğu kadar insa­na da bağlıdır". Bu nokta daha deyimsel ve sağlıklı bir hale bü­tün şeyleri anlaşılır kılmak için duyulan açlık gerçekten saçmadır veya daha hassasça kiçotçadır, diyerek getirilebilir. Fakat Camus "bildiklerimle  ve  sadece   onlarla  yaşayıp   yaşayamayacağımı merak ediyorum" [3,sayfa 40] demesine rağmen saçmayı rapsodik bir coşkuyla ele alır. Bu "saçma mantık'tan [sayfa 31] tabii ki bu saçma üzerine sözeden özel mantıktan, eğer böyle bir söyle­min özel mantığı olabilirse sözaçar. Ardından dünyanın saçmalı­ğına inanmış veya daha doğrusu insan eylemlerinin saçmalığına veya kişotçalığına inanmış anlamına gelen saçma akıldan ;özellikle " Chestov için mantık yararsızdır, fakat mantığın ötesinde baş­ka birşey vardır. Saçma bir akıl [yani Camus] için mantık yarar­sızdır ve mantığın ötesinde hiçbir şey yoktur."[3, sayfa 35] diye­rek sözeder. 'Yararsız" sözcüğü de "sınırlı" veya "mutlak olma­yan" anlamına kesinlikten yoksun olarak kullanılmıştır. Biraz öte­de [3,s.35]: "Saçma Tanrıya götürmez. Belki bu kavram şu şaşır­tıcı ifadeyi kullanma tehlikesini göze alırsam daha açık hale gele­bilir: Saçma Tanrısız bir günahtır." Stilindeki ve düşünüş şeklin­deki gevşeklik şaşkınlık vericidir. "Günahın ne anlama geldiği hakkında hiçbir açıklama yapmamıştır, ve Camus, her ne kadar bizi şaşırtamadıysa da içboşaltıcı olan bu müphem cümlesinden açıkça çok hoşnuttur. Bu kitabında -ve Başkaldıran İnsan'da- Nietzsche'den bu kadar sık alıntı yapan bir yazar olarak, Camus'den en azından Tanrıyı dünyamızın resmine dahil etmemekle, Nietzsche'nin iddia ettiği gibi insanın "saflığını"geri verip vermediği­miz, günahı ardımızda bırakıp bırakmadığımız sorusunu ortaya getirmesi beklenirdi.

     

    Kierkegaard, Jaspers, ve Chestov sözkonusu olduğunda, Ca­mus mantıkdışının teması varlıklar [sic (sic aykırılığa dikkat çekmek için kullanılan bir deyim.)] tarafından kavrandığı şekliyle, kendini yadsırken bulunan ve kaçıran akıldır derken çok haklıdır. Fakat,"saçma limitlerini kateden berrak bilinçtir" diye ek­lerken saçma üzerine tüm bu kahince tartışmaların vazgeçilebilir olduğu açık hale gelir ve Camus, dinin özünün mutlak bir bağım­lılıktan oluştuğu düşüncesine karşı Freud tarafından yapıları iki tümcelik eleştiriye açıklık yerine karışıklık getirir: "Dinin özünü oluşturan bu duygu değil, ona tepki olan, bu duyguya bir çare arayan bir sonraki adımdır. Kim daha ileri gitmez, kim daha alçak ­gönüllüce insanoğlunun evrende oynadığı rolün anlamsız bölümüne çekilirse, tam zıttına sözcüğün en gerçek anlamında din­siz olan odur. "(The Future of İllusion [5], 6. bölüm, 1927 de ya­zılmıştır. Sisifos Mitinden onbeş yıl önce) Aynı zamanda Nietzsche'nin kitaplarına da nüfuz etmiştir.

     

    Ancak Nietzsche özellikle Zarahusra'nm [14] birinci bölümü­nün sondan bir önceki kısmında ve "İdollerin Alacakaranlığı" nda [14,183.sayfadan 186.sayfaya kadar] "Özgür ölümü" kutlamaya kadar gitmiştir:

     

    "...genellikle özgür olmayan bir ölüm, uygun ol­mayan zamanda bir ölüm, korkağın ölümü genellikle en rezil ko­şullardaki ölümlerdir. Yaşam sevgisinden dolayı değişik bir ölüm arzulanmalıdır: Özgür, bilinçli vetuzaksız." Nietzsche'nin düşün­celeri açıktır. Fakat akrabaları onu bir yıl taşıdıklarında ayakta ölmediyse bile çökmüştür.

     

    Camus'ün intihara karşı olan delilleriyse sık ve bulanıktır. [3,sayfa 53 ve devamı]:"İntihar zıplayış gibi uç noktanın benim­senmesidir. Herşey biter ve insan kendi esas tarihine döner. İnti­har bir anlamda saçmayı sona erdirir. O saçmayı aynı ölüme gömer...Esas olan uzlaşmadan kişinin arzusu dışında ölmesidir. İn­tihar bir yadsımadır. Camus "meydan okuma" istemektedir.Ca­mus daha sonraki çalışması "Başkaldırı" dakinden [4]ki oradaki başkaldırı yazınsal anlamda biz yerine geçmektedir daha az olma­mak üzere tam anlamıyla vazetmekte ve öğütlerini edebi açıdan hatalı genellemeler şeklinde sunmaktadır. "Başkaldırı x'i yapar" demek, "ben x'i yaparım, senin de yapmanı isterim." demektir. Si­sifos Mitinde de Camus aynı şekilde" saçma akıl" ve "saçma man­tıken arkasına sığınmaktadır.

     

    İntihar kah "boyuneğme", kah yadsıma"dır.Gerçekte bazen boyuneğme, bazen yadsımadır.arasıra da ikisi birden meydan okumaya oyuneğme,umutların yadsınmasıdır. Nietzsche'nin "özgür ölüm"ü; yolların olumlanması, herhangi bir insanın kendi yaşamını ve onunla birlikte bütün dünyayı kabullenmesi, kendini

     

    oluşturmanın şenlikli gerçekleşmesiyle birlikte bu güne kadar sürdürdüğümüz fakat bugün tüketmiş olduğumuz yaşamın da­ha fazla yapacak hiçbir şeye ve ek güne ihtiyaç duyulmayacak kadar kabullenilmiş olduğu,buna rağmen sonsuza dek aynı olay­ların dev aralıklarla yeniden meydana gelmesi durumunda tekrar ve tekrar neşe içinde yaşanacağı anlamına gelir.

     

    Camus'ün Sisifos Mitin'vn birinci kısmı çok anlamlı ve uygun bir biçimde "Saçma Mantıklama" başlığını taşır. Kötü kehanet so­na doğru açıkça ortaya çıkar; "Saçma bu noktada aydınlatmakta­dır, gelecek yoktur" [3, sayfa 58]. "İnsanın hiçbir yere sığınma­dan yaşayıp yaşayamayacağı, işte beni ilgilendiren tek şey bu" (sayfa 60). Çağdaş yaşam koşulları insanların çoğunluğuna aynı deney inceliğini ve aynı derin deneyi kabul ettiriyor.Bireyin do­ğuştan katkısını,kendisine "verilmiş olanı" da gözönünde bulun­durmak gerekir elbet. Ama bu konuda bir yargıya varamam ve bir daha burada kuralımın dolaysız açıklığa uymak olduğunu söylemeliyim" (sayfa 61). Özetle, doğal olarak insanlar aynı derin deneyimlere sahip değildir, gene de basit dürüstlük adına bunun böyle olduğunu varsaymak zorundayız.

     

    Aşırı antipatik gözükmesine rağmen, Camus'ün daha sonra­ki sayfada ne söylediğine bakalım!

     

    ...Burada aşırı basitleyici olmak gerekir. Yaşadıkları yılların sayısı aynı olan iki insana, hep aynı deneyler toplamını sağlar dünya. Bunun bilincinde olmak bize düşer. Yaşamını, başkaldırısını, özgürlüğünü duy­mak, elden geldiğince fazla duymak fazla yaşamaktır. Açıklığın ege­men olduğu yerde, değerler ölçeği gereksiz hale gelir. Daha da basitleştirici olalım [3. sayfa 62].

     

    Allah aşkına neden "aşırı basitleştirici" olalım, "neden daha da basitleştirici" ? Aynı sayıda yıl yaşamış iki insan her zaman aynı miktar deneyime sahip olmaz, birisi olanların daha da farkında.diğeri kısmen kör olabilir. Yaşam önümüzden kayan, bazen seyret­tiğimiz bazen uyuduğumuz bir film değildir. Kimisi hastalıkların ızdırabını yaşar, görür, sever, umutsuzluğa düşer, çalışır, başarı­sızlık ve başarıyı tadar; kimisi sefaletin sessiz sessiz alaca karanlığında, eğitimsiz bilinciyle öldürücü rutine zincirlenmiştir. Keza Camus, Nietzsche'nin deyimini kullanırsak, insanın kendini bir ölçüde deneyimlerin içinde oluşturduğunu,kiminin güvenceyi, ki­minin tehlikeyi seçtiğini gözardı eder. Ve sonuçta Camus deneyi­min ve aklın kovasına düzgün bir hızla saniye saniye diyelim akıtılan damlalara benzediğini, ve sanki sekans önemli değilmiş gibi yazar; sanki Kral Lear"\ on yaşında görmeyle otuz yaşında görme birmiş gibi.

     

    Kaldığımız yerden alıntımızı sürdürelim.

    ...Tek engelin, tek kazanamamanın erken ölüm olduğunu söyleye­lim. Böylece de saçmayı kavramış insanın gözünde (bunu istese bile), hiçbir coşkunluk, hiçbir tutku, hiçbir özveri, kırk yıllık bilinçli bir hayatla altmış yıl üzerine serilmiş bir duru görüşlülüğü eşit kılamaz. Delilik ve ölüm bunlar onun onarılmaz durumlarıdırlar... Yirmi yıllık yaşamın ve deneyimlerin yerini hiçbir şey dolduramaz. Sürekli olarak bilinçli kalan bir ruhun önünde şimdiki zaman ve şimdiki zamanların birbirini kovala­ması, saçmayı kavramış insanın ülküsü budur işte [3 sayfa 63-64].       j

     

    Camus kendi saçma .gerçekten saçma insanına; deneyimle­ri emmeyi, toplamayı, istif etmeyi arzulayan ve bir yığın oluştur­sun da ne olursa olsun-ne kadar fazla o kadar iyi- diyen insanı­na kucak açıyor. Keşke kendisini düşüncelerinin niteliği hakkın­da bu denli kandırmasa ve kitabının ikinci denemesinde kendisi­ni "berrak gören ve umudu bırakmış biri" olarak tanımlamasaydı. Sonuç olarak Camus'ün hayran olunacak "Yabancı" ve "Düşüş'ü "Başkaldıran İnsan'dan ve burada tartışılandan üstündür. Ca­mus çok ince bir yazardır, fakat felsefeci değildir.

     

    5

     

    Camus' ün bulanıklığı Hölderlin'in [7] bir şiirini çağrıştırmaktadır:"Nur einen Sommer". Heidegger bu şair için deneme üzeri­ne deneme yazmış olup.sonunda bu desteyi de kitap haline ge­tirmiş, fakat şairin düşüncelerini Heidegger'in sevdiklerinden, hem daha iyi hem daha açık anlatan bu şiir üzerine bir denemesi yoktur.

     

    Bir tek yaz büyük güçler bahşet bana ve Tam olmuş bir şarkı için bir tek güz ki, doymuş olsun, oyunum tatla,

     yüreğim daha arzulu ölebilsin. Bir ruh yaşar, ilahını yakalayamaz Doğru, aşağı dünyada dinlenemez. Fakat bir kez önünde eğildiğim, nedir.

    Kutsal şiirim tümlendi, o halde Hoşgeldin gölgeler dünyasının sessizliğine! Ben hoşnutsam da lirim değil, Bana eşlik et, aşağıya. Bir kez, ben Yaşadım Tanrılar gibi, fazlası gereksizdir.

    "Uyumsuz İnsan"da gördüğümüz gibi Camus "Delilik ve ölüm birbirinden ayrılamaz" der. Hölderlin bu şiiri yazdıktan kısa bir süre sonra delirmiştir. Şiirin anlatmak istediğini, bir başkası değilse bile.Camus tutmamıştır.Sözkonusu olan: sadece yaşa­mın yirmi yılının ikamesi değil,ondan öte birşeydir; "Bir kez ben yaşadım Tanrılar gibi, fazlası gereksizdir."

     

    Bu nokta Sartre tarafından da gözardı edilmiştir. Doğrusu, ölümün bir insanın yaşamına bir anlam verebilme şansını orta­dan kaldırdığını, ve -hatalı bir şekilde- ölümün "tüm olanakların yoksanması" olabileceğini düşünüyordu. Çocuklukta değilse bile.çok sonraları herkes ölümün amanına bağlı olduğu duygusu taşır. "Fakat bir kez önünde eğildiğim nedir, kutsal şiirim tümlen­di", bir kez ölümün karşısında, ölümle yarışta benim olan ve bir başkasının bu kadar iyisini gerçekleştiremeyeceği bir projeyi ba­şardım mı, görünüm değişir; yarışı ve ölüme karşı zaferi ben ka­zanmış olurum. Ölüm ve delilik için artık çok geçtir.

    Şiirin ışığı altında şairin daha sonraki çıldırışını görürüz. Nietzsche gibi Hölderlin için de ölümün kendilerini alıp götürmesin­den önceki bir kaç yıllık delilik fazla birşey ifade etmez; işi ta­mamlamışlardır. Kesinlemek için şöyle diyelim; diğerleri kendileri­ni ölü bir yaşamın bekçisi kılmışlar ve onu kendi ışıklarına göreyorumlamışlardır; fakat biz yaşarken aynısını yapmaya başlarlar­sa bizim savunmamız yokolur. Bu sonlu yaşamlardan daha az olmamak üzere sonluluğun, sonlu çalışmaların bedelidir diyeme­yiz. İnsan Tanrının ebedi olduğunu söyler, fakat teologlar ve mü­minlerin kendile.ini sonsuzun bekçisi kıldıklarını ve O'nun arka­sından değilse bile yüzüne karşı yorumlarını sunduklarını zor in­kar eder.

     

    Ve Heidegger? Gerçekten eksik mi söylemektedir? Daha ön­ce ve daha kapsamlı olarak, Freud tarafından daha veciz ve insa­ni bir şekilde, Tolstoy tarafından çok daha canlı bir şekilde ifade edilmiş olan,bir çok insanın ölümün kesinliğine karşı çıkamayacağı.ergeç öleceği basmakalıp sözünü anımsatır. 1.Dünya Sava­şı bitmeden önce açıkça ölümden veya ona ilişkin birşeyden korkmak bir cesaret olarak algılanabiliyordu, fakat 1920'lerden beri Angsf'ı(endişe)kabul etmek modadır. Ki ölümünü, endişe ka­bul eden bir insan, deneyiminde yaşamından birşey yapmak için güçlü bir istek bulsun, bazı gerçekleştirrneleriyle kendini ölüm korkusundan sıyırsın ve Heidegger'in onaltı kitapta söylediğin­den daha iyi bir şekilde Hölderlin'in söylediği gibi "o halde hoş­geldin" deme iznini kendisine sağlasın.

     

    Kierkegaard ve Nieztsche çağlarına meydan okudular ve Nietzschevari bir deyimle "zamansız" ve "yetim" doğmuştular. Hei­degger'in ünüyse tam aksine onun büyük zamancılığına dayanı­yordu. Kendi kuşağının büyük felsefecilerinden çok önce çağı­nın ilgi alanı konularına el atmıştı. Nesrinin aşırı güçlüğü açısın­dan bakıldığında, yazarın özgün deneyiminin açıkça ortaya koya­madığı bilgisine -insanın bu dünyadaki tümden yalnızlığının bilin­cine varması denebilir- nüfuz edebilen bir okuyucu Heidegger'de "hepsi saçma" diye omuz silkmiş olduklarından daha fazasının olduğunu duyumsar.Fakat sorun üzerine konuştuğu ol­guyu aydınlatıp aydınlatmadığı veya ondan önce yapmış olanlar­dan daha iyi yapıp yapmadığıdır. Yanıtıysa kesin bir şekilde ön­cellerinden daha iyi bir şekilde yapmak bir yana hiç de aydınlatıcı olmadığıdır.

     

    Son bir örnek vermek gerekirse, Danton'un Ölümü [1] ve VVoyzeck [2] adlı oyunların yazarı George Büchner (1813-1837) ve ünlü Alman oyunlarından biri olan Prens Friedrich von Homburg da [13], Heinrich von Kleist (1777-1811) sadece Heidegger'i öngörmemişler, içebakış açısından onu çok aşmışlardır. 1.Dünya Savaşından, bir yüzyıl önce, Prusya ordusunda subay olan Kleist, prensin ölüm karşısında korkusunu betimleme ve sahneye getirme cesareti göstermiştir -prens ölüme mahkum edilmiş bir generaldir-. Fakat aynı oyunda prensin endişeyi yeni­sini gösteren son sahnede prens en ufak bir endişe taşımaksızın kurşuna dizilmeye hazırdır. Gözleri bağlanır, Dostoyevski'yi ve Sartre'ın Duvar adlı hikayesinin sonunu çağrıştıran bir şekilde bağışlanır.

     

    Ölüm karşısında insan davranışları hakkında daha iyi bilgi sahibi olmak isteyenler Hölderlin, Kleist, Büchner ve egzistansi­yalist felsefe alıştırmalarından daha çok şey öğrenirler. Gerçekte Heidegger ve onun dümen suyunda gidenlerin korku verici ter­minolojisi çok sayıda önemli ayrımı gözden uzaklaştırmıştır. Bun­ların dördünden sözedeceğim.

     

    Birincisi, dünyanın belli başlı dinleri ölüme karşı değişik tavır­ları yüreklendirmişlerdir. ilk Hıristiyan şehitlerinin bir kısmı korku­suzca, ebedi mutluluk umuduyla ölmüşlerse de, Hıristiyanlık ge­nelinde büyük etkisini insanları ölümden korkutma yolunda kul­lanmıştır. Budha'nın tavrı tümüyle değişiktir.Aydınlanma deneyi­minden sonra bütün endişe aşılır ve Hıristiyanlığın korkunç ölüm hikayelerine karşı açık bir antitez oluşturur.

    İkinci olarak,hayatiyet ölüme karşı tavrı nereye kadar etkiler; egzistansiyalistler hastalar ile askerler arasındaki farkı veya yor­gunluğun etkisini ele almamışlardır. Bu bakış açısından, Malraux'nun "İnsanlık Durumu" Heidegger'den daha ilginçtir. Son bö­lümü ölüme karşı değişik tavırların incelenmesinden daha başka birşey değildir.

    Üçüncüsü öldüğümüz zaman dünyanın herkes için sonu­nun gelmiş olacağının kesinleşmesi durumunda ölüme karşı tavrımızın hangi ölçüde değişeceğidir. Yani mutlak olarak yitireceği­miz hiçbir şey yoktur.

    Sonuncu olarak, hiçbir egzistansiyalist, ölüm karşısında tüm farkı getiren ayrımı ele almış değildir. Nietzsche "The Gay Science"\n 290. kısmında [14, sayfa 98 ve devamı] demiştir ki:"Bir tek şey için gereklidir. Bir insanın kendi kendisiyle hoşnutlu­ğu elde etmesi için şiir ve sanatla.ancak ondan sonra görmeyi tü­müyle hakeden insan olur. Kim ki kendisinden hoşnut değildir, hep intikama hazırdır, dolayısıyla biz diğerleri onun çirkin bakışla­rı bulunduğumuz sürece onun kurbanı olacağız. Çirkin bakışlarsa insanı kötü ve iç sıkıntılı kılar". Veya Hölderlin'in söylediği gibi •YAŞAYAN KENDİ GÖKSEL DOĞRUSUNA ULAŞMAMIŞ RUH.AŞAĞIDAKİ DÜNYADA RAHAT ETMEZ". Fakat yaşamını birşey kılmış insan, ölümü endişesiz karşılar. "Bir kez ben yaşa­dım Tanrılar gibi fazlası gereksizdir".

     

    REFERANSLAR

    1.Büchner,G.:"Danton's Deathi,"J.Holmstrom (tr.),E. Bentley (ed.).The Modern Theatre.Doubleday Company,lnc.,Anchor Books New York, 1957, vol.5.

     

    2.Büchner, G.:'Woyzeck,'T.Hoffman(tr.),E.Bently (ed.), The Modern Theatre, Doubeday Company, Inc., Anchor Books, NewYork, 1955,vol.1.

    3.Camus,A.: The Myth of Sisyphus and Other Essays, J.O'Brien (tr.), Alfred A. Knopf, I ne, New York, 1955.

     

    4.Camus, A.: The Rebel: An Essay on Man in Revolt, A. Bower (tr.).AIfred A.Knopf, Inc.Vintage Books, New York,1956.

     

    5.Freud, S.: Gesammelte Schriften (12 vol),lntemationaler Psychoanalytischer Verlag.Leipzig, 1924.

     

    6.Heigegger, M.: Sein und Zeit: Erste Halfte, Max Niemeyer Verlag, Halle, 1927.

     

    7.Hölderlin,F.: An Die Parzen (To the Fates).1798.

    8.lnoguchi, R., T. Nakajima, with R. Pineau: The Divine Wind: Japan's Kamikaze Force in World War II. Copyright 1958 by the United States Naval Institute, Annapolis, Md.

     

    9.Kaufmann, W. (ed.): Existentialism from Dostoevsky to Sartre, Meridian Books, Inc., New York, 1956.

     

    lO.Kaufmann, W.: Critique of Religion and Philosophy, Har­per Brothers, New York,1958

     

    11.Kaufmann,W.:From Shakespeare to Existentializm: Studi­es in Poetry, Religion, and Philosophy, The Beacon Press, Bos­ton, 1959.

     

    12 .Kierkegaard, S.: The Concept of Dread,W.Lowrie (tr.), Princeton University Press, Princeton, N. J., 1940.

    13. Kleist, H. von: The Prince of Homburg.J.Kirkup (tr.),E. Bentley (ed.), The Classic Theatre, Anchor Books, New York, 1959, vol.2.

     

    14.Sartre, J.P.: Being and Nothingness, Hazel Barnes (tr.), Philosophical Library, Inc., New York, 1954.

     

    15. Tolstoi,LN.:'The Death of Ivan llyitch" The Works of Lyof N.Tolstoi,Charles Scribner's Sons, New York, 1904, vol, 14.

    VAROLUŞÇULUK VE ÖLÜM 2

    Varlık ve Zaman'm ikinci ve son kısmını ol usturan, altı başlık­tan ikincisi "Varoluş'un ve Ölümlü Oluşun Olabilir Bütünselliği (Das mögliche Ganzsein Des Daseins und das Sein zum Tode)" başlığını taşır. 235 inci sayfanın başında bir önceki bölüm de de­ğinmiş olduğumuz Kierkegaard tartışmasıyla ilgili şu dipnotu bu­luyoruz: "Endişe kavramıyla ilgili olanı hariç.O'nun yazınsal söy­lemleri, teorik çalışmalarına nazaran daha fazla felsefiktir."

     

    Şu sonuca varmak için Heidegger enine boyuna tartışır [Sayfa 39 ve 253] "Ölüm kendini bir yokoluş, daha ziyade hayat­ta kalanlar tarafından yaşanmış bir yokoluş olarak tanımlatır. Şüphesiz ki nesnenin korkudaki gibi somut olması gerekmez; bir olay veya bir durum olabilir. "Bununla birlikte bu sağlar. "Say­fa 254 deki bir dipnotta şunu ekler: "LN.Tolstoy, ban İlyitch'in Ölümü adlı hikayesinde "herkes ölecek" sözünün paramparça ol­ması ve çökmesi olgusunu sunmuştur."

     

    Şüphesiz, Tolstoy'un hikayesi Heidegger'in tartışmasının te­mel esiniydi. "İvan İlyitch'in Ölümü" 16] vurgulayıcı kıssadan hissesiyle muhteşem bir kitaptır. Yaşamı alabildiğine boş, değersiz çevresindeki toplumun diğer üyelerinden, özellikle de meslektaş­ları ve karısından daha fazla olmamak üzere ve amaçsız bir üye­sinin hikayesi biçiminde topluma yapılmış sağlam bir saldırıdır. Hepsi kendilerinin de bir gün öleceklerinin kesinliğini ciddiye al­maksızın amaçsız yaşarlar, kendilerine ve birbirlerine "herkes öle­cek" derler. Kitaptaki en ilgi uyandıran kişi, bir gün kendisinin de ölmek zorunda olduğunu farkeden,sabırla ve severek İvan'a yar­dım etmek için elinden geleni yapan zavallı bir mujiktir. Kitabın son sayfalarında İvan yaşantısının boşluğunu farkederek, hastalığının sadece rahatsız bir karaciğer veya apandisit değil, geride amaçsız bir yaşam bırakarak ölmek olduğunu anlar ve yaşamı­nın boşluğunu aşar.Yalan davranışlarına bahane bulmayı bırakır ve "Bu andan itibaren üç gün boyunca durmayacak olan çığlıkla­rı başlar". Fakat bu üc gün boyunca başkalarının sorunlarıyla ilgi­lenmeyi, karısı için üzülmeyi öğrenir ve ilk defa sever. Şimdi "Ölümün yeri ışıktı!...Ne sevinç!" Ölüm dehşetini kaybetmişti.

     

    Heidegger'in ölüm hakkındaki düşünceleri büyük ölçüde İvan İlyitch'in Ölümü üzerine kapalı bir yorumdur. "Ölümü dü­şünmek bile toplum tarafından alçak bir korku olarak kabul edili­yordu... Kimse ölüm endişesine karşı cesaretin yükselmesine izin vermez." Terbiye ivan'in çığlık atmasına izin vermez. Her za­man yakında iyileşeceği imgesini vermek zorundadır. Ölmek üze­re olduğunu kabul etmek onun için ayıptır. Fakat sonunda terbi­yeyi yadsıma cesaretini gösterir ve çığlık atmaya başlar. "Bu ka­dar yüksek bir kayıtsızlığın gelişmesi, muktedir oluşuyla ilişkisi kopmuş varoluşu özüne yabancılaştırır." (6, sayfa 254). Kendisi­ni kandırıcı kayıtsızlığını bir kenara bırakınca, İvan kendisine dö­ner, sevme kapasitesine ulaşır ve gerçek olmayan, yabancılaş­mış, özgün olmayan yaşamının kendisine hıyanetini geride bıra­kır. Başka hiçbir yerde, Tolstoy'un öyküsünde olduğu kadar, "Ölümlü olmak özünde endişe" değildir. (6, sayfa 256).

     

    Herkesin İvan ilyitch gibi olmadığını söylemek, Tolstoy'u eleştirmek demek değildir.Kendim bir istisna oluşturmakla birlikte.benim kuşağımın tümü milyonlarca genç insan iİkinci Dünya Savaşı sı/asında, bir gün ölmek gerektiğinin canlı kesinliğini iç­tenlikle yaşadılar. Bunların çoğu "geriye pek zamanım kalmadı, fakat bir kez olsun yaşamak istiyorum, belki bir hafta, belki de en fazla bir kaç ay" diyerek evlendiler. Ve Heidegger'in kuşağı da (1889'da doğmuştur) aynı deneyimi Birinci Dünya Savaşında ya­şadı. Tolstoy'un Hıristiyan olmayan, sevgisiz, ikiyüzlü dünya id­dianamesi insanlık için doğru bir tanımlama olarak kabul edile­mez. "Ölümlü olmak özünde endişedir" de doğru olmamasına rağmen bunun aksini savlayan her türlü görüş, kendini kandırma ve "ölüm endişesine karşı cesaret" yokluğu gerekçeleriyle yadsınabilir.

    Bu noktada, bazılarımız, Birinci Dünya Savaşının etkisi altın­da, Heidegger'den önce, tek bir hikayeye bu kadar bel bağlama­yan bazı başka düşünürlerin ölüm üzerine düşünmüş olup olma­dığını merak etmeye başlamış olabilir. Gerçekten 1915'de Freud(5) "Savaş ve Ölüm üzerine Zamana Uygun Düşünceler" adı al­tında iki deneme yayınlamıştır. "Ölümle İlişkilerimiz" adını verdiği ikinci denemenin ilk iki sayfasından alıntı yapacağım Heidegger Freud'a atıfta bulunmadığı gibi, bilinç üzerine dipnot bibliyograf­yasında Freud'un bu konudaki en son tartışmalarına bile yer ver­mez. (6, Sayfa 272). Hiedegger'in bilinç tartışmalarında Fre­ud'un analizlerinden habersizliği affedilebilir olmamasının yanın­da, yazdıkları Freud'un tezinin başında kısaca söylediğinin çok kötü bir biçimde ve dolambaçlı bir tekrarıdır:

     

    ... Savaş ölümle daha önceki ilişkilerimizi bozdu. Bu ilişki samimi değildi. Eğer bizi birisi dinlese idi, tabii ki, ölümün tüm yaşamın zorun­lu sonu olduğunu, her birimizin kendi ölümünü doğaya borçlu olduğu­nu ve bu borcu ödemeye hazırlanması gerektiğini, kısaca ölümün do­ğal, yadsınmaz ve kaçınılmaz olduğunu ilan etmeye hazır olduğumuzu sanırdı. Halbuki, gerçekte farklıymış gibi davranırdık. Ölümü bir yana it­meye, onu yaşamdan ayırmaya açık bir eğilim gösterdik. Ölüm için mutlak bir sessizlik sürdürmeye çalıştık. Daha da ötesi herhangi bir şe­yi düşünen ölümü düşünür anlamına gelen bir atasözümüz bile vardır. Tabii kendisininkini. Daha da ilerisi kişi için kendi ölümü hayal ötesidir ve ne zaman buna kendimizi zorlasak gerçekte seyircilikten öte bir var­lığımız olmadığını anlarız. Psikoanalitik ekolün yargısına ileri sürmeye cüret edebiliriz; nihayetinde kimse kendi ölümüne inanmaz. Veya (ki bu da aynısı); bilinçdışında, her birimiz ölümsüzlüğümüze inanırız. Baş­kalarının ölümüne gelince, kültürlü bir insan olarak, ölüme mahkum bi­risi bizi duyabilecekse olası üzerine konuşmaktan sakınırız. Sadece ço­cuklar bu kuralı bilmez... Düzenli olarak ölümün rastgele nedenselliği­ni, tersliğini, hastalığı, bulaşıcılığı, ileri yaşı vurgular, böylece ölümü bir zorunluluktan bir kazaya indirgeme eğilimimizi sergileriz. Kendiliğin­den ölen birisi için özel bir şekilde davranır, çok zor işi başarmış birisine duyduğumuza benzer bir hayranlık duyarız.Hakkındaki eleştirileri durdururuz, haksızlıklarını affeder şu deyişi söyleriz: de mortuis nil nişi bene (hiçbir ölü kötü değildir) Mezarı başında öleni öven şeyler söyle­nir ve bu deyişin doğru olduğunu düşünürüz. Artık ölenin ihtiyaç duy­madığı düşüncelerimizi gerçeklerin üstüne, hatta bazılarımızın yaptığı gibi, yaşayanlarla ilgili düşüncelerimizin de üstüne yerleştiririz.

    Bu anlatının sade,dolaysız açıklığı, belagatsız insancıllığı ve mizahı, deneye doğrudan çağrışımı Heidegger'in şişirmelerine çarpıcı bir zıtlık oluşturmaz. Heidegger'in, Kierkegaard ve Nietzsche ihmal edilerek, profesör ve öğrencileri, görmezden geli­nen bu olgu üzerine tartışmaya kışkırttığı zaman zaman söylen­miştir. Heidegger'in uyarışında, tartışma, olgu üzerine değil, ken­di terimleri ve karanlık deyişleri üzerine yoğunlaşmıştır. Ölüm, endişe, bilinç ve ilgi, varoluş, sunmaklık, bırakılmışlık jargonun bir parçası haline gelmiş diğer benzerleriyle birlikte binlerce defa kullanılmıştır. Buna rağmen hipotezlerden konuşmuş olmamak için, tartışma konusunda kesin iddialarda bulunmadı.

    Ölüm hakkındaki görüşleri italikle yazılmış aşağıdaki iddialı metinde doruğa ulaşır (6, Sayfa 266):

     

    ...İleriye doğru koşuş, varoluşa kendinde yokolma seçeneğini su­narak onu kendi olmak olanağının eşiğine getirir, bununla birlikte tutkusal ölüm özgürlüğü içinde, herhangi birisi olmak yanılsamasından ken­dini kurtarmak, varoluş için varlığı yadsınmaz, endişe dolu bir olgu hali­ne gelir.

     

    (Burada italikle yazılanlar orjinalinde kalın yazıyla yazılmış­tır.) Şüphesiz ki birgün ölmeliyim olgusunun kabulü (düşüncele­rimde ölüme doğru koşuşum) zorunlu olarak bana verilmiş sınır­lı zaman başkaları (adsız onlar) korkusuyla harcarkenki israfı ha­tırlatabilir ve böylece kendi varlığımın çoğunu burada ve şimdi kılmanın güçlü dürtüsü haline gelir. Fakat Heidegger'in düşünce­lerini sözcüklere yapıştırması veya düşüncelerini kelimelerin dışı­na sıkıştırması veya buradaki gibi garip deyişlerle ifade etmesi alışkanlığı kendisi ısrar ettiği halde Varlık ve Zaman üzerine ko­nuştuğu, yazdığı, öğrettiği öğrencilerinden hiçbirini ana noktayı kavramaya ve bunun gibi sorular sormaya cesaretlendirmiş de­ğildir: Ölümünün kesin ve yüreklice kabulü Heidegger'in ısrar et tiği gibi her zaman endişe olgusunu beraberinde getirir mi?

     

    Bu noktada kendisini çok etkilemiş Hıristiyan yazarlara fazla­sıyla dayanmaktadır: Hepsinden öte, bu durumda Kierkegaard ve Tolstoy'a ve belki de Jacob Böhme'ye {of The İncarnation of Jesus Christ, bölüm II,Başlık 4, kısım 1 ve altı Theosofik Nokta, bölüm 1) "D/e Veltalter" da "her canlı yaratığın temel duygusu­nun endişe olduğunu" ileri süren Schelling'e. Heidegger'da Schelling'in Grundempfindung'u Grundbefindlichkeit olur, çıkar.

     

    Brezilya Başkan"ı Vargas'ın intiharından önce halkına yazdı­ğı mektubu ele alalım. Şöyle bitmektedir:

     

    .......... Brezilya'nın yağmalanmasına karşı savaştım. Halkın yağma­
    lanmasına karşı savaştım. Yalın kılıç savaştım. Nefret, kötüleme, iftira
    benim ruhuma tesir etmez. Size yaşamımı verdim.Şimdi ölümümü su­
    nuyorum. Geriye hiçbir şey kalmıyor. Huzur içinde ebediyetin yoluna
    adım atıyor yaşamımı tarihin değerlendirmesine bırakıyorum." (
    New Yorfc Herald Tribune, August 25,1955)

     

    "Divine Wind" (8) adlı eserde yeralan Isao Matsua adlı, inti­har görevi için eğitilmiş Japon uçucunun ana babasına yazdığı mektubu ele alalım:

     

    ........... Lütfen kutlayın beni. Ölüm için çok güzel bir fırsat. Pırıl pırıl

    parlayan ağacından düşen çilek örneği öleceğim...Bir erkek gibi ölme­mi sağlayacak bu şansa ne kadar değer verdiğimi anlatamam. Teşek­kürler size, ana ve babacığım, yirmiüç yıl boyunca baktığınız ve doğru­ları gösterdiğiniz için. Hediye ölümümün benim için yaptıklarınızı kıs­men ödeyeceğini umut ediyorum.

     

    Veya David Hume'un, bir ölüm döşeği konuşması bekleyen Hıristiyan arkadaşlarının canını sıkan, hepten endişe yokluğunu ele alın.

     

    Veya Sokrat'ın ölüm karşısındaki sakinliğini. Veya Sokrat hayranı stoik bilgelerin ondokuz yaşında sakin intiharlarını.

     

    Veya eski Romalıları.

     

     

    Heidegger'in endişe üzerine konuşmaları insanların korktuk­larının kabulünün birden bir moda haline geldiği 1920 lerin Almanyasının bir belgeseli olarak okunmalıdır. Remarque'ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Vo/c'unda (1929) bu yeni dürüstlüğün antimilitarizmi amaçladığı açıkça gözükür ve aynı amaçla Arnold Zvveig'in büyük hikayesinin sonunda; "Çavuş Grischa (1928) "ba­ğırsakları bok çıkardfdiye bağırır. Kalıplaşmış olanı görmezden gelmek ve bazılarının ölümle karşılaştıklarında korktuklarını ve bunların bir kısmının vurulduklarında pantolonlarına doldurdukla­rını kabul etmek cesaretse de Heidegger'e bu tür gözlemleri ge­nel doğrularmış gibi şişirmek düşmüştür.

     

    Şeyleri o kadar saldırgan bir dil şekline sokmuştur ki, ivedi­likle kesin karşıt örneklerle çürütülememiş, mısralarına karşı alı­nan tavırlar aşağıdaki dört ana tipten biri olmuştur.

     

    1. İnsanların çoğunun yaptığı gibi bazıları onu hiç okuma­mış ve tanımamıştır.

     

    2.     Bazıları onu biraz okumuş aşırı zor bulmuş, ve kabahati kendisinde bulmuştur. Ve doğaldır ki ileri sürdüklerinin insanla­rın değil varlığının (kendisinin de sık sık vurguladığı gibi) antro­polojik değil varlıkbilimsel  gerçekleri olması  söylediklerinden
    abartılmasına yolaçmıştır.

     

    3.       Bazıları onu okur.zor bulur.direnir, öğrenmeye yıllarını harcar .Bu tür yıllar süren incelemeden sonra kim ne yapabilir?
    Felsefe öğretmeni olur, yatırımını öğrencilere Heidegger'i anlata­rak korur, "benim de anlamadığım daha çok şey var, ama hayatı­mı biraz daha fazla anlamaya vereceğim" türü yorumlarla olası iti­
    razları engeller.

     

    4.       Amerikan entelektüelleri arasında şimdilerde çoğalmaya başlayan başka bir tip, Heidegger'i okumamış fakat onun hakkında bazı şeyler ve etkilerini duymuştur; dolayısıyla onun büyük bi­
    ri olduğunu kabullenmiştir.

     

    Eğer varsa onun yapıtlarını okuyan çok az kişi vardır, onlar da ona saygı duymazlar çünkü eleştiricil okuyucuların çoğu onu okumak için anlarını harcamaya değmediğini hemen keşfederler.

    Sartre "Varlık ve Hiçlik" de ölüm üzerine kendi kendisiyle yaptığı tartışmada Heidegger'e önemli bir eleştiri getirmiştir [15]. Heidegger sadece kendi ölümüne doğru koşmanın kendi azami­sine, özgün varoluşuna yolaçacağını savunmuştur. Çünkü ölüm "kimsenin başkası yerine yapamayacağı birşeydir...ölme göster­miştir ki ölüm ontolojik olarak her zaman bensizden ve varoluş­tan oluşmuştur." Ve aynı anlamda daha başka cümleler [6, sayfa 240]. Sartre'ın haklı olarak gösterdiği gibi bu ölümü farklı kılma­maktadır [15, sayfa 533 ve devamı]. Kimse benim yerime uyuya­maz, kimse benim yerime nefes alamaz. Benim olarak kabul edi­len her türlü deneyim "kimsenin benim yerime yapamayacağı birşey"dir. Yaşantımın büyük bir kısmını özgün olmayan bir kipte geçirebilirim, bu durumda bunu veya şunu yapan kimsenin ben olup olmaması kesinleyici bir farklılık yaratmaz; bu kipte kurşu­nun bana mı veya bir başkasına mı isabet ettiği ilk onun mu, be­nim mi öldüğüm farketmez. Fakat farkeder tavrını benimsersem; bu, dünyadaki tüm farklılıkları bana anlamlı hale getirir, bu du­rumda bu tavrı ölüm için benimsediğim tavırdan daha az olma­mak üzere.şu tekil kadına olan sevgi deneyimim bağlamında da,yazdığım şu tekil kitap bağlamında da, kendi görüşüm, işiti­şim, duyuşum veya tanıklığım bağlamlarında da sürdürürüm. Sartre'ın dediği gibi [15, Sayfa 535] "Kısaca, benim ölümümü özel kılan kişileştirici hiçbir hassa yoktur. Oldukça çelişik olarak.ancak ben, kendimi öznelliğin perspektifine oturttuğum za­man benim ölümüm haline dönüşür."

     

    Sartre Heidegger'in "Ölüme doğru olma" kavramının tümü­nü eleştirerek devam eder. Kendimizin öleceğini bilsek bile bu­nun ne zaman olacağını asla bilemeyiz; halbuki yaşamın anlamı sözkonusu olduğunda tüm farkı yaratan ölümün zamanıdır.

     

    ...Gerçekten bir yandan görevimizi tamamlamadan ölme veya öbür taraftan gerektiğinden fazla yaşama gibi her türlü olumsallığımız vardır.Bundan dolayı azimle kurulmuş bir akord örneği, Sofokles'e su­nulduğu gibi, ölümümüzün bize sunulması çok zayıf bir olasılıktır. Böylece ölümümüzün ve buna bağlı olarak yaşamımızın karakterini sade­ce olumsallık belirler, bu durumda ölüm en fazla.en sonuna kadar bek­lenilmeyen bir melodinin sonuna benzer: onu kendim için belirlerkenki şans faktörü ondan her türlü armonik son özelliğini uzaklaştırır...Bu du­rumda Sofokles'in ölümü gibi bir ölüm azimle kurulmuş bir akorda benzeyecek, fakat birşey olmayacaktır, aynen bir alfabeden dökülen ve bir kelime oluşturmayan harfler gibi. Bu durumda projelerimin göbeğin­de sürekli olarak olumsallığın ortaya çıkması benim olanağım olarak değil.ancak tersine tüm imkanlarımın yoksanması, artık kendisi benim olanaklarımın bir parçası olmayan bir yoksanma olarak algılanabilir [15, sayfa 5].

     

    Balzac'ın Les Chouans'ı yazmadan önce öldüğünü varsayalım; bazı melun entrika romanları yazarı olarak kalacaktı. Bu durumda bu genç adamın tüm beklentisi, büyük bir adam olma beklentisi anında her türlü anlamını yitirir; ne inatçı ve kendini beğenmiş körlüğü.ne de kendisinin gerçek değeri.çünkü karar verilecek birşey yok...Bu tavrın ni­hai değeri her zaman belirsiz kalır;hatta eğer tercih ederseniz.bütün (tavrın bazı özel türleri, beklentiler, değerler)hepsinin aniden saçmalı­ğa dönüştüğünü düşünebilirsiniz.Böylece ölüm hiçbir zaman yaşama anlamını veren birşey değildir; tersine, prensip olarak ondaki tüm an­lamları götüren birşeydir [15,sayfa 539].

     

    Bitmiş bir yaşamın tek karakteristiği bir başkasının kendisini ona bekçi kıldığı bfr yaşam olmasıdır [15,sayfa 541].

     

    İntihar da bir çıkış yolu değildir, demektedir Sartre. Anlamı geleceğe göre değişir. "Eğer isabet ettiremezsem" daha sonra in­tiharımı korkaklık olarak yargılamayacak mıyım? Olaylar bana başka çözümlerin mümkün olduğunu göstermeyecek mi? İnti­har yaşantımın saçmalığa batmasına yolaçan bir saçmalıktır [15, Sayfa 541].

     

    En sonunda Sartre sorar: Heidegger'in ölüme doğru olma kavramını yadsıdığımız zaman,kendisinden sorumlu olduğumuz varlığımıza özgürce anlam verme imkanını sonsuza dek terketmiş mi oluyoruz? Tam zıttı. Sartre Heidegger'in ölüm ve sonun kesin özdeşliğini yadsır ve derki:

     

    ...Eğer ölümsüz olsaydık bile insan gerçeği sonlu olacaktı, çünkü insan kendisini insan olarak seçerken kendisini sonlu kılar. Gerçekten sonlu olmak, kendini böyle seçmek demek başkalarını dışlayan tek olanağa doğru kendini yansıtarak kendini kendine tanıtmak demektir. Öz­gürlüğün gerçek eylemi, bu durumda sonluluğun kabulü ve yaratımı­dır. Eğer kendimi kılıyorsam, kendimi sonlu kılarım ve böylece yaşantı­mı da tekil kılmış olurum [15, Sayfa 545].

     

    Keza, Sartre ayrıca birçok oyununda ve benim Dostoyevski den Sarîre'a Varoluşçuluk [9] adlı çalışmamda da yeralan ve tar­tışılan Duvar adlı yapıtında insanların ölüme karşı tavırlarını ele al­mıştır. Fakat bu çalışmanın küçük hacminde onun çoğunlukla beğeniyedeğer oyun ve öykülerini ele alamayız. Yukarıdaki dü­şüncelerin değerlendirmesine geçmeden, öncelikle Camus'ü ele alalım.

     

    4

    VAROLUŞÇULUK VE ÖLÜM 1

    VAROLUŞÇULUK VE ÖLÜM

    WALTER KAUFMANN

    Varoluşçuluk bir doktrin değil, bilakis doktrinlere az eya çok karşı, felsefik düşünceye en uygun başlama noktasını birkaç uç deneyimde bulan, birkaç yazın ve düşün adamının çalışmalarının toplamına verilen bir etikettir. Hareketin başlatıcısı Kierkegaard, Hegel sistemini alaya almış, yazdığı, Korku ve Titreme (1843), Endişe Kavramı'm (1844) mutsuz bir eser olan Ölüm Rahatsızlığı (1849) izlemiştir. Üç çeyrek yüzyıl sonra Jasper, Dünya Görüşünün Psikolojisi (Psychology of Weltanschauungen)'ûe (1919) ölüm ve suçu da içeren uç durumlara {Grenzsituationen) merkezi bir bölüm ayırmıştır. Fakat egzistansiyalizm sadece geniş anlamıyla uç deneyimlerle değil de, bunların ötesinde ölümle içiçeliğiyle de anılıyorsa bunu öncelikle önemli yapıtı olan Varlık ve Zaman' in (1927) canalıcı 32 sayfasını ölüme ayıran Heiddegger'e borçludur. Daha sonra Sartre, Varlık ve Hiçlik'öe (1943) ölüm üzerine bir bölüm yazmış ve Heidegger'i eleştirmiştir; ve Camus felsefik sayılabilir iki eserinden birini intihara (Sisyphus Efsanesi, 1942) diğerini cinayete (Başkaldıran İnsan, 1951) tahsis etmiştir.

     

    Ölümü tartışmanın ortasına getiren Heidegger'dır. Kısmen yaklaşmanın eksantrikliği nedeniyle.ondan etkilenen tartışma, sık sık ölüme atıf yapılsa da aydınlatıcı olmaktan uzak olup, olgunun kendisi yerine Heidegger'in terminolojisi etrafında dönüp durmuştur. Bu nedenle egzistansiyalizm ve ölüm üzerine bir tartışma Heidegger'le başlar; öncelikle onun yaklaşımı üzerinde biraz durmanın varoluşçuluğun da kavranmasına önemli katkısı olur.Heidegger'in temel eseri Varlık ve Zaman tasarlanan eserin herbirinin üç uzun kısma sahip, iki ana bölümden meydana geleceğinin belirtildiği ve "Risalenin Ana Hatları" ile son bulan 40 say falık bir Giriş ile başlar."Birinci Yarı" adı altında yayınlanan eser birinci bölümün ilk iki kısmını içerir. İkinci yarı hiç yayınlanmamıştır.

     

    Yayınlanan iki kısımdan birincisi "Varoluşun Temel Çözümlemesine Hazırlık" başlığını taşır. Varoluş (Dasein, Beingthere) şey ve hayvan karşıtı olarak, insan varlığını belirten Heidegger'in bir terimidir. Heidegger'in merkezi ilgi alanı "Varlığın Anlamı"dır; fakat bunun aslında özellikle insan varlığı için "Bazı varlıkların varlığının kipi"olduğunu (sayfa7) söyler. Giriş bölümünde, varlığın anlamı "Varoluş'un analizi" yoluyla keşfedilmelidir, savını işler. Bu ona göre varlık konusunda eski Yunan düşünürlerinden beri süregelen kördüğümü -bu kördüğüm hiç değilse Aristo'dan beri varlık yerine varlıkların tartışılmasından kaynaklanmaktadır-çözecek tek yoldur. Varlığa bir yaklaşım sağlayabilmek şeylerin değil varlığın kipinin (mode) incelenmesine bağlıdır, ve bize en açık olan varlık kipi kendi varlığımızdır: Varoluşumuz. Buradan Heidegger olgubilimsel bir çözümleme sunmayı önerir ve fenomolojik okulun kurucusu Husserl'e olan şükranlarını belirtir (özellikle 38.sayfa). Gerçekten, Varlık ve Zaman ilk Husserl'in Jahrbuch für Philosophie und phenomenologische Forschung''unda görülür.

     

    Her seferinde Yunanca sözcüklerinin kökleri üzerine güven vermeyen tartışmalardan geçerek bir altbaşlığını "Olgu Kavramı", diğerini "Logos Kavramı" diye ayırdığf Bir Sorgulamanın Olgubilimsel Yöntemi" bölümündeki hiç de olgubilimsel olmayan yöntem tamâmiyle Heidegger'e özgüdür. Sonunda fenomolojinin anlamının"kendisinin, kendisi gösterir gibi, kendisini kendisinden gösterdiği şekilde görülmesine izin vermek" şeklinde formüle edilebileceği sonucuna varır. (Das was sinch zeight, so wie es sich won ihm selbst her zeigt, von ihm selbst her sehen lassen). Ve ilave eder; "Fakat bu yukarıda söylenen şeyleri kendileri olduğu gibi "özdeyişinden hiç de farklı değildir. "Bu Husserl'in özdeyişidir. Heidegger yedi sayfalık kuşkulu deliller, tartışmalı etimolojiler, aşırı keyfi ve karanlık yaratı ve formüllerle acaip bir yol dan; bırakın dört kelimeyle dile getirilebilecek bir şeyi gerçekten daha önce ifade edilmiş bir şeyi söylemektedir.

     

    Varlık ve Zaman'da yaratıl?" üslubunun esasıdır... "Varoluşsal varoluşlann (Existenzialien) karakteristikleri. Bunlar keskin bir şekilde varoluşsal olmayan varlık belirlenmelerinden, ki bunlar varlık kategorileridir, kesinlikle ayrılmalıdır" (sayfa 44). Varoluşlar ve kategoriler varlığın iki temel olası özelliğidir. Bunlara tekabül eden varlıklar iki farklı ilksel soru kipini talep ederler. Varlıklar ya Kim (Varoluş) veya Hangi (En geniş anlamıyla ele alınabilir varlık) sorusuna yanıt verirler (sayfa 45).

     

    Bu tuhaf tümceler olmasa kitap sadece daha az karanlık olmakla kalmayacak; Avrupa ve Amerika üniversite seminerlerindeki son bulmaz tartışmalara gerek olmayacak ve kitapta 438 sayfa yerine 100 sayfaya inecekti, önemli bir bölümüne gerek olmayacaktı. Heideggerin uzun tekrarlamalar ve yaratılarda bulunmaktan kaçınması, kısa kesmek için yeterliydi.

     

    Kierkegaard öğretmence tavırları alaya alıp, kendi uç deneyimlerinde yoğunlaşmışken; Nietzsche akademik havaları hiç tanımamışcasına suç, bilinç ve ölüm üzerine yazarken Heidegger; Kierkegaard ve Nietzsche'nin sorunsallarını aşırarak, onları öyle bir şekilde tartışmıştır ki bir karşılaştırma yapılsa Hegel ve Aquinos bile onun yanında akademi dışı kalırlar. Aşağıdaki dipnot oldukça özgündür. "Yz.1919 / 20 Kş. yryl'dan beri konferanslarında kuşatan dünyanın çözümlenmesiyle birlikte varoluşsal olgusallığın yorumlanmasını defalarca ifade etmiştir" (sayfa 72). Husserl her zaman "E.Husserl" Kant "I.Kant" olarak yazılmış ve köleleri de görev aşkıyla ustalarını "M.Heidegger" olarak belirtmiştir.

     

    Zaman zaman geçen "Bu düşünceler hakkında detaylı nedenler... II.Kısmın 2. bölümünde verilecektir" gibi hiç bir zaman gün yüzü görmeyecek bölümler üzerine Kierkeggard nasıl da yorum yapmak isterdi (sayfa 89). Onbir sayfa sonra "Burada Deskartçılığın tamamlanmış eleştirisi, ve temelde daha şimdiden kabul edildiği gibi, dünya varlıkbilimi kendi felsefik haklarını güven altına alabilir. Buna bağlı olarak şu noktalar gözönüne serilmeli dir (bknz.Kısım I,Bölüm 3). 'Yazık ki, bu bölümde hiçbir zaman yayınlanmayacak^; fakat devamındaki dört soruyu okumak, bu eksikliğe derin bir üzüntü duymaktan kişiyi alakoyar. İkincisine bakın: Neden dünyevi varlıklar ontolojik bir başlık olarak sahneye atlayarak, atlanmış olguların yerini almışlardır?" (Bu, varlık yerine neden varlıklar tarşılagelmiştir) demektir. Heidegger bir şairdir ve terminolojisi Nietzsche'nin bir aforismasını akla getirmektedir (14) : "Şair, düşüncelerini ritmin taşıyıcılığında cümbüşle sunar, çünkü çoğu zaman yürüyemez" (sayfa 59).

    Şimdiye kadar nakledilenler daha az barok bir dile kolayca çevrilebiliyorsa da aşağıdaki italikle yazılmış anlayışın açıklaması daha birçok karanlık ifadenin bir örneği olabilir. Hiç bir başka tanınmış felsefik çalışma bu denli diğer Alman düşünürlerle karşılaştırılmayacak derecede çok, normal karakterli yazının iki misli italik içermez. "Anlayış, kendi kendisine varolabilenin varoluşsal varlığıdır, fakat öyle ki bu varlık kendi varlığının neredeliğini kendisi ile ortaya koysun."(Verstehen ist das existenziale Sein des eigenen Seinkönnens das Daseins selbst,so zwar, dass dieses Sein an ihm selbst das Woran des mit ihm selbst Sein erschliesst)". Bunu takip eden cümle bütün olarak okunuyor. "Bu varoluşun yapısı şimdi daha keskin olarak kavranmalı ve ifade edilmelidir." Daha da mı?

    Heidegger'in ölüm hakkındaki tartışması, yayınlanan iki bölümün ikincisinin başında ele alınmıştır. Bu tartışmanın anlaşılabilmesi için ilk bölümün iki anahtar kavramına kısaca değinilmesi yerinde olacaktır. Bunlardan birincisi Das Man, Heidegger'in en mutlu yaratışıdır. Almanca Man kelimesi "herkes günün birinde ölecektir" veya "kimse bunu yapmamalıdır" daki herkes, kim sözcüklerine denk düşmektedir, (İngilizce "one'). Bundan dolayı İngilizce'ye bazan "herkes" (public) veya"adsız Onlar"(anonymous they) şeklinde çevrilmesi anlaşılabilir. Fakat Heidegger ayrıca kendisi anlamına gelen "Man selbst" (İngilizce "one şelf") ile de bir çok tümce kurmuş olup, bundan dolayı İngilizce'ye Das Man'ı "the one",olarak çevirmek tercih edilmelidir. "Kimse" gündelik yaşamlarımızın özgün olmayan varoluşu üzerinde hüküm süren bir despottur.

     

    Tarih ve Zaman'vn sözetmeye değer ikinci kavramı Kierkegaard'ın üzerinde önemli bir çalışma yaptığı Angst kavramıdır Kierkegaard'ın kitabı İngilizce'ye The Concept of Dread (12) (Dehşet Kavramı) olarak çevrilmesine rağmen,nesneler üzerinde odaklanmış olan korkudan ayrılan bu duyguyu İngilizce'ye "Anxiety" (Türkçe'ye endişe) olarak çevirmek aradaki önemli kontrastı göstermenin muhtemelen tek yoludur. Endişede söylediğimiz gibi hiçbir şey ve nesneden korku sözkonusu değildir. "Endişenin nedeni yeryüzünde böyle varolmaktır". "Endişenin nedeni dünya-içeri (in-worldly) bir varlık olmamaktır". Tehdit edenin hiçbir yerde olmaması, endişenin ayırıcı temel özelliğidir. "Endişenin ne olduğu "hiçbirşey ve hiçbir" olmamasıyla açıklanır" (sayfa 186). Ve izleyen sayfada Heidegger italikle "Endişe hissettiği endişesi oluşumunun yeryüzünde kendisi olarak varolmakta bulur. " diye yineler.

     

    Bu, şüphesiz kuşkuludur. Şu, bir gerçek ki insanoğlu arada sırada korktuğu şeyi tanımlayamadan endişeyi yaşar; fakat Heidegger bu vakaların hiçbirinde veya çoğunda insanoğlunun korkusunun nedeninin yeryüzünde" "kendisi" veya "böylesine" olmaktan kaynaklandığını göstermemiştir. Daha da ötesi neden korktuğunu bilmeden endişe duyan insan üzerine yapılan araştırmaların, neden endişenin nedeninin şu veya bu olduğunu göstermeyebileceğinin açıklamasını vermedi. Gerçekten bazılarımız zaman zaman umarsız yalnızlık ve terkedilmişlik duygusuna kapılmamıza rağmen bu tür sorular yeretmez.

     

    Çeşitli endişe şekilleri olabilir, kişi bunların bir kısmında suçluluk duygusu ve suçlulukla birleşmiş olasılıklara karşı duyulan korkularının, önemli rol oynayacağını keşfedebilir. Kierkegaard tarafından ileri sürülen bu düşünce Heidegger de sadece aşağıdaki gibi laf arasında geçer; "varoluşta endişe, varolabilmek için varolmak olarak ortaya çıkar, yani kendisini seçmek ve kavramak özgürlüğü için özgür olması gibi. Endişe, varoluşu kendi olası varlığının enüst özgünlüğü olan, her zaman mevcut özgür oluşuyla karşılaştırır" (sayfa 188).

     

    Heidegger'e göre "korku" özgün olmayan bir endişe türü olup, endişenin açığa çıkmasını önler (sayfa 189). "Endişenin psikolojik olarak harekete geçmesi varoluşun endişeyi kendi Varlık alanında hissetmesiyle mümkün olur" (sayfa 190). Aynı sayfanın sonundaki bir dipnot "endişe ve korku olgusu istinasız ayırdedilmiştir" diye aslı olmayan bir iddiayla başlar ve önemsemeden "endişe olgusunun analizinde Kierkegard oldukça derine nüfuz etmiştir" gibi küçültücü bir ifade kullanır.

     

    Aslında Kierkegaard, iyi ya da kötü Heidegger'in ayrımını da­ha önceden sezinlemiş ve endişeyle "hiçbirşey" kavramı arasın­da bağlantı kurmuştu (12, sayfa 38): "Hiçbirşey ne gibi bir etki üretir? Endişe'yi yaratır... Kişi endişe kavramını psikolojide ele alındığı şekilde hemen hemen hiç görmez ve bu nedenle endişe­nin belli birşeye atıfta bulunan korku ve benzeri kavramlardan farklı olduğuna dikkati çekmeliyim, halbuki olabilirlikten önce ge­len olabilirlik gibi, endişe özgürlüğün gerçekliğidir."Sayfa 39 da Kierkegaard endişe ile "Hiçbirşey" arasındaki bağı hiç değilse kıs­men, bir Danimarka deyiminden esinlendiğini belirtir. Daha ileride(sayfa 53'de), Schelling'in sık sık endişeden konuştuğundan bahseder ve sayfa 55 de şu özdeyişi sunar."Endişe özgürlüğün başdönmesidir."

     

    Korku ve endişe arasındaki ayrım, Psikanaliz'e Genel Giriş'\n (1917) Endişe başlıklı konferansında (5) Freud tarafından da yapılmıştır. "Endişe durumla ilgili olup, nesneyi yoksarken, korku özenle dikkatini nesneye yöneltir". Heidegger'in aksine, Freud'un ayrımı, nesnenin hiç mi olmadığını yoksa varolduğu halde dikkatin onun üzerinde odaklanmamış mı olduğu konusu­nu aydınlatmaz. Şüphesiz ki korkuda nesnenin somut olması ge­rekmez; bir olay veya gelişme olabilir.

     

    Heidegger'in endişe konusundaki tartışması endişe varlığın otantik veya otantik olmayan olanaklarını ortaya çıkararak toplu­mun (anonymous One) hakimiyeti altında bırakılan kişiyi tek basına ya da daha doğrusu tamamen yalnız hissettirerek günlük yaşamdan koparır, iddiasıyla sona erer. Daima benim olan Varo­luşumun bu temel olanakları, Varlığın başlangıçtan beri ve bü­yük ölçüde &.msıkı sarılmış olduğu dünya içeri varlıklar tarafın­dan engellenmeden kendilerini Varoluşta olduğu gibi endişede de ortaya koyar.

     

    2

     

    November 16

    Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk)

    Varoluşçuluğu tanımlamak için, sözcüğün kendisinden işe başlamak gerekir. Bu yeni türetilmiş sözcük "varoluş" (existence) isminden, ilkin "varoluşsal" (existentiel) ve varoluşla ilgili "existential" sıfatları türetilerek ve daha sonra "culuk" son eki eklenerek ortaya çıkmıştır. Varoluşculuk, varoluşun önceliğini ya da ilkinliğini benimseyen bir kuramdır.

    Varoluşçuluğun sözlük anlamına bakacak olursak; insanın varoluşunu, somut gerçekliği içinde ve toplumdaki bireyselliği açısından göz önüne alan felsefi öğretidir.

    Varoluşçuluk felsefesinde, insanın varoluşu anlaması söz konusudur. İnsanın kendini gerçekleştirmesi, insan varoluşunun rastlantılar içinde oluşu, güvensizliği ve güçsüzlüğü söz konusudur. Güçsüzlüğü ve hiçliği içinde insan, ölüme mahkum bir varlık olarak insanın varoluşu, hiçlik karşısında insanın varoluşu, insan varoluşunun halisliği (authentique) ve bu halis olmaya çağrı, özgürlüğü içinde insanın varoluşu, topluluk içinde kaybolmuş insanın, tek insanın kendisini bulması, kendi olması, doğruluk ve ahlaklılık karşısında sahici davranışı-tutumu; bütün bu sorunlar söz konusudur varoluşçuluk felsefesinde. Ayrıca "insan, evreni aşabilir mi aşamaz mı?" "aşarsa nereye dek varır bu aşma?" gibi sorunlar söz konusudur.

    Yığınlaşma içinde tek-insan, birey, gittikçe kendi özelliğinden, kendi kişisel özgürlüğünden çözülme, kopma durumuna geçiyor. Tek insan kayboluyor. Kitle içinde sıradan bir insan oluyor. Tek kişinin kişisel sorumluluğu gittikçe herhangi bir parti, bir ortaklık, bir dernek, herhangi bir kolektif düzen içinde ortadan kalkıyor.

    Modern insan, bir devlet hastanesinin doğum kliniğinde dünyaya geliyor, oradan yuvaya, yuvadan okula, sonra da ya bir fabrika ya bir büroya geçiyor. Modern insan artık kendi yaşamını sürdürmüyor. Ölümü bile kendinin değil çoğu kez.

    Bu gelişme nedensiz değil. İlkin, bütün yurttaşların eşit hak istemesi, başta gelen bir nedeni bu gelişmenin. Hiçbir üstünlüğe, hiçbir olağandışıya katlanılamıyor artık. Bunların hepsi bir kalemde siliniyor. Bir başka nedeni: güçlü olma isteği, güce erişme isteği. Tek kişi güçsüz kalmıştır günümüzde. Ama herkes "dayanışarak" toplu hale gelirse, yenilmez bir güç oluyor. Bir başka neden de, ekonomik bakımdan güven altında olma çabası. Ekonomik çöküntülerden, paranın inip çıkmasından, tek kişi, varoluş savaşımında yorgun düşmüştür. Yaşamını güven altına alabilmek için kitleleşme yoluna girmiştir. Böylece her alanda bir toplumsallaşma bir merkezleşme gittikçe artıyor. Giderek çoğunlukla insanlar ekonomik güvenliliklerini sağlamak uğruna, kendi kişisel özgürlüklerini bırakmaya hazır duruma geliyorlar. İşte bu gelişme ortasında varoluşculuk felsefesi sesini yükseltiyor.

    Bu felsefenin getirdiği sınırsız subjektiflik, bireysellik, topluluk düşmanlığı, macera isteği, istediğini yapma özgürlüğü, bütün bunlar yığınlaşmaya karşı bu protesto açısından anlaşılmalıdır. Bütün varoluş felsefesi şu biçim altında belirir: "İnsanın kendi kendini yitirdikten sonra bütün dünyayı ele geçirmesi neye yarar?" Bundan dolayı varoluş felsefesi bir bunalım felsefesi olmuştur, bu felsefe yeni bir dizge kurmak istemiyor, tam tersine insanları karar verme durumuna getirmek istiyor; öğretmek istemiyor, yeni bir tavır alışa çağırıyor; çağı yeni bir biçimde açıklamak istemiyor, onu yargılıyor; sakinleştirmek değil, ürkütmek onun amacı; sentez de istemiyor, "ya o-ya o" karşısında bırakıyor. İşte bundan dolayı, geçen yüzyıldaki devrimin bunalım zamanında doğmuş olan bu felsefe, yine son iki dünya savaşından sonraki bunalım zamanlarında böylesine güçlü bir etki yapmış, güçlü bir felsefe akımı olmuştur. Önce Almanya sonra Fransa'da bir felsefe yazın akımı olarak biçim kazanmış bulunan varoluşçuluk, J.P.Sartre'a göre insanın bütün boyutlarını ele alan bir felsefedir.

    "Varoluş, özden önce gelir" ve her bir kimseye bir öz kazandırmayı sağlayacak özgürlükle özdeştir; "insan ne ise o değildir, ne olmuşsa o'dur." İnsan kendini kendi yapar, daha önce kazandığı bazı belirlenimlerin el verdiği ölçüde kendine biçim verir,kendini oluşturur. Varoluşçuluğun Fransa'daki öteki temsilcileri de şunlardır: A.Camus, Simone de Beauvoir, Merleau-Ponty ve Gabriel Marcel.

    Varoluşçuluk insanın dünyaya atılması ve bir başına bırakılmasının felsefi psikolojisi olduğundan varoluşçuluğun genel görünümü fenomolojik çerçevede hayli dağınıktır.Birey hayat kurma onu devam ettirme ve sosyal çevrede kendini kabul ettirme gibi daha bir çabanın yoğun harcandığı noktalarda ,bu kendini ayakta tutma mücadelesi içinde,derin ve insanlığın paydasını konu edinen değerlere tavrı öteye aktarılan bir sorun olarak görülegelmiştir.İnsanlık tarihinin iktidar mücadelesi tarihi olduğunu okul öncesi çağda 'orman kanunu'benzeri söylemlerle ilke olarak öğrenen yığınlar elbet sosyalleşme sürecinde dostluk ve sevgi gibi insani unsurları bir 'hayal' olarak ama ikiyüzlü sohbetlerde 'bulunmuş' bir gerçek olarak dillendireceklerdir.Mış gibi olma tradejisinin tarihteki son durağı olmayan postmodern uygarlığımız herşey boş safsatasıyla günahın içine dalmalarını açıklayamayacakları olgun kişilik imajı çizen iyi oyunculuklarlarıyla gerçekte ne uhrevi ve ne de insani kaygıları olmayanların aşkın,mistik boyutu kötülemeleri varoluşçuların es geçtiği bir durumdur.İnsani derinlikler kavranmadan hayat bir savaştır sadece.Lüks tüketim,matrak bir çevre ve güvenli bir gelecek.İstenilen bu.Oysa derin hakikatlar dünyasında hayat bu tür oyalanmalar değil daha yaşanılabilir bir dünya için başkaları için de meşru savaşını verebilmektir.

    Varoluşçuluğun İlkeleri
     
    1. Varoluş Özden Önce Gelir

    "Felsefe terimleri ile anlatmak istersek, diyebiliriz ki her nesnenin bir varoluşu ve bir de özü vardır. Öz, bir nesnenin özelliklerinin değişmez bir bütünüdür; varoluşu ise evrenin içinde gerçek olarak bulunuşudur. Birçok kimse, özün önce, varoluşun sonra geldiğine inanır; bu fikir, dinsel düşünceden ileri gelir; gerçekten, ev yaptırmak isteyen bir kimsenin ne biçim bir ev yaptıracağını bilmesi gerekir. Burada öz varoluştan önce gelir. Bunun gibi, insanın tanrının yarattığını sanan kimseler de böyle düşünerek, tanrının bu işi, haklarında daha önceden sahip olduğu fikirlere bakarak yapacağı sonucuna varırlar. Tanrıya inanmayanlar ise aynı etkiden kurtulamayarak, bir nesnenin ancak kendi fikirleri ile uygun düşmesi durumunda varolabileceğini ileri sürerler. Bütün 18. yy, "insan doğası" denen, herkeste ortaklaşa bulunan bir özün varlığına inanmıştır. Varoluşçuluğa göre ise insanda -ve sadece insanda- varoluş özden önce gelir."

    "Bu kısaca şu anlama geliyor; önce insan vardır, şu ya da bu olması daha sonra gelir." (J.P.Sartre, Action, 27 Aralık 1944).

    Elbetteki biz, bizi insan türüne bağlayan, evrensel ya da türsel özümüzü yaratamayız; ancak, bize özgü olan, başka hiç kimsede bulunmayan bireysel özümüzü seçebiliriz. Bizim doğuştan ve özgül özümüz -"hayvan"-ve-"insan"- biz olmadan belirlenmiştir; biz insanız, işte o kadar. Bizim bireysel ya da somut özümüz sadece belli bir belirsizlik gösterir: Bizler insanız, ama hangi insan olacağız? İşte ancak bu sınırlar içinde özgüle açık bir kapı kalır.

    Bununla birlikte seçme olanağının yeri gene de önemlidir. Bunu anlamak için, başlangıçla eşdeğer olan bireylerin seçmiş oldukları mesleklerin çeşitliliğine bakmak yeter. Bundan başka, içinde olduğumuz sınıfı, boyumuzu, zekamızı biz seçemezsek de hiç olmazsa, bu ham veriler karşısında takınacağımız tavır bize bağlıdır. Bir işçi, "bütün varlığı ile sınıfı tarafından koşullanmıştır..." ama "arkadaşlarının durumuna ve kendi durumuna bir anlam vermek; devrimci, ya da sinik olmayı seçmesine göre, işçi sınıfına zafer ve kazanç sağlayan ya da aşağılık duygusu içine düşüren bir geleceği, özgür olarak tanımak gene onun elindedir." Seçmediğim halde sakat olabilirim, ancak "sakatlığa bakış biçimimi seçmeden sakat olamam." (onu çekilmez, küçük düşürücü, gizlenmesi gerekli sayılabilir, herkese açıkça gösterebilir, kıvanç konusu, başarısızlıklarımın nedeni, v.b olarak görebilirim.)

    2. Sınırsız Özgürlük

    Her gün yaşantımız içinde yapmakta olduğumuz seçmeler ya da icatlar, en küçüğünden tutun da en büyüğüne kadar, saptadığımız ereklere, seçmesini kendimiz yapmış olduğumuz bir değerler hiyerarşisine bağlıdır. Bu ereklerin çeşitliliği yüzünden, beklenmedik toplu bir para, kimi tarafından gardrobunun eksiklerini tamamlamakla; kimi tarafından başına gelebilecek bir kazaya karşı yedek akçe olarak saklanmakla, kimi taraftan da eğlence yerlerinden de harcanarak kullanılır. "seçme, düşünüp taşınmaya bağlı değildir: düşünüp taşınmaya koyulduğumuz zaman, olan olmuş, iş işten geçmiştir."

    Ancak, ereklerimizi özgür olarak seçmiş bulunuyorsak da hiçbir şey kaybolmuş sayılmaz: çünkü ereklerimiz seçmelerimizin tümüne de kumanda eder, bu yüzden, ereklerimizin özgür seçimi, özel kararlarımızın tümünün özgürlüğünü arkasında sürükler.

    Varoluşa ilk vardığımız da ereklerimizi kesin olarak saptamadığımız ölçüde özgürlüğü de kurtarmış oluruz. Varolmayı sürdürdüğümüz ölçü de, ereklerimizi de ereklerimizi de seçmeyi sürdürürüz; çünkü özgürlük, bizim varoluşumuzun özüdür. Herhangi bir özel seçme dolayısıyla, daha önce yapmış olduğumuz seçmelerden biri karşımıza çıkabilir, bunun sonucu olarak, ona uygun bir biçimde alınmış her karar, onun bir yenilenmesi olarak karşılanabilir; nitekim, bütün istemli davranışlarımızı özgür olarak görmek hakkımız vardır; çünkü, onlara karar verirken kendilerini açıklayan erekleri de karara bağlarız.

    3. Sorumluluk

    Sartre'a göre insanın sorumluluğu, sağduyuya kalırsa, özgür olarak seçebildiklerinin çok daha ötesine geçer, hiçbir şey ona yabancı değildir: ne kişisel iç etkenliğimiz ne de dışımızdaki olaylar: ben herşeyden sorumluyum; "savaşı ben ilan etmişim gibi, savaştan sorumluyum."

    Sartre ne dersin desin Polonya'nın istilasından, Fransa'nın işgalinden, Stalingrad'ın yıkılmasından kendisini sorumlu tutamayacağı ortadadır. Ama kendisine bağlı olmayan bu olaylar karşısında, pekala kendisine özgü bir tutum içine girmiştir; savaş içinde olan bir dünya da, özgür edimler ortaya atarak, bu dünyada olup biten her şeyin sorumluluğunu üstlenmiştir.

    Ya da daha çok; "doğmayı ben istemedim denir hep; ama doğumum karşısında takınmış olduğum tavırla," -utanç ya da kıvanç; iyimserlik ya da kötümserlik...

    4. İç Sıkıntısı

    Sartre, bağımsız kişiliğinde fikrin duyguyu bastırdığı bir aydındır, bu nedenle, sıkıntı ve umutsuzluğa, bunların bir Kierkegaard'ın yaşantısında ve düşüncelerinde ya da bir G. Marcel'in yazılarında tuttuğu yeri vermez: İnsan tanrısal tüzüye inanırsa, işlemiş olduğu günahlarının düşüncesi, hiçlikten gelmek ve oraya dönmek düşüncesinden daha çok bir iç üzgünlüğü verir insana. Ona göre ise, iç sıkıntısı, seçmelerimizin kapsamından doğar.

    "Herkes için geçerli bir kuralın varlığını benimseyen düşünürler, bu kuralı bir davranış kuralı olarak bellemekle sıkıntıya düşmekten kurtulurlar." diye düşünür; bir pişmanlık ve dindarlık yaşantısını seçen bir Hıristiyan, Descartes örneği üzerine aklını yönetme tasarısı kuran bir akılcı, insanı duyarlığa indirgeyerek tadımı (hazzı) seçen Epikurosçu, kararlarını doğru ve iyi bellediklerine göre verir ve belli bir güvenlik içinde yaşarlar.

    Emekli Generel Yalman ve Adalet Bakanı Şahin'in Sözlerinde Somutlaşan Cehalet

     

    Ali Bilge: Yarın başlayacak olan İsrail, Filistin ve Türkiye arasındaki Ankara Forumu’ndan ve kurulması düşünülen ticaret bölgesinden bahsetmek istiyorum. Bu hususta  Peres, Abbas ve Gül  birlikte bir mutabakat metni imzalayacak. Bölgede  organize sanayi bölgesi  benzeri  bir alan geliştirme fikri ilk olarak  Nisan 2005’te ortaya kondu. Türkiye’den  TOBB,  İsrail İmalatçılar Birliği, bir de Filistin Odaları Federasyonu, üç özel sektör kuruluşu bir araya geldiler ve bu fikri geliştirdiler. Daha önce özel sektör kuruluşları arasında böyle bir diyalog mekanizmasında yoktu. Bu girişim, Nisan 2005 tarihinde başladı ve  ‘Ankara Forumu’ adını aldı. Amaç, özellikle harap olmuş alanlarda,  işsizliğin had safhaya ulaştığı, ekonomik aktivitenin  kalmadığı  Filistin’de  istihdam yaratmak. Başlangıçtan itibaren Amerika temsilci bulunduruyor, Amerikan Ticaret Odası, Dünya Bankası içinde yer alıyor. Başlangıçta Dünya Bankası eski başkanı Wolfenson ve Tony Blair gibi isimler bu sürecin içinde aktif olarak yer alıyorlardı. Bu toplantıda da  bu kuruluşlar gözlemcilerini bulunduracaklar. Seçilen ilk alan  Erez Sanayi Bölgesi, İsrail’le Gazze Şeridi’nin kuzey sınırında yer alan bir bölge. Öncelikle Erez’de  var olan eski aktivitenin canlandırılması ve  yeniden yapılandırılması üzerine  çalışmalar yapıldı.

     

    ÖM: Bu esas itibariyle Gazze’de mi düşünülüyordu?

     

    AB: Evet başlangıçta  Erez üzerinde yoğunlaştı,  ancak  zaman içerisinde Hamas’ın seçimleri kazanması sonrasında  bölgede  güvenlik  sorunlarının aşılamaması nedeniyle Erez’de çalışmak  imkânnsız hale gelmiş gibi gözüküyor. Halihazırda  yetkililer, Erez’de yapılan çalışmaların akamete uğramadığını söyleseler de fiilen böyle bir durum var. Erez Sanayi Bölgesi’nde daha önce 200’e yakın Filistinli şirket faaliyet gösteriyormuş, İsrail’in  Gazze’den geri çekilmesinden sonra bölgede çalışan   pek çok şirket faaliyetlerine son vermek zorunda kaldı. Ankara Forumu’nun  ilk yaklaşımı Erez bölgesi üzerineydi, pek çok etüd,  fizibilite, proje yapıldı. Yapılan hesaplamalara göre,  Erez bölgesine kurulacak ticaret merkezinde  10 bine yakın Gazzeli  istihdam edilecek;  bölgede  Türk şirketler, yabancı şirketler faaliyet gösterecek,  çeşitli ülkeler  buradan  yapılacak ticarete teşvikler tanıyacaklar. Gazze nüfusunun yaklaşık %7’sinin de bölgede  çalışması öngörüldü. Bir serbest ticaret anlaşmasıyla, bölgede üretilen ürünler Amerikan pazarına gümrüksüz ve kotasız girebilecek.  Türk şirketleri de çeşitli fırsatlar yakalayacaklar. Kurulacak ticaret ve sanayi bölgesini  işletecek  görevli bir şirket de kuruldu; bu şirketin merkezi İstanbul’da,  ama Filistin’de kayıt altına alınması gerekiyordu. Hamas’ın da devreye girmesiyle birlikte, böyle bir şirket kaydının yapılması uzun bir zamana yayıldı. Ancak tüm bunlar gelişirken,  3 ülke dışişleri bakanları Erez’e ilişkin siyasi mutabakatı imzalamışlardı.  Erez’e ilişkin çalışmalar akamete uğrarken,  Erez’deki çalışmaya paralel bir proje geliştirildi. Fizibilite tamamlanmasına karşın, biraz önce söylediğim nedenlerden ötürü, paralel bir proje geliştirildi. Bu paralel proje yarın Ankara’da yapılacak toplantıya konu oluyor.  Yer olarak Batı Şeria’da, Cenin, bir de Tarkumiye düşünüldü, şimdi Tarkumiye  bölgesinde karar kılınmış gözüküyor. Bölgenin  güvenlik açısından daha uygun olduğu tespiti yapıldı. Aslında yarınki toplantı,  Batı Şeria’daki yeni seçilen  bölge ile ilgili olarak, Erez  bölgesinde olduğu gibi, daha üst ve kararlı bir siyasi  desteğin verilmesine  yönelik bir  çerçeve anlaşması, mutabakat zemini zaptı oluşturulmasına ve güçlendirilmesine dönük bir zirve.  Bu amaçla,  iki ülkenin devlet başkanları ayrı ayrı Türkiye’ye davet edildi. Yarın köşkte mutabakat metinleri imzalanacak, TBMM de konuşma yapacaklar, Filistin ve İsrail açısından  başka bir ülke meclisinde bir araya gelmeleri her anlamada bir ilk oluyor.

     

    Ömer Madra: Bu yeni bölge Batı Şeria’da oluyor değil mi?

     

    AB: Evet.

     

    ÖM: Belki de artık herkes Gazze’yi gözden tamamen çıkartmış durumda.

     

    AB: Türkiye cephesinde  yetkililer,  “Gazze –Erez bitti” demiyorlar, ama şu anda fiilen orada yapacak bir şey yok, dolayısıyla ikinci bir eşzamanlı projeyi gündeme getiriyorlar. Erez’in tekrar canlanabileceğine ilişkin ümitlerini devam ettirdiklerini ifade etmelerine karşın, fiiliyatta  Gazze  gözden çıkarılmış durumda. Erez’de yapılan çalışmalar, Batı Şeria’daki Tarkumiye’ye kaydırılıyor.

     

     

    ÖM: Evet, Gazze’nin üstünde bir kez daha durmak istiyorum; Hamas, El Fetih’le çatışıp oradaki hakimiyetini pekiştirdikten sonra, çok ağır bir baskı da olduğu için, %85’i işsizmiş o tarafta yaşayan insanların, unun fiyatı da %80 zam görmüş, bütün bankalar da neredeyse parasız kalmış durumda ve çocuklarda çok yaygın olan beslenme problemleri artık bütün nüfusa yayılmış durumda, kısaca çok vahim bir durum var ortada.

     

    AB: Kesinlikle,  bu vesile ile İsrail’de ve Filistin bölgesinde çalışan arkadaşlarla  temaslarım oldu bilgi toplamak için; Hamas’a bağlı bürokrasi, dışarıdan gelen,  Suriye’den gelen paralarla ayakta  durmaya  çalışıyor. Öbür taraf,  İsrail’in destek vermesi suretiyle ayakta duruyor, ama herkes on derece kötü durumda, eğitim, altyapı, her şey bitmiş durumda. Türkiye  ve TOBB  diplomatik kanalda var olan   sınırları aşabilmek suretiyle bölgede aktif bir rol oynamak istiyor, bunun için bu girişimleri başlatıyor.

     

    Diğer yönden girişimin ekonomik gerekçeleri açısından da şu öne sürülüyor:  Türkiye’de tekstil ve hazır giyim gibi sektörlerinde ciddi  sancı yaşıyoruz, malum Hindistan, Çin gibi ülkelerle rekabet edemiyoruz, Çin ve  Hint malları ile Türk malları arasındaki fiyat rekabeti çok ciddi ölçüde Türkiye’nin aleyhine işliyor.  Rekabetin Türkiye aleyhine olmasının nedeni Çin ve Hindistan’ın daha ucuz iş gücünün olması.  Filistin  bölgesinde de işgücünün çok ucuz olmasının, uluslararası camianın bölgeye aşırı teşvikler vereceğini beyan etmesi suretiyle, girişimin Türkiye ekonomisine de katkıda bulunabileceği varsayımı var. Açıkçası, üç ülke devlet başkanının bir araya gelmesi  önemli, ama bütün bu büyük patırtıya rağmen, bazı  çalışmalar olmasına karşın, ortada somutlaşmış bir durum yok. Türkiye diyalog zeminini geliştiriyor. Tabii bunun Ortadoğu Konferansı’nın öncesine rastlaması, iki ülke devlet başkanının Türkiye parlamentosunda  konuşma yapması,  bize politik tavırlar hakkında çeşitli izlenimler veriyor. AKP hükümetinin Hamas’la diyalog kurması, hem İsrail, hem ABD tarafından çok ciddi eleştirilmişti.

     

    ÖM: Şimdi Hamas devreden çıkmış oluyor.

     

    AB: Evet, Hamas AKP’nin gündeminden çıkmış gibi gözüküyor, çünkü siz Abbas’ı ve Peres’i parlamentonuzda konuşturuyorsanız, bu Hamas’la olan diyalog zeminini artık ortadan kaldırıyorsunuz demektir. Abbas ve Peres’le  kuvvetlendirilmiş bir siyasal ilişki içerisindesiniz ve bu görüntü Ortadoğu Konferansı öncesinde ve Genişletilmiş Irak’a Komşu Ülkeler Konferansı’nın ve Bush görüşmesinin sonrasına denk gelen bir konjonktürde cereyan ediyor.  Ankara Forumu’nun yedincisi yapılıyor,  bu yedinci toplantı iktisadi bir projenin yeniden canlandırılması üzerine yoğunlaşmasına karşın,  Türkiye’yi yöneten hükümetin  politik  tercihleri açısından, diyalogların hangi aktörlerle kuvvetli olduğunu göstermesi açısından  önemli ve bize bu konuda ciddi bir izlenim veriyor.


    ÖM: Bu konunun dışında bir de  geçtiğimiz 1 ay içinde, emekli komutanlarla ilgili gelişmeleri de konuşalım diyorduk.

     

    AB: Gerçekten bu kuvvet komutanlarının yaptığı inanılmaz itiraflar  insanı dehşete düşürecek cinsten,  ama benim  açımdan çok şaşırtıcı değil. Ankara’da bu kesimden insanların derinliklerini inceleme fırsatını bulan bir kişiyim, bu konuda daima gözlemlerim, izlenimlerim olmuştur. Bu bazı insanlar içinse öyle bir şok ki, bir sabah uyanıyorsunuz, aslında anneniz sandığınız kişi  anneniz değil, sanki böylesi bir duygu yaratan itiraflar bunlar. Yalanla, yanlışla yüz yüze gelenlerin itirafı, üstelik yalanla yüz yüze gelenler yalanı üretenler kendileri, tuhaflık da burada zaten. Ayrıca şunu da görmek lazım, bu itirafların yer aldığı söyleşilerin zamanlaması da çok önemli,  ayrıca  askerci bir gazetecinin yaptığı bir çalışma... 

     

    ÖM: Fikret Bila’nın Milliyet gazetesindeki dizisinden söz ediyoruz.

     

    AB: Evet dizi kitap oluyor. Burada  mesele şu; yaslandığı tarihi bilmeyen, yaslandığı tarihten haberdar olmayan ve TC’nin yıllardır asli unsuru olarak Türkiye’yi yöneten,  üç  darbe yapan, sayısız darbe girişiminde bulunan, Türkiye’yi yöneten MGK’larla hayatımızda sürekli yer alan asker komutanlarının bilgi düzeyini göstermesi açısından gerçekten ibret verici açıklamalar. Tabii ki, Aytaç Yalman’dan Kenan Evren’e kadar, ki bu insanlar son 25 yılda, 12 Eylül’ünden 28 Şubat’ına, son dönem darbe girişimlerinin  karelerinde bizatihi yer almış komutanlar, Kürt meselesi, PKK sorunu, Güneydoğu’ya ilişkin bütün operasyonların içerisinde birebir yer almış insanlar. Komutanların itiraflarına  daha ekleyecekleri, öğrenecekleri daha çok şey var, çünkü dayandıkları tarihten ya  gerçekten haberdar değiller ya da yaslandıkları yalan tarihin iflas ettiğinden emin oldular. Milli mücadele dönemine, cumhuriyetin inşasına, tek parti yönetimine, Kürt isyanlarına, tüm bu dönemlere  yeniden ve doğru bakmalılar. 

     

    1981 yılında Mete Tuncay’ın, Tek Parti Yönetiminin Oluşturulması, 1923-1931 adlı kitabı yayımlanmıştı, çok önemli bir çalışmadır; kitabı  okuduğumda  Kürt isyanlarını öğrendiğimde şoka girmiştim, çünkü bize öğretilen tarih o değildi, kaynak bulamamanın çaresizliği içinde, inilebilecek kadar  derinliğe indiğimde, “1921-38  yıllarında 16-17  isyanın olmasını açıklamak nasıl mümkün olabilir?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. 1925  Şeyh Sait İsyanı’nda  20 bine yakın insanın öldüğünü, Dersim’de ölenlerin sayısını bilmediğimizi, PKK’ya gelene kadar Kürt isyanlarında ölen Kürt ve Türk  sayısını, Türk ordusunun kayıplarını, mali olarak kayıplarını sorgulamaya başladığımda, bunların gizli ve asla sorulmaz ve yasak olduğunu  farkına vardığımda nasıl dehşete düştüğümü hatırlıyorum. Mustafa Kemal’in 1923 yılının Ocak ayında İzmit Kasrı’nda İstanbul Bab-ı Ali’sine yaptığı açıklamalar içerisinde, “Kürtlere özerklik verilecek” cümlesini gördüğümüzde inanılmaz şaşkınlıklara uğradığımızı hatırlıyorum.  Her şey  kapalıdır, nüfus kayıtlarınızda etnik nüfusunuzu göremezsiniz, bunlar gizlidir, bir soru sorduğunuzda,  “Şeyh Sait İsyanı’nda Türk ordusunun kayıpları nedir?” dediğinizde, bunlara yanıt verilmez . Özel Tunceli Kanunu’nu öğrendiğinizde, “Dersim olayı nasıl cereyan etti?” diye bir soru sordurulmaz size, bunlar bilinmez. Özel bir okuma ve öğrenme alışkanlığınız yoksa , Şapka Devrimi’nde Trabzon’un topa tutulduğunu bilmezsiniz, şapkaya direne 52 kişinin Erzurum’da  asıldığı söylenmez size. Kongre iktidarını, Kongre dönemini, Bülent Tanör’ü okumadan anlayamazsınız, öğretilmez size.  Sonuç olarak, büyük yalanların, gizlemelerin olduğu bir tarihe yaslanırsanız da, ne doğru düzgün bir askeri politika ne de sivil  politika üretebilirsiniz, ondan sonra da gelir, Mehmet Ali Şahin gibi inciler döktürmeye başlarsınız. Mehmet Ali Şahin ile Aytaç Yalman’ın anlama ve algılama kapasitesi arasında bir paralellik kurabilirsiniz. Yalman   “Kürt yoktur” diye şartlanıp, sonra şoka giriyor, Şahin de şokta, serbest bırakılan askerleri anlayamaz, “ne diye ölmediler, öldürülmediler, öyleyse hain bunlar”  diye  konuşur. Peki bu iki portre nasıl yetişti, bu günlere nasıl geldiler? Yalman Harp okullarında  böyle eğitildi, Şahin, Milli Türk Talebe  Birlikleri’nde bu şekilde evrildi.  Şahin mücahitti,  Erbakan ekolünün milliyetçi Müslümanlarından. Cumhuriyet, çocuklarını yalan tarihle eğitti. Bunlar politikacı oldu, askeri bürokrat oldu, ‘Komando Cemil’le ‘Mücahit  Şahin’ arasında, ya da Aytaç Yalman’la diğer komutanlar arasında çok fark yoktur,  aynı membadan  beslendiler.  Böyle bir tarihe, yalan bir tarihe yaslanırsanız, hayatınızın bir  aşamasında bir sabah uyandığınızda vakit çok geç olduğunda, böyle itiraflarda bulunursunuz. Söylenecek çok söz var,  Mehmet Ali Şahin’den, Aytaç Yalman’a, Kenan Evren’e, ama programımızın yetmez.

     

     

    ÖM: Evet bu resmi tarih anlayışıyla gerçekler dünyasından kopuk bir ülke manzarası çizmiş oldunuz.

     

    AB: Türkiye’de Lozan tutanaklarını okur yazar herkesin okuması lazım. Adam Lozan’ı  bilmiyor, yaslandığımız tarihi yenilemek için Lozan’da başlayabilirler, Aytaç Yalman’a, Mehmet Ali Şahin’e, Kenan Evren’e önerilir. Kenan Evren 90’a yaklaştı bunları okuyamayabilir. Ömer Bey, sizin kürsü hocanız, rahmetli Sera Meray, Lozan tutanaklarını toplamıştı ve önsözü de İsmet Paşa’nındır. Mekteb-i Mülkiye Yayınları’ndan 1968 yılında basılmıştır, ondan sonra bir daha basılmamış. Okumalarını tavsiye etmekten başka çare yok, hatta hediye edelim, madem Aytaç Bey bu kadar ilgili. Bu kitapta Musul, Kerkük hususunda, Türkiye’de yaşayan Kürtler hususunda, azınlıklar hususunda, yaslanıp da politika üretebileceğin çok net metinler var.  Aslında bunlar güzel  gelişmeler, geç olsa da bu itirafları görmek...

     

    ÖM: Ben de onu söyleyecektim, emekli komutanların, orgenerallerin, devlet başkanlığı da yapmış kişilerin, başbakanlara da danışmanlık yapmış kişilerin, bunu şimdi bu şekilde söylüyor olmalarının, ‘zararın neresinden dönülse kârdır’ hesabıyla olumlu da karşılanacak bir hususu barındırdığı söylenebilir.

     

    AB: Evet.  Adalet Bakanı biliyorsunuz bir evvelki devlet bakanlığı görevinde,  futbol federasyonuna  ve klüplere söz geçiremeyen bir  bakandı ve bu bir fiyasko olmuştu. Yani futbol federasyonunun karşısında ezilmiş bir bakan  şu anki Adalet Bakanı. Çuvallamış bir insanın ezikliğinin ifadesidir bu sözler, yetersizliğinin de ifadesidir.  Tavsiyem, önce futbol dünyasıyla, mafyayla hesaplaşmasını başarsın, sonra da bu sekiz  askere  ilişkin duygu ve düşüncelerini gözden geçirsin .

     

    Şahin’in açıklamaları, AKP’nin sözcülerinin, kadrolarının demokratlığının sınırlarını gösteriyor. Yani daha yiyecekleri çok ekmek, yapacakları çok itiraf var, çünkü  bu kişiler, Aytaç Yalman, Kenan Evren, Mehmet Ali Şahin böyle bir ortamda, 80 yıllık yalan  ortamında  yetiştiler. Göl bu kadar, insanları ancak bu kadar evirebiliyor.  Daha çok şey var, bu gölün balıklarının öğreneceği. Ancak bir Kızılderili sözünü hatırlatmakta fayda var; “balık gölüne göre büyür.”

     



    12 Kasım 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.

    Türkiye Kyoto'yu İmzala!

     

    Küresel iklim değişikliği konusunda her geçen gün yeni bilimsel raporlar yayımlanıyor, neredeyse bütün gazetelerin bu konuyla ilgili bir köşesi var. Moda dergilerinde bile iklim değişimi temalı çekimler yapılıyor; popçusundan, ekinsiz kalan çiftçisine kadar herkesin dilinde 'çağımızın en büyük sorunu' var. Uzun yıllardır bilim insanlarının söylediklerine kulaklarını tıkayanlar, küresel ısınmanın önümüzdeki birkaç yüzyılın sorunu olmadığını, bugün bile etkisini yaşadığımız bir sorun olduğunu artık kabul ediyorlar. Peki ne oldu da durumun ehemmiyetini bir anda kavradık?  


    Geçen Ağustos ayında, Kanada'da bile kuraklık tehlikesi olduğu açıklandı. Yağışsız hava şartları yüzünden göllerdeki su seviyesi büyük oranda düşmüştü. Aynı dönemlerde Türkiye'den de çarpıcı haberler işitmeye başladık. Konya Kapalı Havzası'nda göller, nehirler kurumuştu ve ekili hububatın yüzde 80'i yanmıştı. Neredeyse 2 milyon ton hububat yandı. İklim değişikliği yüzünden tarımın yok olacağını anladık. Raporlara göre; 2050 yılına kadar yaklaşık 200 milyon kişi sadece tarım yapamadığından göç edecek. Dünya çapında buğday fiyatlarının artması sonucunda İtalya'da makarna fiyatları tavan yaptı. Yaklaşık dört yıldır Marmara Bölgesi'ndeki zeytin ağaçlarının var-yok yıllarının karıştığı açıklandı. Hindistan'da yüzlerce kişi güneş çarpmasından veya aşırı sıvı kaybından öldü. Ankara'da barajlardaki doluluk oranı şu anda yüzde 1'e inmiş durumda. Yazın insanlara “tatile çıkın” önerisinde bulunan Belediye Başkanı Melih Gökçek ise Ankara'nın daha 4-5 aylık suyu olduğunu iddia ediyor. Ekim ayının ilk haftasında Kuzey Kutbu'nda sıcaklık 22 dereceye ulaştı. Artık ülkeler boyunda eriyen buz kütlelerinin haberlerine alıştık. 2040'a kadar hiç buzul kalmayacak. Yaz boyunca yaşanan sellerde birçok Afrika ülkesinden 1 milyon insan etkilendi. 200'den fazla insan öldü, binlercesi evsiz kaldı.

     

    İklim değişikliği sosyal adaletsizlik yaratıyor. Dünyanın gelişmişleri 'çevreye duyarlı' yeni otomobilleriyle, küresel ısınma sabrımızı taşırma kredi kartlarıyla, klimalarıyla soruna çare bulduğunu zannederken, dünyanın en yoksul bölgeleri sellerle, kuraklıkla, salgın hastalıklarla boğuşuyor. İklim değişikliği ilk olarak en yoksulları vuruyor.

    Tüm bu örnekler yaşanmakta olan felaketin ufak bir kısmı. Yok olan bitki ve hayvan türlerinden, küresel ısınma yüzünden yaşanacak salgın hastalıklardan, ileride su için çıkabilecek savaş tehlikelerinden bahsetmiyorum bile.

     

    'İklim değişikliği kapımızda' olmaktan çıktı davetsiz bir misafir olarak salonumuzun baş köşesinde duruyor. Gerçi 'davetsiz' demek pek de doğru olmaz. 18. yüzyıldan, sanayileşmenin başlamasından, yani buharlı makinelerin kullanılmaya başlanmasından itibaren sera gazı salımı radikal bir şekilde arttı. Petrol, kömür, doğalgaz gibi fosil yakıtların yoğun kullanımı sonucu iklim değişikliği, yüzde 99 insanın yarattığı bir felaket olarak karşımızda.

    Salonumuzdaki felaketten maalesef ona çay ikram etmeyerek, kötü ev sahibesi rolü oynayarak kurtulamayız. Yani bu felaketin etkilerini azaltmak için, senin, benim, üst komşunun, bakkalın daha az elini yıkaması, tüm dünyanın aynı anda varolan ampullerini tasarruf ampulleriyle değiştirmesi yetmez. Tabi ki  herkesin üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi, duyarlılığını kendi yaşamındaki pratiklerle de göstermesi önemli. Ancak bu ne kadar etkili olabilir? Diyelim ki hepimiz bundan sonra çöpümüzü azaltmaya, ambalajlı ürünlerden kaçınmaya başladık, tüm dünyadaki fabrikalar fosur fosur karbon gazını salmaya devam ederken bizim çöpler iklim değişiminin zararlarını hafifletmeye yetebilir mi?

    Yapılması gereken; sera gazı salımlarının indirilmesi konusunda yaptırımlar uygulanması, alternatif enerji kaynaklarına yönelinmesi için hükümetlere baskı uygulamak. Bunun içinse ilk adım Kyoto Protokolü. Eksikleri bol bir anlaşma, ancak hükümetlerin sorunu kabul ettiğinin bir göstergesi. Adım atmamakta ısrar eden ülkelerden birisi ABD. Aynı zamanda dünyanın en çok sera gazı salan ülkelerinden biri. “Küresel ısınma diye bir şey yoktur” diyen, bu konudaki bilimsel raporların yayımlanmasını engelleyen başkan George W. Bush bile, durumu daha fazla reddedemeyip bu konuyla ilgili uluslararası anlaşmalara imza atabileceğini söyledi. Tabi küçük bir ekleme yapmayı unutmadı; “küresel ısınma ile ilgili mücadele, ekonomik kalkınmayı engellememeli”, sanki bu felaketin en büyük sorumlusu “en çok ben gelişeceğim, en çok ben sanayileşeceğim” diyen ülkeler değilmiş gibi, “her ülke kendi küresel ısınma hedeflerini belirlemeli”, sanki iklim değişimi küresel bir sorun değilmiş gibi.

     

    Kyoto Protokolü'nü imzalamayan bir diğer ülke Türkiye. Hükümetin bu konudaki tutumu pek çeşitli. Her zamanki gibi önce inkâr devreye girdi. Ardından 2012'de sona erecek olan anlaşmayı “2015'te imzalarız” denildi. Gerekçe ise Türkiye'nin daha fazla sanayileşmeye yani daha fazla karbon gazı salmaya hakkı olduğu, kalkınmanın olumsuz etkileneceği idi. Bir süre sonra küresel ısınmanın ehemmiyeti büyük bir mevzu olduğu kabul edildi, lakin fatura, halısını yıkayan Ayşe Teyze ile şoför Mehmet Amca'ya kesildi, dikkatli olmaları istenildi. Gelinen son nokta da Başbakan Erdoğan'ın geçen günlerde yaptığı açıklama; "Küresel ısınma konusuyla da yakından ilgileniyoruz. Türkiye 2008 yılında Kyoto mekanizması içinde yer alacaktır. Bunun için çalışmalarımız sürüyor."

     

    Türkiye'de her üç kişiden biri iklim değişimini en büyük sorun olarak görüyor, 160 binden fazla insan “Türkiye Kyoto'yu İmzala” imza kampanyasına destek verdi. Türkiye'nin Kyoto Protokolü'nü imzalamasına, nükleer santral sevdasından vazgeçmesine, alternatif enerji üretimine her geçen gün yaklaşıyoruz. Kyoto Protokolü'nü imzalamış olan ülkeler, “daha ciddi önlemler almak lazım' diyerek, 8 Aralık'ta Bali'de toplanacak. Onlarca ülkede hükümetlerin o ciddi önlemleri bir an evvel alması için gösteriler düzenlenecek.  Hükümete ilk adımı attırmak için tüm dünya ile aynı anda 8 Aralık'ta sokağa çıkabilmeli, “Kyoto'yu imzala!” diyebilmeliyiz.

     

    Küresel Eylem Grubu aktivisti Meltem Oral

    www.kureseleylem.org

     

     Yazı ilk olarak Radikal Genç'te yayımlanmıştır.

    November 13

    Seçilmişler İçin Özel Afet Kurtarma Servisi

    Seçilmişler İçin Özel Afet Kurtarma Servisi
    13/11/2007

    Makalenin İngilizce aslına ulaşmak için tıklayın.

    Amerika Birleşik Devletleri, Kıyamet’in geleceğine, kendilerinin ve  yakınlarının ebedi huzur güvenliğe kanatlandırılacaklarına sahiden inanan radikallerin etkisinde olduğu için endişeliydim. Bunu yeniden düşündüm. Ülke gerçekten de İncil öğretisiyle hareket eden –seçilmiş olanın kurtarılması ve diğerlerinin yakılması- radikallerin etkisinde, ama bunun için ilahi bir müdahaleye gerek yok. Cennet bekleyebilir. Büyüyen özelleştirilmiş felaket servisleri sayesinde, bu huşu verici durumu yeryüzünde yaşıyoruz.

    Güney Kaliforniya’da yaşananlara bir bakın. Vahşi alevler bölgeyi sararken, yangının göbeğindeki bazı evler, sanki üstün bir güç onları kurtarmışçasına dimdik ayaktaydı. Ama bu Tanrı’nın eli değildi; daha çok Firebreak Spray Sistemlerinin maharetiydi. Firebreak, dev sigorta şirketi American International Group’un (AIG), www.aigpcg.com müşterilerine –ama sadece ülkenin en zengin mahallelerinde yaşayanlarına- sunduğu özel bir servis. Şirketin, Özel Müşteri Grubu’nun üyeleri,  evlerine alev geciktiriciler püskürtülsün diye, yaklaşık 19 bin dolar ödüyorlar. Korkunç yangınlar sırasında, kırmızı itfaiye araçlarıyla yarışan mobil birimler, alevleri müşterileri için söndürdüler.

    Bir müşteri, bu modern zamanlar Tecellisini Los Angeles Times’a şöyle anlatıyor: “Gözünüzün önüne getirin. Burada, vahşi alevlerin ortasındasınız, duman her yerde, alevler her yerde. Duman tepelerin üzerine yükselmiş. Burada ise yangınlarla mücadele eğitimi almış birkaç çocuk, itfaiye aracına benzer bir şeyle beliriveriyorlar ve özellikle sizin evinizi korumak için buradalar.”

    Sadece sizin evinizi. Özel itfaiyecilerden biri Bloomberg News’e anlatıyor: “Bazen öyle anlar oldu ki, biz bir evi spreylerken, komşunun evi meşale gibi yandı.” Kamusal itfaiyelerin bütçesi kısıldıkça, herkesin eşit korumaya sahip olduğu, acil müdahale günleri bitti. Şimdi, giderek artan doğal felaketlere yeni bir modelle müdahale edilecek: JetSet Müdahale.

    Geçtiğimiz yıl, kasırga mevsiminde, Floridalı ev sahiplerine de, “bir kasırga kurtarma harekâtını jet-set tatile dönüştürme” sözü veren turizm şirketi HelpJet, benzer bir kurtarma hizmeti sağladı. Yıllık bir aidat karşılığında, şirket temsilcisi her şeyle ilgileniyor: havalimanına transfer, lüks yolculuk, beş yıldızlı tatil köylerine rezervasyonlar. Her şeyden önemlisi, HelpJet, Katrina sırasında,  hükümet yetersiz kaldığı için bir sığınak oldu. “Sırada beklemek yok, kalabalıklara karışmak yok. Sadece birinci sınıf bir deneyim var.”  

    HelpJet, piyasadaki daha büyük oyuncularla ciddi rekabete girmek üzere. Michigan’ın kuzeyinde, California yangınlarıyla aynı hafta içinde, Pellston halkı, önemli bir tartışmanın ortasındaydı. Kasaba, tamamen özelleştirilmiş ilk ulusal afet çağrı biriminin merkezi olmak üzereydi. Plan, paralı Triple Canopy şirketiyle bağlantısı pek bilinmeyen Sovereign Deed’in buluşuydu. Şirketin Başkan Yardımcısı Emekli General Richard Mills’e göre, HelpJet gibi Sovereign Deed de, “kulüp üyeliği” tarzında çalışacaktı. Bir kereliğine alınacak 50 bin dolar ve 15 bin dolarlık yıllık üyelik bedeli karşılığında, üyeler “kapsamlı bir afet çağrı servisi” alacaktı. Bu, kamuya ve kamu sağlığına ciddi zarar verecek insan eliyle gerçekleşen felaketler (bunu terörist saldırı olarak da düşünebiliriz), salgın hastalık ya da doğal afet olabilirdi. İlaca, suya ve yiyeceğe ulaşma üyelik bedeline dahil, buna karşılık özel servis ödemesi yapanlar, VIP kurtarma misyonunun içinde olacaklar. 

    Birçok özel afet şirketleri gibi, Sovereign Deed de, güvenlik simsarlığı ve aynı devlet için çalışan yöneticilerinin bağlantıları sayesinde, küresel ısınmadan ve devletin zaafından kaçışı satıyor. Bir süre önce, Pellston’da konuşan Mills de, durumu şöyle açıklıyordu: “FEMA’nın ve Ulusal Muhafızlar’ımızın gerçeği alt yapıya sahip olmayışlarıdır. Öte yanda Sovereign Deed, birçok ulusal ve uluslararası bilgi merkeziyle doğrudan bağlantıdadır ve özel düzenlemeler yapabilir. Bu çok özel düzenlemeler, Acil Operasyonlar Merkezi’mize, üyelerine kriz zamanında kritik müdahale olanağı vermektedir.” Bu dünyevi kurtarışta Tanrı’nın eline gerek yok. Seçilmişleri güvenliğe kavuşturan eski CIA ajanları ya da Özel Kuvvetler elemanları varken, kurtarılmak için dua etmeye değil, ödeme yapmaya ihtiyacınız var. Ve esnek yerel siyasetçileri, şaşırtıcı bir şekilde modern havalimanı ile Pellston dururken, kimin yeni bir Kudüs’e ihtiyacı olur?

    Sovereign Deed yakında, kendini Blackwater USA ile rekabet ederken bulabilir. Blackwater CEO’su Erik Prince, kısa bir süre önce, afetlerde insani yardımın da dâhil olduğu “geniş çerçeveli” servisler sunma planları olduğunu yazmıştı. Yangın Bleckwater’ın batı üssü olarak tartışılan San Diego’ya ulaştığında, şirket bundan yararlanma fırsatını kaçırmadı. Şirketin Başkan yardımcısı Brian Bonfiglio, “Blackwater, Doğu Yakası yangınlarının taktik operasyon merkezi olabilirdi. Eğer şimdi aktif olsaydık ne kadar faydalı olacağımızı bir düşünün” dedi. Kapasitesini göstermek için de, Blackwater, California’daki Potrero sakinlerine, pek de ihtiyaç duyulmayan, yiyecek ve battaniye dağıttı. Bonfiglio, “Bu hep yaptığımız bir şey” dedi. Aslında, Iraklıların acı bir şekilde öğrendiği gibi, Blackwater’ın yaptığı şey, toplumları ya da ülkeleri korumak değil, sadece Blackwater’a silahların ve teçhizatın parasını ödeyen yöneticiyi korumak.

    Kurtarılmak için öde mantığının aynısı, bu yeni afet kulübü sektörünün tamamını idare ediyor. Ve tabii ki, afetlere meyilli bir dünyaya kolektif tepkimizi ortaya koyan bir başka prensip daha var: Her yaşam eşit değerdedir.

    Hâlâ bu yaban düşünceye inananlara sözüm şu ki, bu ilkeyi acilen korumanın zamanı geldi.


    Türkçe'ye çeviren: Nuray Soysal

    İlerleme Raporu Ne Diyor?

    12/11/2007

     

     

    Ömer Madra: Bugün İlerleme Raporu hakkında konuşacağız.

     

    Cengiz Aktar: İlerleme, ya da gerileme, durma, duraklama.

     

    Avi Haligua: Olli Rehn’e göre hızla ilerleme galiba?

     

    CA: Yok öyle demedi, ama hakikaten acıklıydı hali dün basın toplantısında. Ona geçmeden önce size bir sorum var, bu esir askerlerin serbest bırakılmasına sevinebildiniz mi siz?

     

    ÖM: Evet.

     

    AH: Evet, gönül rahatlığıyla sevindik.

     

    CA: Allah allah!

     

    AH: Niye sevinemediler biz onu anlayamadık aslında. Siz sevinmediyseniz bir açıklama alsak?

     

    CA: Ben tereddütteyim. Bu ne anlama geliyor Allah aşkına bana anlatır mısınız? “En iyi asker ölü asker” mi demek?

     

    ÖM: Böyle görüşler var, Adalet Bakanı bence inanılmayacak bir açıklama yaparak...

     

    CA: Tarihe geçti değil mi? En iyi asker şehit asker.

     

    AH: Düşüncenin kristalize halini bugün Sabah gazetesinde Doğu Perinçek’in açıklamalarında görmek mümkün, “tabutta gelmeleri gerekirdi” diye daha da netleştirmiş.

     

    CA: Tam adını koymuş. Teşekkür ederim bu açıklamalar için, buna ihtiyacımız vardı. Gelelim diğer konuya, AB İlerleme Raporu’na. Burada temel sorunlar var. Avrupa Komisyonu aşağı yukarı bu mevsimde bir rapor yayınlıyor 1998’den beri. Biz şimdi gündem dışıyız, onu da söyleyeyim, çünkü raporun tartışması dün bitti, defter kapandı gelecek sene Kasım’a kadar. AB işleri 365 günde bir gündemimize geliyor, ondan sonra da çıkıyor gündemimizden, çünkü gündemimiz çok dolu, başka yapacak işlerimiz var. Bu beyanlar, Irak’ta olup bitenler vs. Hakikaten böyle bir sıkıntı var bürokratik dille konuşacak olursak; Türkiye’nin AB diye bir gündemi artık yok, Avrupa’nın da Türkiye diye bir gündemi yok. Mesela şu son 3-4 güne baktım, dün de dahil, Türkiye’nin ilerleme raporundan veya Türkiye’nin AB ilişkilerinden bahseden bir AB ülkesi basını yok.

     

    ÖM: Aslında çok dikkat çekici bir şey bu söylediğin, belki de herkes seçici bir algılama yaptığı için, ben de Olli Rehn’in basın toplantısına daha bir iyimser bakıyordum, yani gündemdeyiz ve hatta olumlu değerlendirmeler var diye düşünüyordum. Ama şimdi sen söyleyince şaşırdım.

     

    CA: Oradaki durum öyle bir raddede ki artık, bırak 27 ülkenin ulusal basınını, -hepsini incelemedik tabii ama-, mesela Brüksel Devlet Radyosu ile yarım saatlik bir canlı yayına katıldım telefonla, konu neydi biliyor musun? Irak.

     

    ÖM: Öyle mi? Bu çok kötü.

     

    CA: Dündü üstelik! Şaka gibi değil mi? Adam ilerleme raporu ile ilgili bana bir soru dahi sormadı veya Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgili. 27 üye ülkenin basınını bir kenara bırak, dünkü basın toplantısında, yani Olli Rehn’in basın toplantısında Türkiye ile ilgili gelen soruların %90’ı Irak ve Kürt meselesiyle ilgiliydi. Önce Fince konuşmaya çalıştı zavallı adam, ondan sonra tercüme sorunları çıktı.

     

    ÖM: Öyle mi? Ben izlemedim.

     

    CA: Kırk yılın başında bir dilimi kullanayım dedi adamcağız, o bile olmadı.

     

    ÖM: Belki de iyi kullanamıyordu, Fincesi zayıftı!

     

    CA: Neyse, sorular Irak’la ilgiliydi. “AB bu konuda ne düşünüyor?” Sanki Komisyon’un işiymiş gibi, “eğer Türkiye Irak’a girerse AB ne der?” filan gibi abuk subuk sorular geldi, ama ilerleme raporuyla ilgili ve Türkiye’nin üyeliğiyle, üyelik perspektifi ile ilgili bir tane soru geldi.

     

    ÖM: Çok acayip.

     

    CA: Üç rapor birden yayımlandı aslında, ilerleme raporu yıllık malum, bir de Strateji Belgesi, yani karma belge, bütün müstakbel adaylardan bahseden belge, üçüncüsü de Katılım Ortaklığı Belgesi, bu da tazelendi, bir de onu yayımladılar bu esnada. Onun vakti yoktur, istendiği zaman yayımlanabilir. O raporda yapılan işler düşer ve yeni bir kısa ve orta vadeli öncelikler takvimi ortaya çıkar, bir de o yayımlandı. Bu belgelerin, Türkiye ile ilgili genel tonuna baktığımızda, Komisyon’un nasıl köşeye sıkışmış olduğunu görüyoruz. Dün yayımlanan belgelerde, beni ilgilendiren, Türkiye’den çok Komisyon’un Türkiye ile ilgili içine düştüğü vahim durumdu. “Türkiye bu AB işini unuttu, hiçbir reform yapılmıyor, bilakis 2002-2004 arasında yapılan reformlardan geri dönüş var” dese, sadece burada bıraksa işi, Fransa, Almanya, Avusturya çıkacak diyecek  ki, “çok beğendiğin Türkiye ile ilgili yazdığın rapora bak sen bize laf edeceğine” diyecek. Dolayısıyla ne yapıyor? Allıyor, pulluyor, hakikaten çok inanılmaz bir çaba sarf edilmiş kaleme alma safhasında, “aman böyle bir intiba doğmasın, aman biz menfi bakıyoruz, olumsuz bakıyoruz diye bir sonuç çıkarılmasın” diye hakikaten çalışmışlar Brüksel’de. Allamışlar, pullamışlar, oralarda buralarda şunlar yapıldı, vs. en ufak bir ilerlemeyi büyütmüşler paragraflar haline getirmişler. Amaç tabii, “aman inceldiği yerden kopmasın”. Komisyon’un durumu bu ve öyle olunca da tabii burada hükümet şimdi herhalde bayram ediyordur, “oh ne güzel, müthiş bir rapor çıktı, AB yolunda aynen devam ediyoruz” gibi bir yanılmasa içerisine eminim düşmüştür. “Yolumuza devam ediyoruz” gibi beyanlar da geldi. Yani Türkiye sonuç itibariyle “mış gibi” devam ediyor, AB tarafında da  Komisyon aynı şekilde “mış gibi” yapmaya devam ediyor, ama raporun ayrıntılarına biraz girince, orada kazın ayağının öyle olmadığı ortaya çıkıyor.

     

    ÖM: Bu arada bir parantez açayım; mesela Independent gazetesi “AB’nin Türkiye’ye karşı heyecanını kaybettiğini” belirtmiş. Yani “gerçek sorun budur” diyor.

     

    CA: Tabii o. Böyle ayrıntılarda, onu mu yaptık bunu mu yaptık, 301 kalktı mı kalkmadı mı filan, bunlar hakikaten teferruat, artık teferruat, çünkü Türkiye’nin önünde perspektif yok artık. Çok ilginç bir şey yakaladım, Strateji Belgesi’nde, yani bütün adaylardan bahseden karma belgenin girişinde, Türkiye Hırvatistan’la değil, diğer adaylarla ve müstakbel adaylarla ele alınıyor bir paragrafta, çok ilginç. Yani Batı Balkanlar, Makedonya, Bosna Hersek, Arnavutluk’la beraber. Hırvatistan ayrı bir yerde. Bunlar küçük ayrıntılar, ama “şeytan ayrıntılarda gizlidir” derler.

     

    ÖM: Evet önemli.

     

    CA: Bunun dışında amiyane tabiri ile “ne şiş yansın ne kebap” tarzında bir rapor aslında. Öyle olunca da bir ağırlığı kalmıyor.

    Ayrıntılara girdiğimizde, teknik konular veya belli ilgi alanları ile ilgili epey bilgi var; Kadın hakları, çocuk hakları, azınlık konuları ile ilgili. Mesela, açık açık söylemiyor, ama ‘Lozan azınlıkları’ kavramından ileri olarak, “diğer azınlıklara ‘azınlık’ demeden onların haklarına saygı” diyor mesela. Bunların içerisinde Çingeneleri de sayıyor, Kürtleri de sayıyor haliyle. Dolayısıyla yeni bir dil var. Ayrıca, %10 barajından bahsediyor, daha önce hiç bahsetmezdi, açık açık, kaldırılmasını istiyor, temsili demokrasiyle ilgili bir konu olarak. “Siyasi kriteri yeterli derecede karşılıyor Türkiye” diyor, bu hiçbir ilerleme olmadı demektir Brüksel ağzında. Tabii ondan sonra müzakerelerin ayrıntılarına giriyor, orada da tabii bütün o başta söylediği olumlu gelişmelerin müzakerelere nasıl yansımadığı, yansıyamadığı ortaya çıkıyor.

     

    ÖM: Bu çok önemli.

     

    CA: Yani, aslında rapor bir çelişki abidesi, bir taraftan zevahiri kurtarmak ve Fransa’ya argüman vermemek için “asayiş berkemal” diyor, fakat müzakere safhasından bahsetmek zorunda olduğu için, müzakerelerin kendisinden bahsetmek zorunda olduğu için, orada nasıl işlerin yürümediği ayan beyan ortaya çıkıyor. Burada bir karşılaştırma imkânımız var o da Hırvatistan. Hırvatistan 12 başlık açtı, Türkiye 4 başlık açtı.

     

    ÖM: Yenilerinin de açılamayacağı gibi bir görünüm var değil mi?

     

    CA: Yenileri maalesef açılamayacak, Kasım ayında, Fransa hiçbir başlığın açılmaması konusunda irade beyan etti 15 gün önce. Kıbrıs cumhuriyeti de Aralık ayında açılamaz, onun da gerekçesi de çok komik, “Şubat’ta bizde seçim var” diyor.

     

    ÖM: Artık hakikaten çocuk kandırır gibi şeyler bunlar.

     

    CA: Bir yenilik daha var; iki yıldır reform yapılmadığı artık rapora girmiş durumda. Biz Radyo’da bunun altını çize çize bir hal olmamıza rağmen, Türkiye’de, AKP’ye yakın bazı liberallerde özellikle, “yok canım olur mu, her şey yolunda” falan gibi bir cevapla karşılanıyordu bu. Artık bunu sadece biz söylemiyoruz, Komisyon’un ve yayımladığı raporda artık kayıtlara geçtiği görülüyor. “İki yıldır Türkiye’de doğru dürüst hiçbir reform yapılmıyor” diyor.

     

    ÖM: 301. maddenin kaldırılması konusuna ağırlık vermesi de raporun önemli herhalde.

     

    CA: 301 konusuna pek çok yerde atıf var, 301 artık bir sembol madde halini almış durumda ifade özgürlüğüne karşı, ama mesela Fikret İlkiz’in ve diğer hukukçuların, İnsan Hakları Derneği’nin yaptığı çalışmalarda, sadece 301 değil, buna benzeyen 26 tane maddenin olduğu ortaya çıkıyor.

    ÖM: Aynen öyle, mayınlı arazi gibi.

    CA: Onun gibi, onu açtın mı öbürü patlıyor. Dolayısıyla Komisyon’un siyasi yetkilileri bunu farkındalar ve “301 ve ilgili maddeler” diyor rapor. Sadece o değil, esir askerlerimizin kurtulmasına sevinemeyen Bakan’ın yeni bir açıklaması var 301 konusunda, “eli kulağında, meclise geliyor” diye bir açıklama geldi dün akşam. Bu raporu mu beklediler nedir?

     

    ÖM: Biz de onu konuştuk bu sabah, “niye birdenbire gündeme getirdi Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin?” diye, “kesin olmamakla birlikte çalışmanın önümüzdeki günlerde Meclis’e sunulabileceği”ni söyledi.

     

    CA: İlk defa 12 Ağustos 2006’da “değişebilir” lafı telaffuz edilmişti, 1,5 sene falan oluyor; bu, Türkiye’nin üyeliği gibi, ucu açık bir süreç.

     

    ÖM: Ortadoğu vs. dolayısıyla, kamuoyu yoklamalarında özellikle ABD’ye karşı çok büyük bir antipati çıkıyor Türkiye’den, AB’ye karşı da giderek düşen bir sempati var. Türkiye hangi yolu benimsemeli, hangi yöne gitmeli?

     

    CA: Rusya, İran!!

     

    ÖM: Doğru cevap, kazandın.

     

    CA: AB konusunda, biz ne kadar uzaklaşıyorsak diğer ülkeler ise o kadar yakınlaşıyor, mesela Hırvatistan konusunda inanılmaz müspet ifadeler var raporda. Batı Balkanlar’la ilgili komisyonun nasıl harıl harıl çalıştığını da dün yayımlanan bu belgelerden görüyoruz. Şöyle bir bilgi vereyim, Türkiye masasının başındaki kişi, -çok değerli bir eurokrattır- bir yıl kadar önce, tahmin edebileceğiniz nedenlerden dolayı, Türkiye masasını bırakıp Batı Balkanlar masasının başına geçti..

     

    ÖM: İyi olmadı diyorsun?

     

    CA: Kendi kariyeri açısından çok iyi oldu. Kara koyun durumunda olan Sırbistan dahi istikrar ve ortaklık anlaşmasını imzalamak üzere. Sırbistan’ın bu savaş suçluları ile ilgili ne kadar yol kat ettiği konusunda önemli bir gösterge. Tabii Radovan Karacic ve Ratko Milacic denilen iki uğursuz daha hâlâ yakalanamadı, ama 24 suçlu üzerinden 20 tanesi Lahey’e teslim edilmiş durumda. Bunu yeterli görüyor Komisyon ve istikrar ve ortaklık anlaşması imzalanmak üzere. Bu Sırbistan’ın Avrupa’ya geri dönüşü demek. Bu çok önemli bir gelişme.

     

    ÖM: Peki o iki kişiyi bulup F16’larla ortadan kaldıramıyorlar mı?

     

    CA: Onları bitirecekler, kökünü kazıyacaklar. Karadağ artık rapora girmiş durumda ilk defa. Sırbistan Kosova’nın milli bir mesele olduğu, yani misak-ı milli sınırları içerisinde olduğunu söyledi, ama bu demin adını ettiğim istikrar ve ortaklık anlaşması sayesinde, Sırbistan’ın Kosova yaklaşımına bir çare, hem de Kosova’nın kendisine bir çare bulunacağı umut ediliyor. Yani burada, Avrupa şartlılık ilkesini sonuna kadar kullanıyor. Bu da Batı Balkanlar’ın kesinlikle AB üyesi olacağı anlamına geliyor. Yani bu şekilde Kosova meselesini çözecekler, burada yeni bir irade var çok önemli. Tabii Türkiye bu işin içinde yok, bunu da yeri gelmişken söyleyeyim. Arnavutluk’la ilgili çok ayrıntılı bilgiler var, Arnavutluk da bu adını ettiğim istikrar ve ortaklık anlaşmasını imzalamak üzere. 2008 içerisinde bütün ülkelerle bu anlaşma imzalanmış olacak. Yani bizim Ankara Anlaşması gibi, bu da tabii Avrupa’nın genişleme politikası konusundaki yeni nefesini, taze kanını gösteriyor. Nitekim yeni antlaşmada, yani ‘Reform Antlaşması’ tabir edilen antlaşmada, Avrupa’nın genişleme politikasına çok sıcak atıflar var, bu çok önemli. 2-2,5 yıldır genişleme pek revaçta olan bir konu değildi Avrupa’da, ama hem Reform Antlaşması’nın şekillenmesi ve ortaya çıkmasıyla, hem de Komisyon’un Batı Balkanlar’a yönelik çabalarıyla tekrar gündeme gelmiş durumda. Bu sefer artık herhalde karakoyun Türkiye olacak maalesef ve burada da yapılacak iş belli; her zaman dediğimiz gibi, bu süreç böyle kandırmaca raporlarla halledilebilecek bir mesele değil. Türkiye’nin artık çok ciddi bir perspektife, bir katılım yılına ihtiyacı var; bu olmadan bu iş tekrar canlandırılamaz, mümkün değil.

     

    ÖM: Çok iç açıcı bir tablo yok.

     

    CA: Niye Sırplar için çok iyi!



    (7 Kasım 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

    Haftanın Albümü (13 Kasım 2007)

    Bu haftanın albümü “The Destruction of Small Ideas”, Sheffield’lı enstrümantal rock grubu “65daysofstatic”in 2007 yılı stüdyo albümleri.

     

    Grup adını, Wikipedia’ya göre, altmış beş gün boyunca bütün iletişimin ve elektronik hayatın küresel çapta bir kriz sonucu duraksadığı bir kurgudan, last.fm’e göreyse, 1954 yılında Guatemala’daki CIA darbesi sırasında propaganda amaçlı bütün iletişim sisteminin devre dışı bırakıldığı günlerden alıyor.


    Her post-rock diye adlandırılan türde müzik icra ettiği söylenen topluluk gibi “65DOS” da, kullanacağı bütün kelimeleri şarkı başlıklarına topluyor (bkz. The Distant & Mechanised Glow of Eastern European Dance Parties”) ve ‘yirmi birinci yüzyıla ait bir senfonik rock’ türünde besteler yapıyor. Post-rock hakkındaki bu genellemeler, istisnalarla zayıflayacak olsa da genellikle post-rock denilen türde müzik yapan toplulukların en temel ve hatta tek ortak özelliklerinin bunlar olduğu söylenebilir; tür altında yan yana getirilen hiçbir topluluk aslında aynı kalıplarla müzik yapmıyor zira. Az önce kullanılan “senfonik” teriminin de bir açıklamaya ihtiyacı var, çünkü “65DOS” bağlamında hiç de alışılmış anlamında değil bu kelime. Onlar da “God Speed You!”, “God Is an Astronaut” ya da “Explosions in the Sky” gibi sözü kullanmadan hikaye anlatıyorlar, başka bir şekilde söylersek enstrümanlar dile geliyor, insan sesi sadece samplelarda kullanılıyor.

     

    Monotreme Records’dan yayınlanan “The Destruction of Small Ideas” çoğu zaman elektronik alt yapılı on iki şarkıdan oluşuyor ve grubun bu albümde –ve önceki ikisinde de- “God Is An Astronaut” ya da “Explosions in the Sky”a kıyasla daha cesur bir müzik yaptığını söylenebilir. Albüm için “Math Rock”, “Experimental Rock”, “Post-rock” tanımları sadece tanım koyma kaygısından ibaret, çünkü albüm genelinde bütün bu tanımları kapsıyor. İleride “post-rock” tanımıyla kastedilenin ne olduğu az çok belli olduğunda “65daysofstatic”in bir şeylerin başlatıcısı ya da ilk örneği olacağını söylemek acaba çok mu ileri gitmek olur; rock ötesi?


    http://www.65daysofstatic.com

    http://www.monotremerecords.com/65dos/65dos.php 
    destruction_of_small_ideas

     
     

    November 11

    Petrol, Irak, ABD ve Türkiye

    Petrol, Irak, ABD ve Türkiye
    11/11/2007

     

    Ömer Madra: Bugün Irak’taki petrol kanunu ile ilgili konuşacağız.

     

    Çağlar Keyder: Bugün komşularımızı tanıyalım seansı var. Petrol konusunu biraz daha genel ele alayım istedim. Sosyal politika ile ufak bir ilişkisi var, daha genel olarak petrolün ekonomi politiğine bakalım diyorum. Bu çok karmaşık bir konu, çünkü okuduğum her şeyin tam tersini söyleyen, aynı derecede saygıdeğer kaynaklar var, saygıdeğer kaynak derken tabii biraz abartıyorum, çünkü kaynakların %90’ı şirketlerin kendileri. Dolayısıyla inanılırlık derecesi her zaman tartışılır. Yani petrolle ilgili, rezervlerle ilgili, bu rezervlerin ne kadar süreceği ile ilgili doğru dürüst bir bilgi edinmek çok zor. Ama amatör olarak bakanlar, bir müddet sonra tamamen havlu atabilirler. Fakat çok basit bir takım bilgileri bulmak ve anlamak o kadar da zor değil, onlardan biraz bahsedelim. Biliyorsun petrol fiyatları çok yüksek.

     

    ÖM: Evet, 93 dolar olmuş.

     

    ÇK: Yine de bu fiyat 1980 fiyatının altında, enflasyonu ayarladıktan sonra, bugünün fiyatlarıyla 95 dolar kadar olmuş 1980’de.

     

    ÖM: 1980’de öyle mi?

     

    ÇK: 1979’da OPEC’in ikinci fiyat artışından sonra. Fakat 90’ların sonunda, yani 7-8 sene önce çok düşüktü, 1/3’ü kadar filandı fiyatlar, hatta daha düşüktü, 4 yıl önce 30 dolar filandı yine enflasyonlu fiyatlarla. Yani çok yüksek, çok hızlı bir artış var son 3-4 yılda. Tabii bunun karşısında maliyet, özellikle Ortadoğu’daki maliyet çok düşük, 5-10 dolar arasında gidip geliyor yerine göre.

     

    ÖM: Hatta 2 dolar filan da deniyordu bazı yerlerde.

     

    ÇK: Evet. Ortada muazzam rakamlar var, bu aradaki fark çok çok yüksek. Dolayısıyla çok iştah açıcı bir sektör olduğu muhakkak. Ortadoğu’daki üretim ise 1970’lerden beri biraz azalıyor, 70’lerden sonra, sonra tekrar yükselmeye başlıyor. Fakat aradaki fark çok fazla değil, toplam dünya üretimi de çok fazla artmıyor. Bunu bir komplo teorisi şeklinde söylemiyorum, ama herhalde daha kısa dönemli bir takım dar boğazlar söz konusu. Mesela son 2 yılda, sadece binde 1 artmış toplam petrol ve gaz üretimi. Bu bizim gazetelerden veya güncel haberden aldığımız imaja biraz aykırı bir şey, sanki çok muazzam artıyor, o yüzden bir kıtlığa gireceğiz gibi bir hava var. Öyle değil, aslında petrol üretimi, petrol üretimi yavaş yavaş da azalıyor, buna karşılık doğalgaz üretimi artıyor. Yani az önce söylediğim binde 1 artış, petrol artı doğalgaz üretimi.

     

    ÖM: Evet, ayrıca bir de, ‘peak oil’ dedikleri, petrolün tavana vurması ve ondan sonra da bütün rezervlerin tükenmeye gitmesi gibi bir durum var ve bunu da nihayet petrolcülerden, önemli petrol mühendislerinden, iş adamlarından da Kenneth Deffeyes da söyledi.

     

    ÇK: Bu ‘peak oil’ sözünü de petrol şirketleri, tahmin edersin ki çok benimsiyorlar. “Petrol bitiyor, biz o yüzden fiyatları yükseltelim tüketim de azalsın” diyorlar, fakat buna inanmayan da çok insan var. Mesela anladığım kadarıyla Rusya’daki jeologlar bunun tamamen yanlış olduğunu söylüyorlar ve onlar çok daha farklı bir şekilde petrol arama işine girişiyorlar. Konuyla çok ilişkili değil, ama burada bir parantez açmak istiyorum, beni çok sarsan bir bilgi bu. Suudi Arabistan’da Ghawar diye bir petrol sahası var.

     

    ÖM: En büyük petrol kuyusu.

     

    ÇK: Evet. Şimdiye kadar oradan çıkan petrolün, bugün düşünülen petrol paradigmasıyla oluşabilmesi için, her kenarı 30 kilometre olan bir küpteki organik maddenin, yani dinozorların veya ağaçların petrole dönüşmesi gerekiyormuş. Yani Rus jeologlar diyorlar ki, böyle bir şey imkânsız, böyle 30 kilometreküplük bir organik madde kalıntısının bu petrolü oluşturması, sırf bir kuyu için düşünülemez, dolayısıyla petrolün kaynağı başkadır, yani biyojenik değildir diyorlar. Neyse o çok farklı bir tartışma, yani petrol aslında başka yerden çıkıyor gibi bir teori var. Ruslar, özellikle son zamanlarda, Sibirya’da vs. çok büyük kaynaklar buldular, o kaynakların bulunmasına neden olan teorik gelişmeler, şimdi bu ‘peak oil’ kavramını da epey sarsmış durumda. Her neyse ona pek girmeyelim, bu biraz farklı bir konu. Bu petrolün işlenmesinde bir takım darboğazlar olduğu muhakkak, o nedenle herhalde şu andaki fiyatlar bu kadar yükseliyor. Hatırlıyorsunuz, Zeki Yamani vardı OPEC’in başında, Suudi Arabistan Petrol Bakanı idi.

     

    ÖM: Gayet tabii hatırlıyoruz.

     

    ÇK: Şeyh Yamani, onun çok güzel bir lafı vardı, “Taş Devri, taşların bitmesinden dolayı bitmemiştir” demişti, yani petrol dönemi de petrol bitecek diye bitmeyecek muhtemelen, yeni bir takım teknolojik gelişmeler olacak muhtemelen. Her neyse, petrol fiyatları hiç anlaşılır şeyler değil, yani tamamen siyasi manipülasyon, beklentilerin değişmesi, risk faktörlerinin işin içine girmesi, korkular, şirketlerin bu ortaya attıkları haberler vs. etkili oluyor. Petrolü ekonomi politik çerçevesinde anlatmak imkânsız gibi geliyor bana. Korkunç bir kıtlık ideolojisi söz konusu, yani “çok az kaynak var, dolayısıyla bu kaynakların azlığından dolayı veya ‘peak oil’den dolayı fiyatlar artıyor” vs. deniyor.

    Petrol fiyatlarının ne anlama geldiği aslında biraz şüphe çekici bir konu diye düşünüyorum. Bu bağlam çok önemli Irak’ı anlamak açısından. Bütün bu petrol tartışmasını, ‘peak oil’ var mı hakikaten, “petrol bitiyor mu, bitmiyor mu?” vs. gibi tartışmaları daha dikkatli değerlendirmek lazım. Irak konusunda çok ilginç bir gelişme oldu, Amerika’daki devlet adamları, yani sorumlu devlet adamları, ilk başlardaki ‘demokrasi götürmek’, ‘nükleer silahlar’ vs. derken, şimdi yavaş yavaş petrole dönmeye başladılar. Şimdi “Irak’a petrol yüzünden girdik” daha kabul edilir bir söylem olmaya başladı. Greenspan’in bir kitabı çıktı, orada aynen şöyle söylüyor; “valla bunu söylemek beni çok üzüyor, ama tabii ki Irak’a petrol için girdik” diyor. Yani petrol için girmenin meşruluğu ortaya çıkmış oldu, bu tuhaf bir dönüşüm. Amerikalı yetkili, sorumlu devlet adamları, “Evet, artık petrol çağında yaşıyoruz, dolayısıyla petrolü elimizde tutmak çok gereklidir” şeklinde konuşmaya başladılar.

     

    ÖM: Daha önce, Irak’ın işgalinin nedeni kitle imha silahlarının önlenmesiydi, sonra demokrasi ve özgürlük getirmeye dönüştü, şimdi petrol.

     

    ÇK: Şimdi petrol gayet meşru bir neden olarak ortaya çıkıyor. Burada söylemek istediğim şu; nasıl ki bundan öncekiler yalandı, belki bu da yalan; petrol fiyatları ve petrolle ilgili bütün bilgiler o kadar afaki ve o kadar mitik ki, belki bu da tamamen uydurulmuş bir şey. Fakat bunu bir kenara bırakalım şimdi, Irak’la ve Ortadoğu ile ilgili olarak sosyal bilimden gelme bir kavram vardır, ‘rantiye devlet’ diye. Ortadoğu’yla uğraşan sosyal bilimcilerin literatüre nadir katkılarından biri. ‘Rantiye devlet’ şu demek; devletin toplumdan nispeten bağımsız bir gelir kaynağı var ve o gelir kaynağı sayesinde, toplumdan bağımsız ve gayet özgür bir şekilde hareket edebiliyor devlet. Yani petrol geliri devleti ayakta tutmaya kafi, dolayısıyla devletin gidip de herkesten vergi istemesi gerekmiyor, vergi istemeyince de bu petrol kaynaklarından aldığı geliri istediği gibi harcıyor, istediği yere fabrika kuruyor, istediği sosyal politikaları sürdürebiliyor, istediği insanları burjuva olarak ortaya çıkarabiliyor, vs. Yani bir devletin özerkliğinin altını dolduran bir kaynak olmuş oluyor bu petrol geliri.

     

    ÖM: Devletin halkından özerkliğini sağlıyor öyle mi?

     

    ÇK: Aynen. Yani devletin kimseyi dinlemeye ihtiyacı yok, tam tersine herkesin devleti dinlemesi gerekiyor, çünkü bütün kaynaklar devletin elinde. Ortadoğu’da, özellikle 1970’lerden sonra, İran, Irak, Suudi Arabistan ve şimdilerde Rusya, Venezuela gibi ülkelerde durum böyle. Şu andaki Rus devleti muazzam zengin petrol geliri var, -doğalgaz en çok orada artıyor- ve büyük petrol sahaları bulmalarından dolayı rezervleri de çok yüksek.

     

    ÖM: Bir de tabii Irak savaşı başta olmak üzere gelişmelerin petrol fiyatlarını yükseltmesinden de çok yararlandılar.

     

    ÇK: Çok zenginleşti Kremlin. Aynı şey Chavez için söz konusu, Chavez de pek kimseyi takmak mecburiyetinde değil, çünkü Venezuela’nın devlet olarak çok büyük kaynakları var petrol ihracatından dolayı. Bu rantiye devlet kavramı, bütün ülkenin, toplumun bir patronaj çerçevesinde yönetilmesi anlamına geliyor, yani bütün kaynaklar devletin başındaki kadroda.

    Mesela Türkiye ile karşılaştırırsak, TÜSİAD’ı filan dinlemesine gerek yok devletin veya halkı hoşnut tutmasına gerek yok, çünkü elinde o kadar çok kaynak var ki, istediği sosyal politikayı uygular, buraya bir fabrika koyar, işçilerle gayet korporatif bir şekilde bir denklem kurar vs. Ortadoğu’daki devletlerin çoğunda sistem bu şekilde işliyor ve Saddam da 1970’lerden sonra bu rantiye devlet kuramı çerçevesinde idare etti Irak’ı. Bunun böyle olabilmesinin arka planında ise çok önemli bir şey var; OPEC’ten sonra devletler petrolü ulusallaştırdılar, yani devlet eline aldılar. Eskiden Amerikalılar, İngilizler gelmişler, BP gelmiş, Aramco gelmiş petrolü almışlar, onlar işletiyorlar, sömürüyorlar diye bir imaj vardı. Tabii böyle bir şey yok artık, 1970’lerden sonra petrol mülkiyeti devletin eline geçti. Dünyadaki petrolün %80’inin sahibi devletler. Yani artık şirketler kontrol etmiyor, ama şirketler yine var tabii ki çünkü petrol çok büyük yatırım istiyor, teknolojisi gayet sofistike, karışık ve sürekli yenilikler var vs. Dolayısıyla bütün bu petrol sahibi devletler, bu büyük şirketlerle çalışmak mecburiyetinde ki bunlar da 4 tane filan zaten.  Bir de tabii bu petrolün teknolojisini elinde tutan büyük şirketler var, Halliburton gibi, Schlumberger gibi, onlar da tabii işin içindeler. Bu gayet önemli bir sektör tabii ki, ama sonunda bu rantiye devlet olma imkânını sağlayan kaynaklar, gelirler önemli çapta devletlerin elinde kalıyor. Böyle bir durumda da, Amerika’nın Irak’ı işgalinden hemen sonra bu olayı tersine çevirecek bir petrol kanunu dayatmaya çalışıyor Irak’a. Yani ulusallaşmış veya devletin elinde olan, Irak ulusal petrol şirketinin elinde olan petrol kaynaklarının uzun müddetle, 25-30 yıllık sürelik kontratlarla büyük şirketlere verilmesini öngören bir kanunu dayatmaya çalışıyor. Yani petrolü tam anlamıyla özelleştirmiyor, ama uzun kontratlarla şirketlerin eline geçmesini sağlayacak bir kanun çıkarttırmaya çalışıyor. Bunun neticesinde ulusal petrol şirketinin elinde çok az bir kısım kalacak işletmek için petrolü. Tam anlamıyla neoliberal bir özelleştirme projesi.

     

    ÖM: PSA, Production Sharing Agreement deniyor galiba?

     

    ÇK: Kontratın şartlarının ne olduğunu tam bilmiyorum, fakat muhtemelen devletin elindeki kaynakları teknolojiye karşı epey azaltacak bir kontrat. Bu çok önemli bir olay Irak açısından. Şöyle bir hesaplama söz konusu; şu andaki Irak’ta şu andaki tahmin edilen rezervleriyle 30 trilyonluk bir kaynak söz konusu. 30 trilyon dolar. Bunun ne olduğunu anlatmak için de dünyanın bir yıldaki gayri safi hasılasının 30 trilyondan biraz fazla olduğunu söyleyelim, yani muazzam bir rakamdan söz ediyoruz, bütün bunu şirketlere peşkeş çekmek söz konusu. Tahmin edebiliyoruz ki, Irak’taki rantiye devletin devamını düşünen devlet adamları, -şu anda da Irak’ta bir parlamento var, devlet adamları var- bu olayı pek hoş karşılamıyorlar, çünkü onlar aynı eski patronaj ilişkilerinin devam etmesi için petrol gelirlerinin şart olduğunu biliyorlar. Dolayısıyla parlamentoda bu tasarıya karşı büyük bir tepki var, ayrıca Irak’taki petrol işçileri de karşı çıkıyorlar. Sanıyorum 5 tane ayrı sendika varmış.

     

    ÖM: Evet onlar da çok direndiler.

     

    ÇK: Onların konfederasyonu da tamamen karşı çıkıyor. Bu arada dünyada da bir kamuoyu oluşturmaya çalıştılar; Nobel Barış Ödülü almış 6-7 kişinin dolaştırdığı bir bildiri vardı buna karşı çıkan.  Irak siyasi kadrosu ile Amerika arasında epey bir friksiyon nedeni oldu bu. Bu petrol kanununun bir de ikinci bir parçası vardı; Irak’taki petrol gelirlerinin tüm Irak’a dağıtılabilmesi için, bir bölüşme kanunu gibi bir şey. Petrol özellikle Basra bölgesi civarında, kuzeyde, yani Kuzey Irak’ın elinde, yani Kerkük civarında. Bu federatif yapı içinde petrolün nerede olduğuna bakarsak, aynı zamanda petrol gelirlerinin nereye gideceği belirlendiği takdirde o zaman Irak’ın önemli bir kısmının petrol gelirinden pay almaması söz konusu oluyor. O da bir sorun tabii. Amerikalılar bunu, petrol gelirinin bölüşülmesi için bir kanunla halletmeye çalışıyorlar, tüm Irak’ın bir şekilde tatmin olması açısından. Buna da tabii Kuzey Irak karşı çıkıyor.

     

    ÖM: Kürt bölgesi karşı çıkıyor gelirleri azalacağı için.

     

    ÇK: Evet. Amerika’nın bu Kürt bölgesini bir anlamda bir azarlaması ve de ikna etmesi gerekiyor. Fakat diğer kanun geçmeden, yani bu özelleştirme kanunu geçmeden kendi başlarına bir şey yapmamaları gerekirken, Barzani kalktı gitti ve tek başına kendi bölgesindeki petrolün işletilmesi için Teksas’ta bir Amerikan şirketiyle anlaşma imzaladı.

     

    ÖM: Öyle mi?

     

    ÇK: Teksas’ta Hunt diye bir petrol şirketi ile doğrudan doğruya bir anlaşma imzaladı. Amerikalılar kala kaldılar resmen ve “bu ne demek, kimdir bu adam?” havasına girdiler. Bütün senatoda sorular, soruşturmalar, gensorular vs. ortaya çıktı. Fakat anladığım kadarıyla, Kuzey Irak’takiler “biz imzaladık, size ne?” havasındalar. Yine, Teksas’tan sonra gittiler bir kaç şirketle daha anlaşmalar imzaladılar aynı şekilde, bir tanesi de bir Hint şirketi, o da tuhaf. Yani kendi bölgelerinde, Irak’ta kabul edilmeyen özelleştirme kanununu uygulamaya başladılar. Tabii bunun ne kadar düşündürücü bir olay olduğunu tahmin edebiliriz; Kuzey Irak’ın böyle bir şey yapması tüm Irak’ın petrol kaynaklarından faydalanmasını önleyen bir şey. Bir de bunun bir örnek olduğunu düşünürsek, mesela Şii bölgesinin de kalkıp İran’la aynı şekilde bir anlaşma imzalaması söz konusu olabilir veya gidip Çin’le aynı şekilde bir anlaşma imzalaması söz konusu olabilir. Amerikalılar açısından da bu tam olarak, ‘biz Irak’ı aldık, dönüştürdük ondan sonra da kaybettik’ demektir.

     

    ÖM: Tam kabus planı bu Amerika için.

     

    ÇK: Evet, dolayısıyla Amerika, Barzani’nin bu son manevrasını muhakkak önlemek zorunda, çünkü bu çok korkutucu bir olay Amerika açısından, sadece özelleştirme planı tutmasa dahi çok korkutcu bir olay. Bütün bu çerçeve içinde bir de Türkiye ile ilişkisi açısından önemli. Ben gazetelerde pek fazla görmüyorum, ama bu çok bilinen bir olay, Amerika şu anda Irak’ta 5 tane üs inşa ediyor, bunu biliyoruz. Her biri bunların 10-20 bin askeri barındıracak üsler, hepsi çok büyük üsler ve bu Amerika’nın minimum, 50-100 bin kişilik bir kuvveti Irak’ta devamlı olarak tutacağı anlamına geliyor. Bu gerçekleşir mi hakikaten, sonunda bunu başarır mı Amerika veya bunu yapmaya muktedir mi, bunları bilemiyoruz tabii, ama görüyoruz ki çok karmaşık bir takım ilişkiler söz konusu. Irak’ın şu andaki merkezi yönetimi ile Amerika arasındaki, Kuzey Irak Kürt bölgesi ile merkezi yönetim arasındaki, yine Kuzey Irak’la Amerika arasındaki ilişkilerin petrol olayıyla çok içiçe olduğunu anlamamız gerekiyor. Bu karmaşık denklemler içinde tabii Türkiye’de çok haklı bir öfke söz konusu, fakat bu öfkenin, olayları basitleştirerek, bu arka planı gözönüne almadan değerlendirmesi çok büyük hata olur diye düşünüyorum.

     

    ÖM: Hiçbir zaman dünyanın en basit yeri olmamıştı Ortadoğu, ama galiba şimdi en kompleks bölgesi olmuş durumda.

     

    ÇK: Evet.

     

    ÖM: Çok düşündürücü bir durum.

     

    (31 Ekim 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

    November 09

    İklim Savaşları

    5 Kasım 2007’de Guardian gazetesinde yayımlanmıştır.

    Toplam 46 ülke ve 2,7 milyar kişi, bugün, küresel ısınma yüzünden, silahlı çatışmalar ve savaşlarla alt üst olma riski yaşıyor. Bunlara ilave olarak, 56 ülke ve 1,2 milyar insan daha siyasi istikrarsızlık tehlikesiyle karşı karşıya.

    Bu yalın uyarı, bu hafta, barış grubu International Alert’in (Uluslararası Uyarı) hazırladığı “Bir Çatışma İklimi” (A Climate of Conflict) isimli raporda yer alacak. Raporda yazılanlara göre, küresel ısınma toprakları aşındırdıkça, denizleri yükselttikçe, buzulları eritip fırtınaları artırdıkça, Afrika’nın büyük bir kısmı, Asya ve Güney Amerika’da savaşlar ve sosyal patlamalar olacak.

    Raporda, ‘İklim değişikliği, şiddetli çatışmalar için eğilimleri artıracak, buna karşılık insanlar daha da fakirleşecek ve küresel ısınmanın sonuçlarıyla daha zor baş edebilir hale gelecekler’ deniyor.

    Grubun Genel Sekreteri Dan Smith, Observer’a, ülkeleri bekleyen daha büyük tehlikenin, küresel ısınmayla başa çıkacak kaynaklardan ve istikrardan yoksun kalmaları olduğunu belirtirken şunları söylüyor: “Hollanda deniz seviyesinin yükselmesinden etkilenecek, ama burada kimse savaş ya da sürtüşme beklemiyor. Ülke, efektif olarak harekete geçecek kaynaklara ve siyasi yapıya sahip. Ancak toprak ve su kaybından etkilenen, şiddeti giderek artan fırtınalarla mücadele eden ülkelerin, bunları telafi edecek tedbirleri alan etkili hükümetleri olmayacak. Halk savunma birimleri oluşturacak ve çatışmalar yaşanacak.”

    Smith, “Peru’yu düşünün” diyor ve ekliyor: “Ülkenin tatlı suyu çoğunlukla buzullardan geliyor. Ama 2015’te, Peru’nun tüm buzulları küresel ısınma yüzünden erimiş olacağı için, ülkedeki 27 milyonun hemen hemen tamamı susuz kalacak. Peru şimdi harekete geçerse, krizi dengeleyebilir. Ancak burası, çok az etkili demokrasi deneyimi olan, sık sık isyanların, Şili ve Ekvador’la sınır çatışmalarının yaşandığı bir yer. Sonuçta büyük bir ihtimalle, karışıklık, çatışma ve büyük göçler olacaktır.”

    Bangladeş’i ise başka durumlar etkiliyor. International Alert, burada iklimle bağlantılı göçlerin şiddetli çatışmaları körüklediğini belirtiyor. Kıyılarda, giderek artan şiddetteki hortumların tetiklediği sel baskınlarıyla birleşen yaz kuraklıkları, ekilebilir alanları harap ediyor. Milyonlarca insan Hindistan’a göçtü ve bu durum giderek daha da kötüleşecek olan ciddi çatışmalara yol açtı.

    Afrika’da birçok ülkeden geçen Nijer ve Monu gibi nehirler, önemli içilebilir su kaynaklarıdır. Kuraklık artıkça ve buralardan daha çok su çekildikçe, çatışmalar kaçınılmaz olacak.

    Avrupa’da; savaşların siyasi olarak zayıflattığı Sırbistan ve Karadağ gibi Balkan ülkelerini saymazsak; çoğunun küresel ısınmayla baş edebilecek istikrara sahip olduğu düşünülüyor. Sıcaklık arttıkça ve ekilebilir alanlar küçüldükçe, Balkanlardaki nüfus baskısı şiddeti körükleyecek ve otoriteler başa çıkmakta zorlanacak.

    Risk haritasında yer alan Rusya gibi bazı ülkelerde sürpriz olabilir. Smith, “Moskova’nın Rusya’nın tamamı üzerindeki kontrolü, küresel ısınma açısından küçümsenmeyecek bir durum. Ancak bazı bölgelerde ekilebilir alanların yok olması, Çeçenistan’da olduğu gibi yerel ayaklanmalara yol açacaktır ” diyor. Smith’e göre, küresel ısınmayla birlikte ortaya çıkacak çatışmalar önümüzdeki yıllarda meydana gelecek büyük çatışmalar değiller, onlar zaten şu anda başımızda.


    Türkçe'ye çeviren: Nuray Soysal

    Niçin Daha Fazla Bekleyemeyiz?

    Avi Haligua: Küresel Isınma ve İklim Krizi, Niçin Daha Fazla Bekleyemeyiz? isimli kitapları sebebi ile Ömer Madra ve Ümit Şahin konuğumuz. Son bir sene içinde, iklim değişikliği üzerine epeyce Türkçe kitap basılmaya başlandı.

     

    Ömer Madra: Özellikle Mikdat Kadıoğlu’nun 99 Sayfada İklim Değişimi kitabı çok öğretici ve bizim de çok yararlandığımız da bir kitap. Başkaları da var, bazıları ideolojik açıdan, komplo teorileri açısından, vs. alıyor.

    AH: En azından canlı bir tartışma ortamı oluştuğunu söylemek benim hoşuma gidiyor. Ama bu kitap biraz daha farklı bir yere oturdu sanki. Romanlar dışında, yani kurgu kitaplar dışındaki kitaplarda şu anda 4. sırada satışları. Bu ilginç bir durum çünkü iklim değişikliği ile ilgili aslında epey çabalamak gerekiyor bir şeyleri anlatmak için. Bu yüzden 4. sıraya oturması hakikaten ilginç. Sizce neden?

    ÖM: Bazı kitapçılar ve kaynaklar kullanılarak yapılan bir listede 4 numaraya yükseldiğini öğrendik, hiç alışık olmadığımız bir biçimde.

     

    Ümit Şahin: Ben de şimdi duydum, bilmiyordum. Çeşitli yayın organlarında sıkça söz ediliyor, kendi çevremde de oldukça yaygın okunduğunu görüyorum. Kitap, Agora yayınlarının Güncel Siyasi Meseleler serisinden çıktı. Bu serideki kitaplar, belli konular üzerine uzun söyleşilerden oluşuyor. Daha önce Murat Belge ile milliyetçilik üzerine, Hasan Bülent Kahraman’la Türk sağı üzerine ve Mehmet Uğur’la da AB ve Türkiye üzerine üç kitap aynı seriden çıkmıştı. Bizimki dördüncü kitap oldu. Bu serinin temel özelliği tamamen bir sohbet havasında yazılması, dolayısıyla herhalde okunması da bilimsel bir konuyu grafiklerle, tablolarla, vs. anlatan kitaplara göre daha kolay.

     

    AH: Bu açılardan diğer kitaplardan ayrılıyor, teknik olarak iklim değişikliğinin ne olduğunu anlatmaktan öte, kitapta son güncel tartışmalar ve politik olarak neler yapılabileceğine dair geniş bir bölüm var. Ben daha çok buna bağladım kitabın çok okunmasını; çünkü insanlar artık iklim değikliğine dair, sanki üç aşağı beş yukarı genel bir kanıya sahip, ancak ne yapılabileceğine dair ciddi bir umutsuzluk ve soru işareti var.

     

    ÜŞ: En azından sera gazının ne demek olduğunu artık herkes öğrendi, etkisini herkes öğrendi. Bundan iki sene önce, sera etkisi nedir, karbondioksit nedir, iklim değişikliği neden kaynaklanıyor bu konudaki bilgi birikimi oldukça zayıftı. Ama son 1-2 senedir en azından televizyonların, radyoların, gazetelerin buna daha fazla yer ayırması, hem de yeni bir sürü kitabın çıkması nedeniyle bu konu oldukça gündemde. Ama herhalde eksik olan işin nedenini sorgulamak, yani de nasıl bir sistemin sonucunda bu kadar çok sera gazı üretiliyor ve neden hâlâ üretilmeye devam ediyor ve nasıl olup da biz bu geri dönülmez noktaya geldik, bunu tartışmak açısından belki bu kitap bir yenilik getiriyor olabilir.

     

    ÖM: Şema bizimkinde de var!

     

    ÜŞ: Dünyanın en önemli eğrisi var.

     

    ÖM: Evet dünyanın en önemli eğrisi, Charles David Keening’in 1957’den başlayarak ölene kadar sürdürdüğü, yanılmıyorsam günde dört defa yaptığı atmosferdeki karbon dioksit ölçümlerini gösteren bir eğri. Bir çocuğun bile çizmesi mümkün olacak kadar basit gözüken, ama dünyanın belki de şu anda en önemli eğrisi. Bu işin şaka tarafı, şaka da değildi aslında.

     

    AH: Teknik ayrıntılar bol bol var kitapta, teknik bir eksiklikten bahsetmek kolay değil.

     

    ÖM: Bunun bir siyasi gündem meselesi adalet meselesi olduğunu özellikle ekleyeyim, belki unutulur sonra. Bu mesele hem zenginleri hem yoksulları etkileyecek, özellikle yoksul kesimlerin, bununla mücadele etme imkânı olmayan kesimin üstüne feci şekilde çökecek ve gittikçe artan bir ağırlıkla ezecek onları. Yoksul ülkeleri de büsbütün mahvedecek, dünyada hem ülkeler arasında hem de ülkeler içindeki gelir dağılımı farkını, yoksul-zengin farkını büsbütün açacak; bu bile kendi başına zaten büyük patlamalara yol açacak. ‘Görünen köy kılavuz istemez’, muazzam savaşlara da yol açacağı ortada. Bu açıdan insanlık için en temel meselemiz olan adalet ortadan kalkıyor; kitabın bunu vurguladığı belki hissedilmiştir.

    BBC’nin yaptığı bir ankette dünyada bütün ülkelerde, tabii Türkiye’de de, bu konuda bir kaygı var, özellikle gençlerde ve çocuklarda. “Biz nereye götürülüyoruz?” diye soruyorlar. Politikacılardan, hükümetlerden, büyük şirketlerden tık yok. “İnsanlar çevre için fedakârlığa hazır” diyor BBC Dünya Servisi’nin anket sonuçları, kitabın çok okunmasında böyle bir kaygının da etkisi olmuştur belki.

     

    ÜŞ: Türkiye’de de bir kaç ay önce yapılan bir ankette “sizi en çok kaygılandıran nedir?” sorusuna cevap olarak, birinci sırada iklim değişikliği çıkmıştı.

     

    AH: Küresel olarak anketlerden benzer sonuçlar çıkıyor.

     

    ÖM: O da BBC’nin anketiydi zaten. BBC iklim değişikliği ile ilgili devamlı anketler yapıyor. Onların sonuçlarında da bu konudaki ilgide ve kaygıda bir yükseliş görülüyor. Ayrıca geç kalındı mı tartışması da var.

     

    AH: Bugün elimizde başka haberler de vardı, BBC’nin anketiyle birlikte. Bir yandan PetroChina, Exxon Mobile’in iki katı kadar büyük şirket olarak borsaya açılmış, yani tam olarak piyasaya dahil olması var, bir yandan da Çin tarafından, Çin’de kömür üretiminin 2012’ye kadar iki katına çıkacağı açıklanıyor, bir yandan da Bali zirvesi öncesinde Avrupa’nın Çin’i de iklim değişikliği konusunda uluslararası mekanizmaya dahil etmek üzere toplantılara başlaması söz konusu. Öte yandan da ucuz Amerikan kömürünün, çok ucuz fiyatlarla, Avrupa’ya tonlarla getirilmeye başlandığı haberi var. “Durum sanki politik olarak da bir kopuşa doğru gidiyor” denilebilir mi, özellikle Bali zirvesi öncesinde. Çünkü hayati önemi var bu toplantının, Kyoto sonrası ne olacağına dair tartışmalar sebebiyle.

     

    ÜŞ: İyi tarafından bakarsan, şöyle de denebilir; bugüne kadar iklim değişikliğinin bir numaralı sorumlusunun ABD ve endüstrileşmiş Batı ülkeleri olduğunu söyledik, bugüne kadar yanlış da değildi aslında, ama artık Amerika ve diğer Batı ülkeleri, Avrupa ülkeleri ne kadar hızlı ve ağır önlemler alırlarsa alsınlar, -ki almıyorlar ayrı mesele- Çin ve yanında bir kaç ülke daha Endonezya gibi bu mekanizmaya katılmazsa bu iş zor. Bu ülkeler gerçek anlamda bu mekanizmalara katılmazlarsa Kyoto veya benzeri 2012 sonrası anlaşmaların başarısız kalacağı artık gün gibi ortada. Az önce verdiğin örnek bence bunu gösteriyor.

     

    ÖM: Tabii başka sorunlar da var, şimdi bioyakıt belası çıktı, buna agroyakıt da diyenler var, bitkilerden, şeker kamışı ya da mısır olsun, arabalara yakıt üretilmesi ve böylece ormanlık alanların, yağmur ormanlarının ve tarım alanlarının ortadan kalkması, dünyadaki paylaşım dengesini  yoksullar aleyhine büsbütün bozacak. Çünkü otomobil sahiplerinin talebi bu ve onlar kazanacak, tabii ekmek, tortilla falan yemek isteyenlere karşı.

     

    ÜŞ: Ama bioyakıtın simgelediği başka bir şey daha var bence; insan mı, otomobil mi?

     

    AH: Arabalar mı biz mi besleneceğiz?

     

    ÜŞ: Temel seçim bu, asıl problem bu, ama bir şeye daha işaret ediyor bence, o da teknolojik çözüm denen şeye karşı hâlâ sarsılmayan, artık mitolojik hale gelmiş olan bir inanç var. Çeşitli toplantılarda sorulan sorulardan, yapılan konuşmalardan gözlemliyorum ki, insanların büyük çoğunluğu, hâlâ teknolojinin iklim değişikliğine bir şekilde çözüm bulacağı inancında. Geçenlerde bilimsel bir kongrede, Halk Sağlığı Kongresi’nde bir sunuş yaptım, orada gelen sorulardan bir tanesi şuydu: “Türkiye Kyoto’yu imzalarsa bu bizim sanayiimiz için kötü olmayacak mı, bütün fabrikaların filtre takması gerekmeyecek mi?” Ben hangi filtre diye cevap verdim, böyle bir filtre yok, fakat bu konuyu bilenler, bilmeyenler bu meseleyi bir filtre meselesi olarak algılıyorlar. Çünkü bu konu bir çevre sorunu, bir çevre kirliliği ile eşdeğer görülüyor, oysa çok farklı boyutta bir konu. “Çevre kirliliği” deyince ilk akla gelen bacadan çıkan gazlar, “ona da bir filtre koyarsınız, kirlilik yapan maddeleri süzer, olur biter” diye düşünülüyor.

     

    AH: Yani ortada maliyeti arttırıcı birkaç basit önlem dışında bir problem olmadığı ısrarla düşünülüyor.

     

    Diyelim ki küresel ısınmayı filtreyle azaltmak mümkün olabilseydi bile, bu tuhaf bir anlayış değil mi? Yani “sanayiimiz gerileyecekse biz ölelim daha iyi” gibi. “Filtre takmak pahalıya gelecek, sanayiimizi zedeleyecek eh o zaman takmayalım, sanayiimiz gelişsin, bizim de çocuklarımız ölsün”. Böyle bir mantık da var.

     

    AH: Böyle bir mantığı aslında 1999 sonrasındaki depremle ilgili tartışmalarla da bağlantılandırmak acaba mümkün mü diye düşündüm, çünkü bir yandan deprem olacağını biliyoruz, binaların ne durumda olduğunu bilmediğimizi de biliyoruz, ya da bildiğimiz çok iç açıcı durumda olmadıkları, ama buna rağmen bir şekilde insanlar hayatlarına devam ediyor, biz de dahil olmak üzere.

    ÜŞ: Kitapta bayağı uzun tartışmıştık, benim aklıma bu işin psikolojik yanı geliyor. Benim senelerdir çözemediğim temel bir konu bu, bir sürü şeyi kendimce çözdüğümü düşünüyorum, karbonu, sera gazını, vs., ama insanların az önce konuştuğumuz gibi, “ne yapalım o zaman, ölürsek ölürüz, yeter ki kalkınmamız sürsün, yeter ki sanayiimiz sürsün” psikolojisinin nereden ileri geldiği konusunu bir türlü anlayamıyorum. Bu konuda bir sürü mekanizma var, onları da konuştuk kitapta da, ama ben hâlâ çözebilmiş değilim. Yine aynı kongreden bir başka soru örneği: Bir öğretim üyesi kalktı benim konuşmam üzerine şöyle dedi; “sizin konuşmanızı dinledim ve bu konuşmadan ben kendimi suçlanmış hissederek çıkıyorum”.

     

    AH: Neden?

     

    ÜŞ: Çünkü ben Türkiye’nin payının %1 olduğunu, Kyoto’yu imzalamadığı için payının çok hızlı arttığını anlattım. Bunun üzerine “kendimi suçlanmış hissediyorum” dedi. Benim söylediğimle, bunun arasında bir bağlantı kuramıyorum, nasıl olup da tamamen veriye dayalı, gerçekleri, üstelik “yalan söylüyorsunuz” da demediği halde bir suçlama olarak alabiliyor, üstelik bir birey olarak suçlanmış hissediyor. Onun ardından da “neden nükleer enerjiyi savunmuyorsunuz?” diye bir soru geldi zaten. Ben de ona verilerle bunun nasıl olamayacağını uzun uzun anlatmaya çalıştım. Buradaki temel problem bu, insanlar feci bir şekilde savunmaya çekilmiş durumdalar.

     

    AH: Peki neyi savunuyorlar?

     

    ÜŞ: Anlamaya çalışıyorum, bu savunma kendi durduğu noktayı, yaşam biçimini kaybetmemek, tüketim alışkanlıklarını ve bunları mümkün kılan bu sistemi, sistemin bütününü -artık nasıl adlandırırsanız bu sistemi, ‘tüketim toplumu’, ‘kapitalizm’, ‘endüstrializm’ istediğiniz gibi adlandırabilirsiniz- sürdürmek refleksi herhalde. Bu sistemi kaybetmeye doğru gidiyoruz telaşından kaynaklanan bir tür savunma gibi geliyor bana.

     

    ÖM: Burada çok önemli bir tartışma konusu da var; ABD’yi çok sera gazlı salıyor diye ve bunu inkar ediyor diye suçlamamız tamamen mümkün ve gerekli de. ABD vatandaşlarından pek çoğu da suçluyor ve eylemler de yapıyorlar. Büyük şirketleri, petrol başta olmak üzere, kömür, enerji, vs. şirketlerini de elbette kâr amaçlarından dolayı bunu engelledikleri için suçluyoruz. Ama hükümetleri ve şirketleri suçlarken herhalde kendimize de dönüp bakmalıyız. “Yahu birisi nasıl olsa kurtarır bizi, ya teknolojik bir çözüm olur, bir çeşit filtre olur, ayna olur, okyanusların dibine bir şey gömebiliriz, üzerine demir serperiz vs. biri bir şey yapar nasıl olsa” deyip duruyoruz.  “Çünkü durum bu kadar vahim olsaydı, Ömer Madra ile Ümit Şahin’in söyledikleri kadar vahim olsaydı, birisi muhakkak bir şey yapardı” diye bir mantık var bence.

     

    AH: Deprem iyi örnek o yüzden bence.

     

    ÖM: “Bu kadar insan var, 6 milyar insan, koskoca ABD, AB var, Çin var, Hindistan var, koca teknolojiler var, bunlar çare bulmazlar mı?” gibi bir anlayışa sığınma eğilimi var. Ama çocuklar böyle düşünmüyor işte, çocuklar çok direk soruyorlar; “Bu raporlar ortaya konuyorsa, bütün bilim akademileri, koca Nobel’li adamların, kadınların hepsi çıkıp söylüyorsa, ‘iklim değişikliği şimdi ve burada ve 10 yılımız bile yok tedbir almak için, geri dönülmez noktayı geçeceğiz’ diye, peki neden önlem almıyorsunuz o zaman?” diye bütün çocuklar soruyor. Bence buna bir cevap bulmak zorundayız.

     

    AH: Çocuklar neyi kaybedeceklerini farkında da değiller aslında, ortada kaybedecekleri bir şey var, gelecekleri söz konusu. Mesela bir soru hatırlıyorum ben de: “su içemeyecek miyiz?” diye. Cevap veremedim, “içebilecek miyiz içemeyecek miyiz?” bu çok şeye bağlı çünkü.

     

    ÖM: Geçenlerde Medialens’ten yazıyorlardı, aklıma geldi; bütün ana-babalar sınırsız bir cömertlikle, eşi görülmemiş bir cömertlikle zaman harcıyorlar, para harcıyorlar ve enerji harcıyorlar çocuklarını okutmak için. Aynı anda muhakkak surette onları yok edeceği artık bilimsel olarak ispatlanmış bir dünyaya onları teslim etmeyi nasıl düşünebiliyorlar. Soru bu bence. Döne döne aradığımız tek bir cevap, kendi yaşama tarzımızı değiştirmek olabilir belki. Bana bu soruyu nihayet sen sorduğun için çok mutluyum bu kitapla ilgili, Monbiot’nun kendi kitabı için söylediği aynı şeyi biz de Ümit Şahin’le söyleyebiliriz; bizim bu kitapta yazdıklarımız eğer insanları bir şey yapmak için sevk etmiyorsa, harekete geçirmeye teşvik etmiyor ve karamsarlaştırıyorsa, hakikaten kitabı hemen geri verip parası geri alabilirler.

     

    ÜŞ: Eğer karamsarlık yaratıyorsan insanlarda değil mi? Çünkü pek çok insanın bu konuları çok fazla dinledikleri ya da okudukları zaman söylediği şeylerden bir tanesi de bu; yani içim sıkıldı, daraldım, ki bu bizim kitap boyunca, sohbetlerimiz boyunca da sık sık yaşadığımız bir şeydi. Kendi kendimize daralıyorduk, gerçekten insana boğuntu hissini veriyor. Bu kaçınılmaz bir şey, çünkü çok çok büyük bir değişikliğin çok kısa bir sürede başarılması gerekiyor. Ama öte yandan, -bu da bir başka insan psikolojisi- böyle yaşanmaz, eğer ortada bu kadar ciddi bir sorun varsa buna karşı çıkmak zorundasınız, benim hissettiğim şey de bu. Hani kendi oturduğum yerde oturup sonumun gelmesini bekleyemem, buna karşı bir şey yapmak zorundayım.

     

    AH: Kafayı öbür tarafa çevirip unutmaya çalışmak da galiba ikinci yöntem oluyor.

     

    ÜŞ: O inkâr psikolojisi, ama eğer inkâr psikolojisine kapılmamayı başarıyorsanız, gerçekten bir şeyler yapmak zorundasınız. Yani herkesin yapabileceği şeyler elbette farklıdır, bunun için beste de yapabilirsiniz, bunun için kitap yazabilirsiniz, çevrenizdekilerle konuşabilirsiniz, iş yerinizdeki insanlara meseleyi anlatabilirsiniz, sohbetleriniz arasında bunu konu edebilirsiniz, pek çok şey yapılabilir. Bunlardan en önemlisi herhalde sokağa çıkmak, yani sonuçta bizim yapmaya çalıştığımız da aslında insanları sokağa çıkmaya çağırmak. Bunu giderek daha fazla insan ve daha sık yapmaya başlıyor aslında.

     

    AH: Bu hafta sonu hem Çanakkale’de, hem Artvin’de epey büyük sayabileceğimiz eylemler vardı, doğrudan iklim değişikliği ile bağlantılı değil, ancak artık ekolojik bir yıkıma karşı tepkilerinin oluşmaya başladığını görmek iyi.

     

    ÜŞ: İklim değişikliğiyle ilgili 8 Aralık eyleminden önce 1 Aralık’ta Ankara’da, 2 Aralık’ta İzmir’de iki tane ayrı miting olacak. İnsanlar artık bir merkezi mitingle yetinmiyorlar. Bu merkezi alınmış bir karar da değil bildiğim kadarıyla, tamamen Ankara’dakilerin ve İzmir’dekilerin “biz de sokağa çıkmalıyız” demesiyle ilgili.

     

    AH: Dün Samsun Valiliği’nden aradılar beni ve 8 Aralık’ta bir miting olacağını duyduklarını, bizim kim olduğumuzu, niye böyle bir şey yaptığımızı sordular. “Biz de katılmak isteriz, bu bizim için uygundur” dediler. Ben daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştım mesela.

     

    ÖM: Samsun’da kendileri yapmalılar.

     

    AH: Öyle istiyorlar zaten.

     

    ÖM: Pratisyen Hekimler Kongresi’nde, Samsun’dan çok önemli tabipler hem de çevreciler vardı konuşma yapan. Onlarla da konuştuk, dedim ki “ya 8 Aralık Cumartesi İstanbul’a gelin, ya da Samsun’da kendiniz yaparsanız da harika olur”. Çünkü bu herkesin kendi yapabileceği bir iş. BBC’nin anketinin sonucuna bakıldığı zaman, Türkiye’de insanlar, %77 oranında, “kendi hayat tarzımızı değiştirmemiz gerektiğine kaniyiz” diyorlar, bu çok önemli bir oran. Her 5 kişiden biri “muhakkak surette yapmak zorundayız” diye cevap vermiş. Bunlar çok önemli ve anlamlı rakamlar, ama bunların eyleme dönüşmesi gerekir. Bize bir sürü vakit kaybettiren n şirketlerin, hükümetlerin, bakanların, demagojik boş konuşmalarını durdurabilmenin yolu da sokağa çıkmak diye düşünüyorum. Bu kitabın bir faydası oluyorsa buna ne âlâ.

     

    AH: İklim değişikliği bir yandan da çok hızlı ilerleyen ve bir türlü de yakalayamadığımız bir süreç haline geldi. Bütün öngörülerin yavaş yavaş değil hızla çöktüğü yerine yenilerinin geldiği bir süreç. Kitap yazıldıktan sonra neler oldu, daha iyiye gittiğimizi söyleyemeyeceğimizi biliyoru, ama ne kadar kötüye gitti basıldığından beri?

     

    ÖM: Kitap son baskıya teslim edilene kadar hâlâ rapor okuyorduk.

     

    ÜŞ: Bir türlü bitiremedik zaten o yüzden kitabı, sürekli yeni bir şeyler geliyor, bunu da ekleyelim diye. Ben artık bir noktada duralım demek ihtiyacı hissettim, çünkü hiç bitmeyen bir kitaba dönüşecekti.

     

    ÖM: Evet, benimle de dalga geçmeye başlamıştı, “tabii daha senin bir sene yeni gelişmeleri de takip etmen lazım kitabı çıkartman için” diye. Fakat en önemli bulduğum iki şeyi koyabildik sanıyorum, birisi James Hansen ve beş bilim insanın daha birlikte yazdığı, Royal Society dergisinde çıkan bir yazıydı; hakikaten bir an bile bekleyemeyeceğimizi, çünkü buzlardaki çözülmeden dolayı artık küresel ısınmanın, ‘albedo flip’ denen olaylarla hiç beklenmedik yerlere, doğrusal olmayan şekilde ulaşabileceğini söyleyen ve derhal kömür santrallerini durdurmakla işe başlamamız gerektiğini söylediği çok önemli yazısıydı. Bir de Noah Diffenbaugh ve arkadaşlarının yazdığı Akdeniz’i, yani Türkiye’yi de ilgilendiren, Akdeniz’in küresel ısınmadan en çok etkilenecek, en kırılgan bölge olduğunu belirttiği raporu var. Burdur’da mesela, yüzyıl ortasına kadar, yılda 62 gün öldürücü sıcak dalgalarının yaşanmaya başlayacağına ilişkin bir rapordu o da. Ondan sonra da bir sürü başka yeni kuraklık raporu geldi ve dünyanın, hem ormanlarının hem de okyanuslarının artık bu yükü kaldıramadığı, karbondioksit emmek yerine, tam tersine geri püskürtmeye başlama sürecine girmek üzere olduğuna dair de raporlar geldi.

     

    ÜŞ: Beni bu süreçte en çok etkileyen haber, gelişme, Kuzey Kutbu’nu kaplayan buz tabakasının erime tarihinin 20 yıl kadar geriye alınması oldu. En son 2020 ile 2030 arası diye bir tarıh verildi biliyorsunuz. Bir sene önce bu 2050 idi şimdi 2020-2030 arasına alınmış durumda. Bütün yaz dönemi boyunca Kuzey Kutbu’nun üzerinde bir deniz olacağı anlamına geliyor bu.

     

    ÖM: Ve tek kutuplu bir dünya.

     

    ÜŞ: Evet ama bu tabii çok başka bir tehlikeyi çok yakınımıza getiriyor, eğer dünyadaki petrol rezervlerinin %25’inin Kuzey Kutbu’nda bulunduğu bilgisi doğruysa ne olacak? Zaten şu anda 5 ülke arasında bir gerginlik var. Demek ki en fazla 20 yıl içerisinde Kuzey Kutbu’ndan petrol çıkarılmaya başlanacak, ki bu meseleyi çok vahim bir hale getirebilir. Beni en çok kaygılandıran son gelişme buydu.

     

    AH: Bir yandan, petrolün fiyatının artmasıyla, kömüre yöneliş fena halde hızla devam ediyor.

     

    ÖM: 150 yeni kömür santralı hesaplanıyormuş ve “en büyük iki banka da finanse edecek” deniyor. Bütün bunlar aslında kafaya sıkılan birer kurşun. Bitirelim mi artık?

     

    AH: Galiba bitirmek zorundayız. İklim değişikliğini bitiremedik ama Agora Yayınevi’nden çıkan, Ümit Şahin’le Ömer Madra’nın, Küresel Isınma ve İklim Krizi: Niçin Daha Fazla Bekleyemeyiz? başlıklı kitabı hakkında ve dolayısıyla iklim değişikliği hakkında bir kez daha konuştuk.


    (6 Kasım 2007 tarihinde Açık Radyo’da Açık Gazete programında yayınlanmıştır.)

    Yaşamın Kıyısında

    Emekli dul Ali, fahişe Yeter’le karşılaştığında yalnızlığına bir çözüm bulduğunu düşünür. Ali Türkiye doğumlu Yeter’e aylık belli bir ücret karşılığında kendisiyle kalmasını teklif eder. Ali’nin oğlu Nejat, babasının bu seçimini onaylamamaktadır. Fakat genç bir Alman Dili Ve Edebiyatı profesörü olan Nejat, Yeter’in zorluklarla kazandığı paraları Türkiye’de üniversite okuyan kızına gönderdiğini öğrenince ona karşı sıcak duygular beslemeye başlar.  

    Yeter’in ani ölümü baba ve oğulu hem duygusal hem de fiziksel olarak birbirinden daha da uzaklaştırır. Nejat, Yeter’in kızı Ayten’i bulmak üzere İstanbul’a doğru yola çıkar. Türkiye’de kalmaya karar verir ve ülkesine dönmek isteyen Alman bir kitabevi sahibi ile evleri değiş tokuş yaparlar. Fakat Nejat 20li yaşlarında olan siyasi eylemci Ayten’in Türk polisinden kaçarak Almanya’ya gitmiş olduğunu bilmemektedir.  

    Yalnız ve beş kuruşsuz olan Ayten, Alman öğrenci Lotte ile arkadaşlık kurar. Lotte Ayten’in güzelliği ve siyasi durumuna karşı kayıtsız kalamaz. Lotte tutucu annesi Susanne’nın pek hoşnut olmamasına karşın, asi Ayten’i evlerinde kalmaya davet eder.  Ayten tutuklanır ve aylarca politik sığınma talebinin sonucunu bekler. Talebi reddedildiğinde sınırdışı edilir ve Türkiye’de hapse girer. Lotte tüm tutkusuyla herşeyi bırakıp Ayten’e yardım etmek için Türkiye’ye gitmeye karar verir.  

    Lotte, Ayten’i kurtarmanın düşündüğü kolay olmadığının farkına vardığında, otel masrafından kurtulmak için kiralık oda arayışına başlar. Kitabevindeki tesadüfi karşılaşması Nejat’la ev arkadaşı olmasıyla sonuçlanır. Trajik bir olay Susanne’yı kızının üstlendiği görevi tamamlamak üzere İstanbul’a getirecektir. Susanne ile geçireceği duygusal anlar Nejat’ı, herşeyden elini eteğini çekmiş, Karadeniz’de bir kıyı kasabasında yaşayan babasını aramaya sürükleyecektir.